.

.
.
Şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şehirler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2012 Çarşamba

KEMER OLAYIM BELİNE:)

Dün uzun zamandır gitmediğimi yoldayken farkettiğim çok sevdiğim bir beldeye, Kemer'e gittik. Antalya'ya yerleştiğimiz ilk yıllarda, kendi halinde, bâkir, pırıltılı denizi sakin, narenciye bahçeleri içinde mis kokulu küçük bir kasaba idi. Yamaçlardan birine kurulu, yeşillikler arasına konuşlanmış yegane tatil köyüne (Fransız Tatil Köyü, şimdilerde Club Med) karşı kıyıdan bakar ve "Burada yabancılar denize çırılçıplak giriyormuş, çıplaklar kampıymış burası" dedikoduları yapardık. Bilmezdik ki çok geçmeden Antalya'nın tüm plajları üstsüz ve g-stringle güneşlenen turistlerle dolacak, zamanında merakla dedikodusunu yaptığımız konu gerçeğe dönüşünce hiç ilginç gelmeyecek, kafayı çevirip bakmayacağız bile. Yıllar geçip gitti, biz Kemer'e sık sık gittik, her gidişimizde başka bir değişiklik farkettik, ağaçlar azaldı, binalar çoğaldı. Fransız Tatil Köyü merak konusu olmaktan çıktı, uzaklarda yeşillikler arasında beyaz bir noktaya dönüştü. Biz Ayışığı Plajı'nın rengarenk çiçekli yollarında turlar atıp, soluklanmak için oturduğumuzda garsonun ısrarla "Buranın spesyalidir, kavun içinde dondurma" şeklinde önerdiği fahiş fiyata sunulan saçma tatlıyı reddettik. Daha güzel kuşbakışı bir manzaraya karşı, daha keyifli birşeyler yemek için tepedeki çamlar arasına kurulmuş Yörük Çadırı'na çıktık, işletmecisinin özel olarak doldurduğu kasetten yükselen oryantal havalar eşliğinde, ayakkabılarımızı çıkararak girdiğimiz kıl çadırda halı yastıklara serilip gözlemeler yiyip ayranlar içtik. Yat Limanı'nın kızağa çekilmiş teknelerinin göğe yükselen yelken direklerine bakarak sahil boyunca şehir turu yaptık. Kimi zaman akşam saatlerinde doyumsuz bir güzellik alan ışıltılı denizine daldık, kimi zaman kumlara serilip gün batımını seyrettik. Her gidişimizde yeşil azaldı, beton çoğaldı, beldenin en lüks oteli Olympos gözden düşmüş eski bir ikbale dönüştü, hareme yeni girmiş genç ve güzel cariyeler gibi salınan 5 yıldızlı otellerin arasında geçmiş tantanalı günlerinin hayallerine daldı. Ama Kemer herşeye rağmen hala güzel, hala sevimliydi. 

İşte dün bu duygularla beldeye vardığımda-ki ne kadar uzun zamandır gelmediğimi farketmem yolboyu geçilen iki tünelin de yenilendiğini görünce oldu-şehrin daha da geliştiğini, otellerin arttığını gördüm ama sahilde epey değişiklik yapılmış, yeşillenmiş, temizlenmiş ve halka açılmıştı ki bu çok sevindiriciydi. Narenciyeler çiçekte olduğundan mis gibi bir koku vardı ortalıkta, hasılı taze, yeşil ve güzeldi herşey. Gerisini fotoğraflar anlatsın...









24 Kasım 2010 Çarşamba

HER SONBAHAR GELİŞİNDE, SARI SARI YAPRAKLARLA...

"Keyif Evi" sonunda bitti. Ben de güne kendime Öğretmenler Günü hediyesi olarak aldığım yeni kitabımla, David Boratav'ın "Beyoğlu'nda Fısıltılar" romanıyla başladım. Kitabın yanında gördüğünüz mavi renkli kokoş örümcek hanımın adı "Halime", o da kızkardeşin hediyesi. Bir de pembe güneş gözlüğü var ki görmeye değer, takınca çıtır mı çıtır oluyor. Yakında kendisine bir "Sosyeteye takdim partisi" düzenleyeceğiz :)

Dün Ankara'da sıkı yağmur vardı, buna rağmen ben yine attım kendimi sokaklara. İlk kez yağmurda yürümekten bu kadar zevk aldım ve tuhaftır ki ilk kez sonbaharı bu kadar keyifle karşılayıp izlemeye doyamıyorum. Yağmur dallarda son demlerini yaşayan yaprakların çoğunu toprakla buluşturmuştu. Ankara sokakları güz renklerine bürünmüş, bozkıra özgü o boz görüntüsü kaybolmuş adeta iyi bir estetik cerrah elinden çıkmış geçkin kadın gibi tazelenip güzelleşmişti.

Kimi ağaçlar sapsarı olmuşlardı, ilginçtir ki yanlarından her geçişte limon yemişcesine ferahlamış hissediyorum kendimi. Gözlemlediğime göre dökülmeden önce kavak yaprakları tam sararıyor, bir de asmalar. Meşe yaprakları kahverengimsi bir renk alıyor ama görünümleri çok estetik oluyor. Ankara'nın ortasında yeşil bir vaha gibi kalan Saraçoğlu Mahallesi'nin sokakları meşe yapraklarından bir yorganla örtülmüş.

Kumrular Caddesi'nin kadim çınarları da kaldırımlara konfeti gibi yağdırmış el ayasına benzeyen yapraklarını. Ankara'nın simgesi, benim sevgili ağacım atkestaneleri ise kocaman yapraklarını rengarenk bir ressam paletine çevirmiş göze, gönle şenlik olsun diye.

Kısacası yağmur bugün sonbahara ve Ankara'ya çok yakışmış.

Bu fotoğrafsa Salı akşamı çekildi. Kim demiş Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüşüdür diye. İstanbul'un güzelliğine lafım yok ama Yahya Kemal sağ olsaydı da, bizim şehrimizi bir de bu sonbaharda görebilseydi keşke...

Not: Öğretmenler Günü kutlamalarınız, beni duygulandıran güzel sözleriniz için bir kez daha teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

23 Eylül 2010 Perşembe

ANTALYA GÜZELDİR

Bugün Antalya'nın tadını çıkardım sonunda. Günlerdir sıcak ve nem nedeniyle kapandığım inimden uzun süreli ayrılabildim. Karaalioğlu Parkı, Kaleiçi ve Yat Limanı rotasını izleyerek akşamı ettim. Dışarıda bol miktarda kedi eşliğinde yediğimiz bir akşam yemeğinden sonra da arkadaşlarımızı ziyaret ederek günü sonlandırdık.

Bu kahve sevgili Kaymaklı Kadayıf için. Geçenlerde yazdığı bir yorumda benden Kaleiçi'ne gidip bir fincan kahve içmemi istemişti. O ister de ben yapmaz mıyım? Yat Limanı'nın olağanüstü manzarasına karşı onun kulaklarını çınlatarak içtim kahvemi.

Palmiye ağaçları meyveye durmuş.

Nazım Hikmet Anıtı Karaalioğlu Parkı'nda, 1.Mirador'da, baharda açılmıştı ama gidip görememiştim. Kısmet bugüneymiş.

"O gemide ah ben de olsaydım" diyeceğim ama bu da gemi değil ki.

Canım Beydağları, seyrine doyum olmaz.

Bu genç denizin ortasındaki kayaya tünemiş ne düşünürdü ki acep?

Falezlerden minik şelaleler dökülür denize.

Ne demiş Ahmet Haşim:
"Sular sarardı, yüzün perde perde solmakta"

"Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta."

Son olarak bu yıl benden mahrum kalacak 47.Altın Portakal Film Festivali'nin afişi. E.bru Akel ne alaka ki?

Not: Fotoğraflara tıklayın büyüsün, daha iyi olmaz mı?

16 Eylül 2010 Perşembe

ANLADIM, BU ŞEHİR BAŞKADIR

Ben bugün bu semaverin başında dostlarımla birlikte şehrimle özlem giderdim...






6 Ağustos 2010 Cuma

GEZSEK DÜNYAYI, GÖRSEK Mİ KONYA'YI?

Dün birdenbire Konya'da halledilmesi gereken bir iş çıktı ve bu sabah maaile düştük yollara. Çocukluğumdan bu yana onlarca kez gittim Konya'ya lakin en son ziyaretim en az onbeş yıl önceydi. Bakalım dedik o zamandan bu zamana ne değişmiş bir görelim. Ben bu yıl leyleği havada bile değil ta kalkıp geldiği göç yollarının başında görmüşüm anlaşılan, arka arkaya seyahat fırsatları çıkıyor, ben de maşaallah "gerek yok almayayım" demiyorum.

"Git-gel Konya 6 saat" derler ya bu laf Ankara-Konya arası için söylenmiş kesinlikle. Gidiş ve dönüş süresi üçerden altı saat tuttu gerçekten. Süre kısa, erken çıktığımız için henüz ısı da çok yüksek değildi ama iki şehrin arası o kadar sevimsiz ki sıkıntıdan patlıyor insan camdan tek ağaç bile olmayan bozkıra baka baka. Gördüğümüz en güzel manzara ve bence bu yolculuğun en güzel görüntüsü yukarıdaki ayçiçeği tarlası idi.

Şehre girerken ardarda Mevlana'nın sözlerini içeren levhalar karşıladı bizi, bir de kocaman tabelada hoşgeldin yazısı: "Bebek dostu ilimize hoşgeldiniz." Altındaki imza İl Sağlık Müdürlüğüne aitti, bir türlü anlam veremedim bebek dostu şehirle ne kastedildiğine.

Ekibin bir kısmı işleri hallederken biz de Alaattin Tepesi'ndeki çay bahçelerinden birinde, ışıltılı yeşil yapraklı, devasa bir atkestanesi ağacının altında oturup portakal sularımızı yudumladık.

İşler halledilip sıcak da yavaştan kendini hissettirmeye başlarken Meram Bağları'na doğru yola çıktık, hem görmek hem de yemek yemek için. Meram bağlarına ilk gittiğimde o kadar hoş bir ruh hali içindeydim ki çok beğenmiştim. Gerçekten mi güzeldi, gönlümün şenliği mi güzel göstermişti hala bilemem. Biraz da onu test etmek için gitmek istedim. Ne yazık ki hayalimdeki Meram'ı göremedim. Su kıyısına dizilmiş ağaçlıklı lokantalar, çay bahçeleri ilk anda insanın gözüne hoş görünüyorsa da içine girdiğiniz zaman umduğunuzu bulamıyorsunuz. Çoğunlukla bakımsız üç mekan dolaştıktan sonra yeter deyip eski bir hamamın düzenlenmesiyle oluşmuş dördüncüye yerleştik. Yemeyi düşündüğümüz fırın kebabı yoktu burada, bir başka yere oturmak artık zorumuza gittiği için mecburen kıyma miktarı minimum düzeyde tutulmuş etli ekmeğe talim ettik. Ben Antalya'da bunun alasını yemiştim, ta Konya'ya gelmeye hiç gerek yokmuş.

Konya'ya kadar gelmişken Mevlana Müzesi'ni ziyaret etmeden olmaz dedik ve beynimizi kaynatan güneşe rağmen biletimizi alıp girdik içeri. Çok sıcaktı, aşırı kalabalıktı, müthiş ter kokuyordu, fazla detaya girmeden bir dolaşıp çıktık. Zaten müzenin birçok bölümü de tadilat nedeniyle kapalıydı. Satış mağazasına uğrayıp koleksiyonum için birkaç ayraç aldıktan sonra can havliyle arabamıza attık kendimizi ve dönüş yoluna vurduk Ankara'ya doğru.

Sonuç olarak Konya benim yıllar önce görüp tertemiz ve düzenli olarak hatırladığım şehir olmaktan çıkmış. Pekçok yeri bakımsız buldum, ayrıca şehre ısınamadım, beni dışlamış gibi geldi adeta, kendimi oraya ait hissetmedim, kısacası çocukluğumun ve gençliğimin Konya'sı değildi burası. Sıcak istediğim verimi ve zevki almamı engelledi, gönlümce gezmemi de. İçimde kalan şeyse gördüğüm iki ilginç dükkana girip alışveriş edememek oldu:)) "Sütyen Uzmanı" isimli çamaşırcı ve "Hobi Şalvar" adındaki sadece şalvar satan dükkan günün favorileriydi, bu yaratıcı isimler için yurdum insanını tebrik ediyor, olur olmaz heryere dikilmiş devasa boyuttaki kırmızı tahta lalelere de ne anlam vereceğimi bilemiyorum...

1 Temmuz 2010 Perşembe

MEDUSA İLE DE TANIŞTIK ELHAMDÜLİLLAH

Evvela 1 Temmuz Denizcilik ve Kabotaj Bayramı'nızı kutlar, büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öperim. Malum sahil beldesindeyiz ve ortalık tekne kaynıyor, konsepte uygun olsun, kutlamayı eksik etmeyim dedim.

Dün Didim'e gittik, ilk durak Apollon Tapınağı oldu. "Medusa" ile tanışıp kaynaştık şükürler olsun.
"Ah Leylakçığım nerelerdesin? Gözlerim yollarda kaldı, bekleye bekleye taş kestim, ne mutlu kavuştuk" dedi, saçlarını savurdu, yılanlarını kişkişledi rahatsızlık vermemeleri için, oturduk karşılıklı birer kahve içtik. Falıma baktı, sana üç vakte kadar yol görünüyor dedi. Dertleştik biraz, hakkında dedikodu çıkarmışlar yüzüne bakanı taşa çeviriyor diye, "aslı yok" dedi, "hep beni çekemeyenlerin, en çok da o hain Athena'nın iftirası". Yokladım sağımı solumu, hakikaten taş falan kesmemişim, geldiğim gibi duruyorum, teselli ettim biraz, moral verdim. Ağlaşa ağlaşa ayrıldık sonra, ben tapınağın diğer bölümlerine yöneldim gözüm arkada, elime anmalık diye tutuşturduğu tasvirini taşıyan magnet ile.

Hellenistik dönemin en görkemli tapınaklarından olan Apollon Tapınağı Persler tarafından yıkılmış. Yıkık-dökük haliyle bile insanın nefesini kesecek kadar heybetli. Parçalanmış sütunlar dama taşları gibi üstüste duruyor, heykellerin çoğu tahrip olmuş ama yine de insana kendini evrende minicik bir nokta gibi hissettiriyor. Bu hislerle dolaşıp durduk bıkmadan. Sonra bir aileye rastladık iki çocuklu. 10-12 yaşlarındaki oğlan çocukları üzerinde kocaman harflerle "Çıkmak Yasaktır" yazan kalıntıların üstüne tırmanırken anneleri de "Yurdum insanı işte, yasak yazan yere tırmanıyorlar" diye gülüyordu. Babanın tepkisi ise "Kurallar çiğnenmek içindir" oldu. Derken anne yıkık sütunları toparlayıp üstüste koyarak yeniden inşa etmedikleri için yetkilileri kınadı. Daha fazla orada kalmaya tahammül edemedim ve anneannemin böyle zamanlarda hep söylediği gibi "Hasbinallahvenivelvekil" diyerek uzaklaştım. Çıkışta tapınağın bekçisi yolumuzu kesip fotoğraf makinemize yapıştı ve ısrarla tapınak önünde fotoğrafımızı çekmek istedi. Kırmadık kendisini, verdik makineleri ve kızgın güneşin altında sabırla sağdan, soldan, ortadan, yandan çektiği iki makine ile 4 erden 8 fotoğraf için poz verdik. Şimdi sütünları yana yatık gibi görünen tapınak önünde, süphanallah boncuğu gibi dizildiğimiz, bıkkın suratlı komik bir fotomuz var.

Akşamsefaları tapınağın dış duvarında bitmişti sarı sarı, neşeli neşeli.



Sonra Altınkum'a uzandık, sahilde yürüyüş yapıp kıyıdaki çay bahçelerinden birine oturarak çaylandık, yorulan ayaklarımızı dinlendirdikten sonra döndük yine bilge zeytin ağaçlarının arasından koyumuza, Bozbük'e. Tatilin bitimine az kaldı ama siz yine de beni izlemeye devam edin...

28 Haziran 2010 Pazartesi

MARMARİS, KUŞADASI, KINA, DÜĞÜN VE DAHA BİR DOLU ŞEY...

Kocaman bir haftayı geride bıraktık. Neşeli, telaşlı, eğlenceli, keyifli, yorgun, koşturmalı, kimi zaman artık aramızda olmayanları anarak hüzünlü ama çok güzel bir haftaydı. Hava şansımıza güzeldi, sıcaktan boğulmadık, Marmaris çok güzeldi tıpkı yukarıdaki fotoğraftaki gibi, uzun zamandır görüşemediğimiz akrabalarla, sevdiklerimizle mutlu bir olay nedeniyle birlikte olmak güzeldi, gelin güzeldi, damat güzeldi, düğün güzeldi; hasılı anılar çekmecesine dokunulmaya kıyılmayacak bir ipek bohça daha eklendi.

Ortancalar Marmaris, Beldibi pazarından.


Yukarıdaki görüntüler Marmaris'te bir gece gezmesinden

Hafta ortası Kuşadası'na gittik, kına gecesi için; gelin kızımız kırmızı bindallısı, pullu fesi, kırmızı çarıkları ve avuçlarına yakılan kınaları tutan güllü bantları ile pek şekerdi.


Kuşadası akşam üstü enfes manzaralar seriyor gözlerimizin önüne, günbatımı olağanüstüydü.

Düğün hazırlıkları yapılırken pek lezzetli, dereotlu simitleri götürdük her sabah. Bu simitleri yapan fırına ve her sabah satın alıp gelen teyze oğluma benden üç kere: "Sağol, sağol, sağol"

Düğünlerin olmazsa olmazı yaprak sarması çalışmaları:) Teyze kızım tarafından itinayla sarıldı ve nazık gövdelerimize itinayla yollandı.

Çok yemek yaptım, aşçılık çalışmalarımda aşama kaydettim. Hem de kalabalık gruplara alışmadığım büyüklükteki ölçülerde, neyse ki alnımın akıyla çıktım işin içinden, zehirlenen olmadı:) Çok güldüm, çok güldürdüm sefamız olsun. Çok merdiven inip çıktım, dizağrım beni çok zorladı ama ne gam, sevdikleriyle birlikte olunca ağrının falan önemi olmuyor. Çok fotoğraf çektim, çektirdim, neredeyse her anı kayda aldım, güzel günler saklanmalı. Çok oynayamadım, dizim izin vermedi. Olsun, oynayanları izlemek de güzeldi. Düğün harikaydı, güzel çifte ömür boyu mutluluklar olsun, onlar erdi muradına, darısı diğer bekarların başına.

Dündenberi Didim, Akbük'te arkadaşlarla birlikteyiz. Akbük haberleri bir dahaki posta. Kalın sağlıcakla...

Not: O kadar yoğundum ki fırsat bulup yorumlarınıza yanıt veremedim kusura bakmayın, Ankara'ya dönene kadar beni affedin.

21 Haziran 2010 Pazartesi

HAREKETLİ GÜNLER

Antalya'ya oranla giderek serinliyen hava ve kuzenimin evinin terasından görünen şu manzarayla keyfime keyif katmaktayım. Hele dün sevgili blog arkadaşım güzeller güzeli, şekerler şekeri "Buğday Tanesi" ile buluşup bol kahkahalı, sıcacık bir sohbet gerçekleştirince tadından yenmedi gün. Buğday'cığımı zaten seviyordum ama yüzyüze gelince sevgim katlandı. Canım benim, en kısa zamanda tekrar görüşelim, seni tanımak harikaydı...

Bahçedeki asmadan kopardım bu korukları. bayılırım tuzlayıp yemeye.

Sadece keyfettiğimi sanmayın, buraya geliş sebebimiz evin yakışıklı oğlunun Cumartesi günü gerçekleşecek düğünü. Haliyle hazırlık içindeyiz. Çarşamba Kuşadası'na Kına Gecesi'ne gideceğiz. Bunlar da kınada dağıtmak için hazırladığımız çerezler.

Vee düğünde gelinin başına serpmek üzere para-pirinç-mavi boncuk üçlüsü. Süslendiler, püslendiler, düğün gününü bekliyorlar.

Beni bağışlayın, Q klavyede çok zorlanıyorum. Şimdilik izninizi istiyorum. Sevgiler Marmaris'ten...