.

.
.
Ruh Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruh Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2012 Cuma

AN İTİBARIYLE...


-Birsürü sebepten keyfim kaçık, ruhumu arındırmak için üstüste 5 kere Göksel Baktagir'den "Sultanîyegâh saz eseri"ni dinledim. Üstüne cila olsun diye Fransız chansonlarıyla devam ediyorum.
-Posta, dolayısıyla da kartlarımın geri kalan kısmı gelmedi. Postacı ve yedi sülalesi hakkında müthiş güzel duygular besliyorum.
-Uzun süredir uykuya yatmış olan "psikosomatik vertigo"m hafif bir baş dönmesiyle gelmeyen postacının yerine selam veriyor. Selamını almamakta direniyorum ama nereye kadar bilemem.
-Sabah mutfağın zeminini sildiğimde beze bulaşan bordo rengi tüylerin üst kat komşunun balkondan çırptığı halıdan gelmemiş olmasını temenni ederken bej rengi bir halı sarkıtıldı ve üzerindeki tozlar tüm haşmetiyle aşağıya inerek temennilerimi boşa çıkardı. O sinirle kafamı uzatıp "Ne yapıyorsun sen, aşağıya çırpılır mı, üstelik alt katta çamaşır asılı" dediğimde cevabı: "Bu makine halısı, yün halı değil" oldu. Tutmayın beni saç-baş yolmak istiyorum, tabii kendiminkini değil.
-Hava kapalı, ıslak, sevimsiz. Neyse ki nergis kokuyor içerisi ama o da hüzün verir ki bana.

Kısacası bugün tadımdan yenmiyorum...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

SON GÜNLERDE BEN

Şu sıralar kendimi üç kelimeyle özetleyebilirim: Yorgunum, gerginim, keyifsizim.

Aranan ev hala bulunamadı, bu da ona bağlı olarak işleyecek sürecin aksamasına neden oluyor. Günlerimiz gündüzleri ev aramakla, akşamları Ikea'dan eşya toplamakla geçiyor. Eşyaların konacağı ev henüz mevcut olmadığı için de bizim ev bir nevi depolama alanına dönüştü. Zeybek oyunu oynarmışcasına sekerek dolaşıyoruz bazı odalarda. Rutin blog okuma alışkanlığımın yerini emlak ilanları takibi aldı, "sahibinden.com"la kanka olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyoruz. Kitap okuyamıyorum, film izleyemiyorum, işin kötüsü işe yarayacak herhangi bir diğer faaliyet de yaptığım yok, oysa kıyamet gibi yerine getirmem gereken görev var. Keyifli ve mutluluk verici bir olayın öncesinin böylesine gerginlik yaratıcı olması tuhaf. Ya bu işin doğası böyle ya da bizde bir gariplik var, beceriksiziz:)

Kısacası size anlatabileceğim hoş birşeyler yok ama bir alanda ihtisaslaştım: Ikea. Nerede ne var, giriş-çıkış nereden, restorana nasıl kısa yoldan ulaşılır, yemeklerden hangisi lezzetli, hangi mallar uyduruk, hangileri iyi vs vs. Az zamanda çok ve büyük bir yol katettim ve Ikea'ya gitmekten nefret ettim. Hergün de bal yenmez ki, ayrıca çok kalabalık ve insanlar çok rahat. Yukarıdaki fotoğraf 35 metrekarelik oda tasarımlarından birinde çekildi. Klozetin üstündeki uyarı gözlerimi yerinden uğrattı: "Tuvaletler teşhir amaçlıdır. Restoran alanındaki tuvaletleri kullanabilirsiniz." Böyle bir uyarı konduğuna göre örnek klozeti kullanmayı deneyenler oldu demek ki. Önce inandırıcı gelmedi ama ofis bölümündeki satışa sunulmuş A4 kağıt yığınlarından birinin üstüne yapıştırılan çiğnenmiş sakızı görünce uyarıyı koyanlara hak verdim. Her sabah showroomu halkın hizmetine hazırlayan görevlilerin, içinde defalarca yatılmış görünümüne dönüşmüş yatakları, yerlere atılmış kırpılmış kağıtları, oraya buraya bulaşmış boyaları, oyun hamurlarını, yüzlerce ayağın bastığı zeminde sürünen yastıkları, yorganları, çeşitli objelerin arasında rastgele konuvermiş kirli bardakları, tabakları toparlarken ettiği küfürleri de kolaylıkla zihnimde canlandırabiliyorum. Ne diyeyim Allah bizim insanımıza akıl fikir vere...

24 Aralık 2010 Cuma

YAŞAM KÜÇÜK ŞEYLERDEN ALINAN ZEVKTİR...

Mutluluk bazen günler sonra, annenin çeyizinden kalma bir kasede yediğin aşurenin ilk kaşığındadır...

Dostluk bazen bir kurbağanın pörtlek gözlerindedir.

Sevgi bazen bir tencerenin kıpkırmızı kapağındadır...

Keyif bazen aşure sonrası içilen kahvenin yudumundadır...

Ve huzur bazen keçe kırpıntılarından arındırılmış, temiz ve güneşli bir evdedir...
Mutluluk, dostluk, sevgi, keyif, huzur ve hepsinden önce sağlık yaşamımızın her anında hepimizin olsun...

6 Aralık 2010 Pazartesi

GURUR DUYMA HAFTASI

Yeni haftaya yeni planlarla başladım. Bu sabah sırtımın ürpermesinden anladım ki Ankara'daki yalancı bahar hoşçakal diyor, kış kapıdan girmek üzere. E madem kış geliyor ben de keçe sezonumu açarım. Döktüm kutuları, çıktı ortaya allı morlu keçeler, danteller, boncuklar, kurdeleler. Görmemişimdir kurs, almamışımdır ders, uydururum kafacaaazımdan bişeyler:)) Dün gece iki adet ürün yuvarlayıverdim bu yılın keçeleri sepetine, devamı gelecek umuyoruz; hevesliyiz, azimliyiz ve evvelallah yetenekliyiz. Bütün bunlara ilaveten de alçakgönüllüyüz:))

Ayrıca bu haftayı "Kendimle gurur duyma haftası" ilan ettim. Niye diyecek olursanız öyle işte, var mı itirazı olan:) İnsan arada bir kendiyle gurur duymalı. Bir kere şu kendimi yenileme sürecini çok iyi götürdüğüm için en çok gurur duyuyorum. İradem önümde baş eğdi. "Yenmeyecek!" o kadar, bitti. Çıt çıkaramıyor garip. Belirlenen saatlerde ne konulduysa önüne yiyip kalkıyor. Nerde o götürdüğüm abur cuburlar, bırak yemeyi canım bile çekmiyor. Bedenle ruhu ayırmak iyi oluyor. O zaman daha çok söz dinliyor beden, daha iyi hükmedebiliyorsun, azıcık kıpırdayacak olunca "Hııı!.." deyip bir parmak sallıyorsun oturuyor oturduğu yere. Böyle işte, çözdüm olayı.

Sonra su içmeye başladığım için kendimle gurur duyuyorum, öyle 2,5-3 litrelere çıkamasam da şimdiye kadar içmediğim ölçüde tüketmeye başladım. Yaklaşan yılbaşı nedeniyle de kitapçı dükkanlı kupadan Noel Baba'lı kupaya terfi ettim. O su içmeye devam etsin ben daha ne kupalar, ne bardaklar alırım ona. (Okuyucularım Leylak kafayı sıyırdı diyor kesin, kendini başka biri sanıyor:)

Ayrıca gece saatler 01.30'u gösterirken ütü masasını kurup 5 gömlek, 3 pantolon, 2 tişört ütülediğim ve annemin sık sık yinelediği "Irgatın kötüsü gün batarken iştaha gelirmiş" lafını, ırgatın en kötüsünün de kötüsü olarak hayata geçirdiğim için de gurur duyuyorum kendimle.

Dün akşam diyetim için aldığım ve 3 seferde tüketmeyi düşündüğüm eti haşlarken yakıp yarısından çoğunu attığım ve evi mis gibi ütülmüş kelle kokusuna buladığım için de gurur duyuyorum kendimle.

Tiyatroya gitmek için bindiğim taksi söylediğim yerde inatla indirmeyip en az 300 metre yürüttüğü halde şoföre çemkirmediğim için de gurur duyuyorum.

Eh bunca şeyden sonra bu haftayı "Kendimle gurur duyma haftası" ilan etmeme itirazınız yoktur herhalde. Hem arada bedeni de, ruhu da şımartmak lazım, garipler sahiden gurur duyduğumu sanıp gaza geliyorlar angarya işler için...

5 Eylül 2010 Pazar

KEYİFSİZ...


Keyifsizim ve sevimsizim bugün. İçim sıkılıyor, ruhum daralıyor. Sebep çok yorgun oluşum da olabilir, bu sabah minik Nehir'in melek olup kanatlandığını okumam da olabilir. Günlerden Pazar oluşu da olabilir, gece rüyamda annemi canlıymışcasına net görmem de olabilir. Mutfak penceresinden gördüğüm manzaranın da içimi acıtarak katkıda bulunması mümkün. Uzun zamandır her iki apartmanın da temizlik ve merdiven yıkama işlerini üstlenen 100 yaşında gösterdiği halde 60'ına ancak ulaşmış kadın apartmanın sahanlık camlarını silmekteydi binbir zorlukla. Annemin sağlığında ona "Anne" diye hitap ederdi, tuhafıma giderdi bu durum, annemden kat kat yaşlı görünürdü çünkü, asıl yaşını ve yaşadıklarını öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Öyle acılar yaşayıp öyle zor günler geçirmiş ki birdenbire ihtiyarlayıp o yaşta donmuş sanki. Tanıdığımdan beri hep aynı görünümde, iri kalçalarını ve göbeğini sığdırdığı bol şalvarı, yaz-kış üstünden çıkarmadığı yün yeleği, başındaki kat kat örtüler ve alnından geçirdiği bantla hiç değişmiyor. Gördüğü yerde "Aney, nasılsın?" diye hatır sorar. Şimdi de apartman penceresinde görünerek hüznüme hüzün kattı, üstüne bir de annemi hatırlattı.

İyisi mi kalkayım bu bilgisayarın başından. Şu herkesin övüp durduğu "Ejderha Dövmeli Kız" ile bir de ben tanışayım, bakalım övdükleri kadar var mıymış. Belki sıkı bir polisiye kafamı biraz dağıtıp kendime getirir. Haydi Pazar ola...

13 Ocak 2010 Çarşamba

ORTAYA KARIŞIK


Evdeyim yine. Aslında bugün kızkardeşle kitapçı turu yapacaktık ama onun mazereti çıkınca yarına ertelendi. Dışarda tipik bir Ankara kış günü yaşanıyor; ıslak, karanlık, puslu ve kömür kokulu. Bense hala umutsuzca Antalya'nınkine benzer bir kış sabahına uyanmayı hayal ederek yatıyorum her gece yatağa. Aç tavuk rüyasında arpa ambarında görürmüş kendini, bu da öyle birşey işte.

Kendime ıhlamur yaptım, karanfil, bal ve limonla tatlandırılmış, içine de taze zencefil doğranmış olarak. Hoş bir karışım oldu. Etrafımda 5-6 kitap, biraz ondan, biraz bundan okuyarak zaman öldürmeye çalışıyorum. Bir yandan da "Şükrü Tunar Şarkıları" CD'sinden Sıla'nın söylediği "Seni Görmeseydim" i dinliyorum 7. tekrar olarak. Şükrü Tunar'ın bestesinin üzerine sözleri kendisi yazıp seslendirmiş, öyle güzel söylüyor ki. Hele sonundaki:
"Sen gittikten sonra
senden âlâ
Aşk var mı sormadım"
bölümünde "Aşk" sözcüğünü öyle bir telaffuz ediyor ki ancak bu kadar içten söylenir diyor insan. İşte şimdi 8. kez olmak üzere başa aldım.

Latife Tekin'in "Rüyalar ve Uyanışlar Defteri"ni karıştırıyorum. Diyor ki: "Bulutlar da göğün dağlarıdır." Ne güzel bir betimleme. Bir de şunu diyor bölüm başlığında: "Dünyanın bir ikizi olmalı." Olmalı değil mi, olmalı ki bunu halledip kullanılamaz hale getirdikten sonra diğerinin de icabına bakmalıyız.

Ara Güler'in anılarını okuyorum bir yandan da. Kendisi gibi anıları da ilginç, babası eczacı Dacat Beyin Çanakkale Savaşı'nda Sıhhıiye Bölüğü'nde görev aldığını ve iki kez bacağından yaralanıp gazi olduğunu biliyor muydunuz? Ya çok bilinen ve çok yayınlanan "Kadın ve Allah" isimli fotoğrafını genç bir muhabirken Kırkpınar güreşlerini izlemek için gittiği Edirne'de tesadüfen çektiğini. Ara Güler anlatmakla bitecek gibi değil ki, sözü onun için yazdığı şiirle Edip Cansever'e bırakmak en iyisi:

"hafifçe ısırılmış bir elmanın dilindeyim
elmanın kokusundayım

anısındayım –kim bilir kimin-
anılarda görünür, düşlerde görünmez
insan
düşlerde görünen anlamlardır
özelliklerdir bir de belli belirsiz.


ve
insansız anı yoktur. var mıdır?"

Bir de "Bir Nefes İstanbul" var, Aret Vartanyan'ın "bir umudun romanı" olarak nitelediği, başkişisi İstanbul olan roman. Giriş bölümünde kendi alanlarında ünlü olmuş çeşitli kişiler İstanbul ile ilgili duygularını dile getirmişler. Beyaz ve Ece Temelkuran'ınki dikkatimi çekti. Beyaz diyor ki İstanbul için:
"Ben öldükten sonra başkaları yaşayacak diye kıskandığım şehir."
Ece Temelkuran daha hüzünlü yaklaşmış:
"O yok şehirden biridir Dersaadet. Saadetle en az ilgili olanı..."

Reha Muhtar tarzı bir kelâmla bitireyim bu postu: Nerede yaşıyorsanız yaşayın, saadet içinizde olsun...

Fotoğraf: Ara Güler