.

.
.
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2024 Cuma

KEVGİR MESELESİ / 8 MART

Bulutlu bir havaya uyandım. Zaten kevgir gibi delik deşik bir uyku uyumuştum. Bak şimdi kevgir nereden aklıma geldi, öyle uzun zamandır kullanmadım ki bu kelimeyi, epeydir yerini süzgece bırakmıştı. Sanırım eskinin o ağır, bakır mutfak eşyaları yerlerini hafif plastiklere verince sözcükler de yer değiştirdi. Annemin vardı bakır bir kevgiri; epey büyük, ortasındaki delikler çiçek motifi gibi düzenlenmiş, kenarında gerektiğinde asmak için bir halkası olan. Çeliklerin rahatlığı mutfaklara girince kalay derdi olan tüm bakırları babamın itirazlarına rağmen kömürlüğe yollamıştı annem. Sonra bakırlar bir gece kömürlük kapısı kırılıp çalınmış, bu defa da ardından yas tutmuştu, kevgir de dahildi o çalınanlara elbette. Kevgir dışında kendilerine has isimleri olan başka bakırlar da vardı, mesela anneannemin "kuşane" dediği "kuşhane". Fazla yüksek olmayan, iki kenarında oymalı iki kulpu olan, bir nevi karnıyarık tenceresi. Çok eskilerden bir de kapak kalmış aklımda, tutma yeri kuş şeklindeydi, belki de ismi oradan geliyordu. Sonra "kirtikli sahan". Çukur tabak formunda, kenarları dilimli ve dilimlerin üstünde süsler olan. Birkaç tane mevcuttu, sonra yok oldular kömürlüğün karanlığında :) Bir tanesini bir-iki yıl evvel annemin mutfak dolaplarının derinliklerinde bulunca eski bir dosta rastlamış gibi sevinmiştim. En çok teşrik-i mesaide bulunduğum ise küçük bir bakır tastı, aile arasında "Funda'nın çorba tası" olarak anılırdı. Annem yaz tatillerinde her sabah babamı işe yollar, sonra ayakkabılarını giyip bana "Kahvaltı bulaşıklarını yıka, kardeşinin çorbasını pişir" talimatını vererek apartmandaki milyon tane komşudan birine kahveye giderdi. Bu her gün sırayla tekrarlanan bir gelenekti adeta komünal yaşanan sitemizde. Haliyle söylenerek çay bardaklarını yıkar, ardından domates rendeleyip henüz bebek yaşlardaki kardeşimin şehriye çorbasını pişirirdim, başkasını yemezdi çünkü. Yaa, "Kuvvetli Bir Alkış" o zamanlar çekilse annemle kıyak bir diyaloga girebilirdim sanırım 😂 Sonuçta bu hatıra değeri yüksek olan tas da mevcut değil, kömürlük hapsinden kurtulamamış belli ki.

4 bloklu sitemizin kocaman bir bahçesi vardı, yetmezmiş gibi arka cephesi de Atatürk Orman Çiftliği'ne kadar uzanan bakir bir kırlık alandı. Mutfak eşyalarının çoğunun bakır olduğu o yıllarda kalaycılar gelir, ya sitenin bahçesine ya da arkadaki kırlara yerleşir, sabahtan akşama kap kalaylarlardı. Biz çocuklara da eğlence çıkar, o gün oyunları unutur, tiyatro izler gibi kalaycıları seyrederdik nişadır kokuları arasında.

O siteden taşınıp şimdilerde yazları gittiğimiz eve taşındığımızda bakır kaplar hala kullanımdaydı. Babam bir gün eve ellerinde paketlerle geldi. "Ne bunlar?" dedik, "Bakırları kalaylayacağım, kalay malzemesi" dedi. "Nerede?" dedik, ana cadde üstünde, bahçesiz bir apartmanda oturuyorduk. "Mutfakta" dediği an annemde sigorta attı. Ciddi bir kavga koptu ama babamı caydıramadık. annem kepenklerini indirdi ve olay sona erip kalaycılık macerası unutulana kadar mahkeme duvarı moduna geçti. Babam bizim "Sen kalaycı mısın?" şeklindeki caydırma çabalarımıza Demirel'i de aşan bir demagoglukla "Babanızın kalaycı olmasından utanıyor musunuz?" cevabını verdi. Çaresiz mutfağı babama ve kalay malzemelerine terk ettik.

2 saatlik nişadır koklamalı ve dumanlı seansın sonunda babam eli yüzü kapkara, üstü başı kir içinde yanımıza geldi. "Anladım ki" dedi, "şu dünyada beceremeyeceğim yegane iş kalaycılıkmış". Mutfağa girdiğimizde saçımızı başımızı yolacaktık. Her santimetre kare nişadır tozuyla simsiyah, bakır kaplar ise alaca bulaca bir şekilde tezgah üstünde sıralıydı. Babamın kalaycılık hevesi ossaat sönmüştü ama bizim mutfağı temizlememiz üç gün sürmüştü 😂

Bir kevgir sözcüğü beni nerelere götürdü. Buraya kadar gelebildiyseniz sabrınıza teşekkür eder, tüm kadın takipçilerimin Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü kutlarım. En güzel günler henüz yaşanmamış olanlardır diyor ve buralarda mimoza olmadığı için bu karanfilleri her yaştaki kadın dostlarım için paylaşıyorum...



18 Ekim 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ 10 / 18 EKİM

İstanbul yolculuğuydu, evle ilgili koşuşturmalardı, ülke ve dünya gündemiydi derken anı yazılarına uzun bir ara verdiğimi fark ettim bilgisayar başına oturunca. İnsan kendisini birebir ilgilendirmese de insanlık söz konusu olunca iç huzuru duyamıyor. Bu da günlük yaşamını etkiliyor haliyle. Evde oturup kaldığım şu günlerde bari eski günlere, dünya kaygısından nispeten azade olduğumuz zamanlara döneyim dedim, kaldığım yerden devam anılara. 

Lise bitmiş, üniversite sınavına, sorular çalındığı için hem de iki kere girilmiş, bir yandan sonucun ne olacağı telaşı, bir yandan taşınma hazırlığı içinde bir yaz geçirilmekte. Posta işleri o zaman önemli bir kurumdu, postacımız adeta aileden sayılırdı. Ben de mektup getirdiği bir gün taşınacağımızı, adres değişikliği olacağını, sınav sonuçlarıma nasıl ulaşabileceğimi sormuştum güler yüzlü postacımıza. "Sen hiç meraklanma" dedi bana, "yeni adresinizi yaz ver, ben o mahallenin postacısına naklederim senin sonuçlarını, eline ulaştırır". Şimdiki zamanlar gibi değildi, karşınızdakine sorgusuz sualsiz güvenirdiniz ve o güven çok az boşa çıkardı. Nitekim postacımız da söz verdiği gibi yeni eve ulaşmasını sağlayacaktı sınav sonuçlarının.

Yenimahalle'de kesintisiz geçirdiğim son yazdı. Babam iki yıl önce bir ev almış, benim liseyi bitirmemi bekliyordu. O yaz kiracı çıkmış, evdeki tadilat işleri halledilince taşınmak üzere hazırlık yapılmaktaydı. Dört yaşında gelip on üç yılımı geçirdiğim, beni büyüten, alt kültürümün gelişmesinde büyük katkısı olan semtten, arkadaşlarımdan ve komşulardan ayrılacağım için buruk, Yenimahalle'den Yenişehir'e taşınarak bir nevi sınıf atlayacağım için de heyecanlıydım. Gençlik işte. Sevgi Soysal "Yenişehir'de Bir Öğle Vakti" romanını o yıl yazmıştı. Her şeyi rahatça bulabildiğimiz Yenimahalle'den eş-dost ziyaretleri, bazı zorunlu alışverişler ve dershaneye gitmek gibi sebeplerle ancak çıkardık, Yenişehir'de yaşamak ergen gözümüzde bir statü sembolüydü ve o sembole ulaşmak an meselesiydi. Yaşamım boyunca Yenimahalle'deki günlerimi arayacağımın henüz farkında değildim.   

Taşınmamızdan birkaç gün önce annem ve bir komşumuzla yeni evi temizlemek için yola düştük. İlk durak o yıllarda temizliğe giden kadınların iş bulmak için bekleştikleri Güvenpark oldu. Sıkı bir pazarlıkla bir kadınla anlaşıldı ve eve ulaşıldı. Ramazandı, babam ülserinden dolayı oruç tutamıyordu, annem sahurda tek başına bir şey yiyemediğinden "aç acına oruç nasıl tutacağım" sızlanmalarına dayanamayıp ona eşlik etmekteydim. Oruçluydum yani ve fena halde açtım. Apartmana ilk gelişimdi, Önünde durur durmaz dikkatimi kendi evimizden önce yan apartmanın altındaki kebapçı çekti. Pırıl pırıl parlayan kocaman camekanda kebap çeşitleri isimleri ve resimleriyle sıralanmıştı. "Pastırmalı pide"de gözüm kaldı ve ağzımın sularını zor zaptederek tırmandım bizim dairenin merdivenlerini. Kebapçının sahibinin bitişik dairemizde oturduğunu ve yıllar içerisinde kâh ikram, kâh müşteri olarak o dükkandan pide, kebap ve baklava yiyeceğimizi henüz bilmiyorduk.

Boş eve girdik, dört elden bir sürü kapıyı ve camı sildik. Sanırım bu apartman kapıların ucuz olduğu zamanda yapılmıştı 😃oda kapıları yetmezmiş gibi bir de üç bölümlü devasa camlı kapı vardı. Komşumuz evin kocaman salonuna bakıp "Burada ne güzel kına gecesi ve nişan yapılır" diyecekti ve 6 yıl sonra gerçekten küçük çaplı bir kına gecesi benim için yapılacaktı annemin hatırını kırmamak adına. 

Bir hafta sonra annemin ve komşuların gözyaşları, mahallenin gençlerinin yardımları ile eşyalar kamyona yüklendi, yeni hayatımıza doğru yola çıktık. Her daim açık ya da anahtarı üstünde bırakılan kapılara, canım komşulara, içten dostluklara, oyunun binbir çeşidini oynadığımız kocaman bahçeye, piknik yaptığımız kırlara, bahçesinden gelincikler, papatyalar topladığımız şantiyeye, kocaman plakasındaki kuru kafalı ölüm tehlikesi işaretine rağmen evcilik oyunlarımızın mekanı trafoya, 5. Durak piyasalarına, Seyran, Alemdar, Güneş Sinemaları'na, bayram ve yılbaşı öncesi PTT binası önünde kurulan kartpostal stantlarına, hepsi tanıdık olan kitapçılarına, tuhafiyecilerine, kumaşçılarına, Vardar'ın dondurmasına, Avrupa Pastanesi'nin prenses pastasına, anneannemin "Et Gımısı"-Gima'dan hareketle-dediği, önünde kuyruğa girdiğimiz Et-Balık Kurumu şubesine, Çarşamba ve Pazar günleri kurulan rengarenk pazarına, annemin deterjan aldığı Şaşmazcı'sına, her Allahın günü şarkı söyleyerek kaldırımları arşınlayan kara sevdalı Deli Bardakçı'sına, eşekli dondurmacısına, önce kendimin gittiği, sonra kardeşimi götürdüğüm çocuk bahçesine, seyyar sirk gösterilerinin yapıldığı, tel cambazlarının geldiği arsalarına, yüzlerce film izleyip konser dinlediğimiz, sihirbaz gösterileri seyredip seçim propagandasına gelen İnönü ve gencecik Ecevit'i alkışladığımız açık hava sinemasına, iki katlı bahçe içindeki evlere, baharda duvarlardan sarkan leylaklara, ilkokuluma, ortaokul ve liseme, kaldırımdaki kokusu baharda sokağı saran iğde ağacına, Mustaa Bakkal'a, Niyazi Bakkal'a, Deli Bakkal'a, Kuaför Çinçi'ye, küçük kardeşim için etin en güzelini veren kibar kasaba, her gün kapımıza gazete bırakan seyyar bayiye ve bana çaktırmadan gazete ekleri veren bıyıkları yeni terlemiş yiğenine, sütçüye, yoğurtçuya, sucuya, motosikletli telgrafçıya, baharda okul kapısında galvaniz kovalar içinde satılan lalelere, beni yukarı sokaklarda oturan arkadaşlarıma götüren bitmez tükenmez merdivenlere, her yolculukta boynuzları çıkan troleybüslere, biletlerden tuttuğumuz fallara (adyomersi, kuşakdaşlarım bilir belki), Ragıp Tüzün'e, İvedik'e, Seylap Sitesi'ne, kısacası bir daha asla bulamayacağım mahalle hayatına veda ediyorduk. Yenişehir belki pek çok olanak sundu bize ama asla Yenimahalle olamadı...


Taşınmadan bir yıl önce, canım komşular 💓 Benim yanımda Şengül Abla, annem, Şefika Abla. Kucağında kardeşim ve kardeşimin "Emzi"si (Remzi). Belli ki birlikte yemek yenmiş, beyler hala masada devam ederken hanımlar çay-cuğaraya (havalı olsun diye sigaraya cuğara derlerdi) geçiş yapmışlar. Katran gibi koyu çay içerdi Şefika Abla ve İhsan Amca. Şengül Abla'nın kolu alçılı, annemin çorapları eski yünlerden örülme, Şefika Abla sigaranın dumanını öyle bir savurtmuş ki kucağında çocuklar varken, başka ülkede olsa çocukları kapıp devlet himayesine verirlerdi 😂 O zamanlar sigaranın zararları pek bilinmez, her yerde, çoluk-çocuk yanında bile içilirdi, fotoğrafla sabit 😃 Bizim evde TV yoktu. Ya Zehranım Teyzeler'e, ya Şengül Ablalar'a ya da Şefika Ablalar'a gidilirdi izlemek için. Muhtemel ki ben ertesi günkü sınav çalışmama ara verip Halit Kıvanç'ın sunduğu "Bildiklerimiz, Gördüklerimiz, Duyduklarımız" bilgi yarışmasını seyretmeye gelmiş, gelmişken de fotoğraf karesine dahil olmuşum. Fotoğrafta annem ve Şefika Abla, geri plandaki babam ve İhsan Amca artık yok. Şengül Abla ve Mahmut Amca'ya sağlıklı ömürler diliyorum. Bu fotoğrafın kalbimde çok özel bir yeri var 💓


19 Temmuz 2023 Çarşamba

ÇÜNKÜ HATIRALAR KUŞLAR GİBİ* 1 / 19 TEMMUZ

Bu blog benim bir nevi kişisel tarihim, hatıra defterim, günlüğüm. Düşündüm de her hafta küçük bir anı yazsam, kalsa benden geriye, ne dersiniz?

Çocuktum, ufacıktım-yok o eski şiirdeki gibi top oynadım acıktım demeyeceğim-4 yaşında falandım sanırım. Anneannemin selde yıkılan evinin yerine inşa edilen site bitene kadar geçici olarak taşındığımız Saimekadın'da oturuyoruz. Mamak Şehitliğinin çok yakınında. Pandemiden önce bir iz bulur muyum diye gittiğim mahalleyi tanıyamadım, en ufak bir iz kalmamış. Şehitlik bile hatırladığım Şehitlik değil.

İki katlı eski bir binanın ikinci katındayız. Binanın dışındaki merdivenlerden çıkıyoruz bizim eve, girişte her zaman oturduğumuz sofa ya da hol tabir edeceğimiz büyükçe bir oda var, bir ucu mutfağa açılıyor. Rivayet o ki musluklardan Elmadağ suyu akıyor, eski mutlu zamanlar 😊Tam mutfağın girişinde anneannemin yaldız boyalı Şakir Zümre sobası kurulu, bütün evi ısıtıyor. Soldan genişçe bir odaya giriliyor. Öğle uykularımı o odadaki, pencere önü sedirde uyuyorum, geceleri nerede yatıyorum zerre hafızamda kalmamış. Öğle uykusu sevmiyorum pek çok çocuk gibi ama anneannemin rüşvetine dayanamıyorum, uyku sonrası çocuk bahçesi ve yol üstü, Konservatuvar'ın yanındaki koz helvacıdan "Kuşlubaş". "Kuşlubaş" diye bir şey yok, ben uydurdum. Kağıt helvanın ortasında kuş kabartması var, o yüzden taktım o ismi. Bir dönem anneannemin annesi geliyor misafirliğe, minnacık bir kadın. Hep mi öyle küçüktü, yaşlanınca mı küçüldü bilmiyorum. Siyah pazen elbise giyiyor ve sokağa çıkınca çarşaf takmak istiyor. Pek de evden çıkmıyor zaten. Bayramda elini öpüyorum, elbisesinin cebinden ortası delik bir kuruş çıkarıp veriyor. O paranın geçmediğinden habersiz. 

Çok arkadaşım var, en çok Gülcan'ı seviyorum. Karşımızdaki bahçeli, tek katlı evde oturuyorlar. Bir sürü abisi var, en küçükleri ve tek kız olanı Gülcan. Her sabah düzenli olarak Gülcan'a akşam babamın getirdiği çikolatanın altınını götürüyorum. Önce tırnağımla düzleştiriyorum, Gülcan onları bir defterin arasında saklıyor. Sonra bahçede oynuyoruz.

Mahalledeki çocuklar yazın lastik, yandan madeni bir kilitle bağlanan bantlı ayakkabı giyiyorlar. Çok özeniyorum, anneanneme yalvarıyorum, "Get kız, nedecen onu, ayağını yara yapar" dese de ısrarlarıma dayanamıyor, pazardan gri renkli bir tane alıyor, çok mutluyum. Mahalle çocuklarıyla ayakkabıdaş oluyorum. 

Bir gün sokakta oynuyoruz, bir ekip geliyor. Elektrik direğindeki lamba arızalanmış. Tırmanıyor görevli direğe, biz çocuklar ağzımız açık adamı izliyoruz kafalar yukarda. Sonra ne mi oluyor? Adamı elektrik çarpıyor ve direkten aşağı düşüyor. Gözümüzün önünde ölüyor adamcağız. Feryat, figan, gerisi bende silinmiş. 

Şimdilerde olsa adam çocukların gözünün önünde direkten düşüp öldü, travması yıllar sürer diye psikolog psikolog gezdirilirdi, bende tatsız bir hatıra olarak kaldı ancak. Mâkus talihim beni takip ediyor olacak ki anneannemin biten evine taşındığımızda bir-iki hafta elektriksiz oturuyoruz, henüz bağlantı yapılmamış. Annem her akşam gaz lambasının camını temizliyor, yakıyoruz. Yine bir gün akşam vakti lamba silinip parlatılmışken görevli elektrikçi geliyor, elektrik bağlantısı yapacak. Tesadüf bu ya onu da elektrik çarpıyor. Bereket bu seferki hafif, bir şey olmuyor adamcağıza, bense annem gaz lambasının şişesini temizleyip yoruldu, boşa gitti diye üzülüyorum. Hafif-ya da ağır-safım sanırım. Sahi bizim kuşağın harfi ne? Saflıktan kaynaklı "S Kuşağı" uygun bence...


Tek bacaklı bu fotoğraf Saimekadın günlerinden, bacağımın teki sonradan çıkmış olabilir mi 😂 Bahçe Gülcanların bahçesi, yüzümdeki ciddiyet taşıdığım pembe renkli plastik çantaya hiç uymamış

*Çünkü hatıralar kuşlar gibi
Dal ister konacak
Bir gün yaslanmak istesen pencereye
Diz çökmek istesen nafile
İş işten geçmiş olacak

Oktay RİFAT