.

.
.

6 Nisan 2025 Pazar

YÜRÜYÜŞ / 6 NİSAN

Dün sabah yine bel ağrısıyla uyandım, şöyle bir gün sağlam uyansam dişimi kıracağım, ay tövbe yok yok öyle demedim, kışt kışt. Yok diş falan kırmak, bu devirde evlerden ırak, diş tedavisi kaç para sen biliyor musun? Otur bel ağrınla, fazla konuşma 😡

Oturamadım ama otursam ağrıyor, kalksam ağrıyor, yatsam ağrıyor. İlaç içeyim dedim, prospektüsü okuyunca vazgeçtim, bel ağrısı çekerim daha iyi, o ne kadar yan etki öyle. Gezindim durdum evin içinde. Aslında bugün için tiyatro biletim vardı matinede. Şubat ayında hastalık nedeniyle gidemediğim bir Bertold Brecht oyunuydu, bu ayki programda görünce yeniden bilet almıştım. Lakin bu oyun bana kısmet değilmiş, dün mesaj geldi, oyuncunun rahatsızlığı nedeniyle gösterimden kalkmış, bileti iade ettim mecburen, aşkolsun Brecht. Sonunda bir Kore dizisi buldum, Uzakdoğu dizilerine biraz mesafeliyim ben ama ana roldeki küçük kız o kadar sevimliydi ki dayanamadım, başladım izlemeye. İki bölüm izledikten sonra baktım bel ağrım devam ediyor, en iyisi çıkıp yürüyeyim dedim. Öğlen yağan yağmur durmuş, güneş ara ara yüzünü gösteriyordu bulutlardan, giyinip çıktım. Farklı bir rota izlemek istedi canım, bilmediğim sokaklara sapmak. Önce eski mahalleme daldım, biraz nostalji yapayım diye. Antalya'daki ilk evimin yan sokağına girdim. İlkokula başladığı sene oğlumun elinden tutar sokağın sonundaki okuluna götürürdüm. Nopperleri vardı, o dönem çok yaygın, tırtıklı dişleriyle birbirine tutunan, plastik parçalı oyuncaklar, bir nevi ilkel Lego. Yan taraftan ince bir su kanalı akardı, nopperlerin tekerleklerinden birini kanala düşürmüştü, ne kadar arasak bulamamıştık, epey üzülmüştü. Ondan sonra yaptığı her araba üç tekerlekli olmuştu 😊 Kanalı kapatmışlar biz geçmeyeli. Sol yana dönünce dükkanlardan birinden eski evden komşumun kızı seslendi, eşiyle birlikte terzilik yapıyorlar, çocukluğunu bilirim, hatta iki kardeşi de öğrencim olmuştu. Bir çay içimi oturdum, eski günleri andık. Yıllar önce bir sayım gününde görev vermişlerdi, dükkanın olduğu apartmanda yaşayanları saymıştım. Doğum tarihi değil doğrudan yaş sormak gerekiyordu. Dairelerden birinde kapıyı çok yaşlı bir kadın açmıştı, en az 80 var. Yaşını sorunca bir an düşünmüş sonra "Valla kızım ben deyim 50, sen de 60, ama sen yine de 50 yaz" demişti. Hatırladıkça hâlâ gülerim.

Komşu kızıyla vedalaşıp yola devam ettim. O kadar uzun zamandır geçmemişim ki buralardan apartmanların yıpranmışlığına, bildiğim dükkanların kapanmışlığına şaştım. Ana caddeyi geçip daha önce hiç girmediğim sokaklardan birine saptım. Sokağın sol yanı bir özel üniversitenin yabancı diller kampüsü, bir ilkokul ve halk eğitim merkezi ile kapanmıştı. Sağ yanında ise eski yüzlü, kimbilir kaç yaşında iki-üç katlı apartmanlar vardı. Muhtemel ki müteahhit işi değil, bizzat sahipleri tarafından yaptırılmıştı, isimlerinden belliydi zaten; Recep Bey, Ayşe Hanım, Seniha vs. Hepsi bahçeli, bahçeleri bol ağaçlı, hatta arkada birer küçük müştemilatı bile olan evler. Yakında hepsinin kapısını birer yapsatçı çalar kentsel dönüşüm ayağına.

Kısa sokağın sonunda üzeri silme yosun tutmuş uzun bir duvara denk geldim. Bu kadar yosun sahildeki binalarda bile olmaz, şaşırdım:

Yüzme havuzu mudur, nedir diye merakla köşeyi döndüm ki okulmuş meğer, hem de bildiğim bir okul. Şehre geldiğimiz ilk yıllarda ismi Devrim İlkokulu idi, sonra Mehmet Akif İlkokulu'na çevrilmişti. Bu defa tabelada Mehmet Akif duruyordu ama ilkokul imam hatipe dönmüştü.

Okulun köşesinden kıvrılınca kütüphaneyi gördüm, bahçesinde de şunu:

Sokaklar boyunca yürüdüm, eski evler, yeni evler, yıkılmayı bekleyen, pencereleri kör evler, inşaat çukurları çıktı karşıma. Şehrimiz bu demler tam bir inşaat Cenneti. Eski evleri, hatta eski olmayan evleri de kırpıp kırpıp pleksi ve metal karışımı sevimsiz binalara dönüştürüyor, devasa bahçe kapısına da matahmış gibi "Rezidans" tabelası asıyorlar. Pabucumun rezidansları.

Derken bir parka denk geldim, pek hoştu, hatta üzeri betonla kapatılmış eski bir çıkrıklı kuyu bile vardı. Hah işte, bana bunlarla gelin:

Çoluk-çocuk, genç-yaşlı epey kalabalıktı, içinden geçip aynı mimari biçimde bir dizi beyaz apartmanın sıralandığı caddeye çıktım. Yeni yapılmış bir cami vardı, mimarisi modern, şadırvanı çinilerle kaplı çok zarif bir camiydi ve Ankara'daki evimizin olduğu caddenin adını taşıyordu. Kanım kaynadı 😃 Caminin önünden devam ettim ve şu kıpkırmızı triportörü gördüm:

Triportörlere bayılırım. Halam Konya Ereğli'de çocuk doktoru olarak çalışmıştı bir süre. Ben ortaokulda falandım sanırım. Bir gidişimizde görmüştük, triportörlerin arkasına kasa takıp karşılıklı iki oturak atmışlar ve toplu taşıma aracı olarak kullanmaktaydılar. O kadar dardı ki oturan kişilerin dizleri birbirine değiyordu, o yüzden ismi "Dizdize Gözgöze" idi. Görünce onları hatırladım.

Tekrar ara sokakları daldım ve bir spor salonunun bahçesinde üzeri çiçek dolu şu zeytin ağacına rastladım:

Hava serinlemeye, belim de sinyal vermeye başlamıştı, dönüşe geçtim. Birkaç adım sonra kaldırımda şu çıktı karşıma, "Ne iyi ettin de geldin, ayağına sağlık" diyordu sanırım 😋

Yeni rotalarda buluşmak dileğiyle...






3 Nisan 2025 Perşembe

GÜNLERDEN BİR GÜN / 3 NİSAN


Tatsız tuzsuz geçen bayrama ülke gündemi, çöl tozları, şiddetli yağmur, fırtına ve üstüne bonus olarak bel ağrısı eklenince tükenmişlik sendromu kapının yeni taktırdığımız ve nefret ettiğim cikcikli zilini çalmasa da hafiften tıkırdatmaya başladı. Bayramın üçüncü gününe şişmiş gözler, müthiş bir geniz akıntısı, nezle ve üşüme hissiyle başladım. Önce tekrar grip oluyorum sandım ama anladım ki bir gün önce bol miktarda solumak zorunda kaldığım çöl tozları alerji yapmış. Alerjinin de yaşı varmış, çocukluğumda yumurta yiyemeyen,  Penisilin iğnesi yaptıramayan, şeker, çikolata yedi mi kızaran arkadaşlarıma hayretle bakardım. Uzuun yıllar alerji nedir bilmedim ama sinsi sinsi zamanını bekliyormuş şerefsiz (hanımefendi kişiliğime halel gelmemiştir umarım bu sözcüğü kullandığım için 😂). Neyse ki sicim gibi bir yağmur çöl tozlarını da, polenleri de Antalya zerzeminlerine ve kanalizasyonlarına postaladı da akşama doğru kendime geldim. Ama bana rahat yok, boş mu kalsın bünye, bel ağrısı geldi yerleşti alerjiden boşalan daireye 😃

Sabah yataktan güç bela, belimi tuta tuta kalkıp, "Of, hala mı kapalı bu hava" diye balkona çıkınca mavi göğü ve parlayan güneşi görünce oftan vazgeçip bir oh çektim. Böylece Beydağları'nı yıkılmaktan kurtardım. Gece yağan yağmurun izleri yerlerdeydi ve şaşılası bir şekilde asfalt, beton ve kaldırım taşından müteşekkil zeminden toprak kokusu geliyordu nerelerden sızıyorsa. Tombalak bir kumru gelip elektrik direğinin tepesine kondu. Hayli besili idi, bizim tam buğday ekmeklere ilaveten başka şeyler de yemiş olmalı ki kumrudan ziyade güvercine benziyordu, öyle tombul. "Mısır'da olsa seni yakalayıp tencereye atarlardı kumrukuş" dedim ama duymadı tabii beni. Bir zamanlar Oğlak Yayınları'nın yemek üstüne kitapları çıkardı, neredeyse tüm seri kitaplığımdadır. Colette Rossant'ın "Tadı Damağımda Kalan Ülke: Mısır" isimli bir kitabını okumuştum bu seriden, şahane bir kitaptı. Yazar büyükannesiyle yemek maceralarını kaleme almıştı. Haftada bir hale, evin nevalesini almaya gidiyorlar ve haldeki yiyecek içecekleri anlatıyordu ki güvercinler de Mısırlıların severek yedikleri kanatlı türüne dahilmiş. Çok tuhafıma gitmişti, bıldırcın bile yiyemem ben, değil ki güvercin. 

Kumrular birken iki, ikiyken üç oldular, cilveleşmeye başladılar. Kuş olsaydık şu yaşadıklarımızdan haberimiz bile olmazdı, tek derdimiz karnımızı doyurmak ve kediden kaçmak olurdu diye düşündüm. Gamsız hayat, oh ne rahat. Ömürleri mi kısa, o görece bir şey. Ayrıca kanadın var, tehlike varsa uç gitsin. Lakin bazen bunu da beceremiyor bu şapşikler. Ankara'daki evin az ilerisinde bir yamaç var, çam ağaçlı, parkımsı bir yer. Orayı yüzlerce güvercin mesken tutmuş. İnsanlar gelip buğday, ekmek, bulgur gibi şeylerle besliyorlar sık sık. Fakat eğimden dolayı özellikle ekmekler yuvarlanıp asfalta düşüyor. Bu salaklar da ekmek kırıntısının peşinde pikniğe gider gibi yürüyerek asfalta, düşenleri almaya gidiyorlar. Sürekli birkaçına araba çarpıyor. A benim şaşkınım, yukarısı yiyecek dolu, koy gitsin giden nereye giderse. Hem senin kanadın var, niye uçmaz da yürürsün. Kuş beyinli lafı boşa çıkmamış sanırım. 

Kumru seyranı bitince bir gün önce yaptığım böreğin ikisini ısıtıp çayımı da alarak asabımı bozmak için Twitter'ı açtım. Bozdum da nitekim Cem Üzümoğlu haberini okuyunca, neyse az önce gördüm, salmışlar adli kontrol şartıyla. Belim şiddetle ağrımaya devam ediyordu, evde ağrı kesici de kalmamış, giyinip çıktım. Önce eczaneye uğrayıp ağrı kesici aldım, sonra da mahalle pazarına yollandım. Ağrıyan belimle güya iki parça bir şey alıp dönecektim, yapamadım tabii ki. Birkaç sebze ve yeşillik, her zamanki ekmekçiden tam tahıllı ekmek ve bir demet de çiçek alıp "Sende bu kafa oldukça daha çok ağrır belin" diye söylene söylene döndüm eve. Canım ne film izlemek, ne kitap okumak, ne de kimseyi görmek istiyor. Toparlanmak lazım, böyle olmaz bu iş. Size hüsnüyusuflarımı bırakıp "Yedik-İçtik" podcasti dinleyerek yemek yapmaya gideyim bari:

1 Nisan 2025 Salı

GÜLE GÜLE MART / 1 NİSAN

Bayrama benzemeyen bayramın son, yeni bir ayın ilk gününe geldik. Bakalım baharın benim için en güzel ayında (çünkü zamanında bana kardeşimi getirmişti) bizi neler bekliyor, umarım Mart gibi üzmez.

Genel olarak bayramlara bayılmam ama bu bayram gerçekten baydı. Hem ülke gündemi, hem havanın nanemollalığı, hem çocukların yanımızda olmaması daralttı ruhumuzu, üstüne bir de dün sabah Volkan Konak'ın ölüm haberi "E ama yani" dedirtti. Nerede gördüm hatırlamıyorum, blog mu, Instagram mı, Facebook mu, yazan kişi okuyorsa eğer affına sığınıyorum, birisi mealen şöyle yazmıştı; "Kendimi takvim gibi hissediyorum, bu insanlar öldükçe yapraklarım birer birer kopuyor sanki". Ne kadar doğru. Daha Edip Akbayram'ı hazmedemeden bir de Volkan Konak, ne diyeyim huzurla uyusun dilerim.

Instagram deyince şöyle bir şey oldu, eminim size de oluyordur. Birkaç yıl önce bir arkadaşın annesine bayram ziyaretine gitmiştik ve bize çayın yanında bir tatlı ikram etmişti. Boşnak kökenli idi teyzemiz ve o yörenin tatlısı olduğunu söylemişti. Bayramın birinci günü Ramazan'da arkadaşları davet ettiğim iftar yemeğinden artan 3 parça güllaçla tatlı yaparken aniden aklıma geldi ama adını bir türlü hatırlayamadım. Epey düşündüm, sonra da gündelik telaşla aklımdan silindi gitti. Dün sabah Instagram'da dolaşırken şak diye bir tatlı tarifi çıktı karşıma, neydi bu tatlı, benim dün düşünüp de hatırlayamadığım "Kaymaçina". Bu sanal ortamlar bizim zihnimizi okuyor olabilir mi, siz ne dersiniz, bu ilk değil, pek çok kez karşıma çıktı bu tür şeyler ve beni oldukça rahatsız ediyor.

Geride bıraktığımız ayın son on gününde yaşananlar malum; kızgınlık, kaygı, huzursuzluk, üzüntü, heyecan, umut gibi karmaşık duygularla çalkalandık durduk. Gündemimiz değişti, tepetaklak oldu, ilerleyen günler de çok şeylere gebe görünüyor. Bütün bunların dışında bir Mart dökümü yapacak olursam sanatsal ve kültürel anlamda Şubat'ın benden çaldıklarını Mart geri verdi diyebilirim. Hastalık nedeniyle iptal ettiğim etkinlikleri, geri verdiğim biletleri, aklımın kaldığı gösterimleri bu ay telafi ettim:

İki oyun izledim; "Gramofon Hala Çalıyor" ve "Therese Raquin/Bir Cinayetin Anatomisi". Özellikle ikincisini çok beğendim. Bir oturumda iki bale, "Paquita" ve Bir Yaz Gecesi Rüyası" iade edilen biletlerdendi, oldukça güzeldi. "Aşk-ı Memnu" ünlü romanın opera düzenlemesi idi, ne yalan söyleyeyim pek sevmedim. Ve son olarak bir müzikal, "7 Kocalı Hürmüz". Daha önce tiyatro oyunu olarak izledim, TV'de pek çok kez denk geldim ve son olarak müzikalini de deneyimleyerek Hürmüz Hanım'la vedalaştım. Eğlenceli idi haliyle, oyuncular başarılıydı ama fazla uzatılmış geldi, sona doğru sıkıldım. 

Bu ay da film izleme konusunda kendi rekoruma yanaştım, Şubat'ta 18 film izlemişim, Mart ayında 4 eksiğiyle 14 oldu:

En sevdiklerim, "I'm Still Here", "Central Do Brasil", "Festen", "Wajib" ve "Other Peoples Children" oldu. 

Hızımı alamadım birisi bayramın ilk günü olmak üzere 4 tane de dizi izledim:

Hepsi Netflix'den görüldüğü üzere ve haklarında çok konuşuldu ilk üçünün. Sonuncusu ise "Genç Kızların Rehberi" adını taşıyan, sade suya tirit bir İspanyol dizisi, hep sağlıklı sebze yenmez ya, arada abur cubur da atıştırmalı 😂 Bayramın kasvetini biraz renklendirdi.

Gelelim kitaplara, bu ay 6'da kaldım ne yazık ki, olsun Nisan ayında telafi ederim:

"İrlanda Defteri" en sevdiğim oldu. Onu "Kurtların Tarihi ve "Yabancı Kucak" takip etti. "Ertuğrul Osman/Şehzadenin Yüzyılı" ise ilginç bir okumaydı, 2. Abdülhamit'in torunu Ertuğrul Osman'ın günlüklerinde kendi bakış açısından dedesini ve Osmanlı'nın son dönemini okuduk, ayrıca yaşamlarının ne kadar lüks olduğunu da bizzat kendi kaleminden öğrendik. "Uyku Krallığı" Kerem Eksen'den okuduğum ikinci kitaptı ama ilki kadar sevemedim. "Murdo" ise çok tatlı bir çizgi romandı. 

Bu ay Storytel'e tek bir kitap dinleyebildim, 22 saatlik bir klasik: "Suç ve Ceza". Erdem Akakçe'nin olağanüstü seslendirmesi ile nefis bir dinleme oldu:


Mart ayını kapatırken Nisan'ın umutlarımızı, hayallerimizi gerçekleştirmesi, ülkeye huzur, barış ve adalet getirmesini diliyorum...


28 Mart 2025 Cuma

BİR GÜNLÜĞÜ 29 (BİTİRİRKEN) / 28 MART

Ve "Bir Günlüğü"müzün son yazısıyla karşınızdayım. 29 gün boyunca konu bulup yazmak benim gibi klavyeye oturunca parmaklarından kelime fışkıran birisi için kolay sayılsa da bizi asıl zorlayan memleketin değişen gündemi oldu. Ne yazık ki ülkemizin bir rutini yok, her sabah yeni bir olayla uyanabiliyoruz ve bu olaylar bizi hayretten hayrete, dehşetten dehşete düşürüp bu kadar da olmaz dedirtebiliyor. Ama bir bakıyorsunuz hiç ummadığınız umut tomurcukları da boy veriyor, şaşıp kalıyorsunuz. Dileğimiz huzurlu, refah içinde, gençlerimizin geleceklerinin güvence altına alındığı günlere uyanalım artık.

Bizi biraraya getirip günlük çatısı altında topladığı için öncelikle sevgili Lesliyan'a teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Aramıza ilk kez katılan dostlarımız oldu, onlara sevgilerimi yolluyor ve yazılarının günlüklerle sınırlı kalmamasını diliyorum, daha güzel günlerde, daha mutlu yazılarda buluşmayı diliyorum. İyi ki varsınız. Bazıları bu cümleyi sevmiyor ama benim sık sık tekrarladığım bir cümle bu. Herkesin varlığına şükredilmiyor ne yazık ki, o nedenle varlığıyla mutlu olduklarımıza "iyi ki" demekte beis görmüyorum. 

Günlüklerin sonu, bayramın başı derken Mart ayını da yedik, sanırım son yılların en unutulmayacak Mart ayı oldu. Bahar iyiden iyiye kendini gösterdi, Antalya en şahane günlerini yaşıyor. Sıcağı gören kendini gözlerimize serdi. Mor salkımlar, erguvanlar, Kıbrıs akasyaları, yalancı orkideler her yerde, narenciyeler çiçekleri ve kokularıyla mest ediyor, ortalık yemyeşil, balkon çınarımız da bir hafta içinde açıverdi yapraklarını, tek ihtiyacımız huzur. 

Bugün biraz evle uğraştım, ucundan kıyısından, fazla detaya girmeden temizlik yaptım. Sabah usta geldi, bulaşık makinesinin lastiğini usulune uygun yerleştirip gitti, makinede sorun yok. Fakat tüm ustalar gibi vadesinin dolduğunu, değiştirmem gerektiğini buyurdu. "Hayhay" dedim, "artık eve et alırken düşünüyoruz, sen neden bahsediyorsun. Çalışıp duran, üstelik de gayet güzel yıkayan makineyi niye değiştireyim ki? Ha, bana müsaade kendimi emekliye ayırıyorum der, o zaman el mahkum yenileriz". Ustayı savdık, depresyona bile neden olabilen bozulan beyaz eşya sendromunu böylece atlattık.

Temizliği halledince 2008 yapımı bir yerli film izledim: "İki Çizgi". Hiç beğenmedim, tek güzel tarafı birkaç sahne boyunca gördüğümüz ayçiçeği tarlalarıydı. 

Son derece bunaltıcı, sıcak bir hava vardı bugün, yağmur sıcağı derler ya, aynı öyle. Henüz yağmadı ama eli kulağında. Zaten Meteoroloji de arifeden itibaren yağmur beklendiğini söylüyor. Yarın için matinede bir müzikal biletim var, çılgın bir yağmur yağmazsa giderim herhalde. 

Bir Günlüğü'ne son noktayı koyarken yazılarıyla katkıda bulunan, okuyarak katkıda bulunan, yorumlarıyla katkıda bulunan herkese sevgilerimi yolluyorum. Şu ortamda bayramınız ne kadar kutlu olur bilmiyorum ama ben yine de yazayım: "İyi Bayramlar".

Ek: Yol arkadaşlarımız Özge ve Leylan bitirirken bize birer şarkı hediye etmişler, eh ben eksik mi kalayım? O zaman İncesaz'dan gelsin. "Güzel Günler".

27 Mart 2025 Perşembe

BİR GÜNLÜĞÜ 28 (AKSİLİKLER) / 27 MART

 Bitiş çizgisine bir kala aksiliklerle dolu bir gün geçirdim.

Yine sabahın 6'sında uyandım, tekrar uyuyamayınca kalktım. Biraz ortalığı toparladım. Makineye çamaşır attım, yıkananları astım. Baktım bulaşık makinesi de dolmuş, onu da çalıştırdım. Makine çalışırken köfte yaptım, brokoli haşladım. Haydi bir de kısa pazar turu yapayım dedim. Giyinip çıktım, pazar geçen haftadan da pahalıydı, bayram fiyatı anlaşılan. Doğru dürüst bir şey almadığım halde cüzdanım neredeyse boşalmıştı. En ucuz olan çiçekti. 50 liraya kucak dolusu rengarenk gerbera, arkadaşlık etmeleri için de iki demet frezya aldım, ona da 60 lira verdim. Gerberaların yanında pahalı kaçsa da çiçekçiden ucuz olduğu kesin. Evde çiçek oldu mu moralim düzeliyor. Şahane ekmekler satan adam da gelmiş, tam tahıllı ve çavdarlı iki de ekmek alıp ter içinde döndüm eve, çok sıcaktı bugün.

Pazar çantasını mutfağa bırakıp ellerimi yıkamaya banyoya girdim, musluğu açtım: Tıss! Su kesilmiş. Taşıma suyla değirmeni döndürüp pazar çantasını boşalttım ve birden dank etti, acaba su bulaşık makinesi aldıktan sonra mı kesildi, almadan mı sorunsalıyla makineye yöneldim. Sakarlığım üstümde olacak ki stop düğmesine basmadan kapağı açma gafletinde bulundum. Tabii ki su almış ve ben kapağı açınca o sular ortaya saçıldı. Sadece sular değil tabii, gelmeden önce güya temizlik yaptırmıştım, anladım ki bulaşık makinesi çekilip altı temizlenmemiş. 9 aylık tozlarla birlikte mutfağın bir kısmını su bastı. Paçaları sıvadım, vileda, havlu, yer bezi vs yardımıyla suları temizledim. Bu arada gözüme 30-35 santimlik siyah bir şey çarptı. Elime aldım, bir şeye benzetemedim, sonra düşündüm ki, bu kadar su gelmesi normal değil, zira ben makine çalışırken ara ara açar ve o anda kirlettiğim bir kaşık, bir tabak ekleyiveririm. Hiç böyle sel baskını olmazdı. Eyvah dedim, galiba makinenin kapak lastiği koptu, ondan bu sular bu kadar yoğun boşaldı. Kocam Bey'e imdat dedim, geldi. Ben  suları temizlerken o da yakınlardaki yedek parça satan bir yere yollandı, demişler ki parçayı görmeden bir şey diyemeyiz. Ben şaşkın makinenin diğer lastiklerini söküp adamın eline verdim. Sonuç başarısız, yok bizde bundan demişler. İşin kötüsü arkadaşlarla buluşacağım ve vakit neredeyse gelmek üzere. Tekrar makinenin başına geçtim ve anladım ki lastikte falan sorun yok, ben çalışırken açtığım için su bastırmışım ortalığa. Benim o telaşla makine lastiği sandığım şey kazara makinenin altına girmiş yapışkan pencere süngeri imiş. Sağlam lastikleri söktüğüm için ağlamaklı bir şekilde her şeyi bir kenara bırakıp hazırlanmaya başladım, sular hala yok, ter içindeyim, bir şeyleri yerlere devirdim, silecek su yok, çıldırmak üzereyken sular geldi. Bulaşık makinesi ile dönüşte ilgilenmek için vedalaştım ve evden çıktım. 

Arkadaş sohbeti ve çarşaf düzlüğündeki hafif puslu denize bakmak hem evdeki sıkıntıyı, hem ülkesel sıkıntıyı biraz öteledi. Dönüşte kuaföre uğradım yine, bayram sonuna ertelediğim dip boya işlemini tatil uzayınca bir an evvel yaptırmaya karar vermiştim, Allahtan kuaför müsaitti, halletti işimi, beklerken annesiyle gelmiş üç aylık bir bebekle ve babasının saç kesimine getirdiği 4 yaşındaki şirin ötesi bir kızla vakit geçirdim. Sonunda işim bitti eve geldim. Saçmasapan bir şekilde yerinden çıkardığım kapak lastiğini takmaya uğraştım, çok düzenli takamasam da iyi kötü hallettim ve kısa programda çalıştırıp denedim, sızma olmadı. Rahatladım biraz, zira bu devirde bulaşık makinesi bir servet. Yarın tamirci getirip daha düzgün bir şekilde taktıracağız lastiği. Akılsız başın yükünü ayak değilse de el çekti. 

Peki Pikaçu'yu gördünüz mü 😂



26 Mart 2025 Çarşamba

BİR GÜNLÜĞÜ 27 (BAKIM İŞLERİ) / 26 MART

Bir Günlüğü'nde sona yaklaştık. 28 Şubat Yeniayı ile Lesliyan'ımızın önderliğinde yazmaya başlamıştık. 28 Mart'ta da sona erdireceğiz Bir Günlüğü'müzü. Başlangıçta katılımın artmasıyla heyecanla, sonrasında keyifle, bir haftadır da endişe, kızgınlık, şaşkınlık ve umutla devam etmekteyiz. Dilerim bu seriyi bitirince daha güzel haberlerle devam ederiz.  

Bu aralar bunaltımı azaltmak için hırsımı kitaplardan ve filmlerden çıkarıyorum. Bu sabah yine güzel bir film izledim: "Başkalarının Çocukları". Yönetmenliğini Rebeka Zlotowski'nin yaptığı bir Fransız filmi idi. Başrollerini insanda yanağından makas almak isteği uyandıran Virginie Efira ve Roschdy Zem'in paylaştığı filmde yan rollerden birinde Catherine Denevue ve Marcello Mastroianni'nin kızları Chiara Mastroianni vardı. Biraz baba, biraz anneden almış ama bence ikisi kadar güzel olamamış diyerek dedikodumu ve fesatlığımı da yapayım 😂 Fransız filmlerini seviyorum, ben altyazı okumaya çalışırken filmden kulağıma gelen melodik Fransızca'ya da bayılıyorum.

Film bitince etrafa bir baktım ve evin temizliğe ihtiyacı olduğuna karar verdim. Önce hastalık, ardından  "Bırak biraz dağınık kalsın" düşüncesi ve son olarak gündemin üstümüze çöken kasveti yüzünden yemek, bulaşık ve çamaşır dışındaki kalemlere el atmadım. Eh gelen bayramdır, pek ziyaretçimiz olmasa da, biz anamızdan öyle gördük, bir bayram temizliği gerekir. Ayh bunu yazınca içime fenalık geldi bunca sene sonra bile. Annem bayram gelmeden önceki haftadan başlayarak hayatı felç ederdi. Mutfak dip köşe temizlenir (niye acaba?), perdeler, divan örtüleri, çarşaflar yıkanır, camlar, kapılar, yerler silinir, ev kalkıp gitme aşamasına gelirdi. Çok daha önceleri, ben henüz çocukken ve evde bir elektrik süpürgemiz yokken arife günü babamın hemşehrisi ve ilkokuldan sınıf arkadaşı Ayşe Teyze'den elektrik süpürgesi ödünç istenirdi. Babam bir sokak ötemizde olan evlerine gider, süpürgeyi ve Ayşe Teyze'yi alıp gelirdi.  Süpürge tekil olarak gelemezdi, sahibinin nezareti gerekiyordu. Ayşe Teyze bir yere oturtulur, eline kahvesi verilir ve süpürge çalıştırılmadan önce ev bir kez ot süpürge ile süpürülürdü. Allah etmesin ya iğne falan düşmüşse yere, ya torbayı deliverirse, "Aman" derdi Ayşe Teyze, "iyi süpür, torba delinirse patron çok kızar". Patron dediği kocasıydı. Halı süpürülüp iğne yönünden asayiş berkemal hale gelince elektrik süpürgesi ile ikinci süpürme işlemi gerçekleşirdi. "Ho ho ho Hoover/Süpürür, döver/Her yeri temizleyen/Hoover, Hoover, Hoover"di süpürgenin markası. Torbası sapında, dik bir süpürge. Son halı da süprülünce torba yine Ayşe Teyze nezaretinde boşaltılır, süpürgenin heryeri silinir ve babam, Ayşe teyze ve süpürge geldikleri gibi giderlerdi.

Efendim sonraları kendimize ait bir süpürgemiz olunca Ayşe Teyze'nin Hoover'ini rahat bıraktık. Annem bayram gelene kadar o evi kaç kere süpürürdü yazsam inanmazsınız. Arife günü temizlenen ev bir daha elden geçirilir, son çamaşırlar yıkanır ve bir gün önce banyo yapmışsak bile zorla banyoya sokulurduk. "Arife suyuyla yıkanan büyür" derdi annem. O kadar çok yıkandık ki arife günü, üç metre falan olmamız gerekirdi ama 1.60'ın az biraz üstüne ancak çıkabildik. Bu temizlik faaliyetlerinden zinhar kaçamazdım, annem benimle sözkonusu bayram Ramazan Bayramı ise, Kurban'a kadar küserdi aksi takdirde 😂 Benim intikamımsa ertesi gün annemin en bulunmayacak yere sakladığını sandığı bayram şekerlerini itinayla bulup dibine darı ekmek olurdu. 

Evin temizliği işlemini cuma gününe erteleyip önce kendi bakım işlemime karar verdim. Bazı zorunlu alışverişler de gerekiyordu mahalle marketinden giyinip çıktım. Önce kuaföre uğradım, kahküllerim gözlerimi de aşarak burnuma doğru inmeye başlamıştı, niyetim onları kısaltmak ve kaşlarımı düzene sokmaktı ama kuaförde yoğun bir boya ve pedikür faaliyeti vardı, marketi halledip geleyim dedim. Yolda şeytan dürttü, kuzene uğramaya karar verdim, güya yarım saat oturup kalkacaktım, ikindiyi buldum. Marketten alacaklarımı alıp kuaföre girdiğimde başka boyalar ve başka pedikürler almıştı sırayı. Dedim ben bunları eve bırakıp geleyim, sen de o arada işini bitir. Sonunda kahküllerim kısalmış, kaşlarım kemandan hallice kuaför işini de halletmiş oldum.

Bu günü de böylece geçirdikten sonra bir gözüm televizyonda, bir gözüm elimdeki kitapta günü bitireceğim. Aşağıdaki çiçekler sizlere gelsin:



25 Mart 2025 Salı

BİR GÜNLÜĞÜ 26 (KAFA DAĞITMACA) / 25 MART

Gündemi izlemeye ara verdiğim anlarda da izleme faaliyetine devam ettim, bu kez bakışlarım MUBİ'ye yöneldi.  Dün tam yatmaya giderken göz attığım sitede "Düğün Davetiyesi" isimli bir Filistin filmini kestirmiştim gözüme, sabah erken kalkıp başlattım filmi.

Gerçek hayatta da baba-oğul olan Mohammed ve Salah Bakry'nin baba-oğlu canlandırdığı film gelenekle modernin çatışmasını keyifli bir dille ele almış. Nazareth'de öğretmenlik yapan baba ve İtalya'da yaşamına devam eden ve kız kardeşinin düğünü için Filistin'e dönen oğulun bir gününü seriyor önümüze. Yaşadıkları yerin gelenekleri uyarınca 300'ün üstündeki davetiyenin herkese tek tek elden dağıtılması gerekmektedir. Baba bunu doğal karşılarken oğul sık sık sıkıldığını belirtir. Üç farklı dinden eş-dosta dağıtılır davetiyeler ve her gidilen yerde ısrarla yedirilip içirilirler. Oğula sürekli ne zaman memlekete döneceği, ne zaman evleneceği sorularak sıkıntısını iyice arttırırlar. Aynı bizim toplumun halleri. Bir de zamanında kocasını ve çocuklarını terk ederek sevgilisiyle Amerika'ya yerleşen anne ve onun düğüne gelip gelemeyeceği sorunsalı vardır. Kadın yönetmenin elinden çıkma 2017 yapımı filmi ben çok severek izledim, tavsiye ederim. 

Onun dışında gündelik işler, yemek vs. "İrlanda Defteri" bitti ve Meltem Gürle'nin yazım dili bir kez daha kendine hayran bıraktı. Kitap, sizlere de blogda alıntıladığım John O'Donohue'nun birkaç dizesiyle başlamıştı, yine John O'Donohue'nun bir "blessing"i (hayır duası) ile sona erdi. Yazar okurlarına aynısını dilemiş, ben de sizlere aynısını dileyerek TV önü mesaime dönüyorum:

"İyi dostların yakınlığıyla kutsanmış olasınız"


24 Mart 2025 Pazartesi

BİR GÜNLÜĞÜ 25 (EVRENSELLİK) / 24 MART

Günlerdir uyku saatleri dışında aralıksız çalışan TV'yi, evdeki yüzde 50'nin yokluğundan istifade kapattım, bilgisayarın yan komşusu okuma koltuğuma geçtim. Bazen yatağında bile uyuyamayan bendenize tatlı ve kısacık şekerlemeler de sunan, okumak için en rahat ettiğim yer. "Kırmızı Kazak" kitabından sonra ne yazsa okurum dediğim Meltem Gürle'nin "İrlanda Defteri"ni aldım elime. Bir bursla gittiği İrlanda üzerine yazdığı denemeler, insanın zihninde en güzel öykülerden daha hoş bir tat bırakıyor. Yarıladığım kitapta kaldığım yeri açtım, "Zombi" başlıklı bir deneme çıktı karşıma. Birkaç satır okuyunca başlığın İrlanda'nın meşhur rock gruplarından biri olan "The Cranberries"in "Zombie" isimli şarkısını konu aldığını anladım. Grubun solisti Dolores O'Riordan'ın Londra'da bir otel odasında ölü bulunmasının üstüne Dublin müzik marketlerinin Cranberries şarkıları çaldığından bahsedip "Zombi"nin öyküsüne geçiyordu. Öyküyü içim parçalanarak okudum ve bilgisayar başına geçip şarkıyı buldum. 90'lı yıllar benim en yoğun çalıştığım, oğlumun eğitimiyle en fazla ilgilendiğim ve yeni bir eve taşınma telaşında olduğum zamanlardı. Yabancı rock gruplarından ziyade yerli poptu ilgi alanım. Cranberries'in adını duymuşluğum vardı ama takip etmişliğim yoktu. O yüzden şarkının öyküsünü bir geç kalmışlık ve hüzün duygusuyla okudum. IRA'yı (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) elbette biliyordum, bilmemem imkansızdı zaten, gün geçmiyordu ki haklarında haber okumayalım. IRA 1993 Mart'ında, Warrington şehir merkezinde birbirine yakın iki çöp kutusuna yerleştirdiği bombalarla bir patlama gerçekleştirmiş ve pek çok yaralı ile biri üç, biri oniki yaşında iki çocuğun ölümüne sebep olmuş. Bu olayın üstüne Dolores O'Riordan çocukların ölümünü konu alan "Zombie" isimli şarkıyı yapmış ve şarkı grubun 94'te çıkardığı albümde yer alarak bir barış çağrısı olarak algılanmış. Zaten bir süre sonra da IRA 25 yıllık silahlı mücadelenin ardından ateşkeş ilan etmiş. 

Yazar bu olayı kaleme aldığı denemenin sonunu şöyle bitiriyor: "Barışa ve adalete yine çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde, Irlanda dolaylarından gelen bu dokunaklı şarkıyı ve ona ses veren bu cesur kadını hatırlayalım. En çok da zihnimizde çığlık çığlığa bağırarak bizi felce uğratan korkulara dur diyebilmek ve zombileşmeye karşı koyabilmek için." Bazı şeyler ne kadar evrensel ve bazı yazarların öngörüsü önünde şapka çıkarmak gerekiyor sanırım. 

Şarkıyı buradan dinleyebilirsiniz

Bu hüzünlü öykü ve şarkıdan sonra biraz içinizi açmak için aşağıya şu fotoğrafı bırakıyorum, dünkü oy verme sonrası yürüyüşünden:

 Nazım'ın,
 
"Akın var 
güneşe akın
Güneşi zaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın"
 
Dizelerini getirdi aklıma...

23 Mart 2025 Pazar

BİR GÜNLÜĞÜ 24 (SANDIK) / 23 MART

Sabah 9 civarı evin hemen yakınındaki sandığa gittiğimizde gördüğümüz erken saat kalabalığına şaşırsak da fazla beklemeden kullandık dayanışma oyumuzu. Biz ayrılırken sıra bekleyen 80+ teyzeler siyasi tartışmalar yapmaktaydı. Gündem herkesi politize etti. Görevimizi eda ettiğimize göre yürüyelim, üstümüzde kaç gündür biriken sıkıntıyı atalım dedik. Tam sokağın sonuna gelmiştik ki köşedeki marketin tabelası çarptı gözümü. Defalarca önünden geçtiğim halde dikkatimi çekmemiş, tevafuk mu desem, tesadüf mü bilemedim ama gülümsedim:

Çarelerimiz ve umudumuz hiç tükenmesin, hayat bu, neyin ne zaman önümüze düşeceği belli olmaz, tıpkı taş merdivenlerin arasından başını uzatan şu çiçek gibi:

İlkokuldaydım, babamla Sadri Alışık'ın "Şaka ile Karışık" isimli filmine gitmiştik. Sadri Alışık işleri yolunda gitmeyen, tam sonuca ulaşacakken önüne bir engel çıkan, şanssız bir insan rolündeydi, ismi de "Ofsayt Osman"dı. Film tüm Sadri Alışık filmleri gibi içe işleyen, hoş bir filmdi ama finali gerçekten unutulmazdı. Talihsizlikler yüzünden düştüğü mahkemede başına gelenleri anlatan Osman, sonunda "Yine mi ofsayt?" diye sorar hakime, hakim "Gool!" diye bağırır.  Bizlerin de epeydir ofsayta düştüğümüz şu ülkede dilerim bu defa gol olur...

Not: Filmin kadın oyuncusu dün yitirdiğimiz Filiz Akın'dı. Avrupai görüntüsü ve zarafetiyle canlandırdığı gariban kız rolünde biraz eğreti dursa da çocukluğumuza ve ilk gençliğimize damga vuran filmleriyle unutulmazdı. Huzurla uyusun...


22 Mart 2025 Cumartesi

BİR GÜNLÜĞÜ 23 (ALINTI) / 22 MART

 ..........
Gönlünü ferah tutarsan, 
Yine güzel günler gelecek;
Ayakların bir kez daha
Vaat edilen yeşil çayırlara erecek
Havanın yumuşacık olduğu
Ve yeni bir başlangıçla pembeleştiği o yerde.

John O'Donohue 

Dizeler Meltem Gürle'nin yeni kitabı "İrlanda Defteri"nin girişinden. İçinde bulunduğumuz günlerle çok senkronize oldu sanki...



21 Mart 2025 Cuma

BİR GÜNLÜĞÜ 22 (NEFES ARASI) / 21 MART

Televizyon evin içinde yaşayan 3. bir şahıs gibi biteviye konuşurken iyimserden kötümsere, kötümserden iyimsere dalgalanan ruh halleriyle akvaryuma bakar gibi bakıyoruz. Çocukluğumda Zeki Müren-radyonun popüler olduğu o güzel günlerde-bir lastik reklamında yer alır, "Gözünüz yolda kulağınız bende olsun sevgili şoför arkadaşlarım" diyerek başlardı programına. Ben de şu an gözüm TV ve Twitter'de, parmaklarım klavyede yazıyorum bu yazıyı, o yüzden imla yanlışlarım olursa affola. 

Gündemin getirdiği ruh halinden çıkıp bir nebze olsun nefes almak için dün akşam Opera Sahne'sinde idik. Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı diyerek bir yerli opera izledik, izlemesek de olurmuş esasen. Meşhuuur "Aşk-ı Memnu"muz bu kez opera olarak boy gösterdi biz izleyicilerine. Perde Etnan Bey ile Bihter Hanım'ın nikah töreniyle açıldı. Nikah şahitlerinden biri de devrin ünlü muharrirlerinden Halit Ziya Beyefendi idi 😊

Fotoğraf buradan

Dekor, kostümler, sanatçıların ses tonları, oyunculukları, müzikler çok güzeldi, lakin Türkçe opera pek çekilmiyor be dostlar. Başka dillerdeki aryaları bir yabancı şarkı dinler gibi, anlamını bilmesen de zevkle dinliyorsun ama bildiğin bir dilde söyleneni de anlamak istiyorsun. Eser opera formunda yazılmadığı için haliyle şarkı sözleri değil konuşmalar var. "Maaatmazel'i çağııır" seslenişi kulağa çok melodik gelmiyor işin açıkcası. Zaten net anlaşılmadığı için ister istemez insanın gözü sahnenin üstündeki elektronik yazı panosunda oluyor, bu da oyunu takip etmekte zorluk çıkarıyor. Velhasılı harcanan o çok büyük emeği takdir ediyorum ama eğer operaya gideceksem bundan sonra yabancı eserleri tercih etmekte kararlıyım. 

Bir de işin seyirci yönü var ki, buna çare yok ne yazık. Bilet bulduğum sürece sıra başı alırım, oturumu da, izlemesi de rahattır. Yine öyle yapmıştım, sağ yanda, bir öndeki sırabaşında oturan genç kızın telefon ışığından sahneye konsantre olamadım. Sürekli kurcaladı, mesaj yazdı, like attı, fotoğraflara baktı, arkadaşına bir şeyler gösterdi. A be kızım niye geldin madem izlemeyecektin, otur evinde mıncıkla telefonunu. Nitekim ikinci yarı bitmeden de paldır küldür çıkıp gitti. 

Hayli uzun süren temsilden çıkıp eve geldiğimde vakit geceyarısına yaklaşıyordu ama müthiş çay çekiyordu canım, hemen demledim ve bardağı alıp ekran karşısına geçtim. Lakin biber gazları, tazyikli sular vs ne çay tadı bıraktı, ne keyif, gidip yattım.

2 gündür devam eden şiddetli rüzgar bugün hız kesti, güneş ısıtmaya başladı tekrar, umarım bugün resmen teşrif eden baharla birlikte ülkeye huzur da gelir...


20 Mart 2025 Perşembe

BİR GÜNLÜĞÜ 21 (ŞAŞKINIZ, UMUTLUYUZ) / 20 MART

Kardeşimle aramda hatırı sayılır bir yaş farkı var. Yaş aldıkça o ara kapanıyor bir şekilde ama başlangıçta epey fark ediyordu. O doğduğunda ben taze bir ergendim mesela. Bebeklik sürecinde sık sık ziyaretimize gelen, annemin çok yakın bir arkadaşı vardı, Hasibe Teyze. Çocukları çok sever ve başlarına bir iş gelecek diye çok korkardı. Rica görünümlü ihtarlar verirdi sürekli, ayaklı bir anons gibiydi: "Bak rica ediyorum, bu çaydanlığı arkadaki ocağa koy", "Bak rica ediyorum yatağının yanına sandalye daya düşmesin", "Bak rica ediyorum, bu oyuncak sivri, verme eline" tarzında sürekli uyarı alırdık. Bir sefer geldiğinde hafiften ateşi çıkmış yatıyordu kardeşim. Hasibe Teyze çıldırdı, "Nazar değdi bu çocuğa, nazar duası okumuyor musunuz uşaaak? Aşkolsun size" diye Niğde ağzıyla azarladı bizi, ardından da beni karşısına oturtup bir nazar duası öğrettti, aklımda kalmayacağını anlayınca kağıda yazdırdı. Giderken de, "Bak rica ediyorum bu duayı ezberle, her gün oku, üfle çocuğa" diye yine bir anons geçti.  

Duayı çabucak ezberledim, Hasibe Teyze'nin uyarısı, annemin talimatıyla her gün okuyup üfleyerek nazarlardan koruyordum kardeşimi, fedakar bir ablaydım yani. Şimdi aşağıya o duayı yazıyorum:

"Yemliha, Mekselina, Mislina, Mernuş, Dabarnuş, Sazenuş, Keyfetatayyuş, Kıtmir". Evet Kıtmir 😂 Anladınız sanırım Hasibe Teyze'nin bana dua diye ne okuttuğunu yıllarca, "7 Uyurlar"ın ve köpeklerinin isimleri. Duydukları her Arapça sözü, gördükleri her Arapça yazıyı Kuran ayeti sananlardan birinden duymuştu eminim Hasibe Teyze, ne bilsin kadın işin aslını. Ben bile kardeşim kocaman olana kadar, "7 Uyurlar" efsanesini duyana kadar bilmeden okudum durdum. Ama niyete bakmalı değil mi, belki de o sayede kardeşime değecek nazarlar engellendi, kainatın sırlarından sual olunmaz. Bu arada belirteyim hiçbir batıl inancım yoktur ama nazara, kötü enerjiye inanırım, deneyle sabittir çünkü.

Dün sabah içimize çöken kasvet akşamüstü umuda dönüştü. Gençler beni gençlik yıllarıma ışınladı, kulağıma o yılların coşkulu şarkıları doldu. O yüzden umutluyuz diyorum ve yukarıdaki nazar duası olmayan ama o niyetle yıllarca ettiğim nazar duasını ve tüm iyi dileklerimi onlara yolluyorum: Ayaklarına taş, gözlerine yaş değmesin...

 Madem bugün Ekinoks, çiçekler açsın o zaman

Benim de hâlâ umudum var Lesliyan


19 Mart 2025 Çarşamba

BİR GÜNLÜĞÜ 20 (KARIŞIK) / 19 MART

Kafa karışık, ruh huzursuz, iç sıkkın...

TV ekranına yapışmaktan bunalınca başka bir karışıklığı düzenleyeyim bari dedim, belki kafa biraz dağılır:

 


 Ya sabır, ya sabır.

Bu iş çok zor Yonca...


18 Mart 2025 Salı

BİR GÜNLÜĞÜ 19 (BOŞ İŞLER) / 18 MART

Delik deşik ve çok huzursuz bir uykudan sabahın 7'sinde çalan telefonla kalbim çarparak uyandım. Neyse ki korkulacak bir durum yoktu ama kalp çarpıntım epey devam etti. Uyanmışken kalktım artık, biraz ortalığı toparladım. Sonra baktım hava güneşli, henüz soğuk ve yağış giriş yapmamış buralara gidip çamaşır makinesini çalıştırdım. Makine durana kadar MUBİ'de bir film izledim: "Açık Kapılar Ardında". 63 dakikalık, siyah beyaz bir filmdi. Almanya'ya daha iyi bir hayat kurmak için giden eğitimli gençlerin uyum sancıları üzerine kurgulanmış. Açık söyleyim, sevmedim. Film biterken makine de "Bittim ben, gel boşalt" sinyali verdi, senkronize bir durum hasıl oldu yanisi. Gidip çamaşırları astım, o kadar çokmuş ki ip yetmedi, bir kısmını katlayıp çamaşır sepetinin içinde bıraktım. "Sizinle sonra görüşürüz" diyerek çalışma masasına oturdum, ajandama bir şey not edecektim, elime aldığım kalem yazmadı, ikincisini denedim, o da yazmadı, üçüncüyü denerken sinirim bozuldu. "Ben bu yazmayan şeyleri niye tutuyorum" diyerek toptan masa üstü temizliğine giriştim. Söylemesi ayıp kalem, defter, ayraç, kısacası kırtasiye delisiyimdir. Bir kaleme taktıysam istiflerim. Bütün kalemleri boşalttım ait oldukları yerden. Hepsini tek tek denedim, çoğu yazmıyor, ya bitmiş, ya sıcaktan içleri kurumuş, genellikle de bazı eşantiyonlar bence zaten boşmuş 😋 Yazmayanların hepsi çöpe gitti, hemen hemen rekoltenin yarısı. Sonra mekan tuttukları kupaları temizledim, bir kısmı akmış, parmaklarımı mora boyadılar. Kalemde tercihim çoğunlukla mor yazanlardır. Ne kadar yıkadıysam da çıkmadılar, bir süre mor kınalı gezeceğim sanırım. Elim değmişken çalışma masasının üstündeki diğer eşyaları da elden geçirdim, ayraçları düzenledim, çift olanları attım, içlerinde ne olduğunu hatırlamadığım birtakım kutuları yerleştirdim, oradan da epey çöp çıktı. Sonunda düzene soktuğumda tüm evi temizlemiş kadar yorulmuştum. "İvildemek" derdi anneannem bu tür işlere, yaptığın dişe dokunur bir şey değildir, bedenen çok da bir güç harcamazsın ama olduğun yerde eğil kalk, boşalt doldur derken ne kadar zaman ve enerji harcadığına şaşar kalırsın. Neyse iyi oldu, temiz pak oldu ortalık. Dün aldığım mor sümbülleri de getirip koydum masaya, kokusu burnuma dolsun ki keyifle yapayım ne yapıyorsam:

Arka planda da leylak tutan minik eller görünüyor 💜

Esasen küçük bir yürüyüş tasarlamıştım ama masa üstü düzenleme hem vaktimi aldığı hem de yorduğu için yarına sakladım hevesimi ve çeşitli ortamlarda gündeme gelen yeni Netflix dizisi "Adolescence"yi izlemeye karar verdim. Yazıya geçmeden bir bölümü bitirdim bile, cinayetle suçlanan bir ergenin etrafında dönüyor olaylar, birer saatlik dört bölüm zaten hepsi, çabucak biter. 

Yazımı bir Selanik türküsüyle sonlandırayım, çok severim, Melihat Gülses söylüyor:

Mavrova'dan aldım sümbül

 

17 Mart 2025 Pazartesi

BİR GÜNLÜĞÜ 18 (MÜZELİ, KEDİLİ, ÇİÇEKLİ, DENİZLİ POST) / 17 MART

Dün park turunu tamamlayınca hemen karşıda yer alan müzemizi de bir ziyaret edelim dedik. Bizim müze haftanın 7 günü açık, pazartesi kuralı burada işlemiyor. Zaten bizim niyetimiz de müzenin içini değil bahçesini görmekti. Haftaya müzede konser var zaten, özlersek hem gider Tanrılar Salonu'nu gezeriz, hem de müzik dinleriz. 

Hep söz ederim, müzenin bahçesi şahane, baharda daha da şahane oluyor. Bahçeye açılan terasın çardağında mor salkımlar var, bu mevsimde coşuyor ve aşağıda oturanlara müthiş bir koku sunuyor. Hemen yandaki kafede bir fincan kahveyi fahiş turistik fiyatlarla satsalar da masalarda saatlerce oturup mor salkımlara bakarak mest olmak beleş 😂 Kimse kalkın gidin demiyor. Sıkılırsanız çıkın bahçede dolaşın, yol boyu heykeller sıralı, arslanlı lahit kapaklarımız güvenliğinizi sağlar. Zemin yeşermiş, çiğdemler fışkırmış ağaçlar çiçeklenmiş.

 


 

Bir de tekirimiz var, aşağıdaki tarihi eserle adeta bütünleşmiş, ne zaman gitsem orada bulurum, bu sefer yatak niyetine kullanıyordu:

Müzenin en önemli özelliklerinden biri bahçedeki kulübede beslenen hayvanlardı. Değişik cinslerden horozlar, tavuklar, sülünler, 3-4 tane kurumlu tavus kuşu, buranın alamet-i farikası gibiydi. Görelim diye kulübeye yanaştık ki bomboş, bir tane çilli horoz dışında tek bir hayvan yok. Şaşırdık görevliye sorduk, sansar kapmış güya. Anlamadık valla, şehrin ortasında sansar? Koskoca tavusları da mı kaptı dedik, yok onlar dolaşıyor ortalıkta dedi ama birini bile göremedik. Tuhaf bir durum var ama çözemedik. 

Bu sabah ilk işim dün izleyip pek beğendiğim "I'm Still Here"in yönetmeninin 1998'de çektiği ve başrolünde Fernanda Torres'in annesi Fernanda Montenegro'nun (diğer filmde Alzheimerli anneyi canlandırmıştı) oynadığı "Merkez İstasyonu/Central Do Brasil" filmini izlemek oldu. Bu da çok güzeldi, çok sıcak bir öyküsü vardı, nette mevcut, izlemenizi öneririm. 

Filmi izledikten sonra miskin miskin oturuyordum ki arkadaş aradı buluşalım diye, apar topar hazırlandım, bir cafede oturduk, pek de güzel oldu:

Madem kedilerden gidiyoruz, bu da bir diğeri, hepsi uykucu bunların:

 Kedi uykusu derinliğinde uykular diliyerek bitiriyorum...




16 Mart 2025 Pazar

BİR GÜNLÜĞÜ 17 (BAHAR) / 16 MART

Bu sabah gözümü açtığımda saat 6.30'u gösteriyordu. Daha fazla uyuyamayacağıma anlayınca kalktım yataktan. Yüzümü yıkayıp balkona çıktığımda ortalık yeni aydınlanıyor, güneş yükselmeye çalışırken ay da aksi yönde tabak gibi batmayı bekliyordu. Öyle güzel bir dolunaydı ki bakmaya doyamadım, hatta fotoğrafladım ama sıradan cep telefonum o güzelliği hapsetmeyi beceremedi. Sanki gece göründüğünden daha netti, kraterler belirgin, neredeyse Neil Armstrong'un ayak izini görecektim. Tabii bu kadarı tevatür de Armstrong'un aya ayak bastığı anı canlı yayınla dinlemiş kuşaktanım. Hem de nerede? Yazar Aile Gazinosu'nda. Gençlik Parkı içinde bir açıkhava gazinosu idi ve sahibi Gönül Yazar'ın ilk eşi Necdet Yazar'dı. Assolist kimdi hatırlamıyorum, aklımda Beyaz Kelebekler kalmış, zaten o geceden iki gün sonra trafik kazası geçirip iki elemanlarını kaybedeceklerdi. Anneannem, kuzenim ve ben gitmiştik gazinoya, o vakitler gazinolara gitmek kolaydı. Kapıda bilet alır, erken gittiyseniz podyum kenarı bir masa kapar, bir de semaver getirttiniz mi olay biterdi. Henüz program başlamamış, biz semaverde çayın demlenmesini beklerken, ayak basıvermişti Armstrong ay yüzeyine. Gazino idaresi radyodaki canlı yayını hoparlöre vermiş, biz de saniye saniye takip etmiştik bu tarihi anı. Bir tek dedemi inandıramamıştık aya gidildiğine: "Ay bir nurdur, gidilemez" diye tutturmuştu rahmetli 😂

Ay ile vedalaşıp içeri girince Oscar adayı olduğundan beri izlemeyi başaramadığım "I'm Still Here" filminin başına oturdum. Malum ortamlara düşmüş kendisi, geç de olsa yakaladık ve ne kadar iyi oldu. En güzeli en sona kalmış meğer. Çok etkilenerek izledim, oyunculuklar şahaneydi, konu iç yakıcı ve beni gençlik yıllarıma döndüren çok tanıdık olaylar dizisiydi. 12 Mart ve 12 Eylül sonrası yaşananlar birer birer geçti gözümün önünden. Bizim kuşağın görmediği kalmadı, ne diyeyim daha beteri gelmesin. Fernanda Torres'in oyunculuğuna hayran kaldım, kaşıyla, gözüyle, mimikleriyle, eliyle, koluyla verdi hissettiklerini, yaşadıklarını. Şimdi bu film ve bu kadın dururken niye Oscar o ergen filmine ve zottirik oyuncusuna gitti çözemedim. Oscarcı amcaların hikmetinden sual edilmiyor ne diyeyim.

Bugün hava Antalya için bile abartılı derecede sıcaktı. Öğle saatini geçirdikten sonra parka doğru bir yürüyüş niyetine girdik ve yola düştük. Geldiğimden beri en sevdiğim parka gidememiştim. 3 km ve 5500 adım sonra parkın kapısından giriyorduk. Parkın buluduğu falezlerden Varyant'a şelale gibi dökülen mor salkımlar açmasına açmış ama henüz en görkemli haline ulaşamamıştı, öyleyken bile mis gibi bir koku yayıyordu. 

 
Bizim bu park kedi Cenneti. Eskiden içinde kedilerin yaşadığı büyük bir kulübe vardı girişte, zamanla parkın bitişiğindeki otelin koku oluyor şikayeti nedeniyle kaldırıldığı söylendi, ne derece doğrudur bilmem ama sadece kulübe gitti, kediler parkın gerçek sahibi biziz dercesine kayıtsızca dolaşıyor her yerde ve çeşitli insanlar tarafından sürekli besleme yapıldığı için de gayet besili ve sağlıklılar. Siz parkı dolaşana kadar onlarca kediye rastlamanız vakayı adiyeden. Hatta sadece yerlerde değil, bakınız:

 Öyle güzel uyuyorduk ki, imrendim, ağaca tırmanıp yanına yatasım geldi 😊

Ağaçlar uyanmaya başlamış, otlar, çiçekler rengarenkti. Normalde dönüp bakmayacağımız turp otları bile öyle coşmuşlardı ki Van Gogh resimlerinden fırlamış gibiydiler:

 

Alev çalısı ve Beydağları

Salkımlar, ağaç mineleri, katırtırnakları ve Kıbrıs akasyaları baharı karşılamak için çiçeklerini salıvermişler.

Sıcak üstten, yorgunluk alttan baskı yapınca dönüş yoluna geçtik, yorulsak da iyi geldi bu bahar karşılaması. Kaslar hizaya gelmiş olsa gerek ki 13.500 adıma geçen haftaki gibi tepki vermediler. Dönüş yolunda bir bahçede rastladığım erguvan tablo gibiydi, Ekmekçim için çekiverdim fotoğrafını:

Yeni haftanız güzellikle ve sağlıkla gelsin...


15 Mart 2025 Cumartesi

BİR GÜNLÜĞÜ 16 (YAREN) / 15 MART

Bugün tüm ortamlarda Yaren, ben de değinmeden geçemedim. O kadar susamışız ki güzel şeylere, milletçe coşkuyla karşıladık gelişini desem yeridir. Masal diye anlatılsa olacak bir güzellik Yaren ile Adem Amca'nın yaşadıkları. Dilerim uzun yıllar şenlendirir  ülkemizi, Adem Amca da hep karşılar onu.

Bugünün etkinliği Antalya Devlet Tiyatrosu'nun sahneye yeni koyduğu bir oyundu: Therese Raquin (Bir Cinayetin Anatomisi). Emile Zola'nın aynı adlı romanından uyarlanmış oyun. Yıllar önce okumuştum kitabı, muhtemel ki Yenimahalle Halk Kütüphanesi'nden ödünç almışımdır. O kadar uzun zaman geçti ki üstünden, konuyu ana hatlarıyla bile hatırlayamadım ama sahneye uyarlanması kolay bir eser olmadğı için beklentimi yüksek tutmadım giderken. Hava o kadar sıcaktı ki yürümeyi gözüm yemedi, tiyatronun önünden geçen bir otobüse binmeye niyet ettim, lakin burun farkıyla kaçırmışım. Arkadaşla belirli bir saatte sözleştiğim için taksiye bindim zorunlu olarak. Taksici "Adresi bilmiyorum abla" dedi. "Pes" dedim, "hiç mi tiyatroya giden müşterin olmadı". "Ben yeni geldim bu şehre de ondan, navigasyon açayım mı?" diye sordu. "Yürü ya" dedim, "dümdüz gideceksin zaten". Pek konuşkan biriymiş ama ne dediği de anlaşılmıyor, ikide bir "Efendim" dedirtiyor bana. Sonunda dayanamadım "Almanya'dan mı geldin?" deyiverdim. Güldü, İzmirliymiş, ailesine kızmış basmış gelmiş. "Eh hoşgeldin o zaman, biraz yavaş konuş" diye ben de güldüm. Yol boyu bilmediği yere gidecek müşterilere yol tarif etmelerini istediğinde nasıl kızdıklarını anlattı durdu. Sonra da şık bir dönüşle beni tiyatronun giriş kapısının önüne kadar bıraktı. 

Oyun iki perde idi ve iki saat sürdü. Beklentimi yüksek tutabilirmişim, zira çok güzel sahnelenmişti. Uyarlama, oyuncular, sahne düzeni, kostümler, dekorlar hepsi çok başarılıydı. Uzun zamandır ilk kez Devlet Tiyatroları'nda sahnelenen bir oyunu bu kadar beğendim. Sadece afişi çirkin buldum, o kadar kusur kadı kızında da olur. 

Dönüşte hava bir nebze serinlemişti, yürüyerek döndüm. Kaldırımlardaki turunç ağaçları çiçeklenmiş ve mis gibi kokuyordu. Mor salkımlar da açmaya başlamış. Yarın niyetimde parka gitmek ve şelale gibi akan mor salkımı görmek var. 

Bu ay tesadüfen hep YKY tarafından basılmış kitapları okuyorum. "Kurtların Tarihi"ni bitirince Sultan 2. Abdülhamit'in torunu Ertuğrul Osman'ın anılarını içeren "Şehzadenin Yüzyılı"na başladım. Ülkeden sürüldükleri için ağlak yapıyorlar ama ne şatafat ne şatafat, yurtdışında yaşadıkları evlerin fotoğrafları var, hepsi saray yavrusu. Harcamaları dudak uçuklatıyor. Tabii ki anlatım biraz taraflı ama kitap ilginç. 

Hepinize keyifli bir Pazar günü diliyorum...



14 Mart 2025 Cuma

BİR GÜNLÜĞÜ 15 (DİŞ İŞLERİ) / 14 MART

Günlüğümüzü yarıladık, aferin bize 👏

Sabah saatlerinde kendime bir seyirlik buldum. Üst katımız bir süredir boştu ve kimler tarafından kiralanacağını biraz da kalbim çarparak bekliyordum. Zira çok çektik bazı kiracılardan. Esasen ev sahibinin de kiracılarından farkı yoktu, zamanında o da az canımızı sıkmadı. Bir ara sürekli öğrencilere kiralandı ev. Sanki şehirdeki en berbat öğrencileri bulup veriyordu kiraya. Neler yaşadık, kimlerle karşılaştık; balkonda ve antrede torbalar dolusu çöp biriktiren mi, musluğu açık unutup hem kendi evlerini, hem bizim evi su bastıran mı, gecenin 3'ünde "Angara'nın Bağları" ile coşan mı, yaz geceleri balkonlarda avaz avaz sabahlara kadar sohbet edip uyutmayan mı, çamaşır makinesine kısa devre yaptırıp yangın çıkaran mı, her türlü pisliklerini apartman boşluğuna fırlatan mı, o yüzden ödüm patlıyordu yine benzer bir öğrenci grubu gelirse diye. Kiralık levhası kalkınca anladım yeni kiracı geleceğini, sabahleyin de nakliye kamyonu ve taşıma asansörü dayandı apartmanın önüne. Sık sık balkona çıkıp eşyaların türünden nasıl birileri olduğunu anlamaya çalıştım, zira ortada taşıma görevlileri dışında kimse yoktu. Büyük kamyon ve asansörle gelince öğrenci olmadığını anladım. Sanırım yine bekar biri taşındı ama şimdilik makul görünüyor, devamını yaşayıp göreceğiz. 

Ben çocukken çok severdim taşınan insanları seyretmeyi. Oturduğumuz yerden taşınıyorsa bir nevi vedalaşma gibi izlerdim zaman içinde aşina olduğum eşyaları. Apartmanımıza taşınıyorsa yine eşyalarından nasıl biri olduğunu tahmin etmeye çalışırdım. Ne yapalım henüz teknoloji ile tanışmamış kuşaktık biz, TV yok, bilgisayar yok, tablet yok, oyun konsolu yok, akıllı telefonu geçtim evlerimizde ahizeli telefon bile yok. Hazır taşınma bulmuşsun, geç karşısına film gibi izle 😂

Üst komşunun eşyaları taşınıp bitince ben de hazırlanıp dün aldığım randevu uyarınca diş hekiminin yolunu tuttum. Eve yakın zaten, 5 dakikalık yürüme mesafesinde. Ramazan nedeniyle sanırım kimsecikler yoktu. Galoşları geçirdim ayağıma, yerleştim koltuğa. Çoğunluğun aksine ben dişçi koltuğundan hiç korkmam, diş hekimine gitmekten de. O kadar çok işim düştü ki o muayenehanelere en acılı tedaviye bile alıştım. Zaten diş hekimim de bir nevi arkadaşa dönüştü yıllardır gide gele. Önce bir fasıl sohbet ettik, sonra dolguyu halletti kısa sürede. Bayram ikramiyem daha elime geçmeden bir kısmını bırakıp çıktım 😂

Öğleden sonra MUBİ'de bir film bulup izledim: "Üç Aile" olarak Türkçeleştirilmiş, Nanni Moretti'nin yönettiği bir İtalyan filmi: "Tre Piani". Roma'daki bir apartmanın üç katında yaşayan ailelerin kendi sorunlarını ve birbirleriyle olan olumlu-olumsuz ilişkilerini konu almış. Ben sevdim, iki saat nasıl geçti anlamadım. 

Şimdi efendim izninizle Storytel'de "Suç ve Ceza"yı dinleyerek kısır yapmak üzere mutfağa gideceğim. Bu akşamki menümüz bu, bir değişiklik olsun bakalım. 

Günün fotoğrafı olarak da kuş koleksiyonumdan iki parça bırakıyorum. Kiraz dalındaki kuş kardeşimin bir arkadaşının çizimi:



13 Mart 2025 Perşembe

BİR GÜNLÜĞÜ 14 (BİR TATLI HUZUR) / 13 MART

Bugün benim ödev gecikti örtmenim, tek ayak üstünde cezaya mı durayım, velimden kağıt mı getireyim 😍

Çünkü epey yoğun bir gün yaşadım. Her gece tekrarlanan geleneğe uyarak 1'de, 3'de ve 5'de uyanıp, delikli bir uykuyla 8'de kendimi itekleyerek kaldırdım yataktan. Günlük işleri tamamladım, blog dostlarımı ziyaret ettim. Biraz eski albümleri karıştırdım. Bu arada ağzımın içinde bir tuhaflık hissettim, o da ne? Diş dolgularımdan biri kendini balkondan atmış. Düştüğü mevkiden alıp, merasimle çöpe yollayıp diş hekimime telefon ettim. Sekreter yarın öğlene randevu verdi. Bu denenmiştir dostlar, benim dişler ne zaman para kokusu alsa sorun çıkarırlar. Eskiden vergi iadesi için form doldurur, sonra ödeme alırdık. Her ay değilse de birkaç ayda bir vergi iadesi alacağımız gün dişlerimden biri sinyal verir, parayı cüzdana koymadan diş hekimine transfer ederdim. Yine meslek dersleri öğretmeni olunca koordinatörlükten dolayı yılda bir-iki defa ödeme yapılırdı bize, çoğu kısmet olmadı, dişlerimin hakkıymış. Bu seferki de sanırım bayram ikramiyesine yapılan zammın duyumunu aldı, şunlar bayram şekerine yatırmadan ben sorun çıkarayım dedi 😂 Ne diyeyim kimse kimsenin kısmetini yemez.

Randevuyu aldıktan sonra giyindim ve oturmaktan tembelleşen bacak kaslarımı eski performansına döndürmek için yürüyüşe çıktım. Hava hayli sıcaktı ama tedbiren yanıma hırka aldım, zira Antalya bu mevsimde insanı hasta etmek için her yola başvurur. Konyaaltı Caddesi'ne gelince Atatürk Parkı'na daldım, park içinden yola devam ettim. Epeyce de terledim. Çıkışa yaklaşırken şu fotoğrafı çektim:

Henüz yapraklanmamış ağaçların ardından görünen Beydağları ve deniz çok güzel göründü gözüme, elimdeki çiçekler de kendini fotoğrafa dahil edivermiş.

Epey sıcaktı, öğle güneşi terletti beni, buna rağmen önce Varyant'tan birkaç fotoğraf çektim, sonra da yürüye yürüye Beachpark'a indim.

Daha dağlarında kar varken bu sıcak nedir eyy Antalya?

Beklenmedik yerlerde ortaya çıkan küçük sürprizler. Mor salkımlar açmaya başlamış, Kıbras akasyaları da:
Epeyce denize giren, kanoyla gezen vardı. Su sıcaklığı ne durumdadır bilmiyorum ama dışarısı bildiğin yazdı bugün. 

Beachpark'ı boylu boyunca katedip yiğenimin mekanına ulaştım sonunda, şaka maka yorulmuşum, esasen yürümekten ziyade sıcak yordu. Bugünkü adım sayısı 8000'de kalsa da kaslar mızırdanmadı. Sonrası keyifli ve uzun bir sohbet oldu. Kalamış'tan değilse de Beachpark'tan bir tatlı huzur alıp döndüm...

12 Mart 2025 Çarşamba

BİR GÜNLÜĞÜ 13 (DALMA, BOĞULURSUN) / 12 MART

Dün attığım 12 bin adım yol, su, elektrik olarak geri döndü bana. Bir aydır evde yan gelmeye alışan kaslar pek nazeninleşmiş, canıma okudular ağrıyla, sızıyla tüm gece. Ama yer mi Anadolu çocuğu, bu günlük izin verdim, yarın yine yorarım kendilerini, aa herkes vazifesini bilsin benim canımı sıkmasın. Ayaksan, bacaksan yürüyeceksin arkadaş, sana yemek yap diyen yok, o kaa!

Sahi ne pişiriyorsunuz arkadaşlar, ben illallah ettim kış yemeklerinden. Ispanak, kereviz, pırasa, karnabahar yetti bitti. Bakliyat da aynı şekilde, keza tavuk öff ya. Bana kalsa her akşam kahvaltı ederim ama evdeki yüzde elli kahvaltı sevmeyengillerden. Bu yazıyı yazıp bitirince mutfağa gideceğim ve buzdolabını açıp aval aval bakacağım eminim. Gözünü seveyim yazın, hiçbir şey bulamıyorsan yap bir menemen, bandır ekmeğini. 

Neyse efendim dün eve dönüş yolunda çiçekçiye uğrayıp şu şakayıkları almıştım. Bir diğer adının erengül olduğunu sanıyordum ben ama aralarında fark olduğunu iddia etmişti birisi, kimdi hatırlayamadım şimdi, belki de o haklıdır, bilen varsa konuşsun ya da ebediyete kadar sussun 😋

Örtü annemin dantelleri, hiç kullanmayacağım bu danteller için annem ne göz nuru döktü bilemezsiniz. Hayattaki en büyük zevki TV'nin karşısındaki kanepeye oturup ayaklarını uzatmak, yakın gözlüğünü burnuna indirip üstten televizyondaki diziye, alttan ördüğü dantele bakıp tığı tıkırdatmaktı. Onu ölüme götüren hastalığı sırasında bir boyun omuru ameliyatı geçirmesi gerekti. Ameliyat sonrası boyunlukla eve geldi, narkoz etkisiyle ağrılarının dindiğini ve iyi olduğunu düşünüyordu, oysa değişen bir şey yoktu. Dedim ki, "Artık boynunu öne fazla eğmeyeceksin, kendine biraz dikkat edeceksin". Cevabı şu oldu: "Dantel de öremeyecek miyim?". O soru hâlâ içimde yaradır. Öldüğünde yarısı bitmiş ağ ipinden bir perde buldum karton bir poşetin içinde, tığı üstünde. Annem gibi dantel örmeye meraklı bir komşuya verdim, devam etmesi için. Eve dönünce de o dolap bekleyen dantelleri birbirine ekleyerek yukarıdaki örtüyü yaptım. Baktıkça annemin hiç çıkarmadığı turkuaz taşlı yüzüklü, Nivea krem kokan ellerini görüyorum. Oğlumun evlendiğini görmeyi çok istemişti, üzerinde çok emeği var, kısmet olmadı. Belki anlamsız ama nişanına giderken turkuaz taşlı yüzüğü parmağıma taktım hissetmesini umarak.

Fazla daldım, boğulacağım. Niyetim çiçeklerden bahsetmekti. İki demet alınca iki ayrı vazoya yerleştirdim ve birini salona, birini odaya koydum. Sabah kalktığımda odadakilerin hepsi saygı duruşuna geçmiş gibi yerlere kadar eğilmişlerdi. Şaştım kaldım, bayatmış bu çiçekler desem değildi, salondakilere gidip baktım, keyifleri yerindeydi fotoğrafta görüldüğü üzere. Derken jetonum düştü, vazoya su koymayı unutmuşum dostlar. Gidip doldurdum suyu, biraz canlandılar ama bir-ikisi küsmüş doğrultmadı belini.

Ne okuyordum ben? "Kurtların Tarihi", epey ilerledim, bugün biter diye umuyorum. Çok da güzelmiş, tavsiye ederim. Bugün "Kral Kaybederse" günüydü, oturup onu izledim, hafiften sıkmaya başladı ama biraz daha sabredeceğim. Dışarıda güneş var, hava nefis, hevesimi yarına saklıyorum. Şimdi gidip yemekli podcast eşliğinde yemek uydurmaya çalışayım. Neden hapla beslenmiyoruz ki?