.

.
.
Kitap Meydan Okuması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Meydan Okuması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2014 Pazartesi

ALTINDAN PORTAKAL 4 VE KMO (29)

Bugün portakalımızdan tek bir dilimcik yedik, yerli malı idi kendileri. Üstelik Venedik Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü almıştı ki izleyince hakettiğine emin olduk. Yönetmenliğini Kaan Müjdeci'nin yaptığı "Sivas" filminden bahsediyorum. 


Çekimleri Yerköy'de yapılan filmde 11 yaşındaki Aslan'ın köpek dövüşü sonunda öldü diye terkedilen bir köpeği sahiplenmesi, onunla kurduğu ilişki ve Pamuk Prenses temsilinde prenses olan sınıf arkadaşı Ayşe'ye kendini beğendirme çabaları konu edilmiş. Köpek dövüşü sahneleri yer yer tedirgin etse de oldukça başarılı bir yapım ortaya çıkmış. Bilhassa Aslan rolündeki yerel oyuncu Doğan İzci'nin muhteşem oyunu izlenmeye değerdi. Doğan İzci Venedik'te de yan ödüllerden bir "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü"nü hakkıyla elde etmiş.

Bu yıl festivale köpekli filmler damga vurmuş sanki, en az insanlar kadar başarılı canlandırmalar yapmış onlar da. "Sivas" filmini, bilhassa da Doğan İzci'nin oyunu için mutlaka izleyin derim.

Kitap Meydan Okuması'nı bitirmek üzereyiz. 29. soru şöyle:

29. gün: Herkesin nefret ettiği ama senin sevdiğin bir kitap:

Var mı ki öyle bir kitap, herkes nefret edecek ben seveceğim, enayi miyim yav :) Bilemedim valla, aklıma gelirse söylerim.

Ve son olarak bir Antalya manzarasıyla bitirelim, Beydağları'nı özleyenlere gelsin:


12 Ekim 2014 Pazar

ALTINDAN PORTAKAL 3 VE KMO (28)

Geldik festivalin üçüncü gününe, bugün iki film vardı sırada. Birincisi "Ustaların Gözünden" kuşağından Dardenne Kardeşlerin yönettiği "İki Gün, Bir Gece" idi:


Başrollerini Marion Cotillard ile Fabrizio Rongione'nin paylaştığı film Sydney Film Festivali'nde "En İyi Film" ödülü almış. Geçirdiği depresyon nedeniyle bir süre işinden uzak kalan Sandra'nın çalıştığı şirkette işinden çıkarılması söz konusudur. Bunun önüne geçebilmesinin tek çaresi yapılacak oylamada iş arkadaşlarının alacağı primden vazgeçip Sandra'nın işinde kalması yönünde oy vermeleridir ve Sandra'nın bunun için sadece iki günü ve bir gecesi vardır. Marion Cotillard'ın usta işi bir oyun çıkartığı film oldukça güzel bir yapımdı. İzleme fırsatı bulursanız kaçırmayın derim...

Günü ikinci filmi "Uluslararası Yarışma" filmlerinden biri olan "Villa Touma" idi. Filistinli kadın sinemacı Suha Arraf'ın yönetmenliğini yaptığı filmi Suha Arraf ve oyunculardan Ula Tabari ile birlikte izledik. 


İşgal altındaki Ramallah'ın Ortadoğu savaşları sonucu değişen çehresine ayak uyduramayan aristokrat aile mensubu üç kızkardeşin kendilerini dünyaya kapattıkları yaşamları ve yanlarına aldıkları yetimhanede büyümüş hayat dolu yiğenleri ile olan ilişkilerini konu alıyor. Yer yer güldüren, yer yer hüzünlendiren, kolay izlenen bir yapım. Tavsiye olunur...


Fotoğraf film sonrası Festival Komitesi Başkanı Elif  Dağdeviren'in yönetmen Suha Arraf ve oyuncu Ula Tabari ile yaptığı söyleşiden.


Efendim, bu da 51 yaşına giren Altın Portakal teyzemiz. Yeni yaşında biraz tarz değiştirmiş, yaşına başına uygun giyinmeye çabalamış ama sankim bir ezik büzük olmuş, köşeli falan, sert hatlı. Göğüslerini de kapatıp edebini muhafaza etmeye karar vermiş ve galiba güneşte fazla kalıvermiş ki kapkara yanmış garip :) Az kalsın tanıyamayacaktım kendisini.

Portakalın 5. dilimini de bünyeye yolladıktan sonra gelelim Kitap Meydan Okuması'na, sondan 3 evvelki soru: 

28. gün: En sevdiğin kitap adı:


Sadece adını değil, içindeki öyküleri de pek sevdiğim Carson McCullers'in "Küskün Kahvenin Türküsü" karşınızda...

Kalın sağlıcakla, yarına bir Türk filmiyle 6. dilimin tadına bakacağız...

11 Ekim 2014 Cumartesi

ALTINDAN PORTAKAL 2 VE KMO (27)

Bugün altından yapılmış portakalımızdan iki dilim daha yedik, bugünkü dilimler dünkünden daha lezzetliydi. Ayrıca ortam biraz daha hareketlenmiş, salonlar dolmuş, basın ve sanatçılar da boy göstermeye başlamıştı. Uluslararası jüride Muhteşem Süleyman vardı, 2. filmi onunla birlikte izleyip onurlandık :)

Efendim günün ilk filmi sabah seansında izlediğimiz "Dünya Sinemalarından" bölümünden Sebastian Sepulveda'nın yönettiği "Las Ninas Quispe/Kızkardeşler" idi. 1974'de Şili'nin dağlık bir bölgesinde yaşanan gerçek bir olaya dayanan film çetin doğa koşullarında hayvancılık yaparak varolmaya çalışan 3 kızkardeşin onurlu mücadelesini anlatıyordu. Biraz ağır tempolu olmasına rağmen şahane doğa görüntüleri ve çarpıcı finali ile izlenebilir bir yapımdı. 


Öğleden sonra ise "Uluslararası Yarışma"nın ilk filmini, "White God/Beyaz Tanrı"yı seyrettik. Macar, Alman, İsveç ortak yapımı olan filmi Kornel Mundruczo yönetmiş, başrolünde Zsofia Psotta isimli çok genç bir kız ve  bir sürü köpek oynuyordu.


Film 13 yaşındaki Lili'nin köpeği Hagen'i kurtarmak uğruna verdiği mücadaleyi anlatıyor. Onlarca köpek rol almış filmde ve olağanüstü bir eğitimle yönlendirilmişler. Bir şekilde mutlaka izlemenizi öneririm. Filmin bitiminde başrol oyuncusu Zsofia Psotta ile sinema yazarı Alin Taşçıyan bir söyleşi gerçekleştirdi. 


Sanatsal etkinliğim bu kadarla kaldı sanıyorsanız yanılmaktasınız, günü Antalya Devlet Opera ve Balesi ekibinin sahneye koyduğu "Otello" balesinin prömiyerini izleyerek kapattık.


Gelelim Kitap Meydan Okuması 27'ye:

27. gün: Bir kitapta okuduğun en "sağ gösterip sol vuran" gelişme ya da sürprizli son:

Yeminle aklıma bir şey gelmiyor, son sorulara doğru su koymaya başladıysam festivalin etkisidir affola...


10 Ekim 2014 Cuma

ALTINDAN PORTAKAL 1 VE KMO (26)


51. Altın Portakal Film Festivali başladı. İlk seyrimizi yönetmenliğini Rodrigo Sorogoyen'in yaptığı İspanyol yapımı "Stockholm" ile yaptık. Oldukça çapkın olan ve bir partide gördüğü genç kızı gözüne kestirip ısrarla yakınlaşmaya çalışan bir gencin öyküsü. Çokca dialoga dayalı bir filmdi, ikinci yarıda oluşan ters köşeye yatırma hali filmi biraz canlandırdı. Yönetmen 2014 Malaga Film Festivali ve İspanya Sinema Yazarları Ödülleri'nde en iyi yönetmen, başrol oyuncusu Javier Pereria ise 2014 Goya Ödülleri'nde umut vaat eden oyuncu seçilmiş. İzlenebilir düzeydeydi ama illa ki seyredin de diyemeyeceğim.

Festival ilk gün olduğundan mıdır nedir, pek sönük pek cansız başladı. Bizim izlediğimiz salon neredeyse boştu, henüz ortalıkta bir sanatçı da görünmüyordu. Geçen yıl 1 liraya izlediğimiz AKM'de yapılan galaların biletleri 8 liraya çıkmış ve buna rağmen hala numarasız. Daha pahalı olması gereken özel sinema salonlarında ise emekli, öğretmen ve öğrenci biletlerinin 6,5, tam biletlerin 7,5 lira olması da düşündürücüydü, üstelik yerler numaralı. Hayırlısı bakalım, ilerleyen günlerde neler göreceğiz. Portakalı dilimledik, ilk dilimi yedik, devamı yarına...

Kitap Meydan Okuması'nda 26. güne gelecek olursak, sorumuz şu:

26. gün: Bir konu hakkındaki fikrini değiştirmiş olan kitap:

Düşündüm, düşündüm de bulamadım, demek ki çok sabit fikirli bir insan evladı imişim, yazıklar olsun kendime :)

6 Ekim 2014 Pazartesi

KİTAP MEYDAN OKUMASI (22) VE BAYRAM 2

Bayramda 2. günü ve "Kitap Meydan Okuması"nda 21. günü geride bıraktık. 22. günün sorusu ise şu:

22. gün: Seni ağlatan bir kitap:

Bu soruya tartışmasız tek bir kitap ismi verebilirim, Erdal Öz'ün yazdığı "Gülünün Solduğu Akşam".


Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının son zamanlarını anı-belge-anlatı karışımı bir tarzda anlatan kitap bitince "elde var hüzün" kalıyor geriye. Turgut Uyar'ın dizelerinde olduğu gibi:

"Herkes ne zaman ölür
Elbet gülünün solduğu akşam"

Bayramın ikinci gününü de eda etmiş bulunuyoruz. İki dost ziyaretinden sonra Antalya usulü piyaz ve şiş köfte götürüp yürüyüşe gittik. Haydi gitmişken yolüstü milletin öve öve bitiremediği Bitez Dondurma'ya uğrayalım dedik, Antalya'da şube açmış söylemesi ayıp. Pek hoş bir mekan, mavili beyazlı ahşap masalar, sandalyeler. Mideyi yeterince doldurduğumuz için mandalinalı ve karadutlu iki çeşitle yetinmeye karar verdik. Sonuç hayal kırıklığıydı, sıradan bir dondurmacıda yenebilecek sıradan bir dondurma işte, üstü kalsın. Daha da gelmem Davos'a...




5 Ekim 2014 Pazar

KİTAP MEYDAN OKUMASI (21) VE BAYRAM 1

Ve geldik 21. güne:

21. gün: Okuduğunu hatırladığın ilk roman:

Kısaltılmış çocuk romanlarını saymazsak okuduğumu hatırladığım ve hiç unutmadığım roman Bronte kardeşlerden Charlotte'nin "Jane Eyre"i dir.  Sanırım halamın kitaplarından biriydi, ihtisas için Ankara'ya gelirken bazı eşyalarıyla birlikte kitaplığını bizim eve getirmişti. Aç kurt gibi saldırmıştım o kitaplara, "Jane Eyre" ilk okuduklarımdan biriydi ve galiba orta 2. sınıftaydım. Tam bir ergenin hayal gücünü zorlayacak kitaptı ve çok sevmiştim. Jane Eyre'yle özdeşleşmiş, bay Rochester'e ürküyle karışık bir hayranlık beslemiştim. Sonraları kaç kez okudum bilmem, hala o soluk mavi, bez ciltli kitap kitaplığımda durur.


Sevdiğim pek çok kitap gibi bunun da filmini, dizilerini, her türlü yayınını büyük bir keyifle izledim diyebilirim. Hala da en sevdiğim kitaplar arasındadır ve ve bir taşra kasabasında kapalı bir hayat yaşayan o üç kız kardeşin böylesine güzel kitaplar yazabilmesine şaşarım. 

Bayrama dönersek; ilk gün yakın bir beldedeki aile ziyareti, bahçemizdeki sürpriz bir biçimde ürün verdiğini gördüğümüz Antep fıstıklarını toplama ve günbatımına yakın kısa bir yolculukla geçti.





Huzurla geçsin kalan bayram günleriniz...

3 Ekim 2014 Cuma

KİTAP MEYDAN OKUMASI (19)

19. gün ve bayram arifesi ve ben hala çok yorgunum, soruysa şu:

19. gün: Filmi çekilmiş olan sevdiğin bir kitap:

Soru biraz anlamsız geldi açıkcası, bir sürü sevdiğim kitabın filmi çekildi ama amaçlanan "sevdiğim kitabın çekilen filmini de sevdim mi?" ise, evet bir tane var: "Kapı"


Macar yazar Magda Szabo ile bir arkadaşım sayesinde tanışmıştım, "Kapı"yı bana uzatıp, "ben çok beğendim, sen de oku bakalım nasıl bulacaksın?" demişti. Son derece ilginç bir konusu  ve "Emerenc" gibi nev-i şahsına münhasır bir karakteri vardı kitabın. Çok sevmiş ve yazarın Türkçe yayınlanan her kitabına atlamıştım, topu topu üç tane zaten, hepsi de YKY'den çıkmış; "Kapı", "Katalin Sokağı" ve "Yavru Ceylan". Başka kitaplarının da yayınlanmasını dört gözle bekliyorum.

Sonra filminin çekildiğini duydum kitabın ve "umarım rezil etmezler" diye düşündüm, kıyamadım kitaba. Şans bu ya filmi Altın Portakal film festivalinde, yönetmeni ünlü Macar film adamı Istvan Szabo ile birlikte izledim (Szabo soyadı sadece benzerlik, aralarında bir bağlantı yok, Szabo Macaristan'da çok rastlanan bir soyadı imiş ve"terzi" anlamına geliyormuş). Film kitabı neredeyse birebir yansıtıyordu. Sayfa sayfa okudum sanki, üstelik Emerenc'i şahane Helen Mirren ve yazarı da çok sevdiğim bir oyuncu, Martina Gedeck oynuyordu.


Demek ki neymiş efendim, bazen usta bir yönetmen bir kitabı aynen ve başarıyla filme uyarlayabilirmiş. "Kapı"nın hem kitabını, hem filmini hiddetle ve şiddetle tavsiye ederim. Okuyun, izleyin asla pişman olmazsınız...

2 Ekim 2014 Perşembe

TİLKİ KÜRKÇÜ DÜKKANINA DÖNER VE KİTAP MEYDAN OKUMASI (18)


4 ay aradan sonra sonunda Antalya'ya, evime döndüm ve aynen yukarıdaki durumdayım. Bir insan ancak bu kadar yorulabilir. Zaten Ankara'da resmi evraklar peşinde koştururken yeterince heder etmiştim bünyeyi, yolculuk ve üstüne yerleşme çabaları tüy dikti.

Dün sabaha karşı 3,5 da sıfır uykuyla düştük yola. Her zamanki gibi sütçü beygiri misali ayakta uyuma modunda geçtim yollardan, arada bir gözümü açıp direksiyondaki eşime "nereye geldik?" diye sorup tekrar uyku ile uyanıklık arasında garip bir vaziyete dönüyordum. Uyanık kalmaktan daha da yorucu bir eylem bu. İkbal'de iki çay, bir tost dışında mola vermeden Antalya'ya ulaştığımızda saat 10.30'du, iklim değişmiş Akdeniz olmuş, Ankara'da donan sırtımız güneşle ısınmıştı. Çorapları, atletleri, hırkaları fora edip yaz moduna geri döndük. Gelgelelim iklim güleryüz göstermişti ama balkonda bizi bekleyen bir sürpriz vardı. Aldığımız tüm tedbirlere rağmen pazar sevişgeni kumrularımız yine yumurtlamayı başarmıştı, hem de hortum rulosunun tam ortasına. Yeni badanalanmış balkon duvarlarımız ve hortumumuzun neredeyse tamamı kumru pisliğine bulanmış, üstelik yumurtadan çıkıp neredeyse uçacak duruma gelen yavru kumru da ölmüştü. Öleli de epey olmuştu ki kaskatıydı. Bir yandan üzüldüm, bir yandan kızdım, bir yandan söylendim ama yapacak bir şey yoktu. Kumru ölüsünü attık, 2 saat boyunca balkon duvarlarını ve hortumun üzerini kumru pisliklerinden, tüylerden, yumurta artıklarından ve yuva niyetine toplanmış çer çöpten temizlemeye uğraştık. Üstelik yavru kumrunun anasıyla babası ölümden biz sorumluymuşuz gibi gün boyu balkonda yuvanın olduğu yere gelip kuğurdayarak taciz ettiler. İyice üzüldüm.

Kumru hastanesini dezenfekte ettikten sonra iş evin iç bölümlerine geldi, her taraf kapalı da olsa 4 ay boş kalan ev haliyle tozlanıyor. Mutfaktan çıkmam 4 saatimi aldı. Diğer odaları da iyi kötü toparlayıp kendimi duşa attığımda yorgunluktan bayılacak gibiydim. Göçebelik zor zenaat be bilok, fena yoruyor insanı. Yine de home sweet home yahu :)

Kitap Meydan Okuması'na gelirsek; gün 18, soru 18:

18. gün: Seni hayalkırıklığına uğratan bir kitap:


Orhan Pamuğun tüm kitaplarını okumuş ve Yeni Hayat dışında hepsini çok sevmiştim. "Masumiyet Müzesi"nin yayınlanacağını duyunca da çok heyecanlanmıştım, müze projesiyle birlikte ilginç bir kitap olacağını düşünüyordum. Kitap yayınlanınca kapağın güzelliği de bir an önce alıp okumam için yeterli nedendi ve fazla da arayı açmadan okumaya başladım. 


Fakat heyhat, okudukça kitabı elimden fırlatıp atma isteğimle boğuşmaya başladım. O sakız gibi sünen aşk sinirlerimi zıplattı, hayattan bezdirdi. Kemal'den ayrı, Füsun'dan ayrı nefret ettim, o sevmediğim Yeni Hayat'tan bile özür dileyecek duruma geldim. Güç bela bitirdim bitirmesine de nasıl bitirdim bir ben bilirim. Kısacası benim için tam bir hayal kırıklığıydı...

Not: Müzeyi bu yaz gezebildim, kitaptan daha ilginç olduğu tartışma götürmez :)

1 Ekim 2014 Çarşamba

KİTAP MEYDAN OKUMASI (17)

17. gün ve sorusu aşağıda, siz bu satırları okurken ben Antalya yollarında olacağım. Akdeniz ikliminde görüşmek üzere:

17. gün: En sevdiğin kitaptan en sevdiğin alıntı:

En sevdiğim kitaplardan birinden diyelim daha doğru olur. Barış Bıçakçı'nın "Sinek Isırıklarının Müellifi"nden birkaç alıntı:


"Sabahları yere yakın bulutların ardında görünüp kaybolan ormana bakarken kendimi güzel bir şiirini daktilo etmiş Oktay Rifat gibi hissediyorum. Sigaramı yakarken ağırbaşlıyım. Saçımı geriye doğru tarıyorum. Çipet çipet çitalinya.*"

"Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır... Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar."

"Cemil, genç Cemil'in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'ın Seçme Şiirleri'nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: "Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz." Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir. Silaha gerek yok."
 
"Zaten bu dünyada çoğunluğu herkesin kendisine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise Vüs'at O. Bener okurudur."
 
"Evet yaz gelince sır diye birşey kalmıyor. Açık pencereler çarpmasın diye pervazlara konulan minderler dışarı sarkıyor. Binalar insanlara dil çıkarıyor."

"Hayır, o hamleyi bulamadım! Yazar filan değilim ben Editör Hanım, ben sinek ısırıklarının müellifiyim. Kitabımı basarsanız arka kapağına da okuyucu için lütfen şöyle bir uyarı yazın: Hiç acımayacak!"
 
* "Çipet çipet çitelinya" Oktay Rifat'ın bir şiirinden alıntılama:

Mahallede esen akşam rüzgârında
Bir kuş kafesi gibidir zaman; usul
Usul sallanır arka bahçeye bakan
Penceresinde aşıboyalı evin,
Tütün kokan evin, ekmek kokan evin.
Ve kuş öter: çipet çipet çitalinya.
Güneş batar odalara kapanırız.
Döneriz ağaçlar, evimiz ve dünya.
 
 
 

30 Eylül 2014 Salı

KİTAP MEYDAN OKUMASI (16)

Kitap Meydan Okuması'da ikinci yarıya geçmiş bulunuyoruz, bugün 16. gün, iyi gidiyoruz iyi, yorulup sahaları terkeden yok henüz. Arada raporlu olanlar var, onlarda kaçırdıkları günleri üstüste girip telafi ediyorlar sağolsunlar. Bugünün sorusu kolay yerden geldi:

16. gün: En sevdiğin kadın karakter:

Aslında mutlaka birden fazla var ama ben bütün zamanlarımın en sevgili karakterini yazmak istiyorum:  Louisa May Alcott'un yazdığı "Küçük Kadınlar"ın Joe'su. 



Bu kitaplarla büyüdüm diyebilirim. İlk okuduğum kitabın kapak resmini bulup ekleyebilmek isterdim, kısaltılmış ince bir baskı idi. O haliyle bile beni büyülemişti, kendimi hemen Joe ile özdeşleştirmiştim, tek anlayamadığım onun beline kadar uzanan uzun saçları ve bunları kesip sattığı zaman aldığı para idi. Saç satılır mıydı, satılsa ne için kim alırdı, anlayacağınız peruk müessesesinden pek haberdar değildim o yaşta. Sonra "Arkası Yarın" programında "Küçük Kadınlar" dizi halinde verilmeye başlandı. Açılış anonsu "Meg, Joe, Beth, Amy" isimleriyle seslendiren kişiler tarafından yapılıyor sonra koro halinde "Küçük Kadınlar" diyerek kahkaha atıyorlardı, nasıl sabırsızlıkla beklerdim bir sonraki bölümü. Elimdeki kitabı 3. posta devirişimden sonra apartmandan arkadaşım Filiz'e babası "Küçük Kadınlar"ın orijinal halinden çevrilmiş, kapkalın bir baskısını aldı. Pek öyle edebiyattan falan anlayan bir adam değildi, kitabı da mutlaka tesadüfen bir yerden bulup almıştı ama Filiz bana ödünç verdiğinde arpa ambarına düşmüş aç tavuk gibi hissetmiştim kendimi. Bendeki incecik baskıda olmayan neler vardır neler o kitapta. Sonra devam kitaplarının varlığını öğrenip peşine düştüm, her üçünü de önce Yenimahalle Halk Kütüphanesi'nden bulup okudum, sonra kendim için satın aldım, bir daha okudum. O zaman ikinci kitabın adı "İyi Eşler" değil "İyi Zevceler" idi, hatta yaz tatilinde babasının görevi nedeniyle doğuda bir ilçeye giden arkadaşım küçük bir kitapçıya girip "Sizde İyi Zevceler var mı?" diye sormuş, kitapçı "bir dakika" diyerek yan dükkana geçmiş ve arkadaşıma "bu iyidir" diyerek cezve getirmişti :)

Joe'ya olan sevgim, hayranlığım, özentim arşa ulaşmıştı, rol modelimdi artık. Eminim pek çok kız çocuğu ve ergenin de rol modeli olmuştur. Hayranlığı ve sevgim hala devam etmekte, kitabın farklı ve içeriği geniş bir baskısını bulsam ve tekrar alıp okusam hayalleri kurmaktayım. Filmini, dizisini, kitapla ilgili ne varsa defalarca izleyip takip ettim, hala da edebilirim.

Şimdi diyorum ki, "Küçük Kadınlar"ı ve Joe'yu sevenler parmak kaldırsın :)



29 Eylül 2014 Pazartesi

KOŞTURMACA VE KİTAP MEYDAN OKUMASI (15)

Cumadan bugüne devreden sıkıntıyla uyanıp erkenden yollara düştüm, çok sevgili Ferminanım kardeşim de bana eşlik etti bu ne olacağı belirsiz yolculuğumda. İlk durak gereksiz yere para tahsil eden devlet dairesi oldu. Doğrudan müdür yardımcısıyla görüşüp sorunumu çözmelerini istedim. Beklememi, iki yazı yazacaklarını  ve ilgili birimlere gidip başvurmam gerektiğini söylediler, kısacası onların karıştırdığı pirincin taşını ben ayıklayacaktım. Çaresiz beklemeye başladık, derken tüm bu sıkıntıların sorumlusu arkadaş göründü elinde iki ayrı yazı ile. Gayet pişkin, sanki bu karışıklık onun yüzünden olmamış gibi, sitemime cevaben geri ödeme yapmayan bankayı suçlayarak yazıları elime tutuşturdu, ne bir özür, ne bir rahatsızlık. Neredeyse "ne diye ödedin parayı" diyecekti. Kendisini daha yüce güçlere havale ederek çıktım oradan, hakkımı ise ne bu dünyada ne öbür tarafta helal etmiyorum.

İlk durak gereksiz yere ödediğim harcı almak için Ulus'taki vergi dairesi oldu, neyse ki uzun sürmedi,  doldurduğum forma IBAN numaramı ekleyerek bıraktım ve Ferminanım kardeşimle birlikte ikinci müracaat mevkimize ulaşmak içir Oran otobüsüne attık kendimizi. Bir durak erken inmişiz, ayazlı bir yürüyüş yaptık ilgili dairenin döner sermaye müdürlüğüne ulaşmak için. Mübarek mekan sanki arayan bulamasın diye en olmayacak yere gizlenmiş. Dağ tepe aştık, patikalardan geçtik, ormanlarda kaybolduk dersem de inanmayın ama bir nevi benzer macera yaşadık. Sonunda ilgili makama ulaştık, yazımızı teslim edip bir IBAN numarası da oraya bırakıp döndük. Umarım paraların ödeme günü olarak çıkmaz ayın son çarşambasını seçmezler.

Günün ilk yarısının özeti böyle, ikinci yarısı da çok farklı değildi, yaptıracağımız işlem eksik fotoğraf yüzünden yarına ertelendi. Her türlü bürokrasiden nefret ediyorum diyerek "Kitap Meydan Okuması"na geçiyorum.

Bugün yarıladık meydan okumayı, 15. günün sorusu şöyle:

15. gün: En sevdiğin erkek karakter:

Bunca yıldır aklımda tutacak kadar sevdiğim bir erkek karakter var mı inan olsun çıkaramadım. İyice gerilere gidince Emily Bronte'nin "Uğultulu Tepeler"i ve onun haşin kahramanı "Heathcliff"geldi aklıma.


Ergen çağımda okuyup hala unutmadığıma göre beğenmişim keratayı, yer etmiş aklımda. Annem bile nerden duyduysa duymuş-ya da filminde izlemiş- "Hiçkılip" diye birinden sitayişle bahsederdi :) Eh annemin aklında bile yer ettiyse o yaşında normaldir benim unutmamam. Ne diyeyim, Allah sevdiğine bağışlasın, okuyanı çok olsun...


28 Eylül 2014 Pazar

KİTAP MEYDAN OKUMASI (14)

Neredeyse yarıladık, aferin bize:

14. gün: Filmi çekilen ve mahvedilen bir kitap:

Mutlaka başkaları da olmuştur ama benim umurumda olmamıştır, lakin sözkonusu olan başucu kitaplarımdan olan "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"in filmine "otur sıfır" demesem de sınıf geçecek bir not vermediğim aşikar. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"i Barış Bıçakçı henüz bu kadar popüler değilken almış ve okur okumaz vurulmuştum. Çok az kitaba, o kitabın kahramanlarına  bu kadar büyük bir yakınlık hissetmişimdir. Önüme gelen herkese tavsiye edip aklıma geldikçe karıştırmışımdır. Filminin çekildiğini duyunca sevindim ne yalan söyleyim, sabırsızlıkla bekledim gösterime girmesini ve koşa koşa gittim, salondan çıkarkenki halimse tam bir hayal kırıklığıydı. O abim, kardeşim, çocuğum gibi benimsediğim kahramanlar gitmiş yerine tanımadığım iki adam gelmişti. Ender neyse de Çetin'den neredeyse nefret edecektim. Nihal'in ise ağzının üstüne iki tane geçirmemek için kendimi zor tuttum, halbuki kitapta bayağı sevmiştim kızcağızı. 


Filmi sevmesem de genç yaşta kaybettiğimiz yönetmeni Seyfi Teoman'ı saygıyla anıyor, filmi sevenlerine bağışlıyor, ben kitabımı alıp kaçıyorum...



27 Eylül 2014 Cumartesi

KİTAP MEYDAN OKUMASI (13)

Çok yorgunum be bilog, dünkü koşuşturma, bürokratik faaliyetler ve stres tüm enerjimi sıfırladı. Üstelik daha  geri alacağım paraların mücadelesi var :) Onlar benim canıma okurken ben de kitaplarla meydan okuyayım bari, 13. soru şudur:

13. gün: En sevdiğin yazar:

Bu soruyu izninizle yerli ve yabancı olmak üzere ikiye ayırmak istiyorum ve oyumu hemcinslerimden yana kullanarak pozitif ayrımcılık yapıyorum :)
En sevdiğim yerli yazarı eminim tahmin etmişsinizdir, elbette ki Füruzan...


Daha ilk kitabı "Parasız Yatılı" çıktığında favorim oldu. "Benim Sinemalarım" ve "Kuşatma" ile ilgim arttı, "47'liler" ile zirve yaptı. Alışveriş listesini koysalar önüme onu bile okurum ama ne yazık ki artık yazmıyor. "Gül Mevsimidir" isimli şahane öyküsünü kendim yazabilmiş olmayı ne kadar isterdim. Elbette çok sevdiğim başka yazarlar da var ama Füruzan'a (daha doğrusu yazdıklarına) olan sevgim hiç bitmeyecek. 

En sevdiğim yabancı yazara gelirsek tarz olarak çok benzeyen iki Güney Amerikalı arasında kararsız kalsam da yukarıda belirttiğim gibi oyumu kadın olandan yana kullandım: Şilili yazar Isabel Allende. Diğeri tahmin edeceğiniz üzere Marquez'di.


Birbirine çok benzer pozlar vermiş bu iki kadından biri arkadaşın olacak deseler tüm Füruzan aşkıma rağmen Isabel Allende'yi seçerdim sanırım. Bu kadın büyülü sanki, bu dünyadan değil, kitapları kadar egzotik ve romansı. Anıları bile roman gibi, zaten yazdıklarının ana kaynağı da kendi ve ailesi. "Ruhlar Evi" başta olmak üzere tüm kitapları için bin şükran...


26 Eylül 2014 Cuma

DEVLET DAİRELERİNE DÜŞÜRMESİN ALLAH SEVDİĞİ KULUNU OY OY/KİTAP MEYDAN OKUMASI (12)

Sabahın köründe kalktık, daha kargalar bırak kahvaltı yapmayı, uykudan bile uyanmamışlardı, düştük yollara. Halledilmesi gereken çok da zor olmayan bir başvuru işimiz vardı ve iki gündür bunun için gereken belgeleri temin etmekle uğraşıyorduk. Bir belge üzerinde düzeltme yapılması gerekiyordu ve bu kadar basit bir eylem için 10 kadar evrak, herbirimizin artistik vesikalıkları, nüfus kağıtları, onların fotokopileri olan bir dosyayı yüklenip metroya yerleştik. Tam karşıma iki adam gelip oturdu, biri yol boyunca hiç susmadan konuştu, diğeri "artık sussa da birazcık kestirsem" bakışlarıyla onu izledi. Çok konuşanın dediğine göre çalıştığı yerde çok "sebahatlı" (sebatlı demek istiyor) bir adam varmış. "Sebahatlı adam"a için için gülerken başıma geleceklerin farkında değilmişim, meğerse günün sebahatlisi ben olacakmışım. Vagondaki kalabalıkta kitap okuyan üç kişi vardı, üçü de kadındı. Biri Canan Tan'ın "İz"ini, biri Marquez'in "Yüzyıllık Yalnızlık"ını, bir diğeri de "Aklını Kullan" isimli kişisel gelişim kitabını okuyordu. Onları izlerken ineceğimiz durağa gelmiştik, atladık metrodan ve "sebahatımızın" sınanacağı devlet dairesine geldik, zaten 2 gündür ön hazırlık için gidip geliyorduk, alışkın olduğumuz için otomatik pilota bağladık, ayaklarımız bizi götürdü. Numaratörden sıra numaramızı aldık, koltuklara yerleştik ve numaramızın ışığının yanmasını beklemeye başladık. Başlangıçta her şey iyi gidiyor gibiydi, 15 dakika oldu olmadı çağrıldık, evraklarımızı verdik, ne istediğimizi söyledik, başvurumuz alındı ve işlemimiz tamamlanınca cep telefonumuza mesaj geleceği söylendi. Gidip bir pastaneye oturduk, ayçöreği, su böreği yedik, çay içtik kahvaltımızı yaptık, yetmedi bir de kahve içtik. Baktık vakit geçmiyor yürüyüşe karar verdik, o da yetmedi o semtte oturan bir arkadaşı ziyaret ettik. Öğle tatili bitmek üzereyken telefonuma mesaj geldi, sevinerek açtığım mesajda belgelerimde eksiklik olduğu ve hemen gelmem gerektiği yazıyordu. Akabinde gelende ise eksik belgemin ne olduğu belirtilip resmi mesaj "selamlar" diyerek bitiriliyordu. "Kestane kebap acele cevap" şeklinde bir üçüncü mesaj bekledim ama gelmedi kader utansın. Apar topar düştük yola, gecikmeyelim diye çok da uzak olmayan mesafe için otobüse bindik. Tam öğle tatili bitiminde ilgili birimdeydik. Numaramızı yetkiliye verip derdimizi anlattık, bizimle ilgilenen görevlinin Cuma namazında olduğunu ve beklememiz gerektiğini söyledi. Bekledik, bekledik, bekledik ve yine bekledik. En sonunda görevliye gidip arkadaşın geçmiş bütün namazlarının kazalarını da mı kıldığını sorduk, meğer az önce gelmiş, sormasak daha bekleyecektik. Az sonra teşrif etti ve eksik belgemi tamamlamamı istedi. İstediği belgenin kanun gereği benim durumuma uymadığını ve getirmeyeceğimi, istiyorsa dosyada buna dair şerh bulunduğunu, bakmasını söyledim ama kim dinler. Israrla hemen yandaki acentaya gidip belgeyi alıp gelmemi söyledi (belge para karşılığı alınıyor). Ben ısrar ettim o ısrar etti, sonunda pes ettim, dosyadan o belgeyi almam için gerekli evrakı getirmeye gitti. 15 dakika kadar bekleyip tam avaz avaz bağırmak üzereyken işlemi tamamladığını, belgeyi almama gerek olmadığını söyleyerek geldi. Belli ki bahsettiğim şerhi dosyada görmüştü. İşlem bitince telefonuma mesaj geleceğini ve bankaya belirtilen harcı yatırıp verilen randevu saatinde hazır bulunmamı buyurdu ve gitti. Az bekledik, uz bekledik telefonda tıs yok, bu arada şarjım son nefesini vermek üzere, gelen çağrıları anında engelliyorum. Sıkıldım havasız yerde beklemekten, bahçedeki büfeye çay içmeye çıktık.


Bakmayın bu allı-güllü görünüme o çayı içerken stresten çıldırmak üzereydim. Neyse tam çay bitti, az dolaşalım bari derken mesaj geldi, hediyesi 300 lira civarında bir harcı bankaya yatırmam emredildi. Emir büyük yerden tabii, gidip yatırdık bankamatiğe, çünkü bankalar içerden kabul etmiyorlar. O da epey vakit aldı, bu arada 20 dakika sonrası için randevu mesajı gelmişti. Kardeşim ve oğlumu imza atmaları için çağırıp harıl harıl taksi aramaya başladım geri dönmek için, ilaç için tek bir taksi bulamadık. Derken bir dolmuş geldi, baktık gideceğimiz yerin adı yazıyor üstünde, atladık hemen ama şoför bizi 1 km ötede indirdi. Yokuş yukarı kan ter içinde tırmanıp 5 dakika gecikmeli ulaştık ama ortada ne görevli var ne ilgilenen. Lütfedik telefonla çağırdılar bulunduğu yerden, gelmesi yarım saati geçti ve zafer kazanmış bir edayla evraklarımızı teslim etti. Ve farkettik ki bizim işlemden yasa gereği hiçbir harç ya da benzeri ücret alınmaması gerekiyormuş, yani ben o 300 liraya yakın parayı haybeye yatırmışım bankaya. Müdür, müdür yardımcısı, görevli derken itirazlarımız karşısında elime banka dekontlarının eklendiği bir yazı verip beni parayı geri almam için bankaya geri yolladılar. Tabii ki banka ödeme yapmadı, bizi ilgilendirmez dedi, yetkilinin telefonu üzerine bir şeyler denedilerse de sonuç alınmadı, hasılı yorgunluk+stres+sinir bozukluğu+personel gevşekliği+boşyere ödenmiş 300 lirayı yanıma kâr alarak döndüm eve. Ama yok öyle haftabaşı gidip başlarına ekşiyeceğim, paramı söke söke alacağım geri.

Bu dehşetengiz bürokrasi maceramdan bıkmadıysanız Kitap Meydan Okuması'nın 12. sorusunu da cevaplayıvereyim elim değmişken:

12- Hem sevip, hem nefret ettiğiniz kitap (lar):

Düşündüm önce saçma geldi, sonra hatırladım. Oğlum bebekken oldukça hareketliydi ve çok yoğun bir çalışma hayatım vardı, kendim için özel bir şey yapabilmem mümkün değildi, tek yapabildiğim onu ayağımda sallarken okumaktı. Kitapçıya bile gidecek zamanım olmadığı-zaten o yılların Antalya'sında doğu dürüst bir kitapçı da bulunmadığı-için evdeki kitapları 2. parti elden geçirmiş sonrasında da gazete bayiinden aldığım cep tipi beyaz dizi romanlarına dadanmıştım. Günde iki tane kadar okuyup çöpe atıyordum.


Okurken sakinleşiyor, kafamı dağıtıyordum ama biter bitmez ben bu salak şeyleri niye okuyorum diye hem kitaptan hem kendimden nefret ediyordum. Neyse ki oğlum biraz büyüyüp sakinleşti, çalışma hayatım biraz rahatladı da beyaz dizilere ebediyen veda ettim.

Böyleyken böyle, Pazartesi günü para geri alma meydan savaşında desteğinize ihtiyacım var, haydi hep beraber tekrar edelim: "Leylağın parasını geri ödemeyen kuruyup çalıya dönsün" :)

25 Eylül 2014 Perşembe

BİRTAKIM BÜROKRATİK HADİSELER VE KİTAP MEYDAN OKUMASI (11)

Dün bütün günü devlet dairelerinde, bürokratik işlemler peşinde geçirdim. Uzun zamandır bu tarz işlerden uzak kalmıştım, unutmuşum ne kadar ağır işlediğini, ne çok gereksiz evrak kullanıldığını, ne çok bilgisiz insan olduğunu, ne çok hayatından bezmiş memur bulunduğunu. "Risk" sözcüğünü "riks" diye telaffuz ederek ahkam kesip hava atanından, millet sıradayken önüne çektiği tastan diyet yemeğini kaşıklayana kadar türlü çeşitlisi mevcut. Çilem dolmadı üstelik, yarın daha değişik türleriyle karşılaşmak üzere tekrar kuyruklarda olacağım. Öğle vakti fırsat yakalayınca kendimizi bir İran lokantasına attık kızkardeşle ve safranlı çilav ile beng (umarım doğru hatırlıyorumdur) kebabı yedik, pek enfesti.

 


Zaten günün yegane keyifli anı buydu, sonrası sinir harbi ve koşturma, nefret ettiğim halde vesikalık fotoğraf bile çektirdim. Son 15 yıldır bir sebeple çektirdiğim muhtar teyze kılıklı vesikalıkla idare ediyordum lakin Antalya'daki fotoğrafın Ankara'ya faydası yoktur, el mahkum çektirdim. Üstelik yanımda saçımı tarayacak tarak bile yoktu, parmaklarımı kahkülümden geçirip oturdum makinenin karşısına :)

Kitap meydan okumasına gelince, 11. güne geldik bile, sorumuz şudur:

11. gün: Nefret ettiğin bir kitap:


İlk yayınlandığı zamanlardı, hediye idi ve kapak pek bir huzur verici, pek bir hoş idi. Velakin dışı beni, içi de beni yaktı. Sürekli örgü ören bir takım kadınların abukluklarını okudukça örgü örmekten nefret ettim, şişini bırakan kitap yazmış kardeşim. Üstelik o kadar rağbet gördü ki ardarda devam kitapları çıktı. Ben de mi bir anormallik var acep :)

24 Eylül 2014 Çarşamba

KİTAP MEYDAN OKUMASI (10)

Öyle böyle derken üçte birini tamamladık meydan okumanın, aman da ne güzel yaptık. 10. soru nedir derseniz buyrun:

10. gün: Sana evini, yuvanı hatırlatan bir kitap:

Ev, yuva denince zaten içinde yaşadığım bir yeri bir kitabın hatırlatması gereksiz. Anılarımda yer eden bir evse söz konusu olan o benim için daima Yenimahalle'deki evimizdir ve bu evi en iyi anımsatan kitapsa kendisi de Yenimahalle'de büyümüş olan Şükran Yiğit'in "Ankara, Mon Amour!" isimli kitabıdır. 


Esasında kitaplığımda bizzat yazar tarafından adıma imzalanmış bir kitap mevcut ama şu an kitaplığımdan uzakta olduğum için fotoğrafı bu kitabı benim kadar seven sevgili Zero'nun blogundan aldım. "Ankara, Mon Amour!"un büyük bölümü Yenimahalle'ye, yazarın çocukluk anılarından hareketle kurguladığı olaylara ayrılmış. Gittiğim ilkokulu, dondurma yediğim pastaneyi, piyasaya çıktığım caddeleri, film izlediğim sinemaları okumak beni çocukluk yuvama hem de nasıl ışınlayıvermişti. Yayınlanmış üç kitabını çok sevsem de "Ankara, Mon Amour!"un yeri ayrı oldu Şükran Yiğit'in yazdıkları arasında. Ankara ile, hele de Yenimahalle ile bir bağlantınız varsa ve yaşınız 40+ ise kesinlikle okumalısınız derim...

23 Eylül 2014 Salı

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA 9) VE KİTAP MEYDAN OKUMASI (9)

Şunun şurasında Ankara'dan ayrılmama bir hafta kaldı, kalan zamanı toparlanarak ve aklıma koyduğum mekanları görerek değerlendirmeye çalışıyorum. PTT Pul Müzesi geldiğimden beri niyet ettiğim bir yerdi, gezmek bugün kısmet oldu. 



Müze Ulus'ta, Bankalar Caddesi denilen bulvar üzerinde, Ziraat Bankası'nın tam karşısındaki eski Emlak Bankası binasının restore edilmesiyle hizmete açılmış. Eski Emlak ve Eytam Bankası 1926'da kurulmuş, bina ise Clemens Holzmeister tarafından tasarlanmış, erken Cumhuriyet Dönemi'nin en güzel mimari örneklerinden. 2013 yılında restore edilerek Pul Müzesi'ne dönüştürülmüş, pek de iyi edilmiş.


Müze ücretsiz, Pazartesi hariç her gün mesai saatlerinde açık. Girişte ziyaretçileri bu eski posta arabası karşılıyor.


İstiklal Savaşı'nda kullanılmış posta kutuları ve telefon santralleri



Yıllar içinde kullanılan posta kutuları


Telgraf cihazları



Geçmişten günümüze postacı kıyafetleri


Pul baskı makinesi




Çocuk bölümü



Pulları dijital ortamda incelemek ve bilgi almak mümkün






 

Müzenin çeşitli salonlarında Türk ve Dünya pullarını dijital ortamlarda inceleme imkanına sahipsiniz. Filateli meraklıları için sabahtan akşama kadar vakit geçirilebilecek bir mekan.


Çok zarif dekore edilmiş bir de cafesi var müzenin, çay-kahve ve yemek servisi mevcut. Fiyatlar son derece makul. Kahve içerek yorgunluk attık. Ayrıca hatıra eşyası alabileceğiniz küçük bir dükkanı da var.


Filateli meraklılarına önerilir, çok güzel düzenlenmiş, geniş kapsamlı bir müze olmuş. Ankaralılar gezip görün derim. 

Hazır buralara gelmişken bir de Salt Ulus'a uğrayalım dedik. Eski Osmanlı (Şimdiki Garanti) Bankasının yanındaki küçük binada bulunan Salt Ulus'ta "Köklere Dönüş" isimli sergiyi gezdik.


Aşağıdaki kapı detayı eski Osmanlı Bankası binasından:


Vee "Kitap Meydan Okuması"na gelirsek, 9. günün sorusu şöyle:

9. gün: Sevmem sanıp da sonunda sevdiğin bir kitap:

Uzun uzun düşündüm aslında bunun için, kitaplığımdan uzak olmam da işi biraz zorlaştırdı. Sonunda Ayşe Kulin'in anılarını kaleme aldığı "Hayat" ve "Hüzün"de karar kıldım. İlk birkaç kitabından sonra Ayşe Kulin okumayı bırakmıştım. Bu kitaplara da biraz mesafeyle yaklaşmıştım, okumayı düşünmüyordum ama sonunda anı okumanın cazibesine kapılarak başladım. Sonuç edebi yönden pek parlak olmasa da bir devre ışık tutması, eski Ankara hakkında bilgi vermesi ve benim anılara olan düşkünlüğüme karşılık göstermesi açısından olumlu oldu.