.

.
.
Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2013 Perşembe

YEŞİL

Gündemle daralan nefesleri açmak için dün bir tatlı huzur almaya Kalamış'a olmasa da İncek'e gittik. Hava esintili, ortam latif, ağaç-çiçek bol idi. Gerisini fotoğraflar anlatsın:


Vişneler yakut


Kayısılar uğur böcekli idi


Toplanıp sepete girdiler ve bu sabah reçel oldular


Elmaların biraz zamana ihtiyacı var


Güllerin bazısı hala görkemli


Bazısı çardağa tırmanma çabasında


Bazısı moda deyimle "vintage" olmuş :)


Yorulana koltuk var


Özleyene tulumba


Üzüm olmasını bekleyemezseniz koruk terletin


"Bahçe biziz, bağ bizdedir"

Dönüş yolunun bir bölümünde bindiğim taksinin şoförü görmelere değerdi, daha adımımı atarken "hoşgeldiniz asil bayan" diye karşılayıp inerken "arabamı şereflendirdiniz asil bayan" diyerek uğurladı. Kendimi kraliçe Elizabet gibi hissettim vallah :)

Herşey iyiydi hoştu ama eve dönünce okuduğumuz haberle huzur muzur kalmadı. Yunus Emre hislerime tercüman:

"Şu dünyada bir nesneye yanar için, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere, gök ekini biçer gibi"



24 Haziran 2013 Pazartesi

"İLKİN SAKİN KİRAZ BAHÇELERİDİR ANDIĞIM ESKİ GÜNLERDEN"*


Biz gündemle hemhâl olurken dalları kiraz basmış


*"İlkin sakin kiraz bahçeleridir andığım eski günlerden"
Bahçe Görmüş Çocukların Şiiri/Sezai Karakoç
".......
O yıllar savaş yıllarıydı geceleri karartma
Gündüzleri fırın önlerinde birikirdi halk
Biz çocuklarla büyükler arasındaki fark
Bir yanda şehir, bir yanda kiraz bahçeleri"


12 Mart 2013 Salı

GÜNÜN ÖZETİ

Sabah puslu bir havaya uyandım. Beydağları görünmediği zaman keyfim kaçıyor. En iyisi sinemaya gitmek diye düşündüm ve vizyona girdiğinden beri aklımda olan "Eve Dönüş: Sarıkamış 1915"i izledim.


Yönetmen Alphan Eşeli'nin ilk filmi "Eve Dönüş". İsmindeki Sarıkamış ibaresine aldanarak savaş ve kahramanlık beklentisiyle giderseniz yanılırsınız. Film savaşı arka plana alarak insanın doğayla ve kendisiyle verdiği mücadeleyi anlatıyor. Hayatta kalabilmek için gündelik yaşamında çok iyi, çok saf olan bir insanın bile nasıl canavarlaşabileceğini gösteriyor. Ben filmi çok beğendim; Uğur Polat ve Serdar Orçin'in oyuncu olarak yer alması zaten yeterli referanstı, rollerini ne derece başarıyla canlandırdıklarını görünce yanılmadığımı anladım. Görüntüler masalsıydı, oyuncular aksamıyordu, olan biten kalbinize dokunuyordu ve doğanın gücü karşısında ne kadar aciz olduğumuz da bir kez daha kafamıza kakılıyordu. Ve savaşlar, olmaz olsun...

Hemen hemen tüm sahneleri karlar altında geçen filmden çıktığımda psikolojik olarak üşümüş ve konu gereği epey gerilmiştim. Öyle ki onca kardan sonra dışarda hafiften yağan yağmura bile razı olup yürümeye karar verdim. Yağmura ve yapışkan nemli havaya rağmen çiçeklenmiş ağaçlar ve şehrin dört bir yanına ekilmiş laleler, sümbüller, menekşeler moralimi düzeltti.

 


Son fotoğrafta gördüğünüz trencilik oynayan tırtıllar. Büyütüp bakarsanız birbirinin kuyruğuna eklenerek yürüdüklerini görürsünüz. İki tane yaşlı başlı teyzenin yerde ne incelediklerini merak edip baktığımda bu tırtıl-treni gördüm. Ben fotoğraflayıp ayrılırken teyzeler yoldan geçen birinin farkına varmadan üstlerine basıp ezmemesi için dua ediyorlardı :)

27 Ekim 2012 Cumartesi

BAYRAM 3


3. gün görüntüleri

26 Ekim 2012 Cuma

BAYRAM 2



2. gün görüntüleri

25 Ekim 2012 Perşembe

BAYRAM 1


1. gün görüntüleri

19 Ekim 2012 Cuma

BU SABAH

Bu sabah uyandığımda kütüphaneye iade edilmesi gereken bir kitap, postaya atılması gereken bir bayram kartı ve bankadan çekilmesi gereken bir para olduğunu hatırlayınca bir "Fırsattan İstifade Yürüyüşü" yapmaya karar verdim. Zira hem banka, hem postane, hem kütüphane yürüyüş menzilim üzerindeydi. Birşeyler atıştırıp düştüm yola. Banka işi kolay halloldu, postane görevlisi suratsızda bir değişiklik yoktu, yine suratsızdı ve yine yavaştı ama sonuçta kartı aldığını ve makineden geçirdiğini gözümle gördüğüm için içim rahat çıktım ve parka doğru yürüyüşüme devam ettim. Parka girer girmez beni şu görüntü karşıladı:


Birkaç dakika gözümü alamadım dağların en beyefendi olanından, sonra "Şu dağların yükseğine erseler/Lale, sümbül, mor menekşe derseler" diye bir türkü tutturup devam ettim. Derken arkamdan bir "hişt, hişt" sesi duydum, döndüm baktım deniz, alınmış. Dağlara bu kadar rağbet var da neden bana bir bakış bile fırlatmadın dedi. Haklı, o gümüş pırıltılar ihmal edilir miydi hiç, ayıpladım kendimi.


Tenhaydı park; denize bakan banklardan birine yerleşmiş, daha kargalar kahvaltısını yapmadan şaraba yumulmuş üç sarhoş dışında sağlıklı yaşam yürüyüşü yapan solaryum bronzu bir hatunla, bir-iki turist bir de aşağıdaki bisiklet çarptı gözüme.


Sonra henüz sabah kahvemi içmediğimi hatırladım ve Seyir Cafe'ye yerleşip manzaralı bir latteyi kütüphaneye teslim edeceğim kitabın son birkaç sayfası eşliğinde bünyeye yolladım.


Kitap ve kahve bitince Doğan Hızlan Kütüphanesi'ne doğru yürüyüşe koyuldum. Geçerken bu şirin, beyaz şeyle selamlaştık.


Mavi yaseminleri de küstürmek istemedim, onlara da el salladım.


Kitabı kütüphaneye iade edip dönerken ateş ağaçlarının tekrar çiçeğe durduğunu görünce şaşırdım kaldım.


Yürüyüş güzel lakin hava çok sıcaktı, millet kendini denize atmış serinlemeye çalışıyordu. Ben de kendimi eve attım dinlenmek için. Bu akşam çok güzel bir etkinliğe katılacağım, Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde İdil Biret Brahms'ın 2 No'lu Piyano konçertosunu seslendirecek.  Biz de zevkle dinleyeceğiz. Antalya, seni ve etkinliklerini seviyorum...

19 Aralık 2011 Pazartesi

YAPRAK KOLEKSİYONU


Antalya'da mevsim sonbahardan kışa benzer birşeye dönüşürken giderayak yaprak koleksiyonu yapayım dedim. Ne ararsanız var; çınar, okaliptüs, incir, akçaağaç, meşe, dut, kavak, adını bilmediğim kırmızı yapraklı birşeyler, vesaire vesaire. Koyduk çerçeveye yolculadık yaprakları seneye görüşmek üzere, şimdi her dem yeşil kalanlarla hemhâl olmak zamanıdır.


Buyrun karabiber, sallamış saçlarını salkım söğüt gibi, acı kokusu kendini ele verse de çiçeklenmiş üstelik, pek keyifli...


Ha bir de üzücü haber; Altın Portakal büyükannemiz sizlere ömür, geçerken gördüm. Bir sürü kız torunu başına toplanmış yas ediyorlardı. Başsağlığı dileyip ayrıldım, bakalım seneye tahta kim oturacak. Hayırlısı...

15 Haziran 2011 Çarşamba

GELDİM ANKARA

Geldim; 15 günlük, nasıl geçtiğini anlamadığım bir Antalya seferinden sonra yine Ankara'dayım. Kural değişmedi, yine çok yoruldum, yine uykusuz kaldım ve yine sütçü beygiri modunda katettim onca yolu. Ara sıra kırpışık ve mahmur gözlerle etrafı izlemeye çalıştım ama sanki gözkapaklarımın üstüne birileri oturmuştu, çok kısa sürelerde açık tutabildim. O süre içinde gördüklerim iyiydi, hoştu, yeşildi, çiçekliydi, seyredilesiydi ama uzun sürmedi ne yazık ki, tekrar geçi geçiverdim uyku alemlerine. Lakin o mahmur halimde bile birşey dikkatimi çekti; yol kenarlarında kenar süsü gibi sık sık rastgeldiğimiz "Hatıra Ormanları". "Gökten Zembille İnenler Hatıra Ormanı", "Abdesthane Görevlileri Hatıra Ormanı", "Hüsamettin Efendi ve Şürekası Hatıra Ormanı" gibi nadide isimler taşıyan bu sözümona ormanlar nasıl ormandır bir türlü çözemedim. En az 30 yıldır gider gelirim Ankara-Antalya arasını, kocaman tabelalarla Hatıra Ormanı olarak işaretlenmiş bu alanlarda değil orman tek bir ağaç bile görmem. 30 senede ben enine büyüdüm, yaş olarak büyüdüm, belki boyum bile büyüdü ama tek bir ağaç büyümedi şu hatıra ormanlarında. Sırrını bilen varsa söylesin Allahaşkına ne iştir bu "Hatıra Ormanı" işi, gerçekten ormana dönüşmüş halini gören oldu mu bu arazi parçalarının?


Sonra Afyon taraflarında birşey daha dikkatimi çekti; anladım ki Afyon Karadeniz Bölgesinde imiş. Zira yolboyunca iki adımda bir "Akçaabat Köftecisi" vardı, bir de "Sümela Mangal Kebap". Hatta kocaman bir okun üstünde "Sümela'ya gider" yazıyordu, pek sevinmiştim hazır yola çıkmışken manastırı da göreceğiz diye ama ne yazık ki mangal kebap evi imiş:))


Öğlen vakti alışkanlık üzere İkbal'de mola verdik. Yan masamızdaki boynuna gömlek içi lacivert fular bağlamış  çakma Önder Somer kuzu haşlama  ve yanında limon istedi. Garsonun getirdiği koca bir tabak dolusu limonun tamamını haşlamasına sıktıktan sonra o turşuya dönmüş sıvıyı hörp hörp götürdü, yetmedi karısının istediği dolmaların yarısını da kendi tabağına aktardı. Ne diyeyim afiyet ola...

Kendime gelip Sivrihisar'dan sonrasını ayık geçirmemi sağlayan bu görüntüler çay içmek her zaman uğradığımız bir tesisten. Daha masaya otururken güler yüzlü sahibi bir tabak ballı gözlemeyi burnumuza dayar, ne kadar itiraz etsek de yememiz için zorlar ve para da almaz. Bugün nasılsa yoktu ve biz de fırsattan istifade çayı içer içmez kaçtık, Allah muhafaza yetişir ballı gözlemeyi arkamızdan getirir diye de gaz pedalına yüklendik:)

Bu tesiste her zaman bir ilginçliğe denk geliriz. Bir seferinde yoğun bir kar yağışı vardı ve bahçe kar altında rüya gibi görünüyordu. Bir başka sefer terasa belki iki kamyon dolusu balkabağı yığılmıştı ve içlerinde çok değişik biçimde olanları vardı. Bu sefer sardunya çılgınlığı hakimdi hem terasta hem bahçede, harikaydı, içim açıldı.

Aslında bir ay önce gelmeliymişim, bol miktarda leylak ağacı gördüm çünkü bahçede. Hep tazesini çekecek değilim ya bu defa da kurumuş halini görüntüleyim istedim, ben bu ağacın yapraklarını bile seviyorum.

Bir yolculuk da böylece bitmiştir. Hoşbuldum Ankara...


8 Haziran 2011 Çarşamba

KALEİÇİ KAÇAMAĞI


Uyudum uyandım, tekrar yoruldum ama bu sefer keyif için ve size güpgüzel fotolarla döndüm. Çok eski bir arkadaşımın doğum günüydü bugün. Tanışalı 30 yıla yakın ama biz tanışmadan önce de tanışıyormuşuz haberimiz yokmuş; aynı mahallede bir sokak arayla oturmuş, aynı ilkokulu, aynı liseyi, aynı fakülteyi birer yıl arayla bitirmişiz birbirimizin farkında olmadan. Hayat bizi çalıştığımız lisede birleştirdi, bir daha da ayrılmadık zaten. Aynı alt kültürle yetişmenin gereği pekçok olaya bakış açımız, zevklerimiz, ilgi alanlarımız benzeşir ve ben bu uzun ayrılık döneminde arkadaşımı çok özlemişim. O yüzden bugün hala bitiremediğim işlerime bir ara verdim ve bence Antalya'nın en güzel manzaralı yerinde, Yat Limanı'nda felekten bir gün çaldık. Haydi siz de mahrum kalmayın bu güzellikten, tıklayın ve seyredin, içiniz açılsın...




Bu kahve sevgili Kaymaklı Kadayıf'ın şerefine. Bana siparişi vardı Yat Limanı'na karşı bir fincan kahve içmem için, onu kıracağıma yeni yaptırdığım dişimi kırarım:)



Red'imiz Kit'imiz, Daltonlarımız, Temel Reis'imiz ve Gülcemal vapurumuz Yat Limanı'nda yeni açılmış Oyuncak Müzesi'nden. Henüz eksiklikleri olsa da güzel bir girişim olmuş.


Güzel bir gündü, en az Beydağları kadar...

4 Haziran 2011 Cumartesi

GÜNE GÜZEL BAŞLAMAK


Sabahın köründe kalkıp yüklükteki saf yünden kilime tebelleş olan güvelerle verdiğim mücadele canıma okumuş olsa da parkta yürüyüş yapma arzumdan caymadım. Henüz saat 10 olmasına rağmen sıcak kendini hissettiriyordu. Ama hafiften esen rüzgar, denizin maviliği, ufukta görünen tekneler, puslu gökyüzü, zeytin ağaçları, çiçekler, palmiyeler, yaprakların hışırtısı, havadaki ıtırlı koku sıcağa aldırış etmemi engelledi. Kendimi Yaşar Kemal romanlarından birinin kahramanı gibi hissederek yürüdüm de yürüdüm. Sizleri de unutmadım tabii ki, buyrun benimle yürüyün, benim gözümden seyredin etrafı. Fotoğrafları tıklamayı unutmayın ki küsmesinler size:)









Yeni bir yürüyüşte buluşmak üzere iyi hafta sonları...