Dün sabah yine bel ağrısıyla uyandım, şöyle bir gün sağlam uyansam dişimi kıracağım, ay tövbe yok yok öyle demedim, kışt kışt. Yok diş falan kırmak, bu devirde evlerden ırak, diş tedavisi kaç para sen biliyor musun? Otur bel ağrınla, fazla konuşma 😡
Oturamadım ama otursam ağrıyor, kalksam ağrıyor, yatsam ağrıyor. İlaç içeyim dedim, prospektüsü okuyunca vazgeçtim, bel ağrısı çekerim daha iyi, o ne kadar yan etki öyle. Gezindim durdum evin içinde. Aslında bugün için tiyatro biletim vardı matinede. Şubat ayında hastalık nedeniyle gidemediğim bir Bertold Brecht oyunuydu, bu ayki programda görünce yeniden bilet almıştım. Lakin bu oyun bana kısmet değilmiş, dün mesaj geldi, oyuncunun rahatsızlığı nedeniyle gösterimden kalkmış, bileti iade ettim mecburen, aşkolsun Brecht. Sonunda bir Kore dizisi buldum, Uzakdoğu dizilerine biraz mesafeliyim ben ama ana roldeki küçük kız o kadar sevimliydi ki dayanamadım, başladım izlemeye. İki bölüm izledikten sonra baktım bel ağrım devam ediyor, en iyisi çıkıp yürüyeyim dedim. Öğlen yağan yağmur durmuş, güneş ara ara yüzünü gösteriyordu bulutlardan, giyinip çıktım. Farklı bir rota izlemek istedi canım, bilmediğim sokaklara sapmak. Önce eski mahalleme daldım, biraz nostalji yapayım diye. Antalya'daki ilk evimin yan sokağına girdim. İlkokula başladığı sene oğlumun elinden tutar sokağın sonundaki okuluna götürürdüm. Nopperleri vardı, o dönem çok yaygın, tırtıklı dişleriyle birbirine tutunan, plastik parçalı oyuncaklar, bir nevi ilkel Lego. Yan taraftan ince bir su kanalı akardı, nopperlerin tekerleklerinden birini kanala düşürmüştü, ne kadar arasak bulamamıştık, epey üzülmüştü. Ondan sonra yaptığı her araba üç tekerlekli olmuştu 😊 Kanalı kapatmışlar biz geçmeyeli. Sol yana dönünce dükkanlardan birinden eski evden komşumun kızı seslendi, eşiyle birlikte terzilik yapıyorlar, çocukluğunu bilirim, hatta iki kardeşi de öğrencim olmuştu. Bir çay içimi oturdum, eski günleri andık. Yıllar önce bir sayım gününde görev vermişlerdi, dükkanın olduğu apartmanda yaşayanları saymıştım. Doğum tarihi değil doğrudan yaş sormak gerekiyordu. Dairelerden birinde kapıyı çok yaşlı bir kadın açmıştı, en az 80 var. Yaşını sorunca bir an düşünmüş sonra "Valla kızım ben deyim 50, sen de 60, ama sen yine de 50 yaz" demişti. Hatırladıkça hâlâ gülerim.
Komşu kızıyla vedalaşıp yola devam ettim. O kadar uzun zamandır geçmemişim ki buralardan apartmanların yıpranmışlığına, bildiğim dükkanların kapanmışlığına şaştım. Ana caddeyi geçip daha önce hiç girmediğim sokaklardan birine saptım. Sokağın sol yanı bir özel üniversitenin yabancı diller kampüsü, bir ilkokul ve halk eğitim merkezi ile kapanmıştı. Sağ yanında ise eski yüzlü, kimbilir kaç yaşında iki-üç katlı apartmanlar vardı. Muhtemel ki müteahhit işi değil, bizzat sahipleri tarafından yaptırılmıştı, isimlerinden belliydi zaten; Recep Bey, Ayşe Hanım, Seniha vs. Hepsi bahçeli, bahçeleri bol ağaçlı, hatta arkada birer küçük müştemilatı bile olan evler. Yakında hepsinin kapısını birer yapsatçı çalar kentsel dönüşüm ayağına.
Kısa sokağın sonunda üzeri silme yosun tutmuş uzun bir duvara denk geldim. Bu kadar yosun sahildeki binalarda bile olmaz, şaşırdım:
Yüzme havuzu mudur, nedir diye merakla köşeyi döndüm ki okulmuş meğer, hem de bildiğim bir okul. Şehre geldiğimiz ilk yıllarda ismi Devrim İlkokulu idi, sonra Mehmet Akif İlkokulu'na çevrilmişti. Bu defa tabelada Mehmet Akif duruyordu ama ilkokul imam hatipe dönmüştü.
Okulun köşesinden kıvrılınca kütüphaneyi gördüm, bahçesinde de şunu:
Sokaklar boyunca yürüdüm, eski evler, yeni evler, yıkılmayı bekleyen, pencereleri kör evler, inşaat çukurları çıktı karşıma. Şehrimiz bu demler tam bir inşaat Cenneti. Eski evleri, hatta eski olmayan evleri de kırpıp kırpıp pleksi ve metal karışımı sevimsiz binalara dönüştürüyor, devasa bahçe kapısına da matahmış gibi "Rezidans" tabelası asıyorlar. Pabucumun rezidansları.
Derken bir parka denk geldim, pek hoştu, hatta üzeri betonla kapatılmış eski bir çıkrıklı kuyu bile vardı. Hah işte, bana bunlarla gelin:
Çoluk-çocuk, genç-yaşlı epey kalabalıktı, içinden geçip aynı mimari biçimde bir dizi beyaz apartmanın sıralandığı caddeye çıktım. Yeni yapılmış bir cami vardı, mimarisi modern, şadırvanı çinilerle kaplı çok zarif bir camiydi ve Ankara'daki evimizin olduğu caddenin adını taşıyordu. Kanım kaynadı 😃 Caminin önünden devam ettim ve şu kıpkırmızı triportörü gördüm:
Triportörlere bayılırım. Halam Konya Ereğli'de çocuk doktoru olarak çalışmıştı bir süre. Ben ortaokulda falandım sanırım. Bir gidişimizde görmüştük, triportörlerin arkasına kasa takıp karşılıklı iki oturak atmışlar ve toplu taşıma aracı olarak kullanmaktaydılar. O kadar dardı ki oturan kişilerin dizleri birbirine değiyordu, o yüzden ismi "Dizdize Gözgöze" idi. Görünce onları hatırladım.
Tekrar ara sokakları daldım ve bir spor salonunun bahçesinde üzeri çiçek dolu şu zeytin ağacına rastladım:
Hava serinlemeye, belim de sinyal vermeye başlamıştı, dönüşe geçtim. Birkaç adım sonra kaldırımda şu çıktı karşıma, "Ne iyi ettin de geldin, ayağına sağlık" diyordu sanırım 😋
Yeni rotalarda buluşmak dileğiyle...