.

.
.
ayın kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayın kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2024 Cuma

HAZİRAN DÖKÜMÜ / 5 TEMMUZ

Haziran ayının ilk yarısından hatırladığın ne derseniz tek kelimem var: Sıcak. Cehennem gibiydi Antalya, gel gör ki o sıcakta bir yandan Kocam Bey'in göz kontrolleri için üst üste hastaneye koşturmak, bir yandan evi ve kendimizi Ankara yolculuğu için hazırlamak gerekti. Araya birkaç arkadaş buluşması, birkaç film ve kitap sığdırmayı da başardım. Bayramın ikinci günü de sabah erkenden Ankara'ya doğru yola çıktık. Sonrası malumunuz. 


Bu ay okuduğum kitaplardan genel olarak memnun kaldım ki epeydir iyi kitaplara denk gelmiyordum:


-"Taşların Anlattığı" incecik ama dopdolu ve hüzünlü bir kitap. Fransa'nın küçük bir kasabasında yaşayan bir ailenin hayatı üçüncü çocuklarının engelli doğmasıyla birdenbire değişir. Bu olayın aile bireyleri üzerinde yarattığı etkiyi evin avlusundaki taşların ağzından dinliyoruz. Ben çok severek okudum, sanırım siz de seversiniz. ****

-Bulgar yazar Yorganka Beleva'nın öykülerinin toplandığı "Keder" Bulgar öykücülüğünü anlamak açısından iyi bir okuma oldu. Öykü okumayı sevenler için iyi bir sebep. ***

-"Kötü Kızlar" bu ay okuduğum en ilginç ve etkileyici kitaplardan biriydi. Arjantinli yazarın hayatından izler taşıyan sert bir roman. Sarmiento Parkı'nı mesken tutan travestilerin insanın içini hüzünle dolduran öyküsü. Aralara kaynaştırılan büyülü gerçeklik dokunuşları bile okunanları yumuşatamıyor. Sade dilli ama cesur bir anlatı... ****

-İkinci Dünya Savaşı'ndaki Paris'ten başlayıp Filistin'e, oradan günümüz İngiltere'sine uzanan, Flora ve Hannah'ın kesişen hayatlarını konu alan, süslü anlatımlara kaçmadan sade bir dille yaşananları anlatan çok güzel bir kitap "Eğer Beni Ararsan". Okuyun derim. ****

-Türkiye doğumlu Yunan vatandaşı Petros Markaris'in polisiyelerine bayılıyorum. Komiser Haritas bu kez askeri diktatörlük zamanından kalmış intikam cinayetlerinin izini sürüyor. Cinayetler sırayla "Ekmek", "Eğitim", "Özgürlük" mesajı veriyor ve çözmesi her zamanki gibi komiserimizin işlek zekasına kalıyor. En iyi kitabı değil ama polisiye seviyorsanız komşudaki yazarımızın "Ekmek, Eğitim, Özgürlük"ünü de seveceksiniz. ***

-Zülfü Livaneli ile Erdal Öz arasındaki mektuplaşmaları toparlayan (esasen daha ziyade Livaneli'nin mektupları" "Sazın Teli Koptu" beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Daha detaylı bir şeyler bekliyordum, bir de daktilo ile yazılmış mektupları okumak gözlerimi biraz zorladı açıkcası. Yine de dönemine kaynaklık etmesi açısından yayınlanması iyi olmuş. ***

-"Çizgiyi Aşmak" uzun zamandır kitaplıkta bekleyenlerden biriydi, sonunda okuma sırası geldi. Öğrencisine aşık evli ve çocuklu bir müzisyenin onunla yaptığı bir tatil kaçamağını ve kötü biten sonunu Viktorya dönemi romanlarının özelliklerinden biri olan bol doğa tasvirleri eşliğinde bitirdiğimde sevsem mi sevmesem mi tam karar veremedim. O dönemi seviyorsanız okuyun derim. ***

-Sıra geldi müthiş bir keyifle okuduğum kitaba: "Amida'nın Ruhu, Diyarbakır'dan İstanbul'a Likörlü Hayat". Diyarbakır kültüründe likörün yalnızca bir içki değil güzel zamanlara renk katan bir olmazsa olmaz olduğunu da öğrendim. Kimi zaman keyiflendim, kimi zaman gözlerim doldu. Yalnızca likör tarifi değil Diyarbakır yaşam ve yemek kültüründen de izler taşıyan bu güzelim kitabı okuyun, pişman olmazsınız. Silva Özyerli'nin yazın dili en az likörleri ve yemekleri kadar lezzetli. *****

-Ve son olarak resme eklemeyi unuttuğum Avusturya'lı yazar Margit Schreiner'in kitabı "Ev, Kadınlar, Seks". Baştan sona eril bir dille yazılmış bir monolog. Boşanmak isteyen karısına suçlama üstüne suçlama getiren, ağzına ıslak banyo terliği ile vurma isteği uyandıran Franz'ın ağzından dökülenleri öyle güzel yazmış ki yazarı erkek sanabilirsiniz. Sayfalar süren ve insanı sinirlendiren monologu sıkıntısızca okutmak da yazarın bir diğer başarısı olsa gerek. 3,5 dan ****

Vee sıra filmlerde:


Her bir filmi ayrı ayrı anlatmayacağım elbette. Öncelikle boşverin, izlemeye değmez dediklerimi sıralayayım. "Sanki Her Şey Biraz Felaket" gençlerin varoluş sorunlarından bunalacağınız, ne amaçla çekildiğini anlamadığım bir filmdi. Keza "Showing Up" da bir enstalasyon sanatçısının koşturmalarını konu etmiş, sıkıldım. "La Rayon Vert" oldukça eski bir Eric Rohmer filmi, yönetmeni severim o amaçla izledim ama ana roldeki mızmız kıza sinir oldum. "Lohusa"yı eminim ki çoğunuz Netflix'de izlediniz, izlemedinizse eğer vaktiniz boşsa, ütü falan yapacaksanız ya da sarma saracaksanız arada gülmek için izleyebilirsiniz, yoksa vakit kaybı. Ben de fasulye ayıklarken izledim zaten 😀 

Gelelim beğendiklerime: "Tall, Dark and Handsome" bir kısa film ve çok keyifli. "Lingui" Çad'lı kadınların ataerki ile boğuşmasını ele alıyor, çok tanıdık. "Green Border" bir mülteci filmi, gerçekliği insanı yoruyor ve üzüyor. "Şheyda" bu yıl sinemada izlediğim ilk film oldu. Başka Sinema kapsamında izledim, yine bir kadın filmi ve yine boşanmak istemeyen koca zorbalığı. Sinir bozucu bir Franz daha...

Ne yazık ki bu ay tek bir dizi, Benedict Cumburlop'dan "Eric". Sevdim mi? Kararsızım. 


Gelelim dinlediklerime:


-"Esmeralda", kısa bir öykü idi. Ne çok sevdim, ne de keşke dinlemeseydim dedim. 

-A.yşe K.ulin okumayı uzun yıllar önce bırakmıştım ama Ankara'ya gelip temizlik faaliyetine girişince dikkatimi vermeden dinleyeceğim hafif bir şey aradım ve "Dönüş"ü dinledim. Seslendirme korkunçtu, yazar kendisi seslendirmiş, vurgular, "e" harflerinin yanlış kullanımı ve ses tonu zaten çok sevemediğim kitabı daha da sevilmeyecek duruma getirdi. 

-Bu ay dinlediğim en iyi kitap Kemal Tahir'in öykülerinin-ki bazıları yarım kalmıştı-toplandığı "Zehra'nın Defteri" oldu. Deniz Yüce Başarır her zamanki gibi şahane seslendirmiş, öyküler de yazara yakışır güzellikte idi. 

-"Hamamname" Murathan Mungan'ın okumadığım kitaplarından biriydi. Kubilay Tunçer'in seslendirmesini çok sevmesem de İstanbul'un hamamları, çeşmeleri, suları hakkında edindiğim güncel ve tarihi, aynı zamanda da oldukça cesur bilgiler hoşuma gitti. 

-Emre Melemez en dinlenilmeyecek kitapları bile öyle bir seslendiriyor ki adeta yaşıyor insan. "Durmadan Leyla"yı çok sevmesem de yer yer eğlenerek sona erdirdim. 

Ve son olarak kahvelerimizi içelim ki hatırımız 40 yıl yürüsün:


Kalın sağlıcakla...




2 Mart 2024 Cumartesi

ŞUBAT DÖKÜMÜ

Şubat ayının son haftası Twitter'de "Mermer zemine düşen gözlüğü 9 saniyede bulabilir misiniz?" fotoğraf üstü sorusunun zırt pırt karşıma çıkması ile geçti. İlk seferde 9 olmasa da az zamlı olarak bulmuştum ama övünerek söylüyorum ki sonrakilerde saniye sektirmedim 😂 Hay mermer zemininize de, gözlüğünüze de. "Şaşı bak şaşır" zamanları ne güzelmiş, en azından her sefer başka bir görüntüye şaşırırdık. Sosyal medya iyice çığırından çıktı, millet paylaşım altı meydan savaşı veriyor. Geçen ünlü bir eski gazeteci kadının Instagram fotosunun altında takipçiler birbirine girdi. "İkinci ayak parmağı ne kadar uzun" dedi biri, öteki "Sana ne" diye çemkirdi. Bir diğeri "Benimki de uzun" diye daldı konuya, alta yanaşan "Şanslı olur, şanslı" dedi. Parmak bitti saça geçildi, kimi çamur attı, kimi müdafaa etti, kimi "çirkinsiniz" dedi, kimi bunu diyene sataştı. Hesap sahibinin umurunda olmayan şeyler için neredeyse saçsaça, başbaşa kavga edeceklerdi. Yahu her fırsatta m.k atmaya çalıştığınız birini niye takip ediyorsunuz, hesap onun, istediğini paylaşır, zorunuza gidiyorsa mecbur musunuz?

Neyse dönelim gerçek hayata, güdük Şubat epeyce dolu geçti. Doğmalara doyamadığımız artçı doğum günü kutlamaları, arkadaş buluşmaları, park piknikleri, konser, bale, tiyatro izlemeleri, sergiler, evde izlenen filmler, okunan kitaplar, dinlenen kitaplar, dostlarla yemekler, kahveler, yağmurlar, fırtınalar, su baskınları derken bitmek bilmez Mart'a ulaştık. Bakalım kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıracak mı, yoksa madem başladık bahar havasıyla devam edelim mi diyecek, yaşayıp göreceğiz.

Malum Oscar töreni bu ay içinde, gedikli davetli olarak dersime çalışmam lazımdı, Ocak içinde başladığım aday filmleri Şubat'ta izleyip bitirdim. Umarım çalışmadığım yerden soru çıkmaz:


İzlediğim 13 filmin 8 tanesi şu ya da bu şekilde Oscar adayı gördüğünüz gibi. Uluslararası daldaki 4 film içinde "Das Lehrzimmer" ile "Perfect Days" favorim. Lanthimos'un merakla beklediğim filmi "Poor Things"i izlemek de son güne kısmet oldu. Beğendim mi, evet, abuk mu, tabii ki, zaten adamın tarzı bu. Oyunculuklar ve görüntüler nefis ama bir "Köpek Dişi" değil tabii ki. Favorim hala "Past Lives". Akademinin favorisi "Oppenheimer"den ise çok sıkıldım. "Barbie"yı geçelim, "Rustin" de Oscar adayı olmak anlamında alakasız geldi. "The Zone Of Interest" asabımı fena bozdu, yanıbaşlarında yakılan Yahudilerin dumanları göğe savrulurken lüks villalarında sefa süren soğuk nevale sevimsiz Hess çiftinin ağızlarına terlikle vurmak istedim. Hazmı güç bir filmdi kısacası. Diğer fimlerden "Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri" Sinematek ve Onat Kutlar belgeseli idi. "LCV" tek mekanda geçen, düğün öncesi gelin-damat ve sağdıç arasındaki hesaplaşmaları konu alan ve ters köşe yapan bir filmdi, sevdim. "Kar ve Ayı" için meraktaydım, izlediğime değdi. Bir orman yangını esnasında gelişen olayları konu alan "Afire" ise bir çok Oscar adayından daha iyiydi. İntihara meyilli bir genç, kardeşi ve annesinin ana rollerde olduğu depresif bir film olan "Safe Place" ise gerçek bir olaya dayanıyordu.


Bu ay ana akım medyada takip ettiğim üç dizi (Kızılcık Şerbeti, Yargı ve Bahar) dışında farklı platformlardan üç dizi daha izledim. "Obsession" "Yara" isimli kitaptan uyarlanmış hayli trajik bir mini diziydi. Prime'da izlediğim diğer ikisinden "Alice Hart'ın Kayıp Çiçekleri" anne babasını bir yangında kaybeden Alice'in babaannesinin aynı zamanda bir nevi sığınma evi görevi üstlenen çiçek çiftliğindeki büyüme sürecinde yaşadıklarını konu alıyordu, biraz sertti ama ben sevdim. Sigourney Weaver'in estetiksiz, doğal yaşlanmış hali de hoşuma gitti, hele ki "Expats"da Nicole Kidman'ın ölü donukluğundaki yüzünü görünce. Dizi görev gereği Hongkong'da yaşayan ve kayıp küçük oğullarının peşine düşen bir aileyi anlatıyordu.


Ayın sanatsal etkinlikleri ise "Giselle" balesi, "Misafir" isimli tiyatro oyunu, kadın sanatçılardan oluşan "Venera Ensemble" isimli oda müziği topluluğunun konseri ve Devrim Erbil ile çocuklarının eserlerinin yer aldığı "Buluşma" isimli sergi oldu.

Kitaplara gelirsek, masaüstü bilgisayarım halen arızalı, laptopun Q klavyesi beni çok zorluyor, o yüzden uzun uzun açıklama yazamayacağım, yorumlara cevabı da bu nedenle aksatıyorum, kusuruma bakmayınız.


Şubat ayında kırmızı kapaklı kitaplar konsepti yaptım, böylesi daha eğlenceli oluyor :) Biri dışında hepsi yeni yayındı zaten, kırmızılar bitince da alttaki ikisi dahil oldu okumalarıma. "Almanca Dersi" bu ayın en beğendiğim kitabı oldu, okuyunuz. "Şilili Şair" ardından geldi, onu da çok sevdim. "Direnişin Melankolisi" iyi edebiyattı ama bazıları bir sayfa süren uzun cümleleriyle biraz zorladı. "Mermer Yalıyar"ı okumasanız da olur. "Sakin Adamın On Günü" serinin dördüncü kitabı, ilk üçü kadar sevmesem de seriyi takip ediyorsanız bunu da okuyun derim. "Beyhan Saran"ın yaşam öyküsünü konu alan nehir söyleşi ise oyuncuyu sevenleri memnun edecek.

Kırmızı olmayan ilk kitap orijinal ismine ve yazarın çok sevdiğim ilk kitabına güvenerek aldığım "Cennetteki İlk Günüm Bir Tık Daha İyi Olabilirdi" benim için hayal kırıklığı oldu. "Unutulmazlar" ise Fabien Toulme'nin çizgileriyle her daim gideri olan bir grafik roman.

Dinlediklerime gelirsek:


Tolga Korkut'un seslendirdiği "47 Numaralı Kamara" ile Hikmet Hükümenoğlu külliyatını tamamladım ve diğer kitaplarına kıyasla zayıf buldum. Emre Melemez'in seslendirmesine güvenerek açtığım polisiye "Karınca Karambolü" de tat vermedi. "Ara Nağme" Fuat Sevimay'ın öykü kitabıydı, romanlarını tercih ederim. "Papazın Kızı"nı Deniz Yüce Başarır seslendirmişti, bu ay dinlediğim en iyi kitaptı. Fikret Adil kıymeti pek bilinmeyen ama bir devri çok iyi anlatan bir yazar, "İntermezzo"yu sevdim. Ve son olarak canım Tanpınar. "Aydaki Kadın" bitiremeden öldüğü son kitabı, konusundan ziyade betimlemeleri ve incelikli detaylarıyla kalbimi çaldı.

Ve tüm bunların üstüne kahve iyi gider değil mi?



Mart güzelliklerle gelsin...

2 Ocak 2024 Salı

ARALIK OKUMALARI / 2 OCAK

2024'e sakarlıkla başladım. Daha yılbaşı günü paketleme yaparken Umut'a aldığım fındıkkıran biblolarından birini kırdım. Aynı akşam da tenceremin cam kapağı tezgahtan atlamak suretiyle çalışma hayatına son verdi. Yılın ilk günü bulaşık makinesinden çıkanları yerine yerleştirirken tezgaha koyduğum rakı bardaklarından birine elim çarptı, o da tencere kapağının arkasından gitti, gözümü vardı kapakta nedir, yokluğuna dayanamadı. Eh, Tanrı hakkı üçtür, herhalde tamamlanmıştır derken aynı akşam rakı bardağının ikincisini de yolladım ilkinin yanına. İçmeyin kardeşim, evren mesaj yolluyor işte. Öğleden sonra yemek yapmak için mutfağa girdim, arabaşı çorbası bilenleriniz vardır, Kocam Bey çok sever. Yılbaşı hindisinden kalanları çorbaya çevirmekti niyetim. Çorbayı yaptım, onun bir de hamuru vardır, ben hiç sevmem ama ilgilisi illa hamurlusunu tercih eder. Bir nevi undan yapılan şekersiz muhallebi gibi bir şey, kaynattım, soğuması için Borcam'a döktüm, tencereyi de kurumadan yıkayım diye eviyeye koyup musluğu açtım. Tencereye elimi daldırmamla "Yandım anam!" diye zıplamam bir oldu. Meğer dibinde kalan kıvamlı şey hala sıcakmış. Üç parmağımı birden yaktım. Neyse ki önce soğuk su, ardından buz ve her derde deva kantaron yağı yetişti imdada su toplamadan hallettim, hafif acı var ama olacak o kadar daa bu sakarlıkla benim halim ne olacak?

Sakarlık bir kenarda duradursun gelelim kitaplara, bu ay rekor seviyede okudum. Yıllık Goodreads çelıncıma ulaştığım gibi aştım bile. O yüzden kendimi huzurunuzda tebrik ediyorum 😂

16 adet kitapla Aralık ayını yollamışım kırpıp cüce Şubat'a ek yapsınlar diye eskiyen aylar deposuna. Bakalım neler okumuşum:

-T. İş Bankası Kültür Yayınları'nın Çağdaş Dünya Edebiyatı serisinden çıkan "Mucizeler" üç kuşağı anlatan bir roman. Kızı Carmen'i ailesine bırakarak çalışmak için Madrid'e giden Maria, hakkında çok bilgi edinemediğimiz Carmen ve Carmen'in kızı Alicia'nın öykülerini okuyoruz sırayla. Kuşak hikayelerini severim ama edebi anlamda çok keyif aldığım bir kitap olmadı "Mucizeler".

-"Müze Bekçisi" eğlenceli başlayıp hüzünlü biten kitaplardan, severek okudum. Ana-babasını bir zeplin kazasında kaybedip amcasıyla yaşayan sakin yaradılışlı DeFoe, yaşadığı şehrin müzesinde bekçi olan kural tanımaz amcasının gayretiyle aynı müzeye ikinci bekçi olarak girer ve bu süreçte Yahudi mezarlığında çalışan Imogen'le ilişkisini sürdürür. Derken müzede bir sergi açılır ve "Amsterdam'da bir Sokakta Yahudi Kadın" adlı tablonun Imogen'in ilgisini çekip adeta bir tutku haline gelmesiyle işler karışır. İkinci Dünya Savaşı'nın ayak izleri de duyulmaya başlamıştır. İlginç bir konu ve hoş bir anlatımdı, öneririm. 

-"Hayaletlerim" yukarıda bahsettiğim "Mucizeler" ile aynı seriden çıkmış bir kitap. Kuru bir anlatımı olan ve zor akan bir kitaptı. Anne-kız ilişkisi konu alınmış, kitabın kahramanı olan anne, kız ve hatta baba da en az kitabın anlatımı kadar sıkıcı, katı ve toksik tiplerdi. Sonlara doğru aralarındaki ilişki biraz yakınlaşmaya başlayınca kitap da biraz daha ilgi çekici hale geldi. Yine de tavsiyenizi benden almayım derim...

-"Rosalie Blum"lar üç kitaplık tatlı mı tatlı çizimleri olan bir çizgi roman. Baskıcı ve hafif çatlak annesiyle altlı üstlü dairelerde yaşayan, babasından kalmış berberi idare eden, en yakın arkadaşı kuzeni olan, sıkıntıdan patlayan, yalnız ve bekar, 30 yaşlarındaki Vincent'in öyküsü. Bir gün yolda tesadüfen bir yerden tanıdık gelen Rosalie'ye rastlar ve onu takip etmeye başlar. Öyküden ziyade çizimlerle çok keyifle okunan bu seriyi eminim siz de seversiniz. 

-Fabien Toulme ne yazar, ne çizerse büyük bir zevkle okuyorum. "Büyük Aşk" da şaşırtmadı. Çok bilinen bir konuyu işlemesine-Büyüanne-torun sevgisi ve yılların ötesinde kalmış bir aşk-rağmen çizimlerin güzelliği kitabı ilgiyle okutuyor. Çizgi romansevengillerdenseniz bu kitabı da seveceksiniz. 

-Erendiz Atasü ilk yazdığı kitaptan beri takip ettiğim ve hemen hemen tüm külliyatını okudum diyebileceğim sevdiğim bir yazar. Son kitabı "Herkes Sevdiğini Öldürür"ü elim boş çıkmayayım diye Ankara Kitap Fuarı'ndan almıştım, esasen öykü okumaktan sıkılıyorum bu aralar ama yazarın kendi hayatından da izler taşıdığını düşündüğüm öykülerini ilgiyle okudum. Erendiz Atasü'yü seviyorsanız ya da ilk kez okuyacaksanız tavsiye ederim. 

-"Sokço'da Kış" kısacık ama çok klasik bir konusu olmamasına rağmen oldukça iyi bir kitap. Kuzey ve Güney Kore arasında küçük bir liman şehri olan, kışın soğuğundan dolayı fazla bir cazibe sunmayan Sokço'ya bir gün Normandiya'lı bir çizer gelir ve pansiyonda çalışan kızla aralarında bir yakınlaşma başlar. Kitapta ikisi arasında yaşananları, işin aslı yaşanamayanları okuyoruz. Sayfa sayısıyla içeriği arasında ters orantı olan, incelikli, dolu dolu bir kitap, ben çok severek okudum. 

-"Hizmetçi" bu ay okuduğum kitaplar arasında gereksiz bulup vakit kaybı olarak nitelendirdiğim bir kitap oldu. Regency Otel'de temizlikçi olan ve adeta bir robot titizliğiyle işini yapan Molly büyükannesinin ölümünden sonra yalnız kalmış ve kendini tamamen işine vermiş iyi niyetli bir genç kızdır. Bir gün temizlik yaptığı odalardan birinde zengin ve tanınmış bir adamın cesedini bulur ve işler arapsaçına döner. Polisiye havası verilse de o tadı bile alamadığım boş bir okuma oldu açıkçası. 

-Herkesin çok sevdiği Annie Ernaux ile benim yıldızım çok barışamadı nedense, "Seneler"i mesela okuyamadım bile. Bir-iki kitabını da ilgiyle okudum inkar edemem. "Kızın Hikayesi"ni de açıkçası ince olduğu için bir kez daha denemek amaçlı aldım. Tüm Ernaux kitapları gibi  zor bir kitap, öyle su gibi okunmuyor. Yazar kendi hikayesini anlatmış 58 yazındaki kız ile şimdiki halinin karşılaştırmasını, gelgitlerini, yaşam deneyimlerini anlatmış. İncecik ama çetin bir kitap ve bu kez sevdim...

-Zor bir kitap daha, insanı düşündüren ve bu nedenle yoran bir kitap "Zaman Zaman Güneşli". Toksik erkekliğin canına okuduğu bir kadının yaşadıklarını okurken "Cehenneme kadar yolun var Kâhin" diye yüksek sesle söylendiğimin farkına vardığımda şaşırıyordum. Tavsiye etmeyeceğim çünkü herkesin rahatça okuyabileceği bir kitap değil ama iyi dokunmuş bir kitap olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. 

-"Mreydi Çarşısı" Iraklı bir yazardan okuduğum ilk kitap olabilir, geçmişte okudumsa da hatırlamıyorum. Edebi anlamda anlatım keyif vermedi ama konu değişikti. Körfez Savaşı sırasında Bağdat'ın kenar mahallelerinden birindeki bir çarşıda başlıyor kitap. Başlıyor ama devam etmiyor ilerleyen sayfalarda. Önceleri satışı yasak kitaplarla dolu bir deposu olan bir kütüphaneci, çalışmaları yasaklanmış heykeltraşlara heykeller yaptırarak Amerikan askerlerine tarihi eser diye satan bir mücevherci, bir kahveci ve tekerlekli sandalyeye mahkum, tesbih satan, çarşıyla aynı ismi taşıyan yoksul bir genç var. Aralarına uzun yıllar yurtdışında yaşayıp Amerikan askerlerine kılavuzluk yapmak amacıyla Bağdat'a dönmüş eski bir tiyatrocu olan Meysem karışıyor. Meysem ve tesbihçi genç dost oluyorlar, Meysem pişmanlık içinde, genci ve annesine korumasına alarak vicdan temizleme gayretinde. Araya eski sevgili de giriyor derken hepsi birlikte çok daha iyi bir kurguda birleşebilecekken kuru bir anlatım olmaktan ileriye gidemiyor...

-Nermin Saybaşılı'nın kaleme aldığı "Çam Pürleriyle Namrun" bana dedemin ve büyük teyzelerimin bahçelerde geçen yaz tatillerimi anımsatan tatlı bir kitap. Yazar çocukluğunu geçirdiği Namrun yaylasında, anneanne ve babaanne evlerindeki yazlarını pandemi nedeniyle döndüğü yayla evinde kaleme aldığı bu kitapla anlatıyor. Fotoğraflarla da desteklenen kitabı ben çok sevdim. Bu tarz anılarınız varsa siz de seversiniz. 

-"Annemin Kasetleri" yer yer tekinsiz, mistik bir kitap. Lanetlenmiş bir köyde yaşayan ikizler Bayram ve Seyran'ın öyküsü. "Tabaa" denilen doğaüstü bir gücün erkekleri ve çocukları lanetlediğine inanılan bu köyde ikizlerin anneleri Zere ilahi kasetleriyle yarattığı ritüellerle lanetin üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Beni biraz ürküten bir kitap oldu ama edebi anlamda düşünürsek bir ilk kitap olarak gayet başarılı diyebilirim. 

-Ve yıl biterken magazinel bir kitapla, "Adana'da Piç Olmak"la okumaları sonlandırdım. Sabancı ailesine mensup ama evlilik dışı bir ilişkiden doğduğu için aile tarafından dışlanan Sevgi Sabancı tarafından kaleme alınmış bir nevi iç dökme. Ne kadar doğrudur, ne kadar haklıdır bilinmez, okuyun siz karar verin.

Gelelim Storytel dinlemelerine:


-Storyel'e üye olduktan sonra Kemal Tahir dinlemelere doyamadım. Erdem Akakçe'nin olağanüstü seslendirdiği "Bir Mülkiyet Kalesi" bugüne kadar dinlediğim Kemal Tahir kitaplarının en iyisiydi diyebilirim. Bir eve sahip olmanın önemini anlatan, yazarın kendi hayatından da izler taşıyan kitap diğerlerinde olduğu gibi bir nevi gayri resmi tarih.

-Hakan Bıçakçı'nın "Apartman Boşluğu" biraz absürd, biraz fantastik bir kitap. Kiraladığı evdeki bir delikten gelen seslerle besteler yapan bir gencin yaşamından pasajları Efe Özgün'ün sesinden dinliyoruz. Yazarın daha iyi kitaplarını okumuştum, bu biraz manasız geldi. 

-Cengiz Aytmatov'u çok severim, "Yüz Yüze" okumadığım kitaplarından biri olarak karşıma çıkınca dinlemeden edemedim. Evliliklerinin ilk günlerinde çıkan savaş sonucu askere giden Cumabay bir süre sonra askerden kaçar ve karısının da yardımıyla bir mağarada gizlenir. Açlığın köy halkını vurduğu zor zamanlarda giderek huyu değişen adamın yaptığı şey karısını zor durum düşürecektir. Hayat şartlarının ve savaşın insanı nerelere götürebileceğini anlatan kısa roman yine Erdem Akakçe'nin sesinden keyifle dinleniyor. 

-Elif Derviş'in "Uyuşma"sı fantastik bir öykü. Her şeyini, karısını ve oğlunu kaybeten Valhaf'ın sağalma sürecini Bihter Dinçel'in sesinden dinliyoruz. 

-Ve son olarak çok sevdiğim Memduh Şevket Esendal'ın "Ayaşlı İle Kiracıları" daha önce okuduğum, yine çook eskiden tefrika olarak dinlediğim bir kitaptı. Bülent Yıldıran'ın şahane seslendirmesiyle rastlayınca bir kez daha dinlemeden edemedim ve yine çok keyif aldım. 

Vee son olarak kahvelerimizi görelim:


Bol kitaplı, bol kahveli, sağlıklı bir yıl dileğiyle sevgiler...

2 Ekim 2023 Pazartesi

EYLÜL OKUMALARI / 2 EKİM

Eylül ayını rutinime uygun bir şekilde 10 kitapla kapattım, 6 kitabı da Storytel'de dinledim, fena bir sonuç değil sanırım. Yıl sonu hedefim 120 idi (Dinlediklerim dahil değil haliyle), şimdilik 5 kitap eksiğim var, tamamlar mıyım onu zaman gösterecek. Gelelim kitaplara:


-Polisiye sevdiğimi takipçilerim bilirler. Petros Markaris'in Komiser Haritas maceralarının daha önce üç tanesini okumuştum. "Eskiden, Çok Eskiden"in baskısı piyasada yoktu, neyse ki yeniden basıldı ve Haritas'ın en sevdiğim macerasını okumuş oldum. İstanbul doğumlu olan ve 1964'de zorunlu göçle Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Markaris işin esasında oldukça bizden bir sima. Kahramanı Kostas Haritas bu macerasında kızının düğünündeki kırgınlıklar sonrası kafa dağıtmak amaçlı karısını da yanına alarak turistik bir turla İstanbul'a gelir, Gelir gelmesine de gönlünce tatil yapabilir mi? Elbette ki yine bir cinayet olayı onu bulacak, faili Türk polisiyle işbirliği yaparak aramaya başlayacaktır. Polisiye seviyorsanız ve şimdiye kadar okumadıysanız Markaris'in Komiser Haritas'ına bir şans verin derim. Tiryakisi olacaksınız. 

-Monique Truong'un Türkçe'de basılmış iki kitabını okumuştum: "Dilimdeki Acı" ve "Tuzun Tadı". Onlar sıkı okumalar olduğu için "En Tatlı Meyveler"i de çıkar çıkmaz aldım. Kitap Lefcadio Hearn adında bir yazarın yaşam öyküsünü konu alıyor. Önce sözkonusu yazarın kurgu olduğunu düşündüm ama araştırınca gerçekten böyle bir yazar olduğunu öğrendim. İon Denizi adalarında doğup ömrünün ilk yıllarını İrlanda'da geçirdiği, yatılı okulda iken bir gözünün sakatlandığı ve sonunda Amerika'ya göçtüğü de kitapta anlatılıyordu. Amerika'da dizgicilikten başlayıp gazeteciliğe yükseliyor ve bir Afro-Amerikan kadınla evleniyor. Sonrasında ise Japonya'ya yerleşiyor, kendisiyle ilgilenen Japon kadınla evlenip adını da Japon dilinde bir isimle değiştiriyor. Orada da ölüyor. Lefcadio Hearn'ın kitabın ilk yarısını oluşturan gençlik ve Amerika yılları gayet iyi giderken Japonya'daki hayatı fazla ilgimi çekmedi. Hatta biraz sıktı. Her şeye rağmen ilginç bir yaşam öyküsü idi ve bana bilmediğim bir yazarı tanıtmış oldu. 

-İlk kez okuduğum bir yazarın kitabı olan "Yalancı İpek Kız" Almanya'da, Weimar Cumhuriyeti (1918 ile Hitler'in şansölye olduğu 1933 yılı arasındaki dönem) döneminde 18 yaşında şaşaalı hayata düşkün bir genç kızın yaşadıklarını anlatıyor. Çok sevdim diyemeyeceğim ama okunabilir...

-"İsa'nın Güncesi" daha çok şiirleriyle tanıdığımız Melih Cevdet Anday'ın bir romanı. Romanın ana konusu kuşku, gözetlenme korkusu, endişe, suçlanma karşısında bireyin çaresizliği. Oldukça farklı bir konu, şairi yazar olarak tanımak açısından da ilginç. 

-"Kendine Ait Bir Oda Bir Salon" anlaşılacağı üzere adını Virginia Wolf'den esinlenerek almış bir öykü kitabı. Okşan Mağara da ilk kez okuduğum bir yazar. Öyküler ortalama, üzerimde çok fazla bir etki bırakmadı.

-"Kairos" Doğu Berlin'de geçen bir aşk öyküsü, kendisinden hayli büyük Hans ile inişli çıkışlı bir aşk ilişkisi olan gencecik Katharina'nın yaşadıklarına sinirlenip Hans'a sıkı bir tekme yerleştirmek istiyorsunuz ama alan razı satan razı :) Fonda ise Berlin duvarı yıkılma sancıları yaşıyor. Çok kolay okunan bir kitap değil ama o dönemi yansıtması açısından ilginç...

-"Düz Dünyacılar" kitap çıkarma hızına yetişilmeyen Sezgin  Kaymaz'ın son kitabı. Oldukça hüzünlü ve ibret verici bir öykü. Kahramanları ise üç köpek: Hamile dişi köpek Betül, Betül'ün bebeklerinin babası Timuçin ve Betül'e aşık Nejat. Genelde her yazdığı kitaba mutlaka bir köpek kahraman ekleyen Sezgin Kaymaz bu kez ciğerimizi pare pare etmiş.

-Bu ay genellikle ismini ilk kez duyduğum yazarların kitaplarını okudum. "Cam İnciler"in yazarı Emeric Pressburger de bunlardan biri. İlginç bir konuydu, severek okudum. Hitler'in toplama kamplarında deneyse ameliyatlar yapan Nazi savaş suçlusu Dr. Otto Reitmüller savaşın bitiminden beri kaçak bir yaşam sürmektedir. En son piyano akortcusu kisvesinde Karl Braun adıyla Londra'da kiraladığı bir odaya yerleşir. Bu ikili yaşamında yeni dostlar ve bir kadın arkadaş edinip çevresi tarafından benimsense de hep yakalanma korkusu içindedir. Daha fazla spoiler vermeyim, okuyun derim, iyi bir kitap.

-Yine T. İŞ Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan "Kardeşler" de "Kairos" gibi Doğu Almanya'da geçen bir roman ve kardeşler arasındaki ilişkileri anlatmakta. Sırayla her iki erkek kardeşinin de batıya iltica etme isteği üzerine kız kardeşin duygularını konu alıyor. 

-Ve son kitabım tazecik biten Alkım Doğan'ın öykülerini topladığı "Dünya Sakin Bir Yermiş Gibi" oldu. Alkım Doğan ile yollarımız Instagram'da kesişti, gezdiği yerler, çektiği fotoğraflar, yazıp çizdikleri ile sıkı takipçisiydim. Kitabının çıkmasına çok sevindim. Sıradan insanların yaralarına parmak bastığı sıradışı öykülerini de çok sevdim. İki tanesi daha önce ödül de alan öyküleri sizin de seveceğinizi düşünüyorum. 


-Gelelim sesli kitaplarıma, bu ay benim için bir nevi Kemal Tahir ayı oldu, yazarı zamanında ihmal ettiğim için kendimi kınayarak dinledim  bu ay 3 kitabını, bir tanesini de yarıladım ki o da gelecek aya intikal etsin. Geçen ay "Esir Şehir Üçlemesi"nin ilki olan "Esir Şehrin İnsanları"nı dinlemiştim, bu ay ikinci ve üçüncü kitabını dinledim: "Esir Şehrin Mahpusu" ve "Yol Ayrımı". Osmanlı'nın son yıllarından Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar yaşanan olayları kahramanların ağzından yazmış Kemal Tahir. Çok ufuk açıcı oldu benim için resmi tarihten uzak olan bu değerlendirme. "Bozkırdaki Çekirdek" ise Köy Enstitüleri'ni ele almış ve Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsü'nün kuruluşu farklı isimler kullanarak kurgulamış. Köy Enstitüleri her daim ilgimi çeken bir konu olduğu için hem çok severek dinledim, hem de çok yararlandım. Seslendirmelerin ise ilk ikisi Gürsu Gür, üçüncüsü ise Fatih Sönmez tarafından yapılmıştı ve çok iyiydi.

-Aylin Balboa'y çok seviyorum. Son kitabı "Bu Hikaye Senden Uzun Osman"ı kendi sesinden dinledim. Daha önce de "Belki Bir Gün Uçarız"ın bir bölümünü yine kendi sesinden dinlediğim için seslendirmeyi çok iyi yaptığını biliyordum. Eski sevgili Osman'a hitaben yazdıklarını çok severek dinledim. 

-"Kün"ü ilk çıktığı yıl okumuş ve Konya şivesiyle konuşan köpek Çeto'ya bayılmıştım. Emre Melemez'in müthiş seslendirmesiyle ikinci sefere niyet edip dinledim ki, muhteşemdi. Okuduysanız da okumadıysanız da bence "Kün"ü bir kere de Storytel'de dinleyin derim. 

-Ve canımın içi Hüseyin Rahmi Gürpınar, üzerinden geçen bunca yıla rağmen yazdıkları bence hala güncel ve çok keyifli. "Hayattan Sayfalar" kenar mahallelerde yaşananlar, açlık, sefalet ve bu nedenle annesi tarafından fuhuşa sürüklenen bir genç kızın yaşadıklarını konu alıyor ve rahmetli Bülent Yıldıran'ın olağanüstü seslendirmesiyle bir kez daha hayran bıraktı Hüseyin Rahmi'ye...

Ekim kitaplarında buluşmak dileğiyle...



1 Eylül 2023 Cuma

AĞUSTOS OKUMALARI / 1 EYLÜL

Ağustos ayı onca gezip tozmaya rağmen verimli geçti dostlar 12 kitap okumuş, 4 tane de dinlemişim. Aslında daha fazla dinlerdim ama "Esir Şehrin İnsanları" 12 saate yakın bir kitaptı, epeyce vaktimi aldı. Ondan bahsedeceğim, şimdi okuduklarıma bakalım:

-Bir süredir Tuna Kiremitçi'nin polisiyelerine takılmış durumdayım, zira beklemediğim ölçüde keyifli idiler. Özellikle Komiser Perihan'ın ekibinin maceralarını okumak kadınlar için daha fazla hoşa gidecek bir unsur. Serinin üçüncü kitabı, "Tehlikeli Şarkılar"da Perihan'ın Bacılar Bölüğü iptal edilmek istenen bir rock festivalinin yapımcılarının ölümü üzerine katilin izini sürüyor. Polisiyeseverseniz okuyun derim. 

-"Ağaçname" Selçuk Demirel'in şahane çizgileri ve çizgilerle uyumlu aforizmaları ile bir koleksiyon kitabı olarak kütüphanelerde bulunması gereken eser.

-Esasen "Blacksad" serisi takip ettiğim bir çizgi roman serisi değildi, 5. kitap olan "Amarillo"yu tesadüfen aldım, çok da sevdiğimi söyleyemeyeceğim. 

-"Ayı" enteresan bir kitap. Çalıştığı enstitüye varlıklı bir aile tarafından bağışlanan evin envanterini çıkarmak için Kuzey Kanada'daki bir adaya giden Lou orada yalnız olmadığını gider gitmez anlar. Bağışı yapan ailenin bakımını yaptığı bir ayı vardır ve Lou o ayının da bakımını üstlenmek zorundadır. Önceleri ayıya ihtiyatla yaklaşan genç kadın çok geçmeden dostluk kuracak, hatta aşıkdaşlık bile edecektir. Konu çok aykırı ve cesur, bu bakımdan ilgi çekici olabilir ama ben kitabı genel olarak, konudan bağımsız sevemedim. 

-"Olive Kitteridge", huysuz ve tatlı kadın. Birkaç yıl önce dizi olarak izlemiştim. Kız kardeşim çok beğendiğini söyleyerek hem "Olive Kitteridge"i, hem de devamı olan "Olive Yeniden"i verince tekrar okumak şart oldu. Olive bir fenomen, huysuzluğunun yanısıra bilgece tavırlarıyla, yardımseverliğiyle, kocası Henry'ye yaptığı çıkışlarla, çalıştığı okulda ilgi duyduğu öğretmen ve onun kaza sonucu ölümünden sonra tuttuğu yasla, oğluyla ve gelinleriyle olan ilişkileriyle hem sevilen, hem de insanı iten bir karakter. İki kitaptaki öykülerin kimi Olive'in bizzat başından geçiyor, kimine de bir şekilde dahil oluyor. Çok seveceksiniz, okuyun derim...

-"Tütüncü Çırağı" herkesin elinde ve dilinde iken okumayı düşünmediğim ama ilgi dağıldıktan sonra elime aldığım bir kitap oldu. Franz 2. Dünya Savaşı'nın öncesinde yaşadığı küçük kasabadan Viyana'ya, tütün dükkanı işleten Otto Trsnjek'in yanına çırak olarak çalışmak üzere gider. Kısa sürede işine ve patronuna alışan Franz müşteriler arasında bulunan Freud ile de bir şekilde ahbaplık kurar. Lakin Nazizmin ayak sesleri duyulmaktadır ve çok geçmeden Freud da, Otto Trsnjek de bundan nasibini alacaktır. Franz'a gelince, eh spoiler vermeyeyim, okuyun öğrenin...

-"Çöl ve Tohumu" beni oldukça zorlayan bir okuma oldu. Kendisinden yaşça hayli büyük kocası tarafından boşanma isteği üzerine yüzüne asit atılan bir kadının iyileşme süreci ile bu süreçte kendisine refakat eden, alkol ve psikolojik sorunları olan oğlunun öyküsü anlatılıyor. Kitap intihar ederek yaşamına son veren yazarın kendi hayatından da izler taşıyor. Oldukça travmatik bir anlatı olan kitabı okumaya yüreğiniz dayanacaksa buyurun derim...

-"Sabahın Sözcükleri" bir Akgün Akova kitabı. Yazılarını, şiirlerini, fotoğraflarını aynı ölçüde sevdiğim yazar bu kitapta her sabah Instagram aracılığı ile bize yolladığı "Günaydın"ları ve daha fazlasını fotoğraflar eşliğinde toplamış. Yazarı tanımıyorsanız tanışmanız bu kitapla olsun derim...

-"Bir Kimya Meselesi" bu yazın kitabı gibiydi, sanal alemde kitap meraklısı olan pek çok kişinin elinde görünce "Ben niye okumayayım" duygusuna kapılıp aldım. İyi de etmişim, edebi anlamda çok muhteşem bir eser olmasa da akıcı, kolay okunan ama bir yandan da kadın hakları, eğitim, basın gibi konularda önemle mesajlar veren bir kitap. Keyifli birkaç gün geçirmenizi sağlayıp yaz günlerinizi güzelleştirecek bir öykü...

-"Eskiden, Çok Eskiden" insana Murathan Mungan'ın güzelim şiirini anımsatsa da ilgisi yok diyeceğim. Kendisi de İstanbul doğumlu olan Petros Markaris'in işbilir kahramanı Komiser Kostas Haritos bu kez tatil nedeniyle geldiği İstanbul'da intikam amaçlı seri cinayetler işleyen yaşlı Maria'nın peşine Türk komiser Murat'la birlikte düşüyor. Kitap bir polisiye olmakla birlikte aynı zamanda göç, tehcir, pogrom gibi nedenlerle Türkiye'yi terk etmek zorunda kalan azınlıkların da hüzünlü hikayesi. Ben yazarın diğer kitaplarını da okumuştum ama bunu ayrı bir yere koyuyorum, okuyun derim...

-Şu anda elimde bitmek üzere olan kitap ise ilk kez okuduğum bir yazarın, Esra Kahya'nın öyküleri: "Benim Rüyalarım Hep Çıkar". Öyküler biraz tekinsiz ama ilginç.

Gelelim dinlediklerime:


-Ağustosun ilk Storytel dinlemesi Dostoyevski'den oldu: "Kadın Budalası". Ne yazık ki kaybettiğimiz Bülent Yıldıran'ın nefis seslendirmesi ile tipik bir Rus romanı. Bir gece yarısı kahramanımızın kapısını eski sevgililerinden birinin kocası çalar. Sonrası çok sayıda kişinin dahil olduğu bir olaylar zinciri. Okusam sever miydim emin değilim ama Bülent Yıldıran'dan dinleyince mutlaka beğeniyorsunuz.

-Louis Aragon Cengiz Aytmatov'un "Cemile"sini "Dünyanın en güzel aşk hikayesi" olarak betimlemiş ama bana kalırsa biraz abartmış. Öykü neşeli, hayat dolu, güzel bir kadın olan Cemile'nin çok sevdiği "kiçine bala"sı tarafından anlatılıyor. Kiçine bala Cemile'nin pek de isteyerek evlenmediği askerdeki kocasının küçük erkek kardeşidir. Köyün tüm erkekleri savaşta olduğu için ürün kaldırılmasında ağır-hafif demeden tüm işler yaşlı, çocuk, kadın, erkek demeden ortaklaşa yapılmaktadır. İşte bu ortak çalışma sırasında Cemile askerden yeni dönen Danyar ile yakınlaşır. "Selvi Boylum, Al Yazmalım" filminin de esinlendiği söylenen-ki bence pek alakası yok-bu romanı ister okuyun, ister dinleyin derim. Cemil Büyükdöğerli seslendirmiş. 

-Mehmet Atay ne seslendirirse seslendirsin bir şarkı dinler gibi dinliyor ve gözümde canlandırıyorum. "Karabibik" Nabizade Nazım'ın 1890'da yazdığı ilk gerçekçi köy romanı olduğu için önemli. Kitap "Karabibik" ve başka birkaç öyküden oluşuyor. Atay'ın sesi ayrı bir güzellik katmış kitabı, bu tarz kitapların okunması ya da dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum. 

-Bu ayın en önemli kitap dinlemesi ise zamanında bir türlü fırsat bulup okuyamadığım Kemal Tahir'in "Esir Şehir" üçlemesinin ilk kitabı olan "Esir Şehrin İnsanları" oldu. Mazlum Kiper'in muhteşem seslendirdiği 11 saati geçik bir dinlemeyle kitabı daha önce okumadığım için pişman oldum. 1. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkıp toprakları işgal edilmiş Osmanlı ile başlıyor kitap. Bir Osmanlı aydını olan Kamil'in bilinçlenmesi ile devam ediyor. Bugün ikinci kitaba başladım "Esir Şehrin Mahpusu". Ne yazık ki Mazlum Kiper seslendirmemiş bunu, ilk kitaptaki dinleme tadını alamıyor insan ama zamanla alışırım sanırım, zira bu da 11 saatlik bir dinleme olacak.

Yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle...


2 Haziran 2023 Cuma

MAYIS OKUMALARI / 2 HAZİRAN

Kitaplar, iyi ki varlar. Her koşulda sığınacak liman. Bu aya iki seçimin heyecanı, ardından sonucu, Ankara öncesi yolculuk hazırlığı, bir hafta sonu gezisi, Ankara'ya varınca evin derlenip toparlanması derken yine istediğim miktarda okuyamadım ama olsun varsın, sonuçta bu bir yarış değil, ne okusak kârdır. 

Gelelim kitaplara:


-Bu ayın ilk kitabı Eudora Welty'nin "İyimser Babanın Kızı" oldu. Yaşadığı kasabada çok sevilen ve güvenilen bir yargıç olan babasının hastalığı ve ölümü nedeniyle doğup büyüdüğü eve geri dönen Laurel hem geçmişiyle, hem bugünüyle hesaplaşıp üstüne bir de babasının 2. eşi dengesiz Fay ile uğraşmak zorunda kalır. Amerikan taşrasını ve orada yaşayanları merak ediyorsanız okuyun derim. 

-Sandor Marai'den okuduğum üçüncü kitap bu, genel olarak Macar edebiyatını seviyorum. Marai ile tanışma kitabım sevgili arkadaşım Sevgi Can Yağcı'nın çevirisiyle "Bir Burjuvanın İtirafları" olmuştu. Ağır bir kitaptı, ilginç ama zor okunan. Marai ile beni barıştıran "İşin Aslı, Judith ve Sonrası" oldu, çok sevmiştim kitabı. "Buda'da Bir Boşanma" ise özellikle birinci bölümünde gereksiz tafsilat ve hukuki bilgilerle biraz yorsa da ikinci bölümde daha akıcı hale geldi. Kitabı okusanız da olur, okumasanız da kategorisine dahil ediyorum. 

-Demir Özlü pek takip ettiğim bir yazar değil, bence biraz kız kardeşlerinin, özellikle Tezer Özlü'nün gölgesinde kalmış. "Dalgalar" bir nevi seyahat günlüğü. Annesinin ölümünden sonra oğlu, Taylandlı gelini ve küçük torunu ile Tayland'a yaptığı seyahatte yaşadıklarını konuşur gibi anlatmış. Depresif bir ruh hali içinde geçmiş tatil, o yüzden okuyanı da biraz yoruyor ama benim ilgimi çekti. Gezi yazılarına meraklıysanız bir şans verin derim...

-Gerbrand Bakker benim çok sevdiğim bir yazar. Türkçe'de yayınlanmış iki kitabı; "Yukarıda Kimse Yok" ve "Dolambaç" sakin, usul usul akan bir su gibi anlatımıyla gönlümü çelmişti. "Berberin Oğlu"nu da çıkar çıkmaz aldım ve beni yanıltmadı. Diğerlerinden biraz daha farklı bir konu işlemiş yazar. Berber olan babası o doğmadan bir uçak kazasında ölen (daha doğrusu öldüğü sanılan) ve yine berber olan dedesinden dükkanını devralan Simon'un öyküsü bu kitap ve yazarın diğer kitapları kadar güzel. Okuyun derim...

Meltem Gürle'nin "Kırmızı Kazak"ı elime alıp ilk yazısını okuduğum anda daha önce okumadığıma pişman olduğum bir kitap oldu. Yazar kâh günlük hayattan, kâh okuduğu kitaplardan esinlenerek şahane denemeler yazmış. Mutlaka okuyunuz derim...

-Ve yine çok sevdiğim bir yazarın, "Fay Hatları"nı çok severek okuduğum Nancy Huston'un "Ağır Ölüm"ü. "Son Akşam Yemeği" tablosundan esinlenmiş bir öykü bu, bir Şükran Günü yemeğinde geçiyor. Uzun yıllardır arkadaş olan, bir kısmının birbiriyle ilişkisi olmuş sekiz arkadaş masa başında bir araya gelirler. Her birinin öyküsünde Tanrı olduğunu farzettiğimiz bir anlatıcı araya girerek her birinin ne zaman ve nasıl öleceğini bildirir bize. Kitap Vietnam'dan toplama kamplarına, Sovyetler'den Güney Afrika'ya, uyuşturucu sorunundan intihara pek çok günümüz dertlerini de arka planda konu ediyor. Bu ay en beğendiğim kitap bu oldu, mutlaka okuyun derim...

Bu altı kitabın yanısıra yarısından fazlasını okuduğum bir kitabım daha var, Guzel Yahina'nın "Çocuklarım" adlı hacimli ve bir o kadar da etkileyici kitabı ama bitirmediğim için onu önümüzdeki ayın yazısına bırakıyorum. 

Gelelim dinlediğim kitaplara. Spotify Mayıs ayında bana 4 kitapla hizmet sundu:


-Alejandro Zambra'nın okumadığım tek kitabı-ki yazarlar ve kitaplar hakkında denemeleri içeriyor-"Okumamak"ı  Murat Özgen'in sesinden dinledim, bence iyi ettim...

-Cem Akaş da ilk kez muhatap olduğum bir yazar oldu ve sanırım diğer kitapları da sıraya girecek, zira "Zamanın En Kısa Hali"ne bayıldım. Kısa kısa ve çok ilginç anekdotların birleşmesiyle oluşmuş bir kitap, roman olduğu söyleniyor ama bence türü konusunda bir kesinlik yok. Gökçe Eyüboğlu'nun sesinden dinleyin ya da okuyun derim...

-Nermin Yıldırım'ı çoğunuz biliyor ve seviyorsunuz. "Unutma Beni Apartmanı" ve "Dokunmadan"ı Deniz Yüce Başarır'ın şahane seslendirmesiyle dinleyerek tüm kitaplarını tamamlamış oldum. Çok da iyi ettim...

Yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle...


2 Mayıs 2023 Salı

NİSAN OKUMALARI / 2 MAYIS

Son iki aydır okuma konusunda en sıkıntılı dönemlerimi yaşıyorum. Çok uzun yıllardan beri, hatta çalıştığım dönemlerde bile aydı 10 kitabın altına düştüğüm pek olmamıştır, bu benim için fiks bir sayıdır, üstüne çıktığımda kendi rekorumu kırmış gibi hissederim. Sanırım, deprem, ülke gündemi, yaklaşan seçimler ve benim bu aralar biraz fazlaca izlediğim film ve diziler okuma kapasiteme ket vurdu. Ne diyelim, bu da geçer ya hû!

6 kitap ve bir yarım kitapla bitirdim Nisan ayını, yarım kitaba devam eder miyim, bir kenara bırakır mıyım kararsızım, zira çok sevmedim. O yüzden bugün ondan söz etmeyeceğim, gelelim diğerlerine:


 -Yazar Kate Atkinson'u "Köpeğimi Alıp Erkenden" isimli kitabıyla tanımıştım, "Hayat, Sil Baştan"ı ise sosyal medyada çok fazla sözü geçince almış ve salamura olup tatlanması için bir süre kitaplığımın rafında dinlendirmiştim 😃 Sonunda yeterince olgunlaştığına karar verince Nisan ayının ilk kitabı olarak açtım sayfalarını, çok da iyi etmişim. Bu aralar okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Kitabın ana kahramanı Ursula, soğuk bir gecede varlıklı bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geliyor ve aynı gece ölüyor. Daha "Hay Allah kitaba başlamadan kahramanı öldü" demeye kalmadan Ursula kanlı canlı bir bebek olarak yeniden doğuyor. Kitap boyunca Ursula defalarca ölüyor, defalarca farklı bir hayatla yeniden doğuyor. Bu hafiften fantastik durum sizi korkutmasın, kitaba öyle güzel yedirilmiş ki büyük bir keyifle okuyorsunuz Ursula'nın farklı yaşam biçimlerini. Baskısını bulabilirseniz kaçırmayın derim...

-"4 Hane 1 Teslim" isimli bayıldığım kitabıyla tanıdığım Eyüp Aygün Tayşir'in yeni kitabının çıktığını duyunca sevinmedim desem yalan olur, hemen ısmarladım, çabucak geldi ve salamuraya gerek kalmadan taze taze yendi, pardon okundu 😃 Boğaziçi Üniversitesi'nde tanışan Alper ve Sedef'in içinden pek çok şarkı geçen hüzünlü aşk öyküsünü anlatıyor "Yiten Bir Aşkın Şarkısı". Arka planda da dönemin önemli olayları sızıyor bu aşk öyküsünün içine. Yer yer gereksiz bulduğum ya da anlam veremediğim bölümler olsa da çok severek okudum, tavsiyemdir...

-Denis Johnson'un "Tren Düşleri" incecik bir kitap. Bir tren aşığı olarak isminde "tren" sözcüğü geçen her kitaba atladığım gibi bunu da adına kanarak sipariş verdim. 20. YY.ın başlarında Amerika'da artan demiryolu, köprü, yol inşaatlarında çalışan Robert Granier'in hikayesini anlatıyor kitap. Sıradan bir insanın zaman içerisinde sanayide, teknolojideki gelişimlerle, değişen yaşam tarzlarıyla ve çevresinde şahit olduğu ölümlerle değişimini anlatıyor. Çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama kötü de diyemeyeceğim...

-"Bulutun İçinden Bir Ses", Metis ne basarsa okunur zihniyetiyle alınmış bir kitap, yayınevinin son kitaplarından biri. Denton Welch'i ilk okuyuşum, son okuyuşum olmayacağı da kesin. Tatilini geçirmek için bisikletiyle yola çıkan sanat öğrencisi Maurice aylarca hastanede, ardından nekahat süresini geçirmek için bir bakımevinde kalmasını gerektiren ağır bir kaza geçirir. Konuyu arka kapaktan okuyunca ruh bunaltan hastalık ve hastane öyküleri okuyacağımı düşünmüştüm ama öyle olmadı. Maurice'nin gerek kişisel duygu ve düşünceleri, gerek gözlemleri yormadan, su gibi akıp gitti. İsmi gibi bulutun içinden gelen bir ses oldu...

-"Boğaziçi'nin Büyülü Sesi: Deniz Kızı Eftalya" bir inceleme, hayli detaylı hazırlanmış, fotoğraflarla desteklenmiş bir yaşam öyküsü. Normal şartlarda alıp okuyacağım bir kitap değildi aslında, ilgimin kaynağı ilk gençlik yıllarıma dayanıyor. Nurhan Damcıoğlu'nun kantolarıyla TV'de ve sahnelerde fırtına gibi estiği yıllarda ben de kantoya merak salmış ve Damcıoğlu'nun repertuarının neredeyse tamamını ezberleyerek lise yıllarımda boş derslerin sevilen sesi olmuştum 😃 Böylece okuldaki lakabım da "Deniz Kızı Eftalya"ya dönüşmüştü, hal böyle olunca kitabı okumamam düşünülmezdi elbette.  Oyunculuğunun yanısıra şarkı ve kantolarıyla da sahne alan bu cesur Rum kızı Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yılları arasındaki dönemde hayli aranan, sevilen, ünlü bir yıldız imiş. Kitap Bilen Işıktaş tarafınan belgelerle desteklenerek hayli detaylı hazırlanmış. Konuya merakınız varsa ilginizi çekebilir.

-Ve ayın son kitabı yazar Nezihe Meriç'in, evlenip Amerika'ya yerleşen üniversiteden arkadaşı Gönül Hürkuş'a (kendisi ilk Türk tayyarecisi Vecihi Hürkuş'un kızı) yazdığı mektuplardan oluşan "Biz Hiç Değişmedik Gönül" oldu. Mektuplar her iki tarafın kızları tarafından derlenip yayına hazırlanmış. Yazarın bu konuda bir isteği olmamış ama karşı çıkan bir vasiyeti de olmadığı için kızı yayınlamakta beis görmemiş. Mektuplarda yazar olarak tanıdığımız Nezihe Meriç'in ev haline şahit oluyoruz. Ev işleri, annelik koşturmaları, hamileliği ve yaptığı ardarda düşükler, parasal sıkıntılar, annesiyle olan çekişmeleri, eşinin savurganlığı sık sık konu oluyor mektuplara. Ne kadar çalışkan bir kadın olduğunu da oradan anlıyorsunuz. Mektuplardaki dil yanlışları-ki bu beni mektupları yazanın edebiyat eğitimi almış bir yazar olması nedeniyle şaşırttı-başta belirtildiği gibi düzeltilmeden bırakılmış. "Dua" yerine "Duva", "İnşallah" yerine "İşallah" yazılmış bütün mektuplarda. Bu iki arkadaş arasında özel bir kullanım biçimi mi yoksa yazar kelimeleri bu şekilde mi öğrendi bilemedim haliyle. Mektup okumak bende kişinin özel hayatına izinsiz girmek gibi bir duygu uyandırsa da yine de keyifli bir okuma oldu...

Gelelim Storytel dinlemelerine, üç kitap dinleyebildim bu ay, çünkü iki kez yarım bıraktığım ve çok merak ettiğim "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" epey saat süren bir dinleme idi, daha fazlasına imkan olmadı. 


-"Yaban Gülü" 19. Yüzyılın ikinci yarısında doğmuş romancı Güzide Sabri'nin bir eseri. Eski zamanların kadın yazarlarını okumayı seviyorum. Kitaplar genelde çocukluğumun Yeşilçam filmlerindeki gibi bir duygu yaratsa da o yıllarda bir kadının böyle cesurca edebiyat hayatına atılmasını takdirle karşılıyorum. Kitap romantik bir aşk hikayesi, sevip kavuşulamayan, araya kibrin girip ayrılığa sebep olduğu, yıllar sonra ise vuslatın yaşandığı bir öykü. Son derece çok işlenmiş bir konu ama dinlemek hoşuma gitti. Hülya Koçyiğit-Kartal Tibet ikilisinden bir film seyredermişcesine akıp gitti. Bihter Dinçel seslendirmiş.

-Leyla Erbil'i çok severim, hemen hemen bütün kitaplarını okudum, "Cüce" eksik kalanlar arasındaydı. Deniz Yüce Başarır'ın her zamanki gibi gayet güzel seslendirdiği ilginç bir dinleme oldu. 

-Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" şimdiye kadar okumadığım için pişman olduğum muhteşem bir dinlemeydi.  Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Saat Ustası Nuri Efendi ve büyük duvar saati Mubarek Murat Eken'in tok sesiyle adeta ete kemiğe büründüler. Sizler de benim gibi daha önce yarım bıraktıysanız ya da elinize alma fırsatınız olmadıysa bu şahane eseri mutlaka dinleyin derim... 

Yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle...

2 Mart 2023 Perşembe

ŞUBAT OKUMALARI / 2 MART

 "Yavaş atın çiftesi pek olur" demiş ya atalarımız, cüce dediğimiz o Şubat da cüssesinden beklenmeyecek öyle bir yumruk indirdi ki milletçe tepemize, kolay kolay iflah olmayız. Hoş kendi günahlarımızı ayların, yılların üstüne yıkmaya da ezelden beri hevesliyiz ya, bunca ihmale ne etsin Şubat, ne etsin Haziran...

İşte o kısacık ama bitmek bilmeyen Şubat'ın üstümüze yıktığı acılardan şu aşağıda anlatacağım kitaplara sığınarak biraz nefes alabildim. 

Evin içi buram buram sarmısak kokuyor, yine komşularımızdan biri tarhana çorbası pişiriyor anlaşılan ama bunca sarmısak yüzünden tansiyonları yerlerde sürünmezse iyidir. Tuhaf olansa kokunun sadece mutfakta duyulmaması. Mutfak dışında salondan banyoya, banyodan yatak odasına kadar işkembeci dükkanı gibiyiz. Nasıl bir baca sistemimiz var taşındığımızdan beri çözemedim, üstelik evdeki tüm baca delikleri kartonpiyerle tıkalı. Koku duvarlardan sızıyor olsa gerek. 

Epeydir batıya bakan pencereden dışarıya bakmıyordum tam karşıda kale gibi yükselen sevimsiz inşaat yüzünden. Sabah ortalığı toparlarken dikildim camın önüne uzun uzun baktım. Çınarda tek yaprak kalmamış, cadı ağacı gibi safi kuru dal. Üstüne muhtemel ki bizim Moklukuyruk'la partneri tünemiş tüylerini kabartıyorlar. Üç katlıyken yedi kata yükselen çirkin inşaat depremden bu yana gözüme daha da kötü görünüyor. Her gün çimento dökme, tuğla yükleme, kepçe sesleri dinlemekten bezdik derken sokağın sonunda yeni bir çukur kazılıyor. Böylece ucundan kıyısından görebildiğim Bey Dağları tamamen kapanmış olcak, sebep olanlara sonsuz teşekkürler. Ağaç yerine bina dikiyoruz şükürler olsun...

Kitaplara gelecek olursam:


-Daha önce "Mavi Tarlalardan Yürü" ve "Emanet Çocuk" kitaplarıyla tanıdığım Claire Keegan'ın "Böyle Küçük Şeyler" isimli novellası da en az diğerleri kadar güzel. Odun kömür tüccarı evli ve beş kız çocuk sahibi Bill Furlong hayatını borçsuz sürdürme derdindedir. Noel zamanı düzenli müşterisi Manastır'a odun götürdüğünde rastladığı gencecik bir kız Furlong'u çok etkileyecektir. İrlanda'da zamanında yaygın olan, manastırlarda faaliyet gösteren, genç kadınların kötü şartlarda çalıştırıldığı Magdalen Çamaşırhaneleri'ne de dokundurmalar var kitapta. Okuyunuz derim...

-"Görünmeyenler", "Beyaz Deniz" ve "Rigel'in Gözleri" üçlemesiyle benim yazarlarım kategorisine dahil ettiğim Roy Jacobsen'in ilk kitabı olan "Harika Çocuk" uzun süredir baskısı olmayan kitaplardandı. YKY'de yeniden basıldığını duyunca hemen sipariş ettim. Kitap bir büyüme hikayesi. Anne-babası küçükken boşanmış, babası başka bir evlilik yapıp bir kız çocuğu sahibi daha olduktan sonra ölmüş olan Finn annesiyle yaşayın 9 yaşında bir çocuktur. Geçim sıkıntısı nedeniyle evlerindeki bir odaya Kristian adında ilginç bir kiracı alırlar. Bir süre sonra ev halkına Finn'in üvey kardeşi Linda da eklenecektir. İki kardeş arasındaki, ev halkı arasındaki ilişkiler, değişimler, büyüme sancıları kitabın konusunu oluşturuyor. "Üçleme"yi de çok sevmiştim ama "Harika Çocuk" sanırım favorim olacak...

-Gassan Kanafani ilk kez okuduğum Filistin'li bir yazar, "Güneşteki Adamlar" da bir mülteci öyküsü. Bir kamyon kasasında Kuveyt'e kaçmaya çalışan farklı yaşlardan üç Filistinli'nin ve onları taşıyan kamyon şoförünün tüm mülteci öykülerindeki gibi hüzünlü macerasını anlatıyor bu ince kitap. İnceliği içeriğinin yoğunluğunu etkilemiyor haliyle. Okuyunuz...

-Hikmet Hükümenoğlu'nun şimdi adını anımsayamadığım ilk kitabını okuyamamış yarım bırakmıştım. Niyetlendiğim ikinci kitabı "Körburun" başkaları tarafından çok sevilse de anlatılan yılları bizzat yaşayan bana biraz gerçek dışı, biraz hayalci gelmişti. Son kitabı "Harika Bir Hayat"ı itiraf edeyim ki kapağına vurularak aldım ve bingo! Bu sefer hedefi buldu. Kurmaca ve gerçek karakterler eşliğinde Osmanlı'dan 40'lı yılların sonuna devam eden bir süreçte Türkiye tarihini fon almış yazar. Severek okudum bu ilginç romanı ve baş kahramanı Harika Hanım'ın öyküsünü...

-Sosyal medyada Füruzan'ın yeni kitabının tanıtımı dönmeye başlayınca gözlerime inanamadım, hemen siparişi verip sabırsızlıkla bekledim. Gelir gelmez de elimdeki kitabı bırakıp okumaya başladım ismini son derece anlamsız bulduğum "Akim Sevgilim"i. Meğerse ilk öyküdeki göçmen bahçıvanın ismi imiş. Büyük puntolarla basılmış üç öykü ne yalan söyleyeyim beni hayal kırıklığına uğrattı. Yazara olan sevgimi bilenler bilir ama bu kitap olmamıştı dostlar, heyecanlanmayın görünce derim...

-"Nefeshane" Nihan Eren'in son kitabı, çıkar çıkmaz okudum. Yazarın tarzını bilenler tahmin etmiştir. Yine biribirini tamamlayan güzel öyküler var kitapta...

-Ömer F. Oyal ilk kez okuduğum bir yazar. Açıkçası YKY siparişimi tamamlarken kargo ücreti ödemek yerine kitap alırım düşüncesiyle atmıştım sepete "Bahara Bir Hediye"yi. Bıraktığı bir mesajla ülkeyi terk eden kız kardeşinin ardından kalakalan ağabeyin yaşadıklarını anlatıyor kitap. Patolojik bir sevgi bu, kız kardeş-ağabey sevgisinin ötesinde, tek taraflı bir şey. Ömer Oyal'ın bir kitabını daha okur muyum bilmiyorum ama bunu okuduğuma pişman değilim. Değişik bir konu ve değişik bir yazım tarzı deneyimlemiş oldum...

-"Bologna'nın Kırmızı Tenteleri" minicik ve çok hoş bir John Berger anlatısı. Çok sevdiği dayısının izini O'nun çok sevdiği Bologna'da arayan birinin ağzından yazılmış az sayfalı bir kitap ama bitirince dimağınızda güzel bir tat kalıyor. Bu ay YKY Yayınları'na ağırlık vermişim tesadüfen. Bu sonuncusuydu. 

-Ve bir çocuk kitabı, "Kimse Bakmazken Duygular Ne Yapar?" sevgili Lokum Çocuk Kütüphanesi Esra'nın yeni yıl armağanı idi bana. Esra ile biz "Bibliyomanyaklar" kitap blogu zamanlarında tanışmıştık. Bizimle okuduğu ve sevdiği çocuk kitaplarını paylaşırdı. Blogu kapattıktan sonra da sürdü dostluğumuz, O Ankara'dan gidene kadar da ara ara görüştük. O bana çocuk kitaplarını, ben O'na erişkin kitaplarını sevdirdik. Bu uzun isimli kitap çocuk kitabı denemeyecek kadar anlamlı, müthiş bir şey. Şahane illustrasyonlarla donanmış, duyguları tek cümle ile ifade eden sayfalarını şaşkınlıkla okuyorsunuz. Bence hem siz okuyunuz, hem de çocuklarınıza okutunuz...

-Ve ayın son kitabı gecikmeli bir okuma olan "Geri Döndüğüm Yerler" oldu. Hem Instagram ve Twitter'de, hem de yazdığı digital platformlarda takip ettiğim "Banushka" Banu Yıldıran Genç'in kitap tanıtımlarını topladığı nefis bir kitap. Her bir kitap öykü tadı veriyor ve insanda okuduklarını yeniden okumak, okumadıklarını hemen satın almak duygusu uyandırıyor. Kitaplar hakkında okumayı kitaplar kadar seviyorsanız kaçırmayın derim...

Malum okuduklarımın yanısıra Storytel'de dinlediklerimi de paylaşıyorum buradan. Bu ay dört kitap dinledim iş yaparken, yemek pişirirken, yürürken. Kafamı dağıtmak anlamında iyi geldi:

-"Havaalanında Satılmayan Kitaplar" Başar Başarır'ın öykülerinden oluşan bir dinleme idi. Eşi Deniz Yüce Başarır her zamanki gibi çok güzel seslendirmiş. Lakin depremin ilk zamanlarında dinlediğimden midir nedendir pek keyif alamadığım gibi tek bir öykü bile aklımda değil şimdi. Kısacası anlık bir dinleme oldu. 

-Ergenlik yıllarımda "Dokuzuncu Hariciye Koğuşu", "Cumbadan Rumbaya", "Yalnızız" gibi kitaplarını okuduğum Peyami Safa'nın olgunluk çağımda okumadığım kitaplarından birini dinleyeyim istedim: "Fatih Harbiye". Mazlum Kiper'in seslendirdiği kitap edebi anlamda iyi olsa da muhafazakarlığın tavan yaptığı, yine kadınların günah keçisi ilan edildiği bir kitap olduğu için pek de açmadı açıkcası. 

-"Kumpanya" ve canım Sait Faik Abasıyanık. Yıllar sonra bile böyle sevilerek okunması, dinlenmesi ne kadar iyi bir yazar olduğunun kanıtı. Ahmet Mümtaz Taylan'ın seslendirdiği öyküler arasında en güzeli kitaba adını veren "Kumpanya" idi haliyle. Yazarın okumadığım kitabı olduğu için dinlemeye başlamıştım ama ilerledikçe yıllar önce TRT'de TV filmi olarak izlediğimi hatırladım. Hangi adla yayınlandı bilmiyorum ama oyunlarını sergileyecekleri taşra şehrine trenle giderlerken geçen bir dialog diziyi gözümün önüne getirdi. Abasıyanık'ın her öyküsü ayrı bir dünya, dinlemelere, okumalara doyamıyorum...

-Ve "Ankara Mon Amour". Aslında kitabı ilk baskısından okumuştum. İçinden Ankara geçen bir kitabı okumamam düşünülemez zaten. Depremin acılarıyla allak bullak olan kafamı biraz dağıtıp tasasız çocukluk günlerime ışınlanmak için Ankara'ya ve çocukluğumun geçtiği Yenimahalle'ye dönmek istedim. Bunun için en güzel seçenek "Ankara Mon Amour"du tabii ki. Yazarla aşağı yukarı aynı yıllarda Yenimahalle'de yaşamışız, hem de iki sokak arayla. Haliyle kitabın ilk bölümünde geçen mekanlar o kadar tanıdık ki. Özlem Zeynep Dinsel'in çok iyi bir seslendirmeyle okuduğu kitap beni çok mutlu etti...

Acıların avuntusu kitaplar hiç eksik olmasın hayatımızdan...


4 Ocak 2023 Çarşamba

ARALIK OKUMALARI / 4 OCAK

 

2022 Yılının son ayını 8 kitap ve 4 sesli kitapla kapattım. Yılın tamamında ise  Goodreads'ta belirlediğim 120+1 kitap ve 27.386 sayfa okumuşum. Bu bir başarı değil, rutinin tekrarı. Uzun zamandır yıllık okuma sayım 120'nin altına çok önemli bir durum olmamışsa düşmez, bu yıl da korudum bu sayıyı bir fazlasıyla. Sesli olanlar sayıya dahil değil haliyle. Gelelim kitaplara:

-"Saç Örgüsü" Çok kolay okunan, akıcı bir kitaptı ama edebi anlamda bana pek hitap etmedi. Kanada, İtalya ve Hindistan'da yaşayan üç kadının bir şekilde kesişen hayatlarını kurgulamış yazar. Kolayca okuyayım, kafam dağılsın diyorsanız buyrun... 

-"Cenup" yazarı Carlos Fonseca'nın daha önce okuduğum "Hayvan Müzesi" isimli kitabını çok sevdiğim için heves ve merakla aldığım bir kitaptı ama bitirince ne düşünsem karar veremedim. Bir kere zor bir metindi, çok değişik, farklı bir konuyu ele alıyordu. Fonseca'yı bu ilginç konuları bulup kurguladığı için kutlamak gerek aslında. Unutulan dillerin, kökenlerin ve farklı sanatların yedirildiği bir değişik öykü. Okuru zorlayan bir kitap...

-Hüseyin Kıyar'ı "Hisardan Ahmet" isimli ilk kitabı ile tanımış ve kitaptaki incelikli humora hayran kalmıştım. O kitapta babasını anlatan yazar "Bir Şeyim Yok Anne, Ben İyiyim"de annesinden esinlenmiş. Orta sınıf bir aile, dul bir anne, annesiyle oturan yetişkin bir oğul, mahalle, komşular, kimi zaman hayallerle karışarak anlatılmış. Yine eğlenceli, sıcak bir kitap yazmış Hüseyin Kıyar...

-"Senin Hiç Ailen Oldu mu?" hüzünlü bir kitap. June, kızının düğününün hemen öncesinde evinde çıkan bir yangınla tüm sevdiklerini kaybeder. Kitap boyunca bu yangında ölenlerle bir şekilde ilişkisi bulunanların ama en çok June'un öyküsü anlatılıyor. Sözün özü sevdiklerini kaybeden yeniden başlayabilir mi? Kitabın ana fikri bu...

-"Fotoğraftaki Tutku"ya merakla başlamıştım, zira 19. YY'ın en tanınmış kadın fotoğrafçısı ve fotoğrafçılık sanatının öncüsü Julia Margaret Cameron'un yaşamından esinlenildiği yazıyordu tanıtımında. Gel gör ki anlatımdaki yetersizlik soğuttu kitaptan beni, kısacası sevmedim...

-Libyalı bir ailenin oğlu olan Hisham Matar Kaddafi döneminde ailesiyle birlikte Kahire'ye göçmek zorunda kalır. Babası rejimin kara listesindedir ve bir süre sonra kaçırılır. Rejim karşıtları tarafından çok sevilip sayılan babası Cebelle Matar'ın bir süre hapishanede olduğunu bilirler ama sonrasında izi kaybolur. "Dönüş; Babalar, Oğullar ve Aradaki Memleket" roman tadı veren bir otobiyografi, tanınmış bir yazar olan Hisham'ın Kaddafi'nin devrilişi sonrası 22 yıl sonra ülkesine dönüşünü ve babasının izini sürüşünü anlatıyor. Dokunaklı ama inatçı bir öykü, bu ay okuduklarımın en iyilerinden...

-Jhumpha Lahiri "Saçında Günışığı" ile tanıyıp sevdiğim ve Türkçe'den yayınlanan diğer kitaplarını da severek okuduğum bir yazar. "Olduğum Yer"in basıldığını duyunca hemen okumamam düşünülemezdi zaten. Lakin tarz çok değişikti bu kez. Yazar yaşamını İtalya'da sürdürmeye karar vermiş ve yeni ülkesine uyum çabalarını gündelik yaşamından örneklerle kurgulamış. Lahiri'nin eski tarzını arayanları-ki ben de dahilim buna-biraz hayal kırıklığına uğratsa da hoş bir kitap olmuş... 

-Ve yılın son kitabı, edebi anlamda doyurucu ama o ölçüde de irkiltici bir metin olan "Hayvan Hükümranlığı" oldu.  Olaylar  iki bölümde ele alınmış, 2. Dünya Savaşı öncesi ve savaş esnasında küçük çaplı bir çiftliğe sahip olan ve birkaç hayvan besleyen bir ailenin yaşadıklarını ilk bölümde okuyoruz, daha sakin bir anlatımla. Sonra 1981'e sıçrıyoruz ve ailenin ikinci ve üçüncü kuşaklarına geçiyor, hayvan yetiştiriciliğini geliştirdiklerini görüyoruz. Yüzlerce domuzun bakımını üstleniyor ilk bölümde henüz çocuk olan Henry ve yetişkin oğulları. Kitabın adı "Hayvan Hükümranlığı" olsa da aslında insanın hayvanlara hükümranlığı sözkonusu. Yer yer tiksindirici betimlemelerle bezense de okunması gereken  bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bu yılın en iyilerinden...

 


Storytel'de dinlediklerime gelecek olursak:

-Ayşegül Devecioğlu'nu ilk kitabından bu yana beğenerek takip ederim. Öykülerinden ziyade romanlarını sevsem de bir öykü kitabı olan "Arkası Mutlaka Gelir"i severek dinledim. Özge Öztürk'ün seslendirdiği öyküler oldukça çarpıcıydı. 

-Nermin Yıldırım'la tanışma kitabım "Unutma Beni Dersleri" idi ve açıkçası çok ilgimi çekmemişti. Verdiğim uzun aradan sonra "Saklı Bahçeler Haritası"nı dinleyince fikrim değişti. "Ev"i de aynı ölçüde beğeniyle dinledim, Deniz Yüce Başarır'ın seslendirmesi de çok başarılıydı. Zorunlu yol arkadaşı Ogo ile "Camino Santiago" yürüyüşü yapan kahramanın yol boyunca kendi iç hesaplaşmalarını adeta canlandırdı Deniz Y. Başarır...

-"Nimetşinas"ı sanırım ortaokulda iken okumuştum. Hüseyin Rahmi Gürpınar'a bayılırım. Kardeşim çok iyi seslendirildiğini söyleyince tekrar dinledim. Unuttuğumu sandığım her şe dinledikçe tek tek canlandı zihnimde. İlk birkaç sayfayı seslendiren Bülent Yıldıran'ın vefatından sonra Mehmet Atay devralmış seslendirme işlemini ve kitaba hakkını vermiş. Çok iyiydi...

-Mebuse Tekay'ın "Annem Gibi Olmadım"ı bir çeşit anneyle hesaplaşma öyküleri idi. Şebnem Soral Tamer'in seslendirdiği öykülere bayılmasam da dinlenebilir nitelikteydi...

Yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle...