.

.
.
Diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diziler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Temmuz 2013 Cumartesi

CUMANIN ERTESİ

Yine uykusuz bir gecenin geç kalkılmış sabahında bayat simit ve örgü peyniriyle kahvaltı yapıp keyif kahvemi elime aldıktan sonra güne kâr kalanlar şunlar oldu:



Gecikmeli olarak "Hannibal" izlemeye başladım. İtiraf edeyim öyle bir niyetim yoktu, dün blogcu kızkardeşlerimden biriyle Madds Mikkelsen üzerine yaptığım küçük bir yazışma sonrası tavsiye üzerine niyet ettim. Biz Hannibal'in Anthony Hopkins olanı ile büyüsek de tebdil-i aktörde ferahlık vardır. Esasen ben psikopat Anthony'lerden "Sapık" nâmıyla meşhur Perkins'i tercih ettiğim için Hopkins'in yerine bu yakışıklı mı, sevimsiz mi, soğuk nevale mi olduğuna bir türlü karar veremediğim Mikkelsen'i koymakta beis görmedim. Günde bir ya da iki bölümle en fazla 10 günde birinci sezonu tamamlamayı planlıyorum.


Gündüz Vassaf'ın yazdığı, bir nevi köprü destanı olan "Mostari"yi çektim kitaplıktan. Dün dünya tatlısı bir miniğin (kendisi en birinci arkadaşım olur) hediyesi olan fincanda bir kahve yaptım kendime ve iki köprüyü karşılıklı yerleştirdim. Alaycı bakışlarla incelediler birbirlerini iki benzemez yapı. Bizimki; modern zamanların uzun bacaklı, havalı ve şehirli hatunu burun kıvırdı, konağından pek çıkmasa da geleni gideni bol, cami yıkılsa da mihrap yerinde, asil ve ketum Boşnak güzeline. Boşnak güzeli bıyık altından güldü, "sen daha toysun, ne gördün ki" dercesine. Bir dizi estetik operasyonla yenilenmiş omuzlarını silkip döndü arkasını. Adı üstünde Boğaz Köprüsü, boğazından geleni tutamaz, cevap vermek üzereyken atladım üstüne, alıp götürdüm mutfağa. "Söylen kendi kendine, yarışamazsın Mostar Köprüsü'yle" dedim, "kırk fırın ekmek yemen gerekir daha". Döndüm geldim, şefkatle okşadım Mostar'ı, savaş yaralarını onarmak istercesine, ilk 60 sayfasıyla döktü içini.


Ve sonra bu küçük dev adamın ölüm yıldönümü olduğunu hatırladım ve bir şiir okudum onun için;

Çok merak ediyorum kendimi
Başıma birşey mi geldi
Öldüm mü kaldım mı
Hiçbir haber yok kendimden

Bu sabah kapımı çaldım
Kapıyı açan kendim
Bir süre kendime baktım
Bu güleç yüz bendim

Oh ne güzel bir sabah
Bugün de yaşıyorum demek
Benden başka yok kimsem
Beni merak edecek. 

Aziz NESİN

Anısına bin saygı...
Haftasonunuz güzel geçsin.





30 Eylül 2011 Cuma

MOR MENEKŞELER


MOR MENEKŞELER

10 EKİM'DE TRT 1'DE

21 Eylül 2010 Salı

PERİLER, YIRTILAN PABUÇLAR, PATLICAN BEĞENDİLER, MELİSALAR, ARKADAŞLAR, DİZİLER. E, DAHA NE OLSUN?

Bu aralar böyle, sıcaktan ve rutubetten dışarı çıkamayınca ev içi fotoğraflarıyla idare edeceksiniz artık. Görsel eklemeyince gözüme hoş gelmiyor yazılar. Şikayeti olan parmak kaldırsın:) Görüldüğü üzere Ayfer Tunç'un yeni kitabını okumaktayım: "Yeşil Peri Gecesi". Fiyakalı bir ismi var değil mi? Kendisi de pek sürükleyici, sular seller gibi okunuyor. Henüz başlardayım, okudukça daha detaylı bilgi veririm.

Akşamüstü Antalyalı blogger arkadaşım Özlem ile buluştum bir kahve içimi. Gerçi kahve değil soda içtik ama olsun, maksat görüşmekti. Bugün havadaki nem berbat boyutlardaydı, ne giysem üstüme yapıştı, ter tepemden aşağı yağmur gibi boşaldı sokağa çıkınca. Üstüne üstlük hayatımda giydiğim en rahat ayakkabı olan kırmızı pabucumun teki 50 metre gitmeden tamiri mümkün olmayacak şekilde yırtılmaz mı? Oracığa çöküp avaz avaz ağlamak istedim. Yırtılan ayakkabı olsun diyeceksiniz, olsun tabii ama problemli ayaklarımı bu kadar rahat ettirecek bir yenisini bulmak kolay değil. Kendisini mumyalatıp "Bende Emeği Büyük Olanlar Müzesi"ne koymak niyetindeyim:))

Özlemcimle kitaplar, bloglar, Antalya'nın sıcağı ve nemi üzerine sohbet edip özlem giderdik ve bir dahaki Antalya'ya gelişime kadar vedalaştık. Eve gelince Ekmekçimin aklıma getirdiği beğendiyi pişirdim ama tüyo aldığım için kendilerini bıçakla deşmemden dolayı patlıcanlar patlıycan olmadı. Sağsalim közlenip hazır hale geldiler.

Bu sezonun izlenebilir dizilerinden biri, "Öyle Bir Geçer Zaman ki" bitti az evvel. Evin babaannesi Hasefe Hanım'ın ettiği lafı pek sevdim. Diyor ki: "Acele etme oğlum, biraz düşün. Fare bile üfleye üfleye yer adamın kulağını." Hahayt, zaten Hasefe Hanım bu dizinin yıldızı bence, anneanneme benziyor huyu suyu.

Geçen gün parkta şu bitkiyi gördüm. Bildiğimiz melisa çalısı, hani şu geceleri baygın koku verenlerden, buraya kadar tamam da üzerlerindeki beyaz topçukların ne olduğuna akıl erdiremedim. Çiçeği desem değil, zira o saman rengi, saçaklı birşey. Meyvesi ya da tohumu olsa gerek. Belki Mine Hanım beni bu konuda aydınlatır görürse fotoğrafı.

Haydi, ben gittim artık, şu Yeşil Peri'nin biraz daha ifadesini alayım. İyi geceler efendim...

20 Eylül 2010 Pazartesi

PAZAR BİTTİ, YENİ HAFTAYA SELAM OLSUN...

Öff, "Behzat Ç." yi izledim, final berbattı, çok etkilendim. Halbuki biliyordum sonunu, kitabı okumuştum. Bundan sonra olacakları da biliyorum aslında. Emrah Serbes'in Ankara polisiyelerinin sıkı takipçisiyim. Şu kadarını söyleyebilirim kitabın orijinaline sadık kalarak birebir çekim yapmışlar, çok beğendim, tipler de cuk oturmuş. Emrah Serbes iyi bir genç yazardır. Polisiye sevmiyorsanız bile "Erken Kaybedenler" isimli kitabını öneririm, sıkı öyküler vardır içinde.

Bu sabah çayıma 16 yaşındaki dadı Katya Spivak ile 68 yaşındaki ressam ve çocuk kitapları yazarı Marcus Kidder eşlik etti. Amerikalı yazar Joyce Carol Oates'i "Amerikan Damak Zevki" adlı romanı ile keşfetmiştim. Yazım tarzı hoşuma gittiği için çıkan diğer yapıtlarını da takip etmeye çalıştım. "Güzel Bir Kız"ı yaz başında almıştım, okuma sırası ancak geldi. Üçte birini okumama rağmen sevdim, genç bir kızla yaşlı bir adam arasındaki ilişki konu ediliyor, bakalım sonu nereye varacak.


Sıkıcı Pazar'ın öğleden sonraki bölümündeyse epeydir bekleyen bir film vardı: "ADAM". Yönetmenliğini Max Mayer'in yaptığı filmde Asperger Sendromlu genç bir elektronik mühendisi ile komşusu genç kız arasındaki inişli çıkışlı ilişki konu edilmiş. Zaman zaman eğlenceli, zaman zaman düşündürücü, ilginç bir yapımdı.

Sıcak bir Eylül Pazar'ı da geçmişe karıştı, şimdi önümüzdeki haftaya bakma zamanıdır. Rastgele...

7 Mayıs 2010 Cuma

İSTEMEM, EKSİK OLSUN


Bir yalıda yaşamadığım ve zengin olmadığım için çok mutluyum. Sosyeteye dahil olmadığım için daha da mutluyum. Dün tesadüfen alakasız bir yerinden daldığım "Aşk-ı Memnu"yu izlerken şükrettim. Yahu bir insan evladı uyku dışında geçen saatlerini sürekli topuklu pabuçların üstünde nasıl geçirir? Boldöküm bir eşofmanın verdiği rahatlıktan kendini mahrum bırakarak daracık korselerle biçimlendirilmiş vücudunu şık şıkırdım elbiselerle nasıl donatır günboyu? Günde 3 öğün "Yemekteyiz" programındaki gibi düzenlenmiş bir sofranın başında dimdik oturarak protokolle yemek yer gibi nasıl doyurur karnını? Çatkapı misafirliğe gitmenin ya da çatkapı misafir kabul etmenin samimiyeti olmadan resmi davetlerde nasıl salınır? Ben eve ayda bir gelen temizlikçiye tahammül edemezken ev ahalisinden daha kalabalık bir hizmetçi ordusuyla nasıl başeder? Şöyle kanapeye yan gelip yayılmak varken bacaklar üstüste atılıp aynı yöne paralel uzatılarak kazık gibi nasıl oturulur?

Uff, düşünmesi bile sıkıcı. Cyrano de Bergerac'ın ünlü tiradında söylediği gibi: "İstemem, eksik olsun!.."

19 Ocak 2010 Salı

YİNE KAPALIÇARŞI'DAN 2

Yahu ne Kapalıçarşı'ymış kardeşim, bir günde 3. postu yazdırdı bana. Geçenlerde okumuştum bir yerlerde Nejat İşler ile yönetmen arasında sorun var, dizi bitebilir falan diye birşeyler. Diziyi bitirseler bundan iyiydi. Sen Nejat İşler'i, dizideki namıyla Cemal'i tut öldür trafik kazasında. Aman kardeşim ortalık birbirine girdi, ağıt, figan kıyamet. Diyar ağlar, Arda ağlar, ana ağlar, baba ağlar, derken telefonunu biryerlerde unuttuğu için haberi geç alan Mahmut gelir, onun ağlamaması ağlamasından beter yürekleri dağlar. Ardından bir de cenaze töreni, tut kelin perçeminden. TV başında krize girdik. Kardeşim bu kadar iyi rol yapmak zorunda mısınız, neredeyse kalkıp helva kavurup Yasin okuyacaktım. Akşamım ziyan zebil oldu, taziye evine gitmiş gibi ağla babam ağla, kafam gözüm şişti. Yazık bizlere ya, iyi geçinin yönetmenlerinizle, uyumlu davranın, fazla para istemeyin, yönetmenler siz de biraz alttan alıverin oyuncularınıza. Ne bu ya, her anlaşamadığınızı öldürüp izleyicileri bu kadar üzmeye hakkınız var mı? Aaa, gerçek hayatta yeteri kadar stresimiz var zaten bir de TV başında kederlere garkolduk.

Mahmut yani Olgun Şimşek yine yaptı yapacağını bu bölümde de. Ölüm haberini aldıktan sonra onu yalnız bırakmayan, cenazede yanından ayrılmayan Seher'e bir bardak çay getirdi, Seher "İçmesem, gidecektim zaten ben" dediğinde de boynunu büküp "Sana minnetimi ifade etmeye çalışıyorum fakat şu an elimde çaydan başka birşey yok" diyerek vurdu 12 den yine bizleri. Sadece Olgun Şimşek için bile bu dizi izlenir ama ah bir de oyuncuları öldürüp ardından bu kadar gerçeğe yakın üzülüp bizleri perişan etmeseler...

29 Aralık 2009 Salı

KAPALIÇARŞI'DAN

Kapalıçarşı dizisinin dün akşamki bölümünde Mahmut'u oynayan Olgun Şimşek ile çiğköfteci Seher'i canlandıran Tülin Özen arasındaki diyalog unutulmayacak güzellikteydi:

Seher: "Sen tıpkı Saatli Maarif Takvimi'nin sayfaları gibi konuşuyorsun."
Mahmut: "Onun için mi beni çekip çekip koparıyorlar."