
Geldim; 15 günlük, nasıl geçtiğini anlamadığım bir Antalya seferinden sonra yine Ankara'dayım. Kural değişmedi, yine çok yoruldum, yine uykusuz kaldım ve yine sütçü beygiri modunda katettim onca yolu. Ara sıra kırpışık ve mahmur gözlerle etrafı izlemeye çalıştım ama sanki gözkapaklarımın üstüne birileri oturmuştu, çok kısa sürelerde açık tutabildim. O süre içinde gördüklerim iyiydi, hoştu, yeşildi, çiçekliydi, seyredilesiydi ama uzun sürmedi ne yazık ki, tekrar geçi geçiverdim uyku alemlerine. Lakin o mahmur halimde bile birşey dikkatimi çekti; yol kenarlarında kenar süsü gibi sık sık rastgeldiğimiz "Hatıra Ormanları". "Gökten Zembille İnenler Hatıra Ormanı", "Abdesthane Görevlileri Hatıra Ormanı", "Hüsamettin Efendi ve Şürekası Hatıra Ormanı" gibi nadide isimler taşıyan bu sözümona ormanlar nasıl ormandır bir türlü çözemedim. En az 30 yıldır gider gelirim Ankara-Antalya arasını, kocaman tabelalarla Hatıra Ormanı olarak işaretlenmiş bu alanlarda değil orman tek bir ağaç bile görmem. 30 senede ben enine büyüdüm, yaş olarak büyüdüm, belki boyum bile büyüdü ama tek bir ağaç büyümedi şu hatıra ormanlarında. Sırrını bilen varsa söylesin Allahaşkına ne iştir bu "Hatıra Ormanı" işi, gerçekten ormana dönüşmüş halini gören oldu mu bu arazi parçalarının?
Sonra Afyon taraflarında birşey daha dikkatimi çekti; anladım ki Afyon Karadeniz Bölgesinde imiş. Zira yolboyunca iki adımda bir "Akçaabat Köftecisi" vardı, bir de "Sümela Mangal Kebap". Hatta kocaman bir okun üstünde "Sümela'ya gider" yazıyordu, pek sevinmiştim hazır yola çıkmışken manastırı da göreceğiz diye ama ne yazık ki mangal kebap evi imiş:))
Öğlen vakti alışkanlık üzere İkbal'de mola verdik. Yan masamızdaki boynuna gömlek içi lacivert fular bağlamış çakma Önder Somer kuzu haşlama ve yanında limon istedi. Garsonun getirdiği koca bir tabak dolusu limonun tamamını haşlamasına sıktıktan sonra o turşuya dönmüş sıvıyı hörp hörp götürdü, yetmedi karısının istediği dolmaların yarısını da kendi tabağına aktardı. Ne diyeyim afiyet ola...
Kendime gelip Sivrihisar'dan sonrasını ayık geçirmemi sağlayan bu görüntüler çay içmek her zaman uğradığımız bir tesisten. Daha masaya otururken güler yüzlü sahibi bir tabak ballı gözlemeyi burnumuza dayar, ne kadar itiraz etsek de yememiz için zorlar ve para da almaz. Bugün nasılsa yoktu ve biz de fırsattan istifade çayı içer içmez kaçtık, Allah muhafaza yetişir ballı gözlemeyi arkamızdan getirir diye de gaz pedalına yüklendik:)
Bu tesiste her zaman bir ilginçliğe denk geliriz. Bir seferinde yoğun bir kar yağışı vardı ve bahçe kar altında rüya gibi görünüyordu. Bir başka sefer terasa belki iki kamyon dolusu balkabağı yığılmıştı ve içlerinde çok değişik biçimde olanları vardı. Bu sefer sardunya çılgınlığı hakimdi hem terasta hem bahçede, harikaydı, içim açıldı.
Aslında bir ay önce gelmeliymişim, bol miktarda leylak ağacı gördüm çünkü bahçede. Hep tazesini çekecek değilim ya bu defa da kurumuş halini görüntüleyim istedim, ben bu ağacın yapraklarını bile seviyorum.
Bir yolculuk da böylece bitmiştir. Hoşbuldum Ankara...