.

.
.
Mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2014 Cumartesi

MİMŞİRİK DE MİMŞİRİK

Başlığı görünce aklınıza ne geldi? "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu"nu okuyanlar belki hatırlamıştır, siyasi koğuşa düşen hayat kadınının kediye taktığı isimdi. Fermina dün bana kitaplarla ilgili bir mim paslayınca otomatikman bu geldi aklıma, haydi başlık oluversin dedim. Bayağı çetin bir mim bu, ne derece başarıyla cevaplarım bilemiyorum, zira okuduğum kitapların çoğunu ilk bir ay içinde unutuyorum bu aralar. Eskilerse zaten eskide kaldı :) Haydi bakalım paçaları sıvayıp dalalım mimin içine:

1- Şimdiye kadar okuduğunuz kitaplardaki en gerçekçi ikili ilişki hangi kitapta ve kimler arasında oldu?

Mutlaka pekçok kitapta olmuştur ama hatırlasam keşke. Belleğimi zorladığımda aklıma ilk gelen Barış Bıçakçı'nın "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"i oluyor. Kitap bana sonsuz bir hüzün ve müthiş bir doyum vermişti. Ender ve Çetin arasındaki ilişkiye bayılmıştım. Hayalimde ne canlandırdıysam sonradan filmini izleyince müthiş bir düş kırıklığıyla çıkmıştım salondan. Perdedeki Ender ve Çetin'in benim hayalimdekiyle hiç alakası yoktu.


2- Kitaplarda hangi tür insan tipinin yer almasını istersiniz?

Belirgin bir tip seçmek doğru mudur bilmiyorum, o zaman çok kısıtlamış oluruz sanki kendimizi. Her tür insan tipi yer almalı ki "Edebiyat hayattır" söylencesi doğrulansın. Lakin arıza tiplerin yer aldığı kitapları oldukça eğlenerek okuduğumu itiraf edeyim.

3- Hangi iki kitap türünü birbirine karıştırmak istersiniz?

Polisiye ve eğlence; buna bayılıyorum. Mehmet Murat Somer'in polisiyeleri, Esmahan Aykol polisiyeleri, Oğlak Maceraperest'in bazı serileri ve son okuduğum Esra Türkekul'un Kapalıçarşı Cinayeti tam dişime göre (Fermina senden kopya çekiyormuş gibi oldum ama böyle ne yapayım :)

Bir de yemek ve anı karışımlarını çok severim, obur muyum neyim? Takuhi Tovmasyan'dan "Sofranız Şen Olsun" çok severek okuduğum bir kitaptı.



4- Betimlemeler ne derece önemlidir?

Tabii ki önemlidir ama ağdalı, uzun, olduğundan çok farklı intibalar uyandıran betimlemelerden sıkılıyorum.  Yaşar Kemal'in kitaplarındaki betimlemeler böyle mesela, Usta'ya sözüm yok yanlış anlaşılmasın ama ben daha sade, daha doğal ve ayrıntıları yakalayan betimlemelerden yanayım. Füruzan öykülerindekiler tam dişime göre, yenilerden Onur Caymaz'ın ayrıntıları yakalayan betimlemelerini de seviyorum.

5- Kitaplarda ana karakteri en gerçekçi kılan ve onu sevdiren özellik nedir?

Buna garip gelebilecek bir cevap vereyim: Yazarın iyi yazması. Bazen kitabı sevdiğim halde kahramanından nefret ediyorum, sanırım bu yazarın yazım tarzıyla ilgili birşey. Bana sevdiremiyor karakteri, gözümde canlandıramıyorum.  Yakınlarda okuduğum Şebnem İşigüzel'in Venüs'ündeki hiçbir kahramanı sevmedim mesela, benim dışımda pek çok kişi bayıldı ordaki kahramanlara, bense hepsinden nefret ettim. Takdim yeterli gelmedi diyeceğim galiba :)

E bitti, biraz zorlayıcı mıydı ne? Haydi bakalım, isim verip mecbur tutmuyorum. Arzu eden cevaplasın. Okumalarınız, mim yazanlarınız, mim cevaplayanlarınız çok olsun...


21 Aralık 2013 Cumartesi

LEYLAĞIN HASTASIYIM, MİMLERİN USTASIYIM

Yav ne oldu bana anlamadım, mim cevaplamayı falan pek sevmezdim, bir haftada ikincisini cevaplamaya başladım. Yaşlanıyorum azizim, ondandır sebep...dersem de inanmayım, Fermina adımı zikreder de ben yapmam mı istediğini, cümle mimler köpeği olsun onun da evdeki köpek sayısı üçe çıksın. Yalnız ricam Koko ve Kudi'yle uyumlu olması bâbında "Mim" ismini "Kim" olarak değiştirmesi şeklindedir. Şimdi gelelim sınav sorularına:

1- Hayatında deliler gibi mutlu olmana sebep olan bir an var mı?
Deliler gibi olmasa da mutluluğun anlık olduğuna inanan biri olarak epeyce var olduğunu düşünüyorum. Düşünüyorum düşünmesine de şak diye aklıma gelmiyor işte. En iyisi Fermina'dan kopya çekeyim. 7-8 yıl önceydi, annemi yeni kaybetmiştim, ruh halim dibe vurmuştu, infilak etmek üzereydim ki kuzenim İstanbul'a davet etti. O kadar uzun süredir gitmemiştim ki hiç görmemiş gibiydim (şöyle diyeyim en son gittiğimde henüz ilk köprü bile yoktu), işte otobüsle İstanbul'a girerken Köprü'dan gördüğüm Boğaz manzarası zihnime film karesi gibi çakıldı, salakça bir mutluluk kapladı her yanımı uzun zamandan sonra ilk kez. Şimdi ne zaman İstanbul deseler gözümün önüne ilk gelen budur:


Sanırım İstanbul, Boğaz, manzara bahane ortamdan ayrılıp kafayı değiştirme şahane idi...

2- Şimdi oralarda olmak vardı dediğin bir yer? Bir mekan? Bir şehir?
Artık oralarda olmak imkansız olsa da-çünkü artık yok-Niğde'de, büyük teyzemin muhteşem bahçesindeki minik yazlık evde, kuzenlerimle birlikte olmak isterdim.

3- Bugünlerde en çok dinlediğin şarkı?
Fazıl Say'ın "İlk Şarkılar" isimli son albümünden "İnsan İnsan" isimli parça. Fazıl Say çalmış, Güvenç Dağüstün, Selva Erdener, Burcu Uyar ve Cem Adrian ses vermiş. Şu anda da o çalıyor zaten...

4- Giymekten keyif aldığın ayakkabı hangisi, ne tür? Peki ayakkabı numaran kaç?
Off of, en derin yarama parmak basıldı. Ne yazık ki giymekten keyif aldığım ayakkabıyı giyebilme lüksüm yok. 36 ile hayata atılan ayaklarım şu an 38 i görmüş 39'a göz kırpıyor durumda. Ayrıca sağ tekine şık bir kemik ve her ikisine de muhtelif nasırlar eklenmiş olduğu için keyif almasam da rahat ettiğim ayakkabı türü spor ayakkabılar ve Berkemann sandaletlere dönüştü. Oysa sivri burunlu orta boy ince topuklu ayakkabı türünden nasıl keyif alabilirdim, kader utansın...

5- Bana giyim tarzını anlatır mısın?
Yıllarca öğretmen olarak görev yaptığım ve o yıllarda pantolon yasak olduğu için elbise ve etekten bıktım. Emekli olduğumdan beri kot ya da kanvas pantolon üstü tişört, V yaka kazak en favori giysilerim, fular çok kullanırım. Biraz şık giyinmem şartsa siyah etek üstü uzun gömlek ya da siyah ağırlıklı dökümlü bir bluz yeterli olur. 

6- Uğurlu bir eşyan var mı?
Uğur atfetmesem de mavi taşlı gümüş bir yüzüğüm var, her an takmam ama şehir dışında gittiğim her yere yanımda götürürüm.

7- Tahammül bile edemediğin yemek ya da lezzet?
Kelle-paça, mumbar dolması, kokoreç. Asla...

8- En çok sevdiğin film sahnesi?
"Muhsin Bey" filminde Şener Şen'in çiçeklerine su verirken onlarla konuştuğu sahne. Bir de "Şaka ile Karışık" filminde Ofsayt Osman'ı canlandıran Sadri Alışık'ın final sahnesi:


9- Şiir, öykü vs. içinde geçen en sevdiğin kitap cümlesi?
"Mutfaktan akşam yemeği hazırlıklarının sesleri geliyor. Tabak çatal çınlamaları.
Hemen bir kekik kokusu uydurdum uzaktan gelen.
Sonra da ağlayacağım."
Füruzan/Parasız Yatılı-Taşralı öyküsünden

10- Türkçe haricinde hangi dile ilgi duyuyorsun, ya da hangisini konuşmak isterdin?
Yabancı dillere ne kadar meraklıysam o kadar az konuşabiliyorum. Almancam kayboldu gitti, oysa Alman Kültür'ün ileri kuruna kadar çıkmıştım çetin ceviz bir sınavla. İngilizce'yi şakır şakır konuşmak isterdim, keyfim için İspanyolca ve İtalyanca. Bir de şair Prevert'i ana dilinden okumak için Fransızca. Estetik olarak çok güzel olduğundan Japonca da öğrensem fena olmazdı yani. Neyse ben Türkçe'yi unutmayım da gerisinden vazgeçtim :)

11- Gözlük ya da lens kullanıyor musun?
İlkokul sondan beri miyobum, liseyi bitirene kadar gözlük kullandım, kullandıkça numarası ilerledi. Son sınıfta çıkarıp attım, gerilemeye durdu. Şimdi sadece sinema, tiyatro gibi mekanlarda sahneyi, perdeyi görmek için kullanıyorum ama ben de Fermina gibi uzağı görmek için gözlerimi kısıyorum, erkenden kazayağı sahibi oldum o sayede :) Sürekli taksam yakını görmem zorlaşıyor. Küçük yaşta uzun süre gözlük takmanın ödülü olarak da yaş icabı kullanmam gereken yakın gözlüğüne ihtiyaç duymuyorum.

12- Alışverişini yapmaktan en çok hoşlandığın şey nedir?
Kitap, kırtasiye ve hür türlü ıvır zıvır...

13- İnternet hiç yokken hayatımda .......... vardı.
İnternet yokken hayatımda olanlar yine var, sadece okuduğum kitap sayısı biraz düştü ama yine de normal bir insana göre çok fazla sayıda okuyorum.  İnternet hayatımda olan hiçbir şeyi yoketmedi aksine zenginleştirdi.

14- Şans mı? Tesadüf mü? Kader mi?
İnanmak istemesem de üçüne de inanıyorum, denendi çünkü...

15- Ekşi mi? Tatlı mı? Acı mı? Sade mi? Şu anki hayatını tamlayacak en yakın lezzet hangisi?
Ortaya karışık, hep de öyle oldu zaten. 

16- İkinci bir şansın olsa kim olarak dünyaya gelmek isterdin?
Kim? Yerinde olmaya özendiğim biri yok ama yazar olmak isterdim veya çok iyi kanun çalan bir virtüoz.

17- Başka bir mesleği seçecek olsaydın bu ne olurdu?
Böyle bir imkan gerçekleşecek olsaydı işte o deliler gibi mutlu olduğum an olurdu. Mesleğimi hiç sevmedim, şu anda en çok emekliliğimi seviyorum ama başka bir meslek seçmem mümkün olsaydı kesinlikle sanatla ilgili olurdu ya da müzikle. Yukarıda da yazdım ya kanun sanatçısı olmak isterdim ya da ud. Ressam, tiyatro oyuncusu, yazar, mimar, hatta sanat tarihçisi olabilirdim. Ola ola en sevmediğim branşın öğretmeni oldum. Gel de kader deme...

18- Birgün mutlaka bu duyguyu tatmalıyım dediğin bir olay var mı?
Yazarının yalnızca ben olduğum bir kitabın çıkması hoş olurdu.

19- Hayatın boyunca en nefret ettiğin insan özelliği?
Fesat, iki yüzlü ve demagog insanlardan kesinlikle nefret ederim. Kendiyle dalga geçemeyen egosu şişkin insanlara tahammülüm yok. İnatçı ve sabit fikirliler de uzak dursun mümkünse benden...

20- Rüyaların gerçekliğine inanır mısın? Rüyalarını dikkate alır, hatırlar mısın?
 Rüya görmekten hiç hoşlanmıyorum, keşke bir imkan olsa rüyaları ameliyatla aldırsak :) Aynı kötü rüyayı 22 yıl arayla gördüm ve rüyaya konu olan kişi-ki o dayımdı-birinde ağır yaralandı, diğerinde öldü. Her akşam benzer bir rüya görürüm korkusuyla giriyorum yatağa. O yüzden rüyalar olmasa hayatımda hiçbir şey eksilmez.

Oy pek uzunmuş yahu, yazdım da yazdım. Haydi blog dostlarım hiçbirinizi zorlamıyorum ama gönüllüyseniz buyurun buradan yakın :)



17 Aralık 2013 Salı

ORTAYA KARIŞIK


Bir garip haller içindeyim bu aralar, gündemden bunalan ruhumu yaklaşan yılbaşı havasıyla dinlendirmeye çalışıyorum. Ağaçta yanıp sönen ışıklar, kırmızı bir mum, posta kutusunda bulduğum kart, kargonun bir dosttan ulaştırdığı  armağan, vitrinlerdeki yeni yıl ışıltısı gönlümü şenlendiriyor. Bizimkisi züğürt tesellisi, büyük yaraları onarmaya güç yetmeyince küçük mutluluklarla idare etmek kalıyor ancak. Her neyse uzun zamandır mimlerle falan uğraşmıyordum, esasen bunca yıllık blogger olarak iyi kötü herkes hakkımda birşeyler öğrendi ama Ferminam ister de ben cevaplamaz mıyım o mimi, maksat eğlence olsun:

1- En sevdiğin renk:
Ben başta yeşil olmak üzere her rengi severim ama söz konusu tercih olunca siyaha gider elim, malum zayıf gösteriyor :)

2- En sevdiğin çiçek:
Görünen köy kılavuz istemez demek istiyorum, anladınız siz onu :)

3- En sevdiğin yemek/sebze/içecek:
Patlıcanlı tüm yemekler ve sarma çeşitleri favorimdir. Haliyle bu durumda en sevdiğim sebze badılcan oluyor. İçecek sıcaksa kahve, soğuksa soda, alkollü ise bir dost sofrasındaysak rakı. Tek başıma alkollü içki asla içemem, biradan nefret ederim ama uzun muhabbetli rakı sofralarına bayılırım. Arada öylesine bir içki içmem gerekirse beyaz şarap tercihimdir.

4- En sevdiğin yerli/yabancı şarkı:
Yabancı şarkı konusu biraz düşündürücü, yenileri hiç bilmiyorum desem yeridir ama yıllar ötesinden Sandy Posey'den "All Hung Up In Your Green Eyes" diyebilirim. Yerlilerden ise Selda'dan "Gün Biter Gülüşün Kalır Bende" ve Türk Sanat Müziği'nde tek geçtiğim Saadettin Kaynak bestesi "Dertliyim Ruhuma Hicranımı Sardım da Yine" favorilerimdir.

5- En sevdiğin komedyen:
Ben güldüren o kadar az komedyen vardır ki. Gündelik hayatta çok neşeli bir insan olmama rağmen komedyenlere çok az gülüyorum. Çok eskiden Zeki Alasya-Metin Akpınar'a gülerdim, artık gülmüyorum. Belki eski Şener Şen filmleri, o adamda beni çeken bir şey var çünkü...

6- En sevdiğin kız/erkek isimleri:
Hiç özel bir şey düşünmedim, ismi taşıyan insanın güzelleştirdiğini düşünürüm. Ama sevmediğim isim kendi ismim olabilir, çok sert sessiz var, telaffuzu zor ve hep yanlış söylenir.

7- En sevdiğin kitap:
Bir tanesini seçebilmem mümkün mü? Belki yüzlerce isim sayabilirim ama illa bir tane diyorsanız Isabel Allende "Ruhlar Evi", yerlilerden de Barış Bıçakçı "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" diyebilirim.

8- En sevdiğin yerli/yabancı oyuncu:
Uğur Polat'ı tek geçerim yerlilerde.  Yabancılarda Juliette Binoche favorim, erkek oyunculardansa nefret ettiklerim var: George Clooney, Brad Pitt, Leonardo di Capprio :)

9- En sevdiğin yerli/yabancı film:
Oyy akşam yediğimi unutmuşken :) Il Postino'yu sevmiştim yabancılardan, sonra bir İran filmi: Serçelerin Şarkısı. Var öyle bir kaç tane. Yerlilerden mi, valla şu an hiç aklıma gelmiyor ama muhtemelen yine bir Şener Şen filmidir.

10- En sevdiğin yerli/yabancı dizi:
Yine gerilere gideceğim çünkü şu anda severek izlediğim bir dizi yok ama eskilerden "Yeditepe İstanbul" bence şahane bir şeydi, yine "İkinci Bahar" ve izlemelere doyamadığım "Şaşıfelek Çıkmazı" benim için efsane yerli dizilerdir. Yabancı dizi olarak "Savaş ve Anılar" isimli bir 2. Dünya Savaşı dizisini unutamam. 

11- En sevdiğin yerli/yabancı şehir:
Herşeye rağmen İstanbul diyeceğim, üstüne Muğla ve kazalarını ekleyeceğim. Antalya'yı kategori dışı bırakıyorum, o mütemmim cüzüm :) Yabancı şehir tecrübem henüz yok itiraf edeyim ama Floransa olabilirdi gibi geliyor.

12- En sevdiğin gazete-gazeteci:
Yok, daha doğrusu artık yok :)

13- En sevdiğin mevsim/gün/ay:
İlkbahar tabii ki, gün Çarşamba, ay ise Mayıs ve Eylül.

14- En sevdiğin kıyafet, kıyafet tamamlayıcısı/takı:
Kot pantolon üstü tişört. Kıyafet tamamlayıcısı fular, takı ise küpe. Küpesiz asla çıkmam, unuttuysam geri döner takarım, evden uzaklaştıysam en yakın aksesuarcıya girip bir küpe alırım. 

15- En sevdiğin makyaj malzemesi/bakım ürünü:
Göz kalemi, olmazsa olmazımdır. Sürmedim mi hasta mısın diye sorarlar. Bakım ürünü konusunda çok tembelim. El kremi dışında hiçbirşey diyeceğim, alır, bekletir, sonra çöpe atarım.

16- En sevdiğin çizgi karakter:
Snoopy, üstteki resimle kendini belli ediyor zaten :)

17- En sevdiğin anı:
Denizli'de ilk öğretmenliğe başladığım okuldan tayinim Antalya'ya çıkmıştı. Çok sevdiğim sınıflardan birine (lise 2'ydi sanırım) son kez derse girdim. Zilin çalmasına yakın sıralar arasında dolaşarak veda niyetine bir şeyler söylüyordum. Öne yürüyüp öğretmen kürsüsüne geldiğimde gördüğüm manzarayı asla unutamam. Sınıftaki çocukların hepsi ağlıyordu. Bir daha beni bu kadar seven bir sınıfım oldu mu emin değilim.

18- En sevdiğin özelliğin:
Neşeli olmam, ufak şeylerle mutlu olup kendimle dalga geçebilmem. Bazen bu özelliklerimin zararını görmüyor değilim. Kendimle geçtiğim dalgaları sahi sananlar çıkabiliyor :)

19- En sevdiğin his:
Seyahatlerde hissettiğim kafayı boşaltma, başka biri olma duygusu...

20- En sevdiğin canlı:
Çocuklarım diyeceğim :)

Ay ne uzunmuş be yav, yaz yaz bitmedi. E hadi bakalım kim isterse cevaplasın. Kestane kebap acele cevap...

14 Mart 2013 Perşembe

Mİ MİNÖR MİM :)


Şekerlemelerin en tatlısı Alya'nın annesi beni mimlemiş, mimleri çok sevmesem de işin içinde lokum Alya olunca akan sular durur:) Yardımcı olsun diye Hawai tatilinden yeni dönen Snoopy'yi de aldım yanıma, Başladık mim sorularını cevaplamaya:

1- Su mu, ateş mi, güneş mi olurdun? Neden?
-Kesinlikle güneş, ben bünye olarak güneş enerjisiyle çalışırım. Gökyüzünde onu görmezsem depresyonum tavan yapar. O yüzden diğer seçenekleri tartışmam bile, doğrudan güneş olurdum...

2- Taş olsan nerenin taşı olurdun?
-Datça yolundaki Kızlan köyünde,  zeytin ağaçları arasındaki eski yel değirmenlerinden birinin taşı olmak isterdim.

3- Neyin ve kimin karşısında, hangi durumlarda susarsın?
-Çok üzüldüğüm anlarda ve ummadığım bir  kişi beni çok kırmışsa kaplumbağa gibi kabuğuma çekilirim. Bir de karşımdaki kişileri çok cahil bulduysam hiç tartışmaya girmem susarım.

4- Kusur olsan nasıl bir "kusur" olurdun?
-Öze zarar vermeyecek küçük bir defo olmayı seçerdim.

5- Küfür olsan ne olurdun? Kime savrulurdun?
-İtiraf edeyim ki küfür etmeyi severim, her ne kadar "bir güççük hanfendü" olsam da yer ve zamana uyan küfürlerden herhangi biri olur ve hakeden kişinin tam alnının ortasına savrulurdum :)

6- Esir olsan neyin veya kimin esiri olurdun/olmak isterdin?
-Açıkçası bir mecburiyet yoksa hiçbirşeyin esiri olmak istemezdim ama illa ki olunacaksa sanatın ve edebiyatın esiri olmayı tercih ederdim.

7- Bir suç olsan nasıl bir "suç" olurdun?
-Hakeden herkese "yayın yoluyla hakaret", hehehe :) Ama mümkünse suç falan olmayayım :)

8- Topraktaki güç olsan o güçte ne yetiştirilirdi?
-İyi insanları, çocukları, sanatçıları dallarının altına toplayan kâdim bir zeytin ağacı...

9- Sayılmadığında ne hissedersin?
-"Sayım-suyum yok" derim :)

10-Bir "oyun" oynasan ne oynardın?
-Bu saatten sonra ancak anne ve bir süre sonra babaanne rollerini verirler bana, isteğime kim bakar ki? Hem belki o rolü bile vermezler, botoksum yok. "Anneye yapılır mı bu?" diyebilemem :))


Eveeet, bu mimi Lale bacımla Natali kardeşim cevaplasın, başka istekli varsa onlar da cevaplasın lütfen. Teşekkürler Nazlı...

27 Kasım 2012 Salı

YİNE FÜRUZAN


Sevgili Buğday Tanesi geçenlerde bloguna eklediği şu yazıda kendisini etkileyen,  işaret olarak kabul ettiği bir kitap paragrafından söz etmiş. Paragrafı yazıya ekleyip "sizin de var mı böyle etkilendiğiniz bir paragraf" diyerek bir çeşit mim haline getirmiş. Mimi pasladığı kişilerden biri benim, mim cevaplamayı çok fazla  sevmesem de Buğdayımı hiç kırar mıyım, onu kıracağıma soğuktan dişlerim birbirine vurarak karlı dağ başında odun kırarım :)

Bana öyle yol gösteren, işaret niteliği taşıyan bir paragraf olmadı, bu anlamda Buğday'ın isteğine çok uyabilir miyim bilmiyorum ama her okuyuşumda etkilendiğim, "ülen şunu ben yazsaydım ya" dediğim birçok paragraf oldu ve blog alemi olarak artık biliyorsunuz ki bu paragrafların çoğu Füruzan'a aitttir. Füruzan'ın tüm yazdıklarına hayranım ama bir tanesi var ki kalbimde taşırım, onu da biliyorsunuzdur muhtemelen: "Edirne'nin Köprüleri". Her satırı bana saf iyiliği, karşılıksız sevgiyi, bağlılığı, yüce gönüllülüğü kısacası insanlığı anlatır, öğretir. Hala Adile'dir bu öykünün kahramanı; sakız beyazı başörtüsünün çevrelediği yüzünde memleketine duyduğu hasretin çizgi çizgi işlendiği Rumeli göçmeni bilge bir kadın, her okuyuşumda onun gibi bir yakınım olmasını tutkuyla istediğim. ''Karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak, Edirne'nin Köprüleri'ni oku" demiş eleştirmen Fethi Naci, ben de buraya her okuyuşta içimi titreten bir paragraf yazayım:

"Amcamın eklem yerleri genişlemiş ellerini, parmaklarındaki derin, kapanmış yara yerlerini düşünürdüm. Bayramlarda yengemin özenle hazırlayıp ütülediği ipek mendilini bir türlü katlayıp cebine koyamazdı. İpek, ağaç kabukları gibi sertleşmiş ellerine takılıp ipliklenirdi. Amcamı bayramlarda tertemiz yaparlardı yengemle ninem. Onun sanki derisine geçmiş olan ağır et kokusunu yok etmek için, tenekede ısıtılan suları arka arkaya taşırlardı gusülhaneye. Amcam o günler bazı şeyleri unutmuş gibi olurdu. Kara giyimlerini giyer, ince yakalı mintanının aklığı yorgunluğunu aydınlatırdı. İlle de o ipek mendil cebe konurdu. Bu bayramın töresiydi. O mendilse, Naciye Yengemin damatlık armağanlarından arta kalandı, diğerleri satılmıştı. Elini gidip öperdik Sabahat'la. O katı, bozulmuş elini öptüğümde, içimde büyüyen güvenle, sevgiyi taşıyamaz olurdum. Gözlerime yaşlar dolardı. Babam ölmüştü üç yıl önce ama sanırım babamı da yaşasa amcamdan daha çok sevemezdim. Yengem, "Amca demek, yarı baba demektir" derdi."

Fotoğraftaki açık kitap YKY yayınlarından çıkan Füruzan/TopluÖyküler. Bugüne kadar tüm yayınlanmış öyküler birarada. Diğeri ise 1971 yılında Bilgi Yayınevi'nden çıkan ilk Füruzan kitabı, içinde "Edirne'nin Köprüleri"nin de yer aldığı "Parasız Yatılı". Benim için çok değerli, üç yıl önce iç sayfadaki Füruzan'ın ithafı ve imzasıyla daha da değerlendi. Aynı kitabın farklı yayınevlerinden çıkmış iki baskısının daha kitaplığımda olduğunu belirteyim de Füruzan'a olan aşkımı siz anlayın artık :)

Haydi bakalım kitapseverler, siz de etkilendiğiniz paragrafı yazıverin bir zahmet...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

YARATICILIĞIM ZİRVE YAPTI:))


Şu blog alemine girdim gireli bayılmasam da bir sürü mim cevapladım. Kimini gönülsüz, konu kitaplarsa keyifle. Madem bu işin raconu budur uyalım diyerek. Ödül işi bana tuhaf gelse de mimlerle aram yavaş yavaş düzelmeye başladı, hatta can sıkıntısından bugün oturup bir mim de ben yarattım. Ne yani benim neyim eksik, o kadar cevapladıysak bir tane de sorarız, serde öğretmenlik var hem. Hemi de kitaplardan sorarız. Efendim ilk uygulamasını kendim yaptığım, yaratıcılıkta zirveye çıktığım "mim"in kuralları şöyle:

-Kitaplığınızın önüne gidiyorsunuz. Eğer kitaplığınız yoksa evinizde bulunan kitaplardan rastgele birini seçiyorsunuz.
-Soldaki en üst raftan başlayarak kitapları sayıyorsunuz. Yaşınıza denk gelen kitabı yerinden alıyorsunuz. (yaşınızı mimde belirtmeniz gerekmiyor:)
-Kitabın yaşınıza denk gelen sayfasını açıyorsunuz. 
-Sayfanın başında yer alan ilk paragrafı aynen yazıyorsunuz, paragraf çok uzunsa 5 sıra yeterli. Tabii kitabın adını, yazarını, yayınevini, basım tarihini, sayfa sayısını ve kitapla ilgili bir cümlelik düşüncenizi de belirtiyorsunuz.
-Eh şartlarınız uygunsa, bir de benim yaptığım gibi fotoğraflayıp koyarsanız tadından yenmez. Yok uğraşamam fotoğrafla diyorsanız canınız sağolsun. Hepsi bu kadar...

Efendim, kitaplığımın en üst rafından soldan sayarak yaşıma ulaştığım kitap Alev Alatlı'nın "Viva La Muerte!" isimli kitabı. Boyut Yayınları'ndan çıkmış, 1992 basımı, 479 sayfa. Ömrüm boyunca en severek okuduğum, en çok bilgilendiğim, bir serinin ilk kitabı olduğu için devamını merakla ve sabırsızlıkla beklediğim bir kitaptır.
Yaşıma denk gelen sayfanın ilk paragrafı ise şöyle:

"Kadıncıktan Portreye: Bana verdiğin acıdan zevk almıyorum. Ama senden yüz çeviremem.
Şiran'ı unutacaksın diye ferman verseler,
cevabım lâm ve elif olurdu:
La!
Haykırırım,
La! La! La!"

Ve ben patenti bana ait bu mimi Lale'nin Bahçesi'ne, Atalet'e, Vladimir'e, Baykuş Gözüyle'ye, Selgin'e, Kunegond'a ve Bilge'nin Annesi'ne paslıyorum. Haydi bakalım kitaplık başına...

Not: Ben mimi birkaç kişiye pasladım ama yazmak isteyen herkes yazıp arkadaşlarıyla paylaşabilir, sevinirim...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

KİTAPLI MİM, MİMLİ KİTAP

Bu mim sevgili Asortik Krep'ten paslandı bana. Aslında benzer çok mim cevapladım ama sözkonusu kitaplar olunca beis yok, tekrar tekrar yazabilirim. Haydi başlayalım netekim:


Evet, soru 1: Ne sıklıkta kitap okursunuz:

Benim için okuma sıklığı falan yoktur, ben okurum. Her zaman, her yerde, gece, gündüz, sabah, akşam farketmez. Ha kimi zaman fırsat bulamayıp biraz ara açtığım olur ama okumak benim için belirli sıklığı olan bir eylem hiçbir zaman olmadı. Yani ne sıklıkta yemek yersem, ne sıklıkta uyursam, ne sıklıkta banyo yapar, ne sıklıkta diş fırçalarsam kitabı da o sıklıkta okurum. Hayatımın içinde birşey kısacası, ölçüsü yok.

2- En sevdiğiniz yazarlar:

O kadar çok ki aslında ama vazgeçemediklerim var, iyi de yazsalar, kötü de yazsalar mutlaka alıp okuduklarım var. Herhangibir kitabını sevmemiş olmam o yazardan vazgeçmeme neden olmaz, inatla almaya devam ederim, sevmişimdir bir kere. Yerliler arasında bir "Top 10" yaparsam:
*Füruzan
*Sevgi Soysal
*Alev Alatlı
*Barış Bıçakçı
*Onur Caymaz
*İnci Aral
*Orhan Pamuk
*Tahsin Yücel
*Ayla Kutlu
*Pınar Kür
Bu liste uzar gider aslında ama yukarıda yazdığım yazarların (bir 10 daha ekleyebilirim aslında) tüm külliyatını hatmetmişimdir ve çıkan her kitabını da kesinlikle almışımdır. 

Yabancılara gelince, uzatmayım "Top 5" yapayım onlarda:

*G.Garcia Marquez
*Isabel Allende
*Carol Joyce Oates
*Arundathi Roy
*John Berger


3- En Beğendiğiniz Kitaplar:

Of, o kadar çok ki... En iyisi "Top 10"umdan en sevdiğim birer taneyi yazayım:
*47'liler/Füruzan
*Yenişehir'de Bir Öğle Vakti/Sevgi Soysal
*Yaseminler Tüter mi Hâlâ/Alev Alatlı
*Bizim Büyük Çaresizliğimiz/Barış Bıçakcı
*Ezilmiş Leylaklar Kitabı/Onur Caymaz
*Kıran Resimleri/İnci Aral
*Sessiz Ev/Orhan Pamuk
*Peygamberin Son Beş Günü/Tahsin Yücel
*Emir Beyin Kızları/Ayla Kutlu
*Bir Deli Ağaç/Pınar Kür

Yabancılardan:
*Yüzyıllık Yalnızlık/Marquez
*Ruhlar Evi/Isabel Allende
*Kalp Koleksiyoncusu/C.Joyce Oates
*Küçük Şeylerin Tanrısı/Arundathi Roy
*Düğüne/John Berger

4- Yerli-yabancı hangi kitapları tercih edersiniz?

Hiç farketmez, güzel olsun yeter ki...


5- Bugüne kadar en beğendiğiniz kitap serisi:

Pek seri takip ettiğim söylenemez, tek bir seri vardı yenisini sabırsızlıkla beklediğim: Alev Alatlı'nın "Viva La Muarte", "Nuke Türkiye", "Valla Kurda Yedirdin Beni" ve "Ok. Musti, Türkiye Tamamdır" isimli 4 kitabından oluşan "Orda Kimse Var mı?" serisi. Ha bir de Mehmet Murat Somer'in "Hop-Çiki-Yaya" adlı polisiye serisi.

6- Daha çok hangi tarzda okumaktan hoşlanırsınız?

Kişisel gelişim ve bilimkurgu dışında kitap türü ayırdetmem. Kişisel gelişim asla okumam, bilmkurgu ise birkaç tane okumuşluğum vardır ama tercihim olamaz. Anı, mutfak kültürü, ilginç polisiyeler, şiir, deneme, gezi kitapları sevdiğim türler arasında yer alır. Roman ve öykü vazgeçilmezlerimdir.


7- En son hangi kitabı okudunuz?

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi/Derviş Şentekin
Edebî açıdan pek parlak olmasa da akıcı bir polisiye idi. 

8- Şu anda hangi kitabı okuyorsunuz?

Tirza/Arnon Grunberg


9-Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsunuz, yeterli mi?

Kitap bloglarını seviyorum, faydalı buluyorum ama bazıları çok ciddi, asık suratlı, ağır ceza reisi havasında. Kitabın kapak resmi ve altında çok ciddi alıntılar ve neredeyse okumaya gerek kalmayacak yoğunlukta açıklamalar. Bunu gereksiz ve anlamsız buluyorum. Kitabın keşfedilecek bir yanı kalmıyor. Bir kitap tanıtılacaksa sevimli bir düzenlemeyle fotoğraflanmalı ve kitap hakkında küçük ipuçları verilip detaya girilmemeli. Beğenip beğenmeme konusu da kişisel fikriniz olarak belirtilmeli. Kesinlikle okumayın ya da mutlaka okuyun gibi direkt ifadeler bence yazara da, kitaba da haksızlık olabilir.

10- Kitap okumak sizin için ne ifade ediyor:

Tek ve kesin bir cümleyle "hayatımın olmazsa olmazı". Elimde, odamda, başucumda, çantamda, masamda, kısacası gözümün değdiği heryerde kitap olmalı. Bir kitaplığı olmayan ev bende otel ya da pansiyon duygusu uyandırır. Zaman zaman düşünürüm, dünyadaki bütün kitapları okumaya ne yazık ki ömrüm yetmeyecek ve ben öldükten sonra okuyamayacağım kimbilir ne güzel kitaplar yazılacak diye. Benimki öyle bir tutku işte, düşünmeden para harcayacağım tek obje, beni mutlu eden en önemli nesne.

Ha bir de okumakla ilgili şunu ilave edeyim; kitap benim olsun isterim, çok yakınım değilse birinden ödünç kitap almayı hiç sevmem, keza birine ödünç kitap vermeyi de...

Asortik Krep pekçok kişiyi mimlemiş, ben isim belirtmeyim, yazmayı arzu eden, kitap seven herkes cevaplasın bu mimi. Kitaplar hep hayatımızda olsun dileğiyle...

18 Mart 2012 Pazar

NANELİ MİM

Kraliyet ailesinin en güzel prensesi Judy beni mimlemiş, majesteleri arzu eder de ben hayır diyebilir miyim hiç, derhal yazıyorum prensesim:) Mimin nane ile ilgisi yok tabii ki, sadece bu güzelim pazar gününde kilitlenen dizim ve ne maksatla ağrıdığına akıl erdiremediğim belim yüzünden eve kapanıp kalınca yüzümü bu nane güldürdü. Kışboyu adam edememiştik, iki günde canlanıp coştu. Gidip gelip saçlarını okşuyorum, o da kokusuyla ödüllendiriyor beni.

Gelelim mime:

1- Ölmeden önce görmeyi istediğin bir ülke var mı, neden orası?
Ben ölmeden önce her ülkeyi görmek istiyorum aslında ama henüz bir tanesi bile kısmet olmadı. Öncelik tanınacaksa İtalya'ya gidip Floransa'yı ve Rönesans eserlerini, Sistine Şapeli'ni, Toscana Vadisi'ni, arkasından Fransa'ya gidip Paris'i ve yolüstü Çek Cumhuriyeti'ne uğrayıp Prag'ı görmek isterdim. Sebebi yok, görmek istiyorum sadece. Ama başka herhangibir yere beleş seyahat şansı bulursam bunları şöyle elimle kenara itip oraya doğru da uçabilirim. Bu ülkeler de arkamdan ağıt yakarlar eminim: "Bîvefa bir çeşm-i bîdâd ne yaman aldattı bizi" diye:)

2- Kış mı, yaz mı?
Antalya'nın cehennem sıcağına rağmen yaz, hayatımın her döneminde yaz. Yaz özgürlük duygusu verir, kışsa boğar beni. Ama ilk ve sonbahar diye mevsimler de var, keşke seçenekler arasında olsaydı, ilk sıraya yerleşirdi.

3- Hiç saçının tamamını boyattın mı, pişman mısın?
Biz yaştakilere sorulunca cevabı kesinlikle "evet" olan sorudur bu. Uzun süre direndim, röfle havasında ağarıyordu ama sonra çığırından çıktı, boyattık el mahkum. Pişman değilim hakim bey, bugün olsa yine boyatırdım Allah seni inandırsın. Tamamen taammüden yapılmış, ve sürekli tekrarlanan bir eylem, mecburum, cezama razıyım:)

4- Blogumda en çok ne tarz sorular görmek isterdin?
Soruyu anlayamadım vallah, dün elektrikler de kesikti çalışamadım:) Kastedilen blog senin blogsa Judy'cim ben memnunum yazdıklarından, aynen devam et. Eltin Kate hakkında daha çok havadis bekliyorum ayrıca.

5- Yaptığın en çılgınca şey neydi?
20'li, hatta 30'lu yaşları geride bırakmak. Salaklığıma doymayım:))

6- En sevdiğin tatlı nedir?
Ayva datlusu, üzeri gaymaklu. Ayriyetten cümle sütlü tatlıları severim ve dahi çikolataya bayılırım. Şuruplu  ve hamurlu bütün tatlılar ise evlerden ırak kategorisine girer indimde.

7- Hiç bıkmadan kullanacağın oje rengi?
Sedefli beyaz, ezelden ebede...

8- Hayvanları sever misin, evde beslemeyi istedin mi hiç?
Hayvanları severim, hem de çok, hatta bazı insanlara gösterdiğimden daha fazla saygı duyarım. Ama uzaktan, yakın temasım  mümkün değil. Hiç kıyamam, sokaktaki üşümüş bir kediye, ayağı sakat bir köpeğe oturup ağlamışlığım vardır ama evde beslemeyi hiç düşünmedim. Yapamam, dokunamam bile, sadece bir başkasının kucağında ya da sokakta "aman da aman" tarzında sevebilirim. Ve bir de köpeklerden çok korkarım. Issız bir yolda beni başıboş bir köpek kadar yılan bile korkutamaz. Sanırım bilinçaltımda bir ısırılma vakası var. Açıklayamıyorum ama üzerime doğru gelen bir köpek görünce yay gibi geriliyorum, o velet de anlıyor inadına üstüme üstüme geliyor:))

9- Düzenli olarak takip ettiğin bir dergi var mı? Hangisi?
Yıllarca bir sürü dergiyi düzenli takip ettim, öyle ki atmaya kıyamadığım için evde dergi kuleleri oluştu. Tempo ve Aktüel'i yıllarca aldım, Milliyet Sanat Dergisi'ni de. Birkaç yıl önce hepsini tahliye edip almamaya başladım. Bir ara "Yaşama Sanatı" adında bir mimarlık dergisi alıyordum, harika bir dergiydi artık çıkmıyor ve eski sayıları evde yığılı. Uzun süre "Kitaplık" aldım, şu ara bıraktım, onlar da kitaplıkta iki koca rafı işgal etmekteler. "Negatif" dergisinin tüm sayılarını almıştım ve o da topu attı sonra, elimi attığım kapanıyor gördüğünüz gibi. Şu anda düzenli aldığım bir dergi yok kısacası, ara sıra "Uykusuz"a takılıyorum Fırat aşkına:)

10- Sence Türkiye'de en yaşanılası şehir neresi, neden?
Antalya derim, kesinlikle. Hem büyük şehrin imkanlarına hem küçük şehrin rahatlığına sahip bir kent. Denizi, doğal güzelliği ve yazın 3 cehennem ayını saymazsak iklimi de artıları. Ardından Ankara gelir ama en sevdiğin şehir derseniz tereddütsüz İstanbul derim.

11- İnsanların sende gördüğü, dile getirdiği en iyi ve en kötü özelliğin nedir?
En çok neşem, güler yüzüm ve dost canlısı oluşum dile getirilir. Bazı sanatsal yeteneklerim de iltifat alan özelliklerim arasındadır. Ha bir de hafızam, başkalarına ait en gereksiz şeyleri bile hatırladığım için bu konuda sık sık aferin alırım. Günün birinde bu gereksiz hatırlamalar kendime ait önemli şeyleri unutturacak diye korkuyorum ama elde değil. Kötü yönlerim vardır mutlaka ama pek dile getiren olmadı, ha annem sağken tembelliğimden şikayet ederdi ama onun çalışkanlık anlayışı sadece ev işleriyle sınırlı olduğu için sayılmaz:)

Eveet bir mim konusu daha burada nihayete ererken sevgili izleyiciler yeni bir mime kadar haydi hep beraber diyoruz: "Bir mimdir, iki mimdir, üç mimdir, dört mimdir ondört mimdir, bu ne biçim blogdur ha ninnah, ha ninnah ha ninnah". 

Ben paylaştırmıyorum efendim, arzu ediyorsanız bu mimden bir tane de siz yakın, seyrine bakın...

9 Mart 2012 Cuma

KİTAPLAR


Tam da bugün Idefix siparişlerim kapıya gelmişken ve daha Kitap Fuarı'ndan aldıklarımı hatta daha öncekileri eritememişken  Yeliz bir mim pasladı: "Kitap Okuma Ritüelleriniz". Eh kitap dendi mi bende akan sular durur, dolayısıyla aldım elime kalemi (kalem nerde bu arada?), yazdım başıma geleni.

Aslında her koşulda kitap okuyabilirim (hareket halindeki bir vasıta dışında, anında midem bulanır otobüs ya da arabada giderken okumaya kalkarsam). Evde, sokakta, mutfakta çorba karıştırırken, yatarken, parkta otururken, yemek yerken, kuaförde boyanan saçımın zamanını beklerken rahatlıkla okuyabilirim; gürültü, patırtı hiç etkilemez. Hatta bir defasında acilen bitirmem gereken bir kitabı kolumu uzatarak duşun altında bile okumuşluğum vardır. Ama herhangibir zorunluluk yoksa ve keyifle kitabımı okuyacaksam genellikle kışın güneş, yazın esinti alan kanepeme uzanarak okumayı tercih ederim. Oturarak okuyorsam aynı kanepenin sağ köşesine kurulmam, köşeye bir yastık koyup sırtımı dayamam gerekir. Asla kanepenin sol yanına oturup okuyamam, dikkatim dağılır, huzursuz olurum. Her kitaba başlarken bir ayraç seçer içine yerleştiririm, okumaya başlayınca o ayracı alır bir kenara koyarım, kitaba ara verince de kesinlikle koyduğum yeri bulamaz arasına ya bir mendil, ya kalem, ya bir bardak altlığı hatta gözlük sıkıştırdığım olur. Bir keresinde eşimin hemen masanın üstünde bulduğum kimliğini koymuş kitabı kapatmıştım. Okumaya bir sebeple ara verince de tamamen unutmuştum. Günlerce kimlik aradık, tam yenisini çıkartmaya karar vermiştik ki tesadüfen kitabı tekrar elime alınca kimlik bulundu. Eşeğini kaybeden Nasreddin Hoca hesabı bir durum oldu. Kitap arasına yer işaretleyici olarak rastgele şeyler sokuştursam da aslında iflah olmaz bir ayraç manyağıyım. Hayli kapsamlı bir koleksiyonum vardır ve kitaptan sonra satın almaktan en çok zevk aldığım ve bıkmadığım şey ayraçtır. 

Kitabı okurken asla katlamam, buruşturmam, kıvırmam. Birkaç kez okunmuş kitaplarım bile yeni alınmış gibidir, eğer aşınmış bir kitabım varsa mutlaka bir başkası ödünç alıp o hale getirmiştir ve bu benim müthiş sinirlendiğim bir durumdur. O yüzden artık sadece gerçekten severek kitap okuyan, kitaba verdiği parayı boşa gitmiş saymayan insanlara ödünç (hatta temelli) kitap veriyorum ve geri dönüş yukarıdaki gibi olduysa bir daha avuçlarını yalıyorlar. Aldığım kitabın ilk sayfasına çoğunlukla ismimi, aldığım tarihi ve satın aldığım kitabevini yazarım. Hediye edilmişse mutlaka belirtirim. Sevdiğim bir yazarın kitabının yeni baskılarını da alırım, Mesela Füruzan'ın ilk basımından başlayarak tüm yayınevlerinden çıkmış kitapları kitaplığımda çifter çifter mevcuttur. Genellikle kardeşim ve çok yakın birkaç arkadaşım dışında kimseden ödünç kitap alıp okumam. Kitap benim olmazsa aramda bağ kurulamayacakmış gibi bir duyguya kapılırım. En sinir olduğum şeyse odaya girip duvarları kaplayan kitaplıkları görünce "aa giderken birkaç kitap alayım ben" denilmesidir, sanki halk kütüphanesi. Ben vitrini kadeh dolu bir evden ayrılırken ödünç kadeh mi istiyorum arkadaş.

Eskiden gece yatarken kitap okumazdım, birkaç yıldır yatmadan önce mutlaka okuyorum. Kitap okumak uykumu kesinlikle getirmez, sayfalar dolusu okuyabilirim. Son günlerdeki şikayetimse çocukluktan beri miyop olan gözlerimin bana bir hediyesi olarak zamanı geldiği halde takmadığım yakın gözlüklerine hem ihtiyaç duyup hem duymama durumum. Işık iyi değil ve uzun süre okursam görüşüm bulanıyor ve harfleri seçmek zorlaşıyor. Lakin yakın gözlüğü taktığım anda da adeta kusacak gibi oluyorum. Bu duruma nasıl bir çözüm bulacağım bilmiyorum.

Kitap sözkonusu olunca çenem düşüyor, daha yazacak birsürü şey bulabilirim ama okuyacakları da düşünerek burada kesiyorum. Bu mimi de kitap okumayı seven ve yazmayı arzu eden kişilere paslıyorum.

3 Şubat 2012 Cuma

MİM


Defter blogunun sahibi sevgili selgingb mimlemiş beni. Mim olayından çok hoşlanmasam da güzelim yemek öyküleriyle dolu kitabı sayesinde blog dostluğumuzun pekiştiği Selgin'i kıramazdım, o yüzden aldım elime kalemi, yazdım başıma geleni. Diyeceksiniz ki hani kalem? Eh Ekmek Teknesi dizisinden Herodot Cevdet'in repliği gibi "Misal Genç Osman". Şimdi gelelim sorulara:

1- Sence çok anlamlı bir söz:

Veciz birşey yazamayacağım, zaman zaman birçok söz hoşuma gider ama hepsini ezberime almam mümkün değil haliyle. Son günlerde duyduğum bir halk deyimi çok hoşuma gitti, etrafımdaki pek çok insana da uygun olduğunu düşünüyorum. Biraz kaba-saba ama eğlenceli ve doğru. Hazır olun yazıyorum:
"Gönlüm gülde, g.tüm külde"
Nasıl ama, bu tarz çok kişi yok mu çevrenizde:))

2- Makyajında olmazsa olmazın?

Çok az makyaj yapan biriyim ama tek bir olmazsa olmazım var: göz kalemi. Göz kalemsiz çıkmam arkadaş...

3- Uyguladığın güzellik tüyosu nedir?

Anadan doğma muhteşem bir güzel olduğum için hiçbir tüyoya ihtiyaç duymadım. Her halimle, her şeyimle güzelim, hata sende, günah sende, suç sende... Dermişim:))  Tüyo, müyo yok arkadaş. Neysek o.

4- En sevdiğin çiçek?

Sormaya bile gerek yok, doğduğum günden ölene kadar leylak, o kadar. Üstüne gül koklamam...

5- Nefret ettiğin birşey?

Buna bir değil birçok şey yazabilirim ama madem bir tane olacak, kura çektim şu çıktı: Kendini dünyanın merkezi sanan, egosu tavan yapmış insanlar...

6- En çok sevdiğin iltifat?

Aslında buna en çok güldüğüm iltifat da diyebiliriz; oturma odama girip duvarı kaplayan kitaplıkları ve kitapları görünce yüzde beliren hayret ve hayranlık ifadesiyle gelen  "Aaa bunların hepsini okudun mu?" sorusu. Cevap olarak "Okumadım, duvar izolasyonu amacıyla kullanıyorum" demeyi hep istemişimdir.

7- Favori Kitabın?

Pekçok ama seçmek şartsa yerlilerden "Füruzan/Parasız Yatılı", yabancılardan "Yüzyıllık Yalnızlık/G.Garcia Marquez".

8- Sana görünüş olarak yakın bulduğun ünlü?

Kastedilen dış görünüş ise bir zamanlar yani o estetiksizken Müjde Ar'a benzetilirdim. Bu yüzden yaşlanınca Aysel Gürel'e benzeyeceğimi düşünüyorum, çok mutluyum:)

9- Herkesin beğendiği ama senin sevemediğin bir ürün?

Üründen kastedilen ne acaba? Giysiyse leopar desenli herşey, makyaj ürünü ise siyah ruj ve ojeler, kitapsa asla ve kat'a kişisel gelişim kitapları, mobilya ise oymalı her zımbırtı.

10- Şu an en çok almak istediğin kozmetik ürünü?

Benim de yok. Hiçbir ürünün eğer genetik olarak şanslı doğulmamışsa cilde etkili olduğuna da inanmıyorum. O ka...

Verdiğim cevaplar mimi hazırlayan kişiyi ne derece memnun etti bilmem ama ben cevaplayarak Selgin'i memnun ettiğim için mutluyum. Bu mimi de Lale'ye, Mavi Balon Şeniz'e ve Bilge'nin Annesi'ne paslıyorum.

Şu karda, kışta, kıyamette hazır sözü edilmişken bir de leylak resmi ekleyip bahara hazırlık yapalım dedim efendim. Sefa ile...

19 Kasım 2011 Cumartesi

ŞARKILAR NEYİ SÖYLER?


"Şarkılar ve hikayeleri. Hani bazı şarkılar vardır, onları dinlediğinde mutlaka gözünde bir şeyler canlanır. Yaşanmışlıkların ya da tanıdığın birileriyle o kadar bağdaştırmışsındır ki ne zaman duysan hatırlarsın. Eskimez o şarkılar, özeldir. Bunların beş tanesini hikayesiyle yazıyoruz."

Bu mim sevgili Luna Sesi'nden geldi. Normalde mimlerle pek ilgim yoktur ama bu mimin konusunu pek sevdim, hemen yazacağım. Benim annem-hatta babam da-çok şarkı söylerdi küçüklüğümde. Tanıştığım ya da tanıştırıldığım ilk şarkıdır "Çıkar yücelerden haber sorarım". Annem beni uyuturken ninni niyetine söylermiş bunu, duyduğum anda dudağımı büzer, içimi çeke çeke ağlamaya başlar sonra da uyurmuşum. Ne kadar hassas bir young lady olacağım o zamandan belliymiş ama annemin beni ağlatma bahasına ninni olarak ısrarla bu şarkıyı seçmesi tuhaf. Ayakta sallandığım zamanları hatırlamıyorum tabii ama o kadar çok anlatıldı ki bu şarkıya gösterdiğim hezeyan, ne zaman işitsem Saimekadın'daki eve, 4-5 yaşıma, ergenliğinin başındaki haşarı dayımla çekişmelerimize dönerim. Ama benim için bir şarkı vardır ki kesinlikle annemdir: "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına". İncecik belli, permalı saçlı, çok genç annemdir, beni "ümidim, demidim, malım, mülküm, samur kürküm" diye seven annemdir, emprime elbiseler giyinip ince topuklarını tıkırdatarak anneannemle Niğdelilerin kabul günlerine giden annemdir, ovma çorbası pişiren annemdir, bana elbiseler diken annemdir, artık başka bir alemde olan annemdir:(
Sonra "Kız sen ne güzelsin, sana gençler tapacaklar" var. Cengiz Sokak'taki, en sevdiğim evimizin şarkısı. Dal gibi ince, Eşref Kolçak bıyıklı, dalgalı kahkülü gözlerine düşen, henüz otuzuna yeni gelmiş babamın dilinden düşürmediği şarkısı. Elörgüsü perdeli pencerelerimizin, o zamanlar orman sandığım küçücük bahçemizin, tepesine yumruk yemeden çalmayan siyah radyomuzun, ilkokula başladığım günün, kapı önündeki betonda oynadığım seksekin, evsahibimizin kızları; oyun ve okul yolu arkadaşlarım Aynur ve gencecik giden Ayşe'nin şarkısı.
Ve büyürken yavaş yavaş, "El Cordobes"; okuduğum okulun silme sarmaşık kaplı duvarları,  baharda o duvara açılan pencerelerden giren iğde çiçeği kokusu, hergün belirli saatte kaldırımdan ıslıkla El Cordobes'i çalarak geçen genç, şarkının muhatabı arkadaşımıza dönen başlar, onun kızaran yüzü, tebeşir kokulu sınıflar, sert mi sert müdür başmuavinimiz, hergün kapıda yapılan etek-saç kontrolleri, bahçedeki çam ağaçları, güzelim güller, paydos saatlerinde çıkışa yerleşip kovalarındaki laleleri satmaya çalışan satıcılar, büyüme telaşı, hülyalı başlar... 
"Kan ve Gül", üniversite yılları, gençlik, çalkanan ülke, Ankara'nın gri kış göğü, staj yaptığım seyahat acentası, hayatının baharında kansere yenilen canım Lerzan, konser kuyrukları, Akün sineması, AST, Büyük Ankara Muhallebicisi, Alman Kültür Derneği, Bilgi Kitabevi, Füruzan, Sevgi Soysal, Attila İlhan...

En iyisi burada keseyim, fena daldım boğulacağım yoksa. Kimseyi işaret etmiyorum arkadaşlar. Bu güzel mimi kim cevaplamak isterse ben zevkle okurum. Haydi bakalım...

31 Mayıs 2011 Salı

"BEN KÜÇÜKKEN"


"İnsanın evi gibisi yok" diyen boşa dememiş, geldiğimden beri sevine sevine dolaşıyorum odadan odaya. Henüz Antalya'nın parklarını, bahçelerini, sahillerini denetleme fırsatım olmadı, şimdilik evde ne var ne yok hatırlamaya çalışıyorum. Bu kadar uzun süre ayrı kalınca eşyalarımı bile unutmuşum, bazı şeylere bakıp "Bu nereden çıktı?" diye şaşırıyorum. Aslında çok da uğraşmama gerek yok, 15 gün sonra tekrar döneceğim Ankara'daki kürkçü dükkanına. Yaz sonuna kadar orada olacağım.

Vladimir mimlemiş beni: "Ben Küçükken". Eh konu güzel, bende de laf çok, yazalım bari:)

Ben küçükken büyüktüm aslında, büyüdükçe küçüldüm, ruhum geriye doğru sayıyor beden ilerlese de. Oysa küçük bir çocukken ciddi, sakin, uysal, utangaç bir kızdım. Tam 14 yıl  tek çocuktum; en iyi arkadaşım kendimdim ve kendimle çok iyi vakit geçirirdim. Hâlâ da öyleyim; yalnızlıktan hiç şikayet etmem, etrafımda kimse yokken hiç sıkılmam, kendimi oyalarım.
Çok küçük yaşlardan itibaren çok sevdiğim şeyler oldu; kimi yiyecek, kimi bitki, kimi hayvan. İlkiyle ilgili bizzat hatırlanan birşey yok ama sürekli kahkahalarla gülünerek başıma kakılıp dalga geçildiği için gayet iyi biliyorum: Zeytin. Öylesine siyah zeytin meraklısıymışım ki ilaç içirmek istediklerinde zeytinin içine koyup verirlermiş, tabaklar dolusu yermişim, şimdi bir ay yemesem pek aramam. Unutulmayan vukuatımsa babamın evin önündeki küçük bahçeye diktiği sebzelerin dibine koyduğu keçi gübrelerini zeytin sanıp sevinçle toplayarak ağzıma tıkacakken engel olunmasıdır. Aile büyükleriyle oturulmuş her sofrada sofraya gelen zeytin bu müthiş maceramı bir kez daha gündeme getirir. O dönem aile arasında "Zeytini" olarak anıldım. Sonra zeytinle yollarımız ayrıldı hayatıma çiçekler girdi. Her gördüğüm çiçeği yolmak, toplamak, koklamak, eve getirmek isteğiyle bir çeşit bitkisel Elmayra'ya dönüştüm. Neyse ki henüz Elmayra Türkiye'ye teşrif etmemişti lakabım "Çiçek"e dönüştü. Zavallı sülalem dağ tepe tırmanıp yüce Prenses Çiçek'in katli vacip emrini verdiği çiçekleri koparıp sundular bana. Yaş biraz daha ilerleyince romantizm de sona erdi, garabet bir yaratığa merak saldım bu defa: Fişgene. Çoğunuz bilmez İç Anadolu'da minik sümüklü böceklere fişgene denir. Tabii sadece kabuklarını topluyordum, canlısının ardına düşecek yürek nerede bende? Yaz tatillerinde  annemin teyzesinin Niğde'deki bahçesine gidiyorduk ve ben fişgene peşinde saatlerimi geçiriyordum. Öyle ki dönüşümde kuzenlerim bana yazdıkları mektubun içine fişgene koyup yolluyorlardı. İlkokulun ortalarına doğru bu garip tutkularım son buldu, hayatıma bir daha hiç çıkmayacak bir tutku girdi: Kitaplar. Okumakla kalmadım, içlerinde kayboldum.
Ben küçükkken hala sebebini çözemediğim bir huyum vardı, el öpmekten nefret ederdim. Ailecek bir gezmeye giderdik, insanlar hoşgeldin deyip el uzatırlardı, ben başımı önüme eğip elimi arkaya saklardım. Tabii başta annem ve babam olmak üzere bu yüzden bol bol ayıplanır, eleştirilir hatta azarlanırdım ama bir türlü yanaşmazdım el öpmeye. Aslında utanıyordum galiba, niye utanıyordum bilmiyorum çözemedim hala dedim ya. Bir psikiyatri seansına ihtiyacım var muhtemelen, gitsem mi ki:))
Yenimahalle gibi o yıllarda Ankara'nın dışında, düzenli, yeşillik ve bakir kalmış bir memur semtinde oturduğumuz için müthiş bir çocukluk geçirdim. Yaz tatili gelince ipini koparmış gibi kendimizi sokaklara atar, gerek sitemizin devasa bahçesinde gerekse sitenin arka tarafında ta Atatürk Orman Çiftliği'ne kadar göz alabildiğine uzanan kırlık alanda envai çeşit oyun oynardık. Yakantop, istop, kukalı, kukasız saklambaç, seksek, ip atlama, çelik çomak ve benzeri oyunları oynamaktan perişan gece yattığımız yeri beğenirdik. Hemen dibimizdeki açık hava sineması alçak duvarlarıyla emrimize amadeydi, battaniye serdiğimiz arsada  çekirdek çitleyerek "Size baba diyebilir miyim amca?" diyen Ömercik için az gözyaşı dökmedik. Evcilik oyunu mekanımız ise arka bahçedeki koca trafonun geniş beton çıkıntısıydı. Üzerinde kocaman "Ölüm tehlikesi" yazan tabelanın altında, sırıtan kurukafayı kanıksamış otlardan yemek pişirip, gazoz kapağından çaylar içtik. 
İlkokul yıllarım olağanüstü öğretmenim sayesinde çok keyifli geçti. İçimde kalan yegane ukde hiçbir bayram törenine katılamamış olmamdır. Ne olurdu sanki sırtımda bir kelebek kanadı ya da üzerimde gelincik taçyapraklı bir etekle şeref tribününün önünden Cumhurbaşkanı'nın sadece bana baktığını sanarak geçiverseydim:))

Sanırım bu kadar yeter, ben de sevgili Asu ve Müge'yi mimleyim bari...

25 Aralık 2010 Cumartesi

BU YILIN SON MİMİ (ya da öyle olduğunu düşünmekteyim)

"İşte bu son mim pek mini mini
Acep yazarsam sever mi beni"
İlla bir maymunluk yapıcam yani, aklıma geliverdi bu "Bay ve Bayan Kantosu", uyarladım. Biliyor musunuz, bir dönem kantolara acaip meraklıydım, hepsini bilir ve söylerdim ama Nurhan Damcıoğlu'na rakip olamayacağımı anlayınca vazgeçtim:))) Şimdi sorulara gelmeden önce mimi bana paslayan Müge'ye bir öpücük yollayalım, sonra da cevaplayalım:

2010 yılında mutlu olduğunuz şey nedir?
Oğlumla ilgili bazı gelişmeler.

2010 yılı sizin için nasıl bir yıldı?
Ben bu yılı sevdim, diğerleri de öyle geçebilir.

2011'e nasıl girmek istersiniz?
Sağlık ve huzurla.

2010 yılında yapmayı isteyip yaptıklarınız ve yapamadıklarınız nelerdir?
Yaptıklarım:
Yeniden yapılanma sürecine başlamak ve ilk olumlu sonuçları almak.
Beni zorlayan bazı insanlara karşı az da olsa tavır almayı başarmak.
Hayata biraz daha hoşgörüyle bakmak.
Yeni ve çok değerli birkaç kişiyi hayatıma katmak.
Zaten çok fazla bir beklentim yoktu, bunlar da ekstradan oldu.

Yapamadıklarım:
Bazı kişileri hayatımdan ebediyen çıkarmak.
İnsanlara karşı biraz daha az iyi niyet beslemek ve hayır diyebilmek.
Düzenli yürüyüş yapmak.
Hep istediğim "Tezhip Kursu"na gitmek.
Bir Türk Sanat Müziği korosuna dahil olmak.
Lise arkadaşım ve aynı zamanda memleketdaşımla 5 yıldır planladığımız kendi çapımızda turistik Niğde seyahatini yapmak.
Lise kızlarıyla birleşip bir İstanbul çıkarması yapmak.
Dünyadaki bütün kitapları satın almak.

Yav hayal gücü kısıtlı mıyım neyim, yine fazla birşey çıkmadı:)

Kısır beklentilerimden çıkanlar bu kadar. Bu yıl için de fazla beklentim yok, olacak güzel şeyler doğaçlama gelişsin, tek istediğim kendim, ailem ve tüm sevdiklerim için sağlık ve huzur.

Blog arkadaşlarım, haydi hepinize paslıyorum, alın ve gole çevirin...

2 Aralık 2010 Perşembe

SNOOPY 60 + MİM

Oldu en sonunda oldu bim bam bom
Rüyalarım gerçek oldu bim bam bom
Duyduk duymadık demesin hiç kimse
İşte ilan ediyorum herkese
Ha hah hay çok şükür dostlar
Benim de artık Snoopy'li Moleskine'im var
:)))

Efendim binbir güçlüklerle okyanus aşırı, teee Emeeerika'lardan sipariş verdiğimiz "Peanuts Anniversary 60" serisi Moleskine defterim artık elimdedir. Moleskine değil derdim, blogumun takipçilerinin tahmin edeceği üzerine Snoopy elbette. "Peanuts" çizgi bandının 60.yılı sebebiyle çıkarılmış bu defterlerin Türkiye'de satışı yoktu ve eğer benim bir tane olmasaydı çatlardım. Ne yaptık ettik, Amazon'dan ısmarladık, uzun süren bir beklemeden sonra da kavuştuk. Oh la la, mutluyuz, kutluyuz. Çalsın davullar, atılsın havai fişekler. Kendisini ilk yılbaşı hediyem olarak kabul ediyor, bağrıma basıyorum ve diyorum ki eğer bu yaşımda çizgi kahraman kapaklı bir deftere hâlâ böyle sevinebiliyorsam hayatla bağım da hâlâ şık bir kurdele biçimindedir. Konuyu "Peanuts" çetesinin en baş elemanı Charlie Brown'dan bir özlü sözle noktalayalım:

"Hayatın sırrı, bir derdi ötekiyle değiştirmektir."

Gelelim mim konusuna. Sevgili Hayat İzlerim pasladı bu mimi bana, İtalo Calvino mimi imiş, Calvino ile ilgisini çözemesem de. Eh konu kitap olunca akan sular durur misali başlayalım o zaman:

Okumana gerek olmayan kitaplar:

Kişisel gelişim kitapları ve bilim kurgu

Daha önce okuman gereken kitaplar olmasaydı okumak isteyeceğin kitaplar:
İstediğim her kitabı, istediğim zaman okuma lüksüne her zaman sahip oldum, içimde kalan birşey olmadı yani.

Uzun zamandan beri okumayı düşündüğün kitaplar:
Büyülüdağ/Thomas Mann ve bir türlü fırsat bulamadığım Haruki Murakami kitapları

Uzun zamandan beri arayıp bulamadığın kitaplar:
Pek olmadı, sadece YKY'de uzun süre şimdi adını unuttuğum konusu Kıbrıs'ta geçen bir kitabı aramıştım, artık vazgeçtim zaten.

Şu anda üzerinde çalıştığın konu ile ilgili kitaplar:
Şu andaki işim avarelik, dolayısıyla her konuyla ilgiliyim ama bu ara "Yemek Kültürü ve Gezi" kitapları ilgimi daha çok çekmekte.

Her olasılığa karşı elinin altında bulunmasını arzuladığın kitaplar:
Füruzan'ın tüm öyküleri ve Birhan Keskin şiirleri

Belki bu yaz okumak için bir kenara kaldırabileceğin kitaplar :
Öyle bir ayrım hiç yapmadım, her mevsim her kitabı okuyabilirim.


Kitaplığında öteki kitaplara eşlik etmesi için gerek duyduğun kitaplar:
Sevdiğim bir yazarın her yeni çıkan kitabını alırım diğerlerine eşlik etsin diye. Hatta bazen aynı kitabın başka yayınevlerinden çıkan değişik baskılarını da alırım.

Sende beklenmedik ve çılgınca bir ilgi uyandıran, üstelik buna haklı bir gerekçe bulamadığın kitaplar:
Alev Alatlı'nın "Orda Kimse Var mı?" dörtlemesi. Beklenmedik ve çılgınca ilgi uyandırdığı kesin ama haklı gerekçesi olduğu da kesin.

Çok uzun zaman önce okunmuş olsa da şimdi yeniden okumak isteyeceğin kitaplar:
Füruzan'ın her kitabını yeniden defalarca okuyabilirim, zaten okumuşumdur da. Bazı Marquez kitaplarını da yeniden okuyabilirim. Ayrıca çocukken dönüp dönüp okuduğum Küçük Kadınlar, Jane Eyre, Küçük Prenses ve Leylek Dede'yi yeniden okuyabilirim büyük bir zevkle.

Hep okumuş numarası yaptığın ama artık gerçekten oturup okumanın zamanı geldiği kitaplar:
Okunması gerektiği halde okumadığım kitaplar var elbette ama hiç okumuş numarası yapmadım.

Şimdi bu mim ayaklanır, önlüğünü ve kepini takar, Zero'ya doğru yola çıkar. Bir diğer arkadaşı da başında tacı ile Prenses Qunegond'un kapısını çalar. O da yetmez kuzeye yönelip Luna Sesi ile sınıfa girer.
...

27 Kasım 2010 Cumartesi

TAHTA KOLTUKLU MİM

Bu mim sevgili Müge bacımdan paslandı bana. Konu "Anılarınızla, anılarınızın değeriyle ve onları yüklediğiniz eşyalarla ilgili bir yazı" olarak belirlenmiş. Bir mimden ziyade bir içdöküm gibi geldiği için keyifle yazmaya karar verdim. Lakin şu anda geçici olarak içinde bulunduğum ev anne-baba evim olduğu için her köşesi anılarla dolu, yazsam bu post bitmez. O nedenle kendi evimi ve eşyalarımı düşündüm İlk aklıma gelen fotoğraftaki tahta koltuk oldu. Kendimi bildiğim ilk andan beri bu tahta koltuklar hep hayatımda oldu. O zamanlar doğal ahşaptı ve üstü cilalıydı. Anılarımda hep mutlulukla hatırladığım bahçeye açılan minik evimizde, oturduğumuz odada dururdu. Annem sevgiyle bahsederdi onlardan; yeni evli bir çiftken, evlerini ilk kurduklarında doğru dürüst oturacak bir sandalyeleri bile olmadığını, sonra bu koltukları aldıklarını ve onları çok sevdiğini söylerdi. Kimileyin o zaman gözüme bir orman gibi görünen, yıllar sonra o evi arayıp bulduğumda küçüklüğüyle hayal kırıklığına uğratan bahçeye çıkarılırdı ılık yaz gecelerinde oturmak için. Beni o zaman çok korkutup şimdi hatırladıkça güldüren bir anının kahramanlarından biri olmuşlardı bahçeye çıkarıldıkları bir günde. İlkokula yeni başlayacaktım, çok güzel bir yaz gecesiydi, yemek bahçede yenmiş ve ortalığa yemek sonrası rehaveti çökmüştü. Yıldızlarla dolu gökyüzünü ve içerdeki, babamın niyeyse "mısır makinesi" diye isim taktığı, tepesine sık sık yumruk vurulması gereken radyodan yükselen şarkıları hatırlıyorum. Bir ara içeri girdim, tekrar bahçeye çıkmak için kapıya geldiğimde babamın koltuğunda minik parlak karelere ayrılmış garip bir yaratığın oturduğunu görüp dehşete kapıldım. Attığım korku dolu çığlıkla koltuktan fırlayan garip yaratığın babam olduğunu farkettiğimde ise bu defa o parçaların dağılıp döküleceğini ve babamın yokolacağını düşünerek bir çığlık daha çıktı boğazımdan. Işık yanan yan odadan koşup gelen annem ve bahçeden nasıl geldiğini bilemeyen babam beni sakinleştirdiklerinde olay anlaşıldı. Annemin ışığını yaktığı odanın penceresinde asılı el örgüsü perdenin kare kare deseni babamın üstüne yansımış ve ben çocuk aklımla bir dehşet senaryosu yazıvermiştim. Bu anı ne zaman hatırlasam kahkahalarımı tutamam ve hep merak ederim perdenin üstündeki gül desenleri de babamın üzerine aksetmiş miydi acaba?

O koltuklar sonraki yıllarda taşındığımız evlere de bizimle birlikte geldiler. Bir tanesi benim ortaokul yıllarında çalışma koltuğum oldu, babam üstüne portatif olarak takılıp çıkarılabilen sunta bir masa yapmıştı, kollarına yerleştirir ders çalışır, sıkıldığım zamanlarda da üzerine yazılar yazar, resimler çizerdim. Öyle bir zaman geldi ki masanın üstünde en ufak boş yer kalmadı, babam çareyi koltuğu ve masayı siyaha boyamakta buldu. Ben yinede yazıp çizmeye devam ettim, başkaları görmüyordu ama ben biliyordum ya.

Ailem şu anda içinde bulunduğum eve taşınınca koltuklar ıskartaya çıktı, gerekince kullanılmak üzere katlanıp balkona kaldırıldı ama ben bir tanesini alıkoyup odama yerleştirdim. Ayçiçeği desenli bir minderle perdelerime ve yastıklarıma uyum sağlayıp kurumlu kurumlu bir köşeye yerleşti ikbale ermiş cariye hesabı ve evlenene kadar da o köşeden kıpırdamadı. Ben evden gelinliğimle ayrılırken de yanına bir arkadaşını alarak bana eşlik etti, hala benimle ve ne kadar eskirse eskisin onlardan ayrılmaya niyetim yok. Baktıkça annemi, o koltuklara sahip olmanın ona verdiği heyecanı, bahçeli minik evimizi, üzerinde uykusuz gecelerimin izi olan okul yıllarımı ve daha pek çok anıyı canlandırıyorum gözlerimde. Onlar benim bunca yıllık yaşamımın şahidiydiler, bundan sonra olmaya da devam edecekler diyerek Yılmaz Odabaşı'nın dizeleriyle bitireyim.
"........
kendini bir bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla
yürü, arkana bakma ama umursa
bazen anılara en çok yakışan elbise
birkaç damla gözyaşıdır, unutma..."*

Şimdi bu mim Asuman'a, Lale'ye, Kara Kitap'a, Buğday Tanesi'ne ve Balkahve'ye paslıyorum. Tabii arzu ederlerse...

* Sakla Yaralarını Kalbim/Yılmaz Odabaşı

11 Kasım 2010 Perşembe

BOĞAZ AĞRISI, HAFİYELİK, SOSYETE, MİM, FALAN FİLAN

Sabahtan beri boğazımda yoğun bir faaliyet var. Birkaç tane usta ellerinde rendelerle sürtüp duruyorlar bademciklerimi, öylesine bir yanma, bir gıcık, bir yutkunamama durumu. Yahu günlerdir evdeyim, hava güzel bu neyin nesi anlamadım. Üstelik nezle de geliyorum diyor farkındayım.

Aman, ne kadar çok yakındım yahu, geçelim bunu. Bu ara süper dedikodulu, tam magazinsel bir anı kitabı okuyorum çerez niyetine: "Bir Oyun Gibi Yaşadım/Nihal Acar". Kafa dağıtmak için birebir, arada bir yaparım ben bunu çok eğlenceli olur. Bir zamanlar kızkardeşle Haftasonu gazetesi alırdık, sonra da günboyu okuyup kahkahalarla gülerdik. Epeydir almıyorum yahu, sosyeteyle olan bağımı kaybettim. Ben takip etmeyeli kimbilir kimler evlendi, kimler boşandı, kim kimi aldattı, ayın rüküşü kim, şıkı kim, uzak kaldım uzak. Dur ben yarın gidip bir Şamdan Dergisi alayım:)

2-3 gündür değişik bir yazma faaliyeti içindeyiz birkaç blog birlikte. Önderliğini Sanat Notları yaptı. Katılmak isteyenleri sıraya koydu ve bir öykü başlatılıp belirli bir yerde kesildi. Sıradaki devralıp yazmaya başladı, şimdi 6.bölümü bitirdik-ki onu ben yazdım-devamını merakla bekliyoruz. İşin ilginç yanı ikinci bölümden sonra öykü polisiye-gerilim tarzına dönüştü. Bakalım yazdıkça neler çıkacak. Okumak isterseniz Sanat Notları'na buyrun.

Yazımı bitirirken bir "Mim" daha cevaplamak istiyorum. Sevgili Müge yollamış, nasıl hayır derim; kadıncağız üzgün zaten, Frenk yavrusu gitti, ıssız kaldı otağı:) Mimin konusu "Çantanda ne var bacım?". Bakalım ne varmış:

-Herzaman, daima, kesinlikle fotoğraf makinesi
-Cüzdan
-Anahtar
-Cep telefonu
-Küçük cep defterim
-Kalem
-Bazen 10 tane, bazen hiç oradan buradan toparlanmış ambalajlı ıslak mendil
-Ayrıca kağıt mendil
-Saç fırçası
-Ruj
-Birsürü buruşuk yazar kasa fişi
-Başağrısı ilacı, pastil
-Çanta büyükse kitap
-Ve dahi aklıma gelmeyen birşeyler daha...

Tamamdır sanırım, oricinal birşey de yokmuş gördüğünüz gibi, tipik kadın çantası işte. Bari ben de Kara Kitap ve Buğday Tanesi'ne yollayım mimi.

Haydi, kaçtım ben...


6 Kasım 2010 Cumartesi

MİM MÜDÜRÜ DER Kİ...

Mim Serrose'den geldi. Mim işini çok sevmiyorum aslında ama kitap sözkonusu olunca karşı koymak ve de arkadaşımı kırmak mümkün değil. Mimin kuralları aşağıdaki gibi, pek de katı adeta Anayasa:))

"Kitaplığınızın karşına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu! 55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.

Mim Kuralları:
- Mimlenenler mimi cevaplamak zorundadırlar, mim bozulamaz.
- Mimin bozulması teklif dahi edilemez.
- Mim yalnızca 3 kişiye gönderilebilir.
- Karşılıklı mimlemeler yasaktır.
- Mim, her bir blog için sadece bir kez cevaplanabilir.
- Mim kurallarının ilk 6 maddesi değiştirilemez."

Eh korktum bu mimden ben, çok sert. Mim değil Mim Müdürü mübarek, "hııı, gebertirim valla, hele bir mimin bozulmasını teklif et" gibisinden üstü kapalı Disiplin Kuruluna verme tehditleri bile var:) Cevaplayalım bari de karneye Davranış Notumuz zayıf gelmesin:))


Şimdi, kitaplığımın karşısına geçemedim çünkü benim kitaplık Antalya'da. Ama Ankara'da bulunan radyatör üstü yığılı mütevazı kitap dizilerimin karşısına geçtim. Gözlerimi kapatıp deriiin bir nefes aldım. Elimi kitapların üstünde gezdirdim ve seçtim. Gözlerimi açtığımda elimde Mehmet Saraç'ın "Canlarına Değsin" kitabı vardı. Çok severek okuduğum, Urfa'da yeme-içme kültürünü anlatan bir kitaptı, geçen yaz Mehtap Hanım'ın blogunda tanıtımını okumuş ve hemen satın almıştım, Ankara'dan ve tabii ki Dost Kitabevi'nden. Sayfaları dolandım dolanmasına ama hızlıca değil, hatta beni çok etkileyen, yazarın annesi Cemile Hanım'ın ölümü ve taziyesiyle ilgili sayfaları tekrar okudum ve yine hüzünlendim. Sonra Müdür Bey'in isteğine uyup 55.sayfayı buldum. 16.Bölümün başlangıcı olduğu için yarım sayfa ve 2 paragraf var. Ben birinciyi alıntılayım:

"Okul güzel, dersler de iyi gidiyor, okumayı söktüm. Birinci, ikinci sınıf derken üçe geldik dayandık. Keyfim yerinde. Kardeşim de neredeyse, boyuyla posuyla olmasa bile kafaca bana yetişti; biraz delibozuk birşey ama o da okula başladı sonunda. Yalnız hiç yerinde duramıyor!"

Ve sıra geldi mimi göndereceğim üç kişiye:

1-Kunegond
2-Aydan Atlayan Kedi
3- Zero

Sevgili arkadaşlarım, ben Disiplin Kurulu'na gitmeden Mim Müdürü'nün dediklerini yaptım, darısı başınıza:))

8 Ekim 2010 Cuma

MASAÜSTÜ

AYDAN ATLAYAN KEDİ mimlemiş beni: "Masaüstünde ne var?" Ne olacak, şekilde görüldüğü gibi Leylak Dalı var. Bende Ekmekçi Kız'a ve Zero'ya paslıyorum. Kolay gele...

21 Ocak 2010 Perşembe

BİR MİMDİR, İKİ MİMDİR...


Kararmış bir gökyüzünün altında, kararmış bir odada, kar bekleyerek karga kovalıyorum. Sonuncusu yalan tabi uysun diye yazdım. Fakültedeyken daktilografi dersi alırdık, orada işaret parmaklarını çalıştırmak için yazdırılan bir cümle vardı, ona benzedi: "Kara kara kartallar karlı tarlalar ararlar". Faideli bir alıştırmadır kendileri, kıvrak bir dansöze döndürür işaret parmaklarınızı, ömür boyu unutmazsınız, parmak kendiliğinden gider tuşun üstüne. 10 parmak daktilo yazmayı ilk öğrendiğim yıl kim ne söylerse kafamın içinde onu daktilo ile yazardım. Hayalen o kadar çok yazdım ki herkesten çabuk öğrendim. Aaa, fakülte, daktilografi falan deyince hatırladım, bu gece rüyamda yıllardır bırak görmeyi, hatırıma bile getirmediğim bir sınıf arkadaşımı gördüm, hayırdır inşallah, hayırdır in-şal-lah, Meliha usulü. Yahu ne tuhaf belleğimiz var, gayya kuyusu gibi. Öğüt kardeşim kullanılmayan bilgiyi, çöpe dönüştür, suyunu sık, posasını uzaya savur. Yok yapar mı hiç, üstüne üstlük adını, sıfatını sildiğin, geçmişin derinliğine gömdüğün lüzumsuz birini getirir rüyana sokar ama kalemini nereye koyduğunu unutturup fellik fellik aratır. Neyse geçelim; elimde bekleyen iki adet mimim var, kullanım süresi dolmadan harcayalım. Esasen mim yazmayı hiç sevmiyorum, hele de ciddi konularda ama arkadaşlarımı kıracağıma kafam kırılsın deyip önce Sünter'in yolladığı mimden başlıyorum.
Şu sorulara cevap verilecek:
1) Dokunulmazlıkların kaldırılması konusunda ne düşünüyorsunuz?
2)Seçim barajı kaldırılsın mı? Neden?
3)Adayların belirlenmesinde nasıl bir yöntem uygulansın?
4)Yargı bağımsızlığı sizin için ne anlam taşıyor?
5) (Beşinci soruyu siz belirlemek durumunda olsaydınız neyi öğrenmek isterdiniz?)

1- Tabii ki dokunulmazlıklara dokunulsun istiyorum. Sıradan vatandaşa ne kadar dokunuluyorsa onlara da o kadar dokunulsun istiyorum, hem de her konuda.
2- Seçim barajının kaldırılmasından yanayım ama değişen birşey olmayacağı düşüncesindeyim. Her konuda olduğu gibi bu konuda da önce halkın eğitilmesi gerektiğini düşünüyorum.
3- Adaylar belirlenirken genel başkanının keyfiyetinin 1. tercih sebebi olmadığı bir yöntem geliştirilmesi arzusundayım.
4- Bir ülkede güvenebileceğim ve emin olduğum en önemli şeyin "yargı bağımsızlığı" olmasını istemekteyim, arzu etmekteyim hatta yalvarmaktayım.
5- Eğitimci olarak öğrenmek istediğim şey, her hükümet döneminde yönetimde olanların pekçok okulda eğitimin, öğretimin ne kadar yerlerde süründüğünden haberlerinin olup olmadığıdır. Kişisel isteğimse öğretmen olarak atanacakların üniversitelere en yüksek puanla alınıp, her konuda en zor sınavlardan geçirildikten sonra eğer gerçekten buna uygunlarsa atamalarının yapılması yönündedir.

Ben kime paslasam acaba bu mimi?
Zehra Öğretmen'ime, Begonvilli Ev'e ve Gökçedeniz'e yolluyorum, kolay gele...

Şimdi gelelim çizgilerine bayıldığım sevgili Şuşu'nun mimine:
Hakkımdaki 7 ilginç şeyi yazmam gerekiyormuş. Yahu ben baştan aşağı ilginç bir kadınım, 7 ne demek 77 tane çıkar deeermişim:)) Hay Allah ha deyince de aklına gelmiyor ki insanın, yazalım bakalım:

1- Her çeşit abur cubura hayatımın her döneminde bayıldım, çocukkken de, gençken de, şimdi de. Her yeni çıkan abur cuburu denerim, marketlerdeki yeri benden sorulur, güzel olanların reklamını yaparım herkese.

2- Takı olarak küpe tutkunuyumdur. Küpe takmadan sokağa çıkmam, unutup takmadan çıkarsam yakın bir yerdeysem döner takarım, geri dönemeyecek bir yerde farkedersem gün boyu huzursuz olurum sanki bir aksilik olacakmış gibi.

3- Batıl itikatlara hiç meylim olmadığı halde ters çevrilmiş bir terlik çok rahatsız eder beni, başkasının evinde olsam bile düzeltirim.

4- Resmen bir bibliyofilim. Basılı her türlü şeyi okumak isteği duyarım, kitap ve benzeri şeylere aşk ile bağlıyımdır. Kitaplarıma çok özen gösteririm, yıpratmadan okurum, yıpratanlara hele sayfasını kıvırıp bükerek okuyanlara deli olurum. İlk sayfasına mutlaka adımı, aldığım ay ve yılı ve aldığım kitapçıyı yazarım.

5- Bazı konularda manyakçasına tasnifçi ve arşivciyimdir. Bütün digital fotoğraflarım bilgisayarda gün, ay, yıl olarak klasörlere yerleştirilmiş şekilde durur. Karta basılı fotoğraflar ise albümlerde tarih sırasına göre dizilmiş ve altlarına çekildiği yerle ilgili not düşülmüş olarak bekler. Sinema, tiyatro, konser biletlerimi, sergi broşürlerini, seyrettiğim oyunların program dergilerini, bana gelen her türlü yazılı notu, mektubu, kartı saklarım. Yakında çöp eve dönüşeceğiz.

6- Bir ajanda tutkunuyumdur. Her yılbaşı mutlaka en az iki tane alır ve kesinlikle kullanırım.

7- Şarkıları klip olarak izlemekten nefret ederim. Klibini izlemek zorunda kaldığım şarkıları çok seviyor olsam bile soğurum. Şarkı benim hayal gücüme kalmalı.

Bu mim çok dolaştığı için yönlendirecek kişi bulmak zor olacak. Paslayacağım bakalım, daha önce cevap vermeyenler yazarlar.
Asucuğuma, Nefis Kadın'a, sevgili Özlem'e, Prensesim Kunegond'uma, Şeniz'im şirinime yolluyorum, daha fazla cevap vermemiş bulamadım. Kolay gelsin.

Bugün blog sayacıma ara ara baktığımda bir insan kalabalığının günün değişik saatlerinde benim "Kermes" yazısını okuduğunu farkettim. Bu ilgi niyedir çözemedim, pek matah bir yazı değildi. Şu anda bile bir kişi o yazıyı didiklemekte, bir ara 7 kişi başında kavga etmekteydi:) Şaka bir yana gerçekten şaştım bu işe...

Not 1: Yukarıdaki fotoğraf 2.mimin gereği olarak konulmuştur, bilginize...
Not 2: Bu postun bu kadar uzamasının vebali de mim yollayanların boynunadır o da bilginize:)))