Bulutlu bir havaya uyandım. Zaten kevgir gibi delik deşik bir uyku uyumuştum. Bak şimdi kevgir nereden aklıma geldi, öyle uzun zamandır kullanmadım ki bu kelimeyi, epeydir yerini süzgece bırakmıştı. Sanırım eskinin o ağır, bakır mutfak eşyaları yerlerini hafif plastiklere verince sözcükler de yer değiştirdi. Annemin vardı bakır bir kevgiri; epey büyük, ortasındaki delikler çiçek motifi gibi düzenlenmiş, kenarında gerektiğinde asmak için bir halkası olan. Çeliklerin rahatlığı mutfaklara girince kalay derdi olan tüm bakırları babamın itirazlarına rağmen kömürlüğe yollamıştı annem. Sonra bakırlar bir gece kömürlük kapısı kırılıp çalınmış, bu defa da ardından yas tutmuştu, kevgir de dahildi o çalınanlara elbette. Kevgir dışında kendilerine has isimleri olan başka bakırlar da vardı, mesela anneannemin "kuşane" dediği "kuşhane". Fazla yüksek olmayan, iki kenarında oymalı iki kulpu olan, bir nevi karnıyarık tenceresi. Çok eskilerden bir de kapak kalmış aklımda, tutma yeri kuş şeklindeydi, belki de ismi oradan geliyordu. Sonra "kirtikli sahan". Çukur tabak formunda, kenarları dilimli ve dilimlerin üstünde süsler olan. Birkaç tane mevcuttu, sonra yok oldular kömürlüğün karanlığında :) Bir tanesini bir-iki yıl evvel annemin mutfak dolaplarının derinliklerinde bulunca eski bir dosta rastlamış gibi sevinmiştim. En çok teşrik-i mesaide bulunduğum ise küçük bir bakır tastı, aile arasında "Funda'nın çorba tası" olarak anılırdı. Annem yaz tatillerinde her sabah babamı işe yollar, sonra ayakkabılarını giyip bana "Kahvaltı bulaşıklarını yıka, kardeşinin çorbasını pişir" talimatını vererek apartmandaki milyon tane komşudan birine kahveye giderdi. Bu her gün sırayla tekrarlanan bir gelenekti adeta komünal yaşanan sitemizde. Haliyle söylenerek çay bardaklarını yıkar, ardından domates rendeleyip henüz bebek yaşlardaki kardeşimin şehriye çorbasını pişirirdim, başkasını yemezdi çünkü. Yaa, "Kuvvetli Bir Alkış" o zamanlar çekilse annemle kıyak bir diyaloga girebilirdim sanırım 😂 Sonuçta bu hatıra değeri yüksek olan tas da mevcut değil, kömürlük hapsinden kurtulamamış belli ki.
4 bloklu sitemizin kocaman bir bahçesi vardı, yetmezmiş gibi arka cephesi de Atatürk Orman Çiftliği'ne kadar uzanan bakir bir kırlık alandı. Mutfak eşyalarının çoğunun bakır olduğu o yıllarda kalaycılar gelir, ya sitenin bahçesine ya da arkadaki kırlara yerleşir, sabahtan akşama kap kalaylarlardı. Biz çocuklara da eğlence çıkar, o gün oyunları unutur, tiyatro izler gibi kalaycıları seyrederdik nişadır kokuları arasında.
O siteden taşınıp şimdilerde yazları gittiğimiz eve taşındığımızda bakır kaplar hala kullanımdaydı. Babam bir gün eve ellerinde paketlerle geldi. "Ne bunlar?" dedik, "Bakırları kalaylayacağım, kalay malzemesi" dedi. "Nerede?" dedik, ana cadde üstünde, bahçesiz bir apartmanda oturuyorduk. "Mutfakta" dediği an annemde sigorta attı. Ciddi bir kavga koptu ama babamı caydıramadık. annem kepenklerini indirdi ve olay sona erip kalaycılık macerası unutulana kadar mahkeme duvarı moduna geçti. Babam bizim "Sen kalaycı mısın?" şeklindeki caydırma çabalarımıza Demirel'i de aşan bir demagoglukla "Babanızın kalaycı olmasından utanıyor musunuz?" cevabını verdi. Çaresiz mutfağı babama ve kalay malzemelerine terk ettik.
2 saatlik nişadır koklamalı ve dumanlı seansın sonunda babam eli yüzü kapkara, üstü başı kir içinde yanımıza geldi. "Anladım ki" dedi, "şu dünyada beceremeyeceğim yegane iş kalaycılıkmış". Mutfağa girdiğimizde saçımızı başımızı yolacaktık. Her santimetre kare nişadır tozuyla simsiyah, bakır kaplar ise alaca bulaca bir şekilde tezgah üstünde sıralıydı. Babamın kalaycılık hevesi ossaat sönmüştü ama bizim mutfağı temizlememiz üç gün sürmüştü 😂
Bir kevgir sözcüğü beni nerelere götürdü. Buraya kadar gelebildiyseniz sabrınıza teşekkür eder, tüm kadın takipçilerimin Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü kutlarım. En güzel günler henüz yaşanmamış olanlardır diyor ve buralarda mimoza olmadığı için bu karanfilleri her yaştaki kadın dostlarım için paylaşıyorum...

