.

.
.
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2026 Cumartesi

TİYATROSAL ŞEYLER

Şehrimizde 16. Tiyatro Festivali dün akşam Hollanda Close-Act Street Theatre'nin "Avenir-Yarının Dünyası" adlı sokak gösterisi ile resmi olarak başladı. 16 yılın muhtemelen 2 ya da 3'ünü Ankara'dan henüz dönmemiş olmam nedeniyle kaçırmış olabilirim ama geri kalan yıllarda tadını pek güzel çıkardım. Gerek yerli, gerek yabancı pek çok tiyatro oyununun seyircisi oldum, özellikle yabancı oyunlar tadına doyulmaz yetkinlikte ve güzellikte idi. Bu yıl sadece bir tek biletim var, İspanya'dan Barcelona Flamenco Balesi'nin "Carmen" gösterisine. Diğer gösterimlerin çoğu yerli oyunlardı, yer ve saatleri benim proğramıma uymadı, bu sene de böyle olsun diyerek açılış gösterisine gitmeye karar verdim. 

Geçtiğimiz yıllarda İtalyan Sokak Tiyatrosu'nun yine benzer ve çok müthiş bir sokak gösterisini izlemiştik. Kapanışta da yağmur altında Çin Sokak Tiyatrosu'nun kortejine hayran olmuştuk. Dün akşamki gösteri saat 21.00'de başlayacaktı ve ben gündüz arkadaşlarla buluşmuş, epeyce yürümüş ve bu nedenle diz ağrısı çekmekte idim. Gönül ana gösteriyi izlemek istese de dizler olmaz diye diretince kortejin başlangıcını bari görelim diyerek Konyaaltı Caddesi'nde aldık soluğu. Bu şehre geldiğimden beri Antalya halkının bu tarz sokak gösterilerine, bayram resm-i geçitlerine, Altın Portakal kortejlerine gösterdiği yoğun ilgiye hayranım. İğne atsanız yere düşmez. Bu sefer de aynısı oldu. Biz başlangıç noktasına ulaştığımızda halkımız çoktan en stratejik noktalara konuşlanmıştı bile. Biz de orta refüjün bir kenarına yerleştik.

Çok beklemedik, başlama anonsu yapıldı, uyulması gereken kurallar açıklandı ve aşağıdaki heyulalar kendilerini taşıyan görevlilerin oynattıkları ipler aracılığıyla tepemizde yürümeye başladılar:

Bunlar ana gösterinin yapılacağı Cumhuriyet Meydanı'na doğru ilerlerken halkımız da arkalarına takılıp meydana doğru yola koyuldu:

Bu ve aşağıdaki iki fotoğraf dron aracılığı ile çekilmiş, ben de Antalya Devlet Tiyatrosu'nun Instagram hesabından aldım. Videoları görmek isterseniz linki tıklayınız.


Oldukça ilgi çekici bir gösteriymiş, meydana kadar yürüyüp oradan eve dönmeyi gözüm yemediği için kaçırdım. Ne yapalım protezlerim sağolsun 😊

Dostlar bu yıl leylak konusunda ilahlar benden yana oldu, Perşembe günü yaptığımız bir arkadaş ziyaretinden çıkışta apartman bahçesinde rastladım şu aşağıdaki eneze leylaklara. Her tür leylak için kalbimizde yer vardır diyerek önce kokladım, sonra okşadım ve ardından da fotoğrafladım. Bonus olarak yan tarafta da iğde ağacı vardı, bir dalı benimle birlikte eve geldi, şimdi çalışma masamda duruyor, arada bir koklayarak Yenimahalle'de geçen gençliğimi anıyorum. 

Sevgili takipcilerim, bugünlük bu kadar. Bitirirken tüm kadın arkadaşlarımın Anneler Günü'nü kutluyor, kendilerinin ve evlatlarının gelecek korkusu duymadan daha güzel günler görmesini diliyorum 💜




23 Kasım 2013 Cumartesi

CUMARTESİ ETKİNLİĞİ

Bugün ara ara yağıp ara ara duran yağmurlu bir havada, genç bir kızın sürekli telefonla konuşup sevgilisini anlattığı dolmuşla Devlet Tiyatrosu sahnesine gidip "Bir Daha Çal Sam" isimli oyunu izledim. 


"Casablanca" filminden esinlenerek Woody Allen'in kaleme aldığı oyunu Barış Eren çevirip yönetmiş. Filmin konusuyla ilgisi yoktu ama göndermeler vardı. Eğlenceli bir komediydi, Humprey Bogart'ı canlandıran oyuncunun dışında gözüme batan bir şey olmadı. Arkamdaki sırada oturan büyüklü küçüklü gruptaki çocuklardan birinin perde arasında çantasından bir sefertası çıkarıp makarna kaşıklaması ise görülmeye değerdi. Bir dahaki sefere ben de yaprak sarma götüreceğim. 

Dönüşte çiseleyen yağmur altında Seda Sayan'ın çığrına çığrına şarkı söylediği bir dolmuşa attım kapağı, eve vardığımda yan apartmanda davul zurna çalıyordu. Meğer gelin çıkıyormuş. Kakafonik bir memleketiz vesselam...


27 Ocak 2013 Pazar

BİTMEYEN YAĞMURLAR

Dünkü esip gürleyen, bardaktan boşanır gibi yağan, şimşeğin gökgürültüsünün yeri göğü inlettiği bir havadan sonra nisbeten sakin bir Pazar gününe açtık gözümüzü. Yine de aldanmamak gerekir, Beydağları bulutlardan görünmüyor, her an yeni bir sağnak başlayabilir. Antalya bu kış çok sulu.

Cumartesi sabahı ortalığı günlük güneşlik görünce sevinmiştim oysa. Bir hafta önceki yağış uyarısından dolayı biletlerini ertelettiğim "Othello" temsiline rahat rahat ve hatta yürüyerek gidebilecektim. Gel gör ki Antalya havası yapacağını yaptı ve oyunun başlamasına 1 saat kala adeta Nuh tufanı koptu. Bırak yürüyerek tiyatroya gitmek balkona çıkmak bile mümkün değildi. Çaresiz beraber gideceğim arkadaşları aradım ve "vazgeçelim" dedim. Aldığım cevap "Biz taksideyiz, gidiyoruz" oldu. Biletler internetten ayırtılmıştı, gişeden adımı söyleyerek almalarını ve ben gelemezsem girmelerini söyledim. 10 dakika kadar cam önünde gökten inen karmaşaya baktım, sonra giyindim ve 15 dakika içinde biraz sakinleşirse çıkmaya karar verdim. İlahlar sanatsever ruhuma acıdı ve o berbat yağış bir süreliğine tahammül edilebilir düzeye geldi. Ayakkabılarımı giyip şemsiyemi kaptım ve kendimi bir taksiye attım. Çok hafif bir ıslaklıkla tiyatro salonuna ulaşmayı başarmıştım.

 

 
Görseller: Buradan

Shakespeare'nin ünlü ve klasik oyunu "Othello", bir ingiliz yönetmen, Malcolm Keith Kay tarafından yorumlanmıştı ve Antalya sahnemizin oyuncuları da gayet başarılıydılar. Özellikle "Iago" rolündeki Sertel Uğur'un performansını çok beğendim. "Muhteşem Yüzyıl"da Sümbül Ağa olarak izlediğimiz Selim Bayraktar "Othello" rolünü üstlenmişti, Mağrıpli olmak yakışmıştı doğrusu. Kısacası çok fazla beklentim olmadan ve zor koşullarda gittiğim oyunun bitiminde "iyi ki gelmişim" dedim. Tek kusur oyunda abartılı boyutlarda kullanılan duman efektiydi. 2. sırada oturduğumuz için fena etkilendik, göz gözü görmez bir halde, burnumda mendille tiyatro izlemek çok hoş olmadı doğrusu. Yönetmen ne düşünerek bu kadar duman kullandı anlayamadım.

Gece geç saatlerde 7. sanata da biraz ilgi göstermem gerektiğini düşünerek Oscar adayı filmlerden birini, "Django Unchained/Zincirsiz"i izledim. 



"Zincirsiz" tipik bir Tarantino filmi, tek fark spagetti western türünde çekilmiş olması. Bol silah, bol ölüm, bol kan, bol intikam var. O kadar çok adam öldü ve ölürken o kadar çok kan fışkırttılar ki gerçek dışı ve komik geldi görüntüler gözüme. Amerikan İç Savaşı öncesi bir zenci kölenin kelle avcısı bir Alman doktorla işbirliği yaparak acımasız bir yöneticinin çiftliğinde köle olan karısını kurtarmaya çalışması konu ediliyor. Abartılı sahneler çoğunlukta olsa da oyuncuların becerisi ve Tarantino filmlerindeki o tuhaf hareketlilik filmi izlenir kılıyor. Jamie Foxx ve Christoph Waltz çok iyiydiler, C. Waltz zaten yardımcı erkek oyuncu Oscar adayı. Hiç sevmediğim Leonardo DiCaprio ise zaten ağzıyla kuş tutsa da bana yaranamaz :)

Hafta sonu böyle biter, yeni haftaya başlamadan önce derim ki "Kitaplık Kurdu"nu ve "Fincandaki Mucize"yi ihmal etmeyin, sonra küserler, karışmam :)

7 Ocak 2013 Pazartesi

ETKİNLİK, TAM GAZ...

2013'ün ilk etkinliklerini gerçekleştirmeye başladım sonunda. Bereketli olsun, arkası çok gelsin. Sezonu Antalya Devlet Tiyatrosu'nun sahneye koyduğu, Aziz Nesin'in yazdığı "Toros Canavarı" oyunu ile açtım. 



Bilindik bir konuydu ama sahneye konuş şekli de, oyuncular da oldukça iyiydi, zevkle seyrettim. Yanımızda oturan ve perde arasında arkadaşlarının dışarı çıkma teklifini "yerimizi kaparlar" diye reddeden koltuk komşumuz da günün mizah bonusuydu.

Yılın ikinci etkinliği olarak da dün, yönetmenliğini Metin Avdaç'ın yaptığı ve gösterimine bizzat katıldığı Sabahattin Ali belgeseli "Sabah Yıldızı"nı izledim.


Hemen önümdeki koltuğa Antalya'nın en kıvırcık, en gür ve en kabarık saçlı kızı oturup 5 dakikada bir o saçları tekrar tekrar kabartarak görüş alanımı daraltsa da bulduğum boşluklardan izleyebildiğim kadarıyla iyi bir yapımdı. Oldukça detaylı hazırlanmış ve etkileyici bir belgesel olmuş. Yıllar içerisinde canım ülkemde değişen hiçbirşey olmadığına bir kez daha şahitlik ederek dilimde "Aldırma Gönül" şarkısıyla ayrıldım salondan. 

Haftanız güzel geçsin efendim...

18 Kasım 2012 Pazar

HAFTAYA BAKIŞ

"Haftaya Bakış" deyince aklıma geldi, gençlik yıllarımda ve TV'nin gençlik yıllarında tek kanallı yayın "Güne Bakış" isimli bir haber programıyla sona ererdi. Sunucusu Can Akbel idi ve saçları dökülmüş olduğu için programın adı halk arasında "Kele Bakış" olarak telaffuz edilirdi. Ne alaka demeyin, öyle birdenbire hatırlayıverdim işte, Can Akbel'in kulakları çınlasın.

Efendim bu hafta "İmza: Kızın"la yatıp "İmza: Kızın"la kalktığımız için hafta içi dökümümü yapamamışım size, geç olmadan, hafta bitmeden bir özet geçivereyim. Hayli yoğun ve hareketli bir hafta geçirdim. Kitabın piyasaya çıkmış olmasının sevincine bir sürü etkinlik karıştı. Perşembe günü haftanın 2. sinema etkinliği olarak  James Bond'un son filmi "Skyfall"ı izlemeye gittim. Özlemişim 007 biraderimizi. Benim için Bondların Bond'u her zaman ve daima Sean Connery olsa da Daniel Craig'de hiç fena bir Bond değildi doğrusu, üstelik çok şıktı her zamanki gibi.


Film hakkında bilgi vermeyeceğim, haliyle aksiyonun bol olduğu bir Bond filmi deyip geçeceğim, arzu eden gidip izlesin, ben beğendim, özellikle jeneriğe ve her iki Bond kızına da bayıldım.

Sinemada üç saatlik Bond filmi yetmemiş olacak ki ertesi gün evde, fırsat bulup bir türlü izleyemediğim yine aynı uzunluktaki "Cinema Paradiso"yu izledim ve bugüne kadar izlememiş olduğum için fena halde yerindim.  

Cumartesi günü 7. sanattan tiyatroya geçiş yaptım ve uğruna alınmış opera biletlerimi gözden çıkardığım İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun turne oyunu "Antigone"ye gittim. Oyun öncesi yanyana iki gişenin birinden tiyatro, birinden opera biletlerimi teslim aldım ve opera biletlerimden özür dileyip tiyatro salonuna daldım. 

Görsel: Buradan

Kenan Işığın yönetmenliğini üstlendiği ve Suna Selen, Atilla Olgaç, Gözde Okur, Barış Bağcı gibi oyuncuların rol aldığı "Antigone" Sophokles'in bir trajedisinden günümüze uyarlanmış. Zaten eserdeki olayların da günümüzden pek farkı olmadığı kesin. 1,5 saatin sonunda iyi kotarılmış bir oyun seyretmenin keyfiyle salondan çıkınca biraz gecikmeli de olsa "Figaro'nun Düğünü"nü  de izleyebileceğimizi farkettik, başlayalı yarım saat bile olmamıştı çünkü. İkinci yarıyı beklemek niyetindeydik ama görevli bize torpil yaptı ve yavaşça personel kapısından içeri alıverdi. En arkadaki koltuklara yerleştik ve bir daha da yerimizi değiştirmedik.

Görsel: Buradan

Cherubini'nin eseri olan Figaro'nun Düğünü operasını şef Gaetano Soliman yönetiyor ve başlıca rolleri soprano Nurdan Küçükekmekçi ile tenor Umut Akça paylaşıyordu. Eğlenceli bir opera idi, lakin tiyatro oyununun arkasından izlediğimiz ve hayli de uzun olduğu için çıkışta hafif tertip sersemlemiş durumdaydık. Eve gelip kahve-çay içerek Oya Baydar'ın son romanı "O Muhteşem Hayatınız"ı bitirip günü nihayetlendirdim. 

Bunca okuma ve yüksek sesli etkinliğin üstüne Pazar sabahına göz kanlanması ve başağrısı ile uyandım ama yılmadım. Ev yapımı kırma zeytinli kahvaltının ardından blogger arkadaşım Vladimir'in yeni yayınlanan kitabı "Gölge Falı"na başladım. Neredeyse üçte birini okudum ve okuduğum kadarıyla çok sevdim. Kitabı bitirince daha detaylı bir tanıtım yazacağım. Öğleden sonra ise 13.Antalya Piyano Festivali kapsamındaki Genç Yetenekler Konseri'ne gittim. 



Yaşları 15 ile 18 arasında değişen 4 genç yetenek, piyano eğitimcisi Kamuran Gündemir anısına sahne aldılar ve bize Liszt'ten Chopin'e, Rachmaninof'dan Schubert'e, Scriabin'den Brahms'a uzanan geniş bir yelpazeye yayılmış harika bir müzik ziyafeti çektiler. Can Çakmur, Cem Esen, Victor Maslov ve Merve Akyıldız'ın gelecekleri çok parlak görünüyor, yolları açık olsun.

Efendim bunca batıya dönük etkinliğe Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş bir kapanış yapalım dedik ve "Herşey aslına rücû eder" sözünü boşa çıkartmamak için hemen yakındaki Cam Piramit'te açılmış "Yöresel Ürünler Fuarı"na uğradık. Şu anda kahve eşliğinde son olarak aşağıdaki etkinliği gerçekleştirmekteyim: Muhteşem final :)


Buraya kadar dayanma sabrını gösterdiyseniz teşekkür eder, "İmza: Kızın"ı okuyunuz, okutturunuz derim. Yeni haftanız güpgüzel olsun...

21 Ekim 2012 Pazar

HAVA, YAĞMUR, TİYATRO, ŞU, BU...


Geldiğimden beri her sabah gülümseyen bir güneş ve yazdan kalma bir havayla güne başlayan ben bugün bu gökyüzüne uyandım ve gerçekler alemine popo üstü çakıldım. Antalya sonunda mevsimlerin farkına varmıştı. Haydi biz alışkınız da deli gibi yağan yağmurlara, bayram sebebiyle Antalya'ya göç edecek popülasyon için hayli tatsız bir durum. Umarım 1-2 günlük meseledir, zira o popülasyon içinde benim de beklediklerim var.

Dün Antlya Devlt Tiyatrosu ile sezonun siftahını yaptım. "Piş.ti" isimli oyunu matinede izlemek için tiyatroya yollandım. Erken gitmişim, biletimi, broşürümü alıp Cafe Calypso'ya yerleştim, kahvemi ısmarlayıp kitabımı açtım.


Lakin okumam pek mümkün olmadı, hemen solumdaki camın dışında, cafenin terasında oturan kadının telaşlı halleri dikkatimi çekince ona yoğunlaştım ister istemez. Kısa saçlarını krape ile kabartmış, beyaz bir elbise giymiş, elinde çakma Louis Vouitton çanta taşıyan kadın bir oturup bir kalkıyor, saatine bakıyor, kendi kendine birşeyler mırıldanıyordu. Az daha dikkatli bakınca krapeli saçların arasında iki adet ayçekirdeği kabuğu olduğunu gördüm. İçeri girerse ve yakınıma oturursa söylemeye karar verdim. Bir gözüm o kabuklarda bir gözüm "Ölü Kelebeklerin Dansı"nda kitabımı okumaya çalıştımsa da çekirdekler baskın çıktı toparlayamadım. Sonra içeri girdi kadın ama öyle bir hava ile geçti ki yanımdan "Kabuklarınla bin yaşa" dedim ve toparlanıp tiyatro salonuna doğru yürüdüm. Salon yaş ortalaması 60+, bastonlu oranı üçte birdi. Devlet tiyatroları 65 yüş üstüne ücretsiz, özellikle matinelerde yaşlı nüfus fazla oluyor ve çok güzel oluyor. Bu uygulamayı çok yerinde buluyor ve devamını diliyorum. Girişte tuvaleti soran kadının ardından tuvalete girdim ve ellerini yıkamadan çıktığını görünce yollarıma gül dökse  bile yemek davetine gitmemeye karar verdim, eminim çok üzülecek:)

Oyuna gelince, "eh" diyeceğim. Oyuncular çok iyi iş çıkarmıştı, oyun ise bana biraz basit ve didaktik geldi, kadın haklarını komedi yoluyla bile işlemesi güzeldi ama benim tiyatrodan beklentimi karşılamıyordu. Yine de oyun nasıl olursa olsun emeğe, hele ki tiyatrocu emeğine saygım sonsuzdur; iyi ki varlar, iyi ki tiyatroları yaşatmak için çabalıyorlar...

26 Mayıs 2012 Cumartesi

TİYATROLU GÜNLER BİTERKEN


Tiyatro Festivali bitti, üzgünüm:(
Günlerdir görev yapar gibi o oyundan bu oyuna koşturduk, biraz yorucu ama çok keyifliydi. Bugün Çin Sokak Tiyatrosu'nun "Ejderha ve Kaplan" gösterisi ile kapanışı yaptık. Darısı önümüzdeki senelere...
Gösteri başlamadan epey önce gittik ve denize karşı bir kafeteryaya serdik postu. Hava kapalı, bulutlar dağlara çöreklenmiş ve kafeterya mebzul miktarda Çinli ile doluydu. Hepsi kıtlıktan çıkmış gibi yemek yemekle meşguldu. Çağırdığımız garsona "ne yiyebiliriz" diye sorduğumuzda "Çinliler doyduktan sonra" cevabını verdi. "İki gündür perişan etttiler bizi, sürekli yiyorlar" diye şikayetlendi ve ısmarladığımız alt tarafı kaşarlı tost için yarım saat bekleme süresi verdi. Çinlilere can feda dedik ve yarım saati başlatan gongu çaldık:)


Garson önümüze sus payı olarak birer bardak çay koydu ve gitti. Biz de tıpırdamaya başlayan yağmurun tepemizdeki şemsiyeye vuran sesini dinleyerek denize karşı çaylarımızı yudumladık.


Hava kararıp görüntü bu hale dönüştüğünde gösterinin başlama saati gelmiş, yağmur da hızını arttırmıştı. Geçidin yapılacağı alana gittik, Antalya Devlet Tiyatrosu tarafından dağıtılan yağmurlukları tepemize geçirdik. Sonra da "Ejderha ve Kaplan" gösterisi başladı. Çok görkemli bir gösteri değildi ama ilginçti. Aşırı hareketli olduğu için, ışık kötü ve hava da yağışlı olduğu için fotoğraflar pek kaliteli çıkmadı, idare edeceksiniz artık.



Böyleyken böyle. Bir festival daha biterken gökten 3 parlak yıldız düşmüş; biri Devlet Tiyatrolarının, biri tüm oyuncuların, biri de biz izleyicilerin tam tepesine...

25 Mayıs 2012 Cuma

YILDIZLARIN ALTINDA TİYATRO


Sabah kalktığımda gökyüzünde gördüğüm bulutlar moralimi fena halde bozmuştu, zira festival kapsamında izleyeceğimiz son oyun, "Benerci Kendini Niçin Öldürdü" açık havada, Yat Limanı'ndaki anfitiyatroda sahnelenecekti. Arkadaşları "yağmursuzluk duası"na davet edip Voltran'ın oluşmasını sağladım, kendimi bir alışveriş merkezine atıp dışarıyı görmeden totem yaptım ve sonunda yağmur bulutlarını hafif bir serpintiyle akşam olmadan dağıtmayı başardım:)

Bu kez ilahlar benden yanaydı, işler yolunda gitti ve oyunun başlama saatinden epeyce önce Yat Limanı'ndaki Tarihi İskele Simitçisi'nin-yandaki Oyuncak Müzesi'ne özenerek mi minicik boyutlu olduğunu anlamadığım- tahta sandalyelerine güç bela sığıştık.


Simit kalmadığı için poğaçalar eşliğinde gerçekten çok lezzetli çaylarımızı götürürken oyunun baş oyuncusu, Nazım Hikmet'i canlandıran Celal Kadri Kınoğlu da önümüzdeki çınarın zulasında başlama saatinin gelmesini bekliyordu Kürşat Alnıaçık ile birlikte.  Kaleiçi'nde ve Yat limanı'nda yenileme çalışmaları var, ortalık toz toprak içinde, her yer kazılmış, manzara hiç iç açıcı değildi. 

 

Saat 20.00'ye yaklaşırken mini sandalyelerden kalkıp anfitiyatronun girişinde uzayan kuyruğa dahil olduk. Yarım saat sonra da kapılar açıldı ve üzerlerine festival amblemi basılmış çanta şeklindeki sünger minderlerin yerleştirildiği basamakların en sahneye nazır olanına konuşlandık.  Ve beyaz takımıyla Celal Kadri Kınoğlu sahneye gelip "Benerci Kendini Niçin Öldürdü" şiirini o muhteşem sesiyle adeta ete kemiğe büründürdü.


Diğer rollerde Kürşat Alnıaçık, Tansel Öngel, Hülya Çelik ve Yurdaer Okur da sahneye kurulmuş devasa çarkın üzerinde adeta akrobasi yaparak olağanüstü bir iş çıkardılar. 



1,5 saatin nasıl geçtiğini anlamadan soluksuz izledik oyunu, bitince de güzel bir oyun izlemenin doygunluğuyla ayrıldık mekandan. Minderleri de bizlere bağışladılar. Baktım bazı teyzeler 5er, 10ar minderi sıkıştırmışlar koltuk altlarına gidiyorlar, hadi bakalım bilet parasını bedavaya getirdiler böylece:)

Ve ben de "Benerci Kendini Niçin Öldürdü" den birkaç satırla bitireyim bu yazıyı:

"Ayın on dördü
Ayın on dördünü Paris'te aç gezen gördü,
dedi ki:
-Bu gece ay,
dibi kalay
bir tencere gibi...

Ayın on dördü
Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü,
dedi ki:
-Bu gece ay
gökte açık kalan
bir pencere gibi
atlasak içeriye,
aşırsak be imanım
Meryem Ana'nın
gümüş takımlarını...

Ayın on dördü
Ayın on dördünü İrlandalı bir polis gördü
dedi ki:
-Benziyor ay
yıldızların yaldızlarını çalmak için
göğe çıkan bir hırsızın fenerine...

Ayın on dördü
Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü
dedi ki:
-Benziyor ay
haşmetpenahımın 
dizbağı nişanına...

Kızardı ayın on dördü.
Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü
dedi ki:
-Benziyor ay
Ganj'ın üstüne damlayıp yayılan
kardeş kanına..."

24 Mayıs 2012 Perşembe

PAL SOKAĞI'NDA ÇOCUK OLMAK


Biz yaşlarda olup da Ferenc Molnar'ın ünlü Pal Sokağı Çocukları'nı okumamış, radyoda yayınlanmış oyunlarını dinlememiş olan çok azdır herhalde. Kızıl saçlı Nemeçek çoğumuza çocukluk arkadaşı olmuş, ölümüyle bir yakınımızı kaybetmiş kadar üzmüştür. Bu yüzden festival nedeniyle Ankara Devlet Tiyatrosu'nca sahnelendiğini duyunca çocuk oyunudur demeden biletlerimizi aldık. Sonuçta bizim ruhumuzdaki çocuk da hala Nemeçek'le Pal Sokağı'ndaki arsada misket oynayabilecek yaşta.


İzleyicilerin çoğunluğunun çocuk olacağını biliyorduk ama bu kadarını tahmin etmemiştik. Birkaç ilkokul öğrencileri toparlayıp getirmişti, salon panayır yeri gibiydi.  Arkamda oturan bir dizi oğlan çocuğu oturduğum koltuğu tekmelemeye ve birbirlerini dürtüp yumruklaşmaya başlayınca geri dönüp önce bir tanışma girizgahı yaptım. İlköğretim 4. sınıftalarmış, teker teker isimlerini söylediler. Bana "öğretmen misin teyze?" diye sordular, "hayır, tiyatronun yönetmeniyim" dedim, acaip etkilendiler. Sonra oyuncuların çok çalışıp çok emek verdiklerini, gürültü ederlerse şaşırıp yanlış oynayacaklarını söyledim. Attığım palavra arada dürtükleyip, "yönetmen teyze, şöyle mi, böyle mi" diye sorsalar da oyun boyunca salonla kıyaslarsak nisbeten sessiz kalmalarını sağladı.


Nemeçek Kırmızı Gömleklilerin Botanik Bahçesi'ne gizlice girip ağaçta gözetleme yaparken yakalandıktan sonra sorgulanıp havuza sokularak cezalandırılınca salonda büyük bir uğultu koptu. 




Zavallı şirin Nemeçek bu yüzden üşütüp hastalanmış, kafasını koyacak yer ararken bizim salon cüceleri de gemi iyice azıya almış, ıslık, tepinme, bağırtıyla esasen doğru dürüst izlemedikleri oyuna katkıda bulunmaktaydılar. 


Pal Sokağı Çocukları ile  Kırmızı Gömlekliler arasında ilan edilen savaş sonrası yapılan dövüş bizim salonun tansiyonunu iyice yükseltmiş, bebelerin bağırtısından oyuncuların sesi  bile duyulmaz olmuştu. Öğretmenlerden bir tanesi sonunda "Yeter artık" diye bağırarak biraz sükuneti sağlasa da uğultu devam etti. Nemeçek hasta haliyle son anda yetişip Kırmızı Gömleklilerin reisini alt edince ıslıklar, çığlıklar havada uçuştu.


Nemeçeğin insanın içini burkan ölümü bile bizim yavruları yatıştırmaya yetmedi, zaten çoğu paldır küldür salonu terketmeye başlamıştı bile. Bir hengame ile oyun bitti ama kafa beyin kalmadı. Bu kadar güzel bir öykü ancak bu kadar güzel sahnelenebilir, bu kadar da gürültüye gidebilirdi. Keşke daha sakin bir ortamda, tiyatro adabını biraz olsun bilen çocuklar arasında izleyebilseydik. Rol alan gençler, başta Nemeçek rolündeki İpek Atagün Gezener olmak üzere harika bir iş çıkarmışlardı.  Adı çocuk oyunu olsa da rahatlıkla büyüklere de hitap eden, maharetle yapılan dansları ve rollerinin hakkını veren oyuncuları ile biraz gürültülü de olsa bu şahane gösteri ruhumdaki çocuğa ilaç gibi geldi. Emeği geçen herkes bin yaşasın...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

OYUN İÇİNDE OYUN

Lise yıllarımda fena halde kantoya merak salmıştım. Nurhan Damcıoğlu'nun en parlak zamanıydı, tek kanalllı TV'de Ramazan ayı başta olmak üzere sık sık boy gösterirdi. Dinleye seyrede hem kantoları, hem dansını iyiden iyiye öğrenmiştim. Bilhassa okulda, arkadaşlar arasında söylediğim kantolarla anılır olmuş ve adımı da bir dönemin ünlü kantocusuna atfen "Deniz Kızı Eftelya" takmışlardı. Normal şartlarda bir yakınımızın düğününde bile kalkıp oynamaya nazlanan bir tiptim, kantoya duyduğum ilgi şaşırtıcıydı. Öğretmenler bile öğrenmişti kanto söylediğimi, boş ders olmasın kazara, hemen sahneye(!) pardon tahtaya çağrılır, sözlü yerine kantoya kaldırılırdım. Lise bitene kadar sürdü merakım, sonra hayatın hayhuyu içerisinde unuttum gitti. Kantoların sözleri hala aklımda ama iş oynamaya gelince ııh, artık ne o nefes ne de güç var:)

 

Tiyatro Festivali kapsamında Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen "Kantocu" oyununu izlemeye giderken yolboyu aklımdan bunlar geçiyordu. Sadece kantolar değil, Direklerarası eğlencelerinin gerek radyolarda, gerek TV'de sık sık yayınlandığı bir çocukluk geçirmiş herkes gibi izleyeceğim oyunda neler göreceğimi aşağı yukarı tahmin ediyordum. 


Fuayeyi dolduran kalabalığın arasında oyunun yazarı ve yönetmeni Haldun Dormen de vardı. Tabii bu kadar kalabalık olunca ve biz biletleri gecikmeli olarak aldığımız için neredeyse en arka sıradaydı yerimiz. Bu durum hiç hoşumuza gitmedi, neyse ki görevlilerden biri ricamız üzerine bizi ön tarafta boş olan bir sıraya aktardı. O kadar avantajımız olsun artık, kadrolu izleyici haline geldik gide gele:)


Oyunun konusu 1920'lerin başında, Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında geçiyor. Verjin sahneye aşık bir genç kızdır. Direklerarası'nda bir tiyatro kumpanyasında kantoculukla başlar oyunculuğa kadar yükselir. Bu arada gönlünü kumpanyanın reisi Kenan Efendi'nin yiğeni Kuvayı Milliyeci Cemil'e kaptırır. Bir yandan aşkı, bir yandan işi, bir yandan yeni Cumhuriyetin kurulma sancıları arasında olaylar gelişir. 



Çalgılı-çengili, şarkılı-türkülü, danslı-eğlenceli sahneler birbirini izledi. Zaman zaman oyuncular izleyicilerin arasına karıştı.  Kostümler gözalıcı, dekorlar hoştu.


Genel anlamda eğlenceli, keyifli bir oyundu. Çok emek harcanmış, çok uğraşılmıştı. Benim açımdan ele alacak olursak Direklerarası türü oyunlar artık ilgimi çekmediği için çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, tarzım değildi demek daha uygun aslında. Verilen onca emeğe saygısızlık etmek istemem. Zaten finalde de çok alkış aldı. Yalnız bir oyuncu vardı ki özellikle bahsetmek istiyorum, 2 yıl önceki festivalde izlediğim ve Ankara'da uzun yıllar kapalı gişe oynayan (ki ben yine bayılmamıştım o oyuna da) Fosforlu Cevriye'de Güllü karakteriyle çok beğendiğim Kader İlhan bu oyunda da Mari rolüyle yine göz doldurup diğerlerinin arasından sıyrılmayı başardı.


Selam sonrası salonda oyunu izleyen Haldun Dormen yönetmen ve yazar sıfatıyla sahneye davet edildi ve kısa bir konuşma yaptı. 


Eh, bu da fuayede Haldun Dormen'e imzalattığım Program dergisi, koleksiyona bir ilave daha. Bugünlük bu kadar efendim. Yarın yeni bir oyunda buluşmak üzere...