.

.
.

10 Aralık 2024 Salı

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 6 / 10 ARALIK

Bu sabah henüz yattığım yerde şeker patlatırken önce telefon, sonra kapı çaldı. Kargocu muhtemelen beni rüyasında görmüş olacak ki kargalar kahvaltısını etmeden elime paketi tutuşturdu. Yves Rocher'den geleneksel yılbaşı siparişim gelmişti, el kremi. Her sene yeni yıl nedeniyle üretilen iki çeşit kremi almayı adet haline getirdim, zira bana bir yıl boyu yetiyorlar ve kokuları da, dokuları da çok güzel. Ve fakat dostlar kutuyu açtığımda bir sürpriz beni bekliyordu. Fiyatları iki katına çıkan kremlerin boyutları yarıya inmiş idi. Pes dedim yahu, bari belirteydiniz sitenizde daha zarif, daha havalı olsun, daha şık görünsün diye boyutlarımızı küçülttük değerli müşterilerimiz deseydiniz, demezler haliyle. Şimdi siz de madem mağazadan görüp alaydın diyeceksiniz ama online alışveriş indirimli oluyor. Çaresiz razı olduk bulduğumuza, alıştırıldık üstelik, fazla da üstünde durmuyoruz.

Sabah erkenden gelen kargocunun bir diğer modeli dün akşam yemeğinden sonra çalmıştı kapıyı. Ortası yok, ya çok erken, ya çok geç. "Bu saatte çalışıyor musunuz?" dediğim görevli "Yılbaşı geldi böyle oldu" mealinde bir şeyler söyledi, sen daha ay sonuna doğru gör vaziyeti demedim tabii ki, teşekkür edip aldım paketimi. 15 gündür D&R'den gelmesini beklediğim kitaplar teşrif etmişti. Burada sitenin kabahati yok, ön sipariş vermiştim. Ön siparişteki kitap çok severek okuduğum "Buzdan Top" ile tanıdığım ve Ankara Penguen Kitabevi'ndeki söyleşi sayesinde yüzyüze gelip sohbet etmeyi de gerçekleştirdiğim Uğur Deveci'nin yeni öykü kitabı "Ateş, Ten, Gölge" idi. Akşam elimdeki kitabın son sayfalarını okumak durumunda olduğum için öykülere sabah kahvaltı sonrası başladım. Tamamını okuduğum ilk iki öykü ve yarıladığım üçüncü öykü beni yanıltmadı, umarım sonuna kadar aynı duygularla devam ederim.


Kitaba ara verip mutfağa girdim sonra, Komiser Nevzat 3. cinayeti çözmeye çalışırken akşam için çorba pişirdim. Biraz bilgisayarda gezindim, yine okuma listemi tarihi geçmiş blog yazıları doldurmuştu. Dün biraz hüzünlenmiştim, çünkü 2 yıl önce kaybettiğimiz Asortip Krep'in blog yazıları düşmüştü önüme, bugünse çok sevdiğim ama artık yazmayan blog arkadaşlarımın eski yazıları çıktı karşıma; Yasemen, Atalet, Qunegond, Pino özlettiniz yahu, bir selam yollayın bari arada sırada. Yasemen dedim de çok tatlı bir şey oldu Hollanda'da iken, Yasemen'le yazıştık, belki biraz önce olsaydı yazışmamız buluşmamız bile mümkün olacaktı, gittiğimiz kentlerden birine çok yakın oturuyormuş ama haberleşmemiz biz döndükten sonra olunca mümkün olmadı ama o üç-beş satır bile mutlu etti beni. 

Derken kız kardeş geldi, o kahve içerken ben hazırlandım ve 3 gün önce biletlerini aldığım "Mukadderat" filmini izlemek için Kızılay Büyülü Fener Sineması'na yollandık. Her zaman salon bize tahsis edilmiş olurdu ama Salı halk günü olunca ve filmin fragmanı sosyal medyada dönünce ilgi çekmiş olsa gerek birkaç sıra doluydu. Oyuncular çok iyiydi, filmin konusu da iyi niyetli idi, kadını yücelten ve kadın emeğine değer veren. Lakin parmağım gözüne mesaj veren filmlerden rahatsız oluyorum. Bir de erkeğe hak olan şeyleri kadının istemesi niye komedi havasında veriliyor, bu da can sıkıcı. Annemin ölümünden sonra babam cenaze dönüşü evlenme lafını açmıştı, kimse de ne ayıplamış, ne de gülmüştü. Arkadan konuşulmuştur mutlaka ama bunun tersi olsa annemi tefe koyarlardı. Neyse yine de böyle konuların ele alınması bir yerde iyi oluyor, millet gülmekten kırıldı ama bu kadar gülecek bir şey de yoktu bence. Kötü diyemem asla ama beklentimi çok yükselmiş olacağım ki biraz buruk çıktım. Yalnız Cide ve Gideros çok güzelmiş. Yıllar önce Cide'nin içinden geçmiş ama Gideros Koyu'na inip biraz zaman geçirmiştik. Eğer film belli kısımlarını görüntülemediyse hala dokunulmamış olması şaşırtıcı.


Bugünü de böyle bitirdik. Yarın görüşmek dileğiyle kalın sağlıcakla...




9 Aralık 2024 Pazartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 5 / 9 ARALIK






Oldukça geç yatmama karşılık erkenden uyandım, önce biraz daha uyusam diye düşündüm, sonra caydım, laptopu açtım, dün akşam başlayıp yarım bıraktığım "Çocuklar Treni" filmini izleyip bitirdim. Birkaç ay önce kitabını okumuştum, kitap daha derinlikli ve etkileyici idi, film aynı tadı vermedi, zayıf buldum. Film bitince çayı koydum, bulaşık makinesini boşalttım, o arada saat 8.30 oldu, telefon edip öğleden sonra için Ortopedi randevusu aldım, ayağımın ağrısı döndüğümden beri bir türlü geçmedi, anlaşıldı ki şefkate ihtiyacı var.

Çıkmadan önce iade için kargoya vereceğim paketi hazırladım. Sitesinde gayet şık duran eflatun renkli, kapüşonlu bir polar almıştım. Fotoğrafta yavru ceylan gibi duran giysi eve gelince boz  ayı postuna dönüştü, üstüme denemek için geçirince kar adamı Yeti'ye döndüm, karanlıkta gören korkar. "Eksik olsun" dedim ve doktora gitmek için çıktığımda kargoya uğradım bırakmak için. Sıra beklerken boş duran görevlilerden biri "Buyrun" diye ilgilendi, sonra iade yapacağımı söyleyince özür dileyerek diğer arkadaşına yönlendirdi, hatta mahcubiyetinden paketimi taşıyıp benimle birlikte o görevliye kadar yürüyerek bir daha özür diledi. "Rüyadayım galiba" diyerek kendimi çimdikledim ama uyanıkmışım. Oluyor arada böyle şeyler, hala nesli tükenmeyen birkaç kişi var sanırım sözkonusu kargoda, Antalya'daki şubede benim gibi bir güççük hamfendüyü bile çileden çıkarıp avaz avaz bağırttıkları vakidir.

Erken çıkmışım, randevu saatine daha epey vakit olunca yolu uzattım, Kızılay'dan dolandım. Güneş çıkmış, hava üşütmeyecek serinliğe ulaşmıştı. Dost Kitabevi'ne girdim oyalanmak için, stantlar arasında dolandım, Legoların başında yalanarak duran, "dayanamayacağım galiba, alsam mı acaba?" diyen sakallı, bıyıklı iki koca oğlana hak verdim, zira ben de dayanamıyorum da işte, kuyumcu vitrininde sergilenecek duruma geçti Lego fiyatları.

Sonunda girdim hastanenin kapısından, bu sefer maske taktım, 2. kata çıktım, girişimi yaptırıp kartımı öttürdüm. Derken doktor çağırdı, anlattım derdimi. Doktor muayeneyi bitirince aşırı yorgunluktan stres kırığı olabileceğini söyledi, ben de zaten ondan endişelenip gitmiştim. "Bir röntgen alalım" dedi, alalım tabii" dedim içimden yüzüne karşı, "parası senden çıkmıyor nasılsa 😀" Kartı tekrar öttürüp bodrum kata, röntgene indim, gayet kibar ve sevimli bir genç hanım çekti sol ayağımın vesikalığını. Doktora yolladığını söyleyince ayakkabımı giyip ben de vesikalığın ardından gittim. Doktorum kupasına kahve alıyordu, içene kadar beklemeye niyetliydim ki çağırdı. Baktı röntgenlere, stres kırığı olmadığına karar verdi, tarak kemiklerime para sıkışmış, ben veznede çıkarttırdığım için başka işleme gerek kalmamış 😂 Buz-ağrı kesici-ve pomat üçlemesini de ekstradan kullanırsam tadından yenmezmiş, zaten stres kırığı olsaymış da aynı işlem yapılırmış, çok yormamamı, hızlı yürümememi tavsiye ederek yolculadı. Allah için kibar bir beydi, teşekkür edip ayrıldım, başıma daha beter bir iş çıkarmadığı için şükrettim. Yürürsen günde 20 bin adımdan bir hafta Datluses emmimizin dediği gibi "Allah ce-zanı verecek" 😂

Şifa bulmak için yorduğum ayağım hafiften ağrımaya başlasa da kendimi ödüllendirmem gerekiyordu, şunu aldım:

Yılın ilk nergisi, üstelik yaprakları Antalya'daki gibi sipsivri değil, kıvırcık marul gibi, indimde böylesi makbul. Yüzümü gömüp derin bir nefes çektim ve yine Denizli'ye gittim hafızamda.

Tam eve doğru yürüyecektim ki aktara uğramam gerektiğini hatırladım, geri dönüp Lokman Hekim Baharatçısı'na girdim Sakarya Caddesi'nde. Papatya, yasemin ve gülhatmi aldım çay yapmak için. Kasa sırası beklerken önümdeki kadın minik bir paket koydu tezgaha, kasiyer "3 lira" dedi, evet yazıyla da "üç". Hönk! Böyle bir miktarın hala geçerli olduğu kalemler var mıydı dostlar? Kadın gidince kasiyere "Çok duygulandım" dedim, "Niye?" dedi. "Uzun zamandır ilk defa üç liraya bir şey alındığını gördüm de ondan, Allahaşkına ne aldı o hanım, bana da verin" dedim. Şimdi güleceksiniz ama kına almış, paketin içine ancak bir yemek kaşığı sığar Allah sizi inandırsın. Kasiyer "Parmağına yakacak galiba" diye fikir yürüttü, tezgahtar "hayır saçınaymış" diye düzeltti. Kadın kel miydi ki, dikkat etmemişim, o kadarcık kınayla saç mı boyanır yav. Aklıma fesatlık geldi ama neyse bende kalsın. Paketlerimi alıp üç liranın otuz katını ödeyerek çıktım.

Eve doğru yürürken yağmur başladı, şemsiyem olmadığı için Migros'a sığındım. Orada da bir kasa kavgası yaşandı ama onu da anlatırsam fazla uzayacak bu yazı. Her zaman böyle atraksiyon olmuyor inanın hayatımda, bugün hepsi üstüste geldi. Burada keseyim de gidip yemek hazırlığına girişeyim. İyi akşamlar diliyorum, keyfiniz bol olsun...

8 Aralık 2024 Pazar

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 4 / 8 ARALIK






Sabah uyandığımda kapalı panjurların arasından sızan güneş kolumun üstünde 10 santimlik bir çizgi halinde uzanıyordu. "Günaydın" dedim güneşe, "senin olmadığın günlerde içim kararıyor". Panjur dediysem odanın oğlumun olduğu zamanlardan kalma, eskiden perde niyetine kullanılan panjurlardan bahsediyorum. Toz tuttukları için hiç sevmiyorum ama kısıtlı sürelerde bulunduğum bu eski eve çok zorunlu olmadıkça keyfe keder yatırım yapmak istemiyorum. 60 yaşını çoktan aştı kendisi, hoş kendinden gençlerden çok daha sağlam olduğu kesin ama makyajlanma gereğini de inkar etmemek gerek. Oda zaten ben bildiğimden beri o kadar el değiştirdi ki, kendisi de şaşıyordur bu işe. İlk taşındığımızda annemle babamın yatak odasıydı. Ben evden ayrıldıktan sonra annem eşyaları benim eski odama taşıyıp caddeye bakan bu odayı oturma odasına çevirdi, pencerenin önüne bir divan attı ve eline tığını, şişini alıp geleni geçeni seyrederek dantelini, örgüsünü ördü. Lakin kız kardeş büyüyordu ve "Oda isterem ben" dedi kulağını kaşımasa da (Züğürt Ağa'ya selam göndermeden edemedim) 😃. Annem oturma odasından vaz geçip salona taşındı, oda kardeşimin oldu. Kardeşimin evlenip evden ayrılması ile oğlumun üniversiteye başlayıp anneanne-dede evine yerleşmesi aynı sürece denk gelince oda yine el değiştirdi, bu defa oğlumun oldu. Şimdilerde benim işgalimde. Lafı uzattım esasen diyecektim ki bugün hava güneşli ve ben de 3 gündür hasta olma-olmama arasında gidip gelen durumumu galiba lehime çevirdim, kendimi daha iyi hissederek kalktım, en azından sırt ağrım geçmiş, boğazım yumuşamıştı.

Dün minnak Umutçikomuz 5 oldu. Kutladık tabii ki, işin onu ilgilendiren kısmı gelen hediyelerdi, onun yerinde ben olsam beni de onlar ilgilendirirdi elbette. 


Defalarca üfleyip tükürük yağmuruna tuttuğu pastasından bir lokma bile almadı, biz yedik afiyetle, torun tükürüğü bünyeye şifadır 😂

Güneşli sabaha uyandım dediysem hemen kalktığımı düşünmediniz umarım. Sabah rutinim Storytel'den kitabımı dinlerken Candy Crush Saga'da ve Toy Blast'ta şeker patlatmaktır. Patlatacak şeker kalmayınca kalkıyorum ve kahvaltı hazırlamaya gidiyorum. Bu aralar okumaya üşendiğim Ahmet Ümit polisiyelerini dinliyorum Storytel'de. Özellikle İstanbul'da geçenleri. Dinleme sebeplerimden biri İstanbul hakkında bilmediğim pek çok şeyi de bu sayede öğrenmem. İstanbul'da yaşayan bir lise arkadaşım var, Semoş. Tam anlamıyla bir İstanbul aşığı, her taşı hakkında bilgisi vardır, koca koca defterler doldurur o bilgilerle, beni de ne zaman gitsem gezdirir, sayesinde çoğu İstanbulludan daha çok mekan gördüğüme eminim. Lakin pandemi pek çok şeye engel olduğu gibi İstanbul gezilerimize de engel oldu, kendimi geçtim Semoş bile kapandı kaldı. Umarım artık gezilerine yeniden başlar, ben de peşine takılıp o mekan senin, bu mekan benim hem gezer, hem bilgilenirim.

Elimde Tim Parks'ın "Hotel Milano" isimli kitabı var, Kitap Fuarı'ndan aldım, niyetim kahvaltı sonrası biraz okumaktı ama evde hiç yemek olmadığını hatırlayınca Storytel'imle birlikte mutfağa girdim. Komiser Nevzat cinayet peşinde koşarken ben de etli nohut, pirinç pilavı ve zeytinyağlı pırasa pişirdim. Pırasaya limon ve mandalina suyu ekledim. Hızımı alamadım dün çocuklara yaptığım börekten artan yufkaları da sarıp buzluğa kaldırdım. Sonra da "Eee bu kadar yeter" deyip çıktım mutfaktan. Komiser Nevzat da biraz dinlensin bu arada.

Öğleden sonra kız kardeş geldi, kahve içip gıybet yaptık, sonra onu yolcu edip birkaç iş hallettim ve yazmaya oturdum. Hollanda'dan döndüğümden beri sol ayağımda bir ağrı var, çok yürümekten olduğunu düşündüm ama hâlâ geçmeyince doktora gitmeye karar verdim. Yarın randevu alabilirsem bir Ortopedi ziyareti yapacağım, bakalım ne diyecekler. 

Bir emekli olarak pazar akşamı telaşesinden azadeyim ama çalıştığım zamanlardan ne sıkıcı olduğunu iyi bilirim, o yüzden çalışan dostlara kolaylıklar diliyorum, yeni haftanız sağlıklı ve keyifli geçsin...

Not: İki gündür blogspotun okuma listesine girdiğimde 4 yıllık postlar çıkıyor karşıma, yıllardır yazmayan bloggerlerin çok eski yazıları görünüyor ve beni çileden çıkarıyor, galiba ortalıkta dolaşan virüs kokteyli blospotu da etkiledi 😂

7 Aralık 2024 Cumartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 3 / 7 ARALIK





Efendim bugün Umutçiko Bey'in 5. doğum günü 🧿 Zaman nasıl geçip gidiyor da arkasından bakakalıyoruz, daha dün gibi. Hayat hep gülsün dilerim o minik, güzel yüzüne 💜

Alfabemize gelecek olursak, nerede kalmıştık? G'de galiba:

G-GABO: Yıllar önce kız kardeşim daha lisedeyken bir doğum günümde hediye etmişti bana "Kolera Günlerinde Aşk"ı. O yaşta benden önce okumuş kerata, Gabriel Garcia Marquez'i sayesinde keşfettim ve tiryakisi oldum. Asıl bomba ise "Yüzyıllık Yalnızlık"la gelecekti. Henüz Isabel'i tanımamıştım, bundan daha güzel bir Latin Amerika kitabı okumam herhalde diyordum, okuyacakmışım.

H-HEİDİ: Okumayı öğrendiğim günden itibaren burnunu kitaptan kaldırmayan bir çocuk oldum. Elime ne geçerse okurdum ama elime her zaman da o kadar bol kitap geçmiyordu. İlkokul 2'ye başlayacağım yaz taşındığımız yeni evde yetişkin iki çocukları olan bir komşumuz vardı, kısa süre sonra başka bir kente göçtüler. Giderken de bana bir koli dolusu kitap bıraktılar. Arpa ambarına düşmüş tavuk gibiydim, o yazı şenlik gibi yaşadım kitapların sayesinde. İçlerindeki favorim  "Heidi" oldu. Bayılmıştım Alpler'deki dedesinin yanına giden şirin küçük kıza. Yıllar içinde Heidi'nin çeşitli basımlarını okudum. Doymak bilmiyordum ki bir kitapçının vitrininde "Heidi Büyüyor" başlıklı bir kitap gördüm, aman Tanrım, o benim olmalıydı ama harçlığım yetmiyordu, her fırsatta babamın kafasını ütülüyor, ondan "Maaşı alınca" cevabını alıyordum ki bir gün anneannem dayanamadı: "Ne kız bu Eydi Büydü?" dedi. Sonra dayanamayıp verdi parayı, "Eydi Büydü" de benim oldu 😂 Şu anda genişletilmiş bir baskı bulsam yine okuyacağımdan emin olabilirsiniz, Heidi, Peter, Clara; seviyom sizi 😀

I-ISABEL ALLENDE: "Ruhlar Evi" ile girdi hayatıma bu güzel ve muhteşem Şilili kadın ve bir daha asla çıkmadı. Gabo'ya ondan daha yetkin bir rakip bulamazdım zaten. Büyülü gerçekliğin kraliçesi o, dilerim daha pek çok kitabını okuruz.

İ-İSTANBUL: Her gidişimde heyecan ve mutluluktan kalbimi çarptırıp her seferinde kaosundan yılarak bir an önce dönsem şuradan deyip döner dönmez özlediğim başka bir şehir var mıdır acaba? Çok seviyorum; tarih kokan sokaklarını, Boğaz'ını, güzelim semtlerini, vapurlarını, kulelerini, saraylarını, camilerini, tapınaklarını ve hatta tüm karmaşasını...

J-JO: "Küçük Kadınlar"ı okumayan, dört kardeşten birini ama en çok Jo'yu çocukluğunda ve ergenliğinde rol model seçmeyen çok az kadın vardır benim kuşağımda, en sadıklarından biri de benim, her daim kahramanım. Şimdikiler için aynı şeyi söyleyebilir miyim bilmiyorum, onlar bizden çok farklı çünkü. 

K-KIZ KARDEŞ: 14 yıl tek çocuk saltanatı sürdükten sonra çıkıp geldi evimize, küçük kardeşim, büyük çocuğum, en iyi arkadaşım, ağlama duvarım, kahkaha kaynağım, yangında ilk kurtaracağım oldu. İyi ki...

L-LEYLAK: Yazmaya gerek var mı, koklamaya doyamadığım, yaşadığım şehirde hasretini çektiğim, resmine bile hayran olduğum çiçek...


M-MAHUR: En sevdiğim makam, telefonum bile Refik Talat'ın "Mahur Beste"sinin melodisiyle çalar.


N-Ben tabii ki, inisiyalim...

O-OĞLUM: Hayatımın anlamı, göz bebeğim...

Ö-ÖĞRETMEN: Her daim ilkokul öğretmenim, tüm öğretim hayatımdaki öğretmenlerimin arasında tek geçerim. "Hayatta en büyük  mucize küçük yaşta iyi bir öğretmene rastlamaktır" yazmıştı Buket Uzuner bir kitabında. Ne mutlu ki bu mucize benim için de gerçekleşmişti

P-PEYNİR: Önüme çeşit çeşit peynir koyun (Rokfor hariç) ve beni bırakın, yemek falan istemem.

R-RESİM SANATI: Ressamlara hayranım, öyle isterdim ki resim yeteneğimin olmasını.

S-SEYLAP SİTESİ: Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği, kişiliğime çok şey katan, dostluğu, yardımseverliği, komşuluğun değerini öğrendiğim, unutulmaz insanlar tanıdığım site. Anneannemin ve bir çok insanın evi Hatip Çayı sel baskınında yıkılınca-ki o sel felaketinde annemin kucağında minik bir bebekmişim ve bir at kestanesi ağacına tırmanarak kurtulmuşuz-devlet düşük faiz ve uzun vadeler karşılığında bu evleri yaptırıp selden zarar görenlere kurayla dağıtmış. Anneannem sahibi olduğu dairede ölene kadar oturdu, biz başka bir bloktaki dairede kiradaydık. Liseyi bitirdiğim yıl gözyaşlarıyla ayrıldık bugün artık yerinde heyula gibi bir beton binanın yükseldiği güzelim sitemizden.

Ş-ŞAŞIFELEK ÇIKMAZI: TV'de bugüne kadar seyrettiğim en keyifli dizi.

T-TOROS DAĞLARI: Seyrine doyamadığım dağlar.

U-UMUT: Hem kelime anlamıyla, hem cisimleşmiş haliyle alıp bağrıma bastığım. Onsuz ne yapardık?

Ü-ÜTÜ: Nefret ettiğim ev işleri arasında yegane tahammül edebildiğim...

V-VİŞNE: En sevdiğim meyve, ne yazık ki mevsimi çok çabuk geçiyor.

Y-YENİMAHALLE: 15 yıl boyunca yaşadığım, anneannemin orada oturması nedeniyle o ölene kadar irtibatımın kesilmediği, Ankara'nın en sevdiğim, en güzel anılarıma ev sahipliği yapan semti. Tek ya da iki katlı evlerini, duvarlarından leylakların, hanımellerinin sarktığı bahçelerini, iğde çiçeği kokulu kaldırımlarını, parklarını, sinemalarını, rengarenk pazarını, yeşil kırlarını-ki artık neredeyse hiçbiri kalmadı-öyle özlüyorum ki...

Z-ZARİFANIM: Altın vuruşla bitireyim, anneannem. 15 yaşında evlendiği kocasından çekmediği kalmamış, üstüne getirilen kumalara dayanmış, kumanın ölümünden sonra kalan çocuğuna bakmış, yoksulluk çekmiş, genç yaşta dul kalmış, buna rağmen hayattan keyif almayı asla bırakmamış, bazen zehir gibi acı, bazen bal gibi tatlı anneannem. Huysuz ve tatlı kadın, ah sağ olaydın da beraber teyetoralara gideydik. Nurlarda uyu...

Alfabeyi tamamladığıma göre okumayı da sökmüşümdür herhalde. Haydi rastgele 😀

6 Aralık 2024 Cuma

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 2/ 6 ARALIK

 

Öncü blogdaşlarımız sağ olsunlar, biri günlük başlattı, bir diğeri alfabenin harflerine uyacak blog yazıları yazdı, hem yazma hevesimizi arttırdı, hem bloglara canlılık getirdiler. Tuğba nın alfabeyle yazdığı yazıları keyifle okuyordum ama benzerini yazmak aklıma gelmemişti, C'ciğim Tuğba'nın izinden gidince, onu Şule takip edince kıskandım, "ben de yazarım, ben de" dedim şımararak ve de Leylak Günlüğü'nün ikinci yazısının konusu belli oldu. Ben de aynı Şule gibi bir Leylak Alfabesi yapacağım, her aya bir alfabe zor iş, onu öncülerimize bırakıyorum. Ayrıca dündenberi başlayan ne idüğü belirsiz kırıklık halime de uygun gelecek, zira bugün için yazmaya değer bir faaliyetimin olmasına başımdaki ağrı ve farenjit olduğundan şüphelendiğim boğazımdaki yanma engel. Şimdi gelelim alfabemize:

A-ANTALYA: Kendisiyle tanışmam 1975 yılına denk gelse, sonrasında aralıklarla yolum düşse de 1980 yılında yerleştim oraya. İlk üç ayım ev aramakla geçti, eşyalarım depoda yağmur suyu alırken, ben kayınvalidemin küçücük evinde topluca yaşamaya çalışırken, göreve başladığım okul tam 12 Eylül öncesi keşmekeşinde iken itiraf edeyim ilk başlarda nefret ettim şehirden. Gözüm ne deniz görüyordu, ne Bey Dağları'nı, ne de yeni çiçeklenen badem ağaçlarını. Gözüm sadece apartman pencerelerindeki "Kiralık" levhasını arıyordu. Üç ayın sonunda bir tanıdık aracılığı ile geldi beklediğim müjde, evime kavuştum. Kısa bir süre sonra da oğlum doğdu. Okul düzene girmiş, arkadaş edinmeye başlamıştım. Tost ekmeği bulunmayıp yarım ekmeğe yapılan tostlara, şarküteri ürününün olmamasına, en şık pastanelerde yaş pasta diye yalnızca muzlu rulo pasta bulunmasına bile aldırış etmez oldum. Şehir yıllar içinde geliştikçe gelişti, ben de alıştıkça alıştım. Şimdilerde "Başka bir şehirde yaşayamam" diyorsam var bir sebebi, şu manzaraya doyum olur mu?


B-BELİK: "Bu da ne?" diyebilirsiniz 😊 İlk çalıştığım işyerinden (daktilograftım ve hala öğrenciydim😀) kalma hoş bir anıma kaynaklık eden kelimedir belik. Odamızın bitişiğinde daire başkan yardımcısının odası vardı, oda dediysem koridorun sonunda camlı bölme ile ayrılıp odaya çevrilmiş, minicik bir yer. Bir masa, bir büro koltuğu ve bir sandalye güç bela sığardı. Ama İngiltere'de eğitim görmüş, tüm yetkinliğine karşın son derece kalender biriydi başkan yardımcısı, oda umurunda değildi, en büyük zevki gün boyu bulmaca çözmekti. O yıllarda Milliyet gazetesi bulmaca yarışmaları yapardı, bizim idareci de koridor boyunca kapı kapı dolaşıp bilemediği kelimeleri sorardı. Bir gün bizim kapıya geldi ve "Saç örgüsü" dedi. Hiç düşünmeden "Belik" dedim, zira anneannem de belik derdi saç örgüsüne. Ve benim o "belik" kelimesiyle prestijim acaip arttı. 8 saatlik izinler 18 saate çıktı, hoşgörü dozu yükseldi. Hatta haberim olmadan yarışmaya kaydımı bile yaptırmış. Gitmedim tabii ki, ertesi gün sorunca da unuttuğumu söyledim. O güzel ve beyefendi adam umarım hala sağdır, bu dünyadan gittiyse de huzurla uyusun...

C-CENGİZ SOKAK NO: 69: Üç yaşımdan ilkokula başlayana kadar dedemi yeni kaybetmiş anneannemle aynı evde yaşadık. Anneannem çok sempatik bir kadındı ama bir o kadar da huysuzdu. Aramızdaki yaş farkının 9 olduğu küçük dayımsa haşarılığının doruğundaydı. Doğduğum gün hastaneye elinde yemem için çikolata ile gelse de sürekli didişirdik. Biz didiştikçe de anneannem "Öksüzüm, tırnak kadar yavrum" dediği eşek kadar oğlundan yana olurdu 😂 O yüzden ilkokula başlayacağım sene ayrı bir eve taşınınca dünyalar benim olmuştu, muhtemelen annemle babamın da 😀 Cengiz Sokak 69 numaradaki kapısı mütevazı bir bahçeye açılan bu minik ev hayatımın en güzel bir yılını geçirdiğim, hiç unutamadığım anılarıma şahit bir yerdir. Ne mutlu ki hâlâ yıkılmadan kalabilmiş ender binalardan birinde yerli yerinde durmaktadır. 

Ç-ÇAĞLA: Çocukken daha Ankara'da ağaçlar çiçeğe bile durmadan, paltolarımız henüz üstümüzde iken babam bir akşam işyerinden elinde küçük bir kesekağıdı ile geldiyse benim için bahar resmi olarak başlamış demekti. O kesekağıdının içinde çağla olurdu. Adana ve civarından turfanda gelip seyyar arabalarda satılan o çağlaları babam küçük kızına bir armağan gibi getirirdi. Öyle çok severdim ki, tuza batıra batıra yer, doyamazdım. Şimdilerde bir bahçe dolusu badem ağacımız olmasına rağmen kopardığım çağlalar dişlerimi kamaştırıyor. Öyle de olsa çağla benim için hâlâ bir bahar müjdecisi gibi  elinde kesekağıdıyla kapıda beliren babamdır.

D-DELİLAH: Geçmişte, şimdide ve gelecekte en sevdiğim şarkı, Tom Jones'tan "Delilah". Bu şarkı ünlenmeye başladığında ilkokul son sınıftaydım, duyduğum an çarpılmıştım. O yıllarda yegane müzik kaynağımız radyolardı, bilhassa Ankara İl Radyosu, sürekli yabancı kökenli müzik çalardı ve bazı akşamlar da istek parçaları olurdu. Komşumuzun kızı Semra abla ile ortak balkonumuza oturur, küçücük pilli radyoyu kulağımıza dayayıp dinlerdik. Dinleyelim mi:


E-EV: Yengeç burcu için söylenir ama ben de bir ev hastasıyım. Huzuru bulduğum, her köşesine aşina olduğum, günlerce çıkmasam asla sıkılmadığım sığınaktır ev. Benim gibi ev düşkünü bir de şair var ki onu da çok severim: Behçet Necatigil. Kim ev üstüne bu kadar güzel bir şiir yazabilir:

EVİN HALLERİ:

Evin yalın hali
İster cüce, ister dev
Camlarında perde yok
Bomboş, ev.

Evin -i hali, sabah,
Geciktiniz haydi!
Uykuların tatlandığı sularda
Bıracaksınız evi.

Evin -e hali, gün boyu,
Ha gayret emektar deve!
Sırtınızda yılların yorgunluğu
Akşam erkenden eve.

Evin -de hali, saadet,
Isınmak ocaktaki alevde
Sönmüş yıldızlara karşı
Işıklar varsa evde.

Evin -den hali, uzaksınız,
Hattâ içinde yaşarken
Aşkların, ölümlerin omzunda
Ayrılmak varken evden.

F-FÜRUZAN: Beni gerçekten tanıyanlar arasında leylakla özdeşleştiğim kadar Füruzan'la da özdeşleşmişimdir. Öyküleriyle tanıştığımda lisedeydim. "Parasız Yatılı"yı üniversiteye hazırlık kursu için gittiğim Kızılay'daki, stantlarının arasındaki dar, loş koridorlarda zaman zaman Tevfik Küflü'nün göründüğü, şimdi yerinde bir kozmetik mağazası olan Bilgi Kitabevi'nden heyecanla almıştım. Yıllar içinde her çıkan baskıyı alsam da okunmaktan yıpranmış o ilk baskı kitaplığım en güzel yerinde durur. "Edirne'nin Köprüleri" öyle etkilemişti ki beni üstüne öykü tanımam bunca senedir. "Hala Adile" kahramanımdır. Yıllarca bir gün Füruzan'la karşılaşıp tanışmayı bekledim, epey uzun bir bekleyiş oldu, sonunda karşılaştığımda soğuk tavrı beni biraz hayal kırıklığına uğratsa da ben onu soğuk haliyle de sevdim. Yazdığı her satır için de minnet doluyum...

Sevgili takipçilerim, dünkü yazıma koridor halısı demiştim ama alfabenin her harfini benim gibi kestirmeden gitmeyen biri yazacak olursa otoyolu da geçecek. Onun için devamı sonraki günlere kalsın. Aralık uzun bir ay, neler neler yazılır. "G" harfinde buluşmak üzere diyelim...


5 Aralık 2024 Perşembe

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 1/ 5 ARALIK





Sevgili blog dostum-ki artık gerçek anlamda da tanıştık, iş blog dostu olmaktan öteye geçti-"Mindmills" Aralık başından bu yana "Yay Günlükleri" adıyla bir seri başlattı, derken ona Şikago'dan seslenen, yazılarını severek okuduğum, fotoğraflarına bayıldığım  "Konserve Ruhlar" da katıldı. Ne yazık ki onunla henüz tanışamadık ama umudumuz bâki, elbet bir gün buluşacağız. Hal böyle olunca hayattaki en büyük zevklerinden ikisi okumak-yazmak (üçüncüsü gezmek 😀) olan ben, "O zaman niye duruyorum, haydi 2024'ü yolculamaya ramak kalmışken ben de başlayayım" dedim ve gördüğünüz ya da okuduğunuz gibi "Leylak Günlükleri"ne başladım. Yazalım bakalım ufaktan ufaktan yıl sonuna kadar neler yaptığımızı, yapacağımızı. 

Antalya'ya henüz dönemedik, birtakım sağlık sorunları vardı aile içi, vahim değildi ama bir sonuca ulaşması gerekiyordu, o sonuç için de zaman gerekliydi. Hastane işleri malum, elini veren kolunu kurtaramıyor, kurtarsa da epey zaman alıyor. Derken dün hiç beklemediğimiz kadar erken sonuç elimize ulaştı ve bize rahat bir nefes aldırdı. Eve dönme yolları da ufukta göründü ama önce minik Yay'ımızın 5. yaşını kutlamamız ve de yeni yıla onunla girmemiz gerekiyor, sonrası Antalya'nın mor üzümü, severler yolu uzunu 😀 Hoş bugüne kadar Antalya'da yediğim mor üzümler hep başka yerlerden gelmişti ama türküyü yakan, imamın küçük kızına göz koymasının bahanesini mor üzümde bulmuş anlaşılan.

Ankara gri, puslu, soğuk ve sabah itibariyle yağmurlu idi. Yağmur geçenlerdeki fırtınanın becerip düşüremediği yaprakların kalanlarını da dökmeyi başardı. Caddenin akasyaları yazın çiçeklerini, güzün yapraklarını seriyorlar kaldırımlara ve kışın sadece ticari taksilerin renk kattığı Ankara griliğini biraz canlandırıyorlar. Hatırları kalmasın, bir de belediyenin çöp konteynerlerine layık gördüğü pembe çiçekler var ki, içimizin çöp olduğuna bakmayın, dışımız çiçek dedirtiyorlar zavallılara. Aralık güya ışıltılı ay ama henüz Ankara'da bir ışıltıya rastlayamadım, o yüzden bu ilk yazının fotoğrafı erkenci Hollandalılardan gelsin, Amsterdam Schiphol Havaalanı'nda bize hoş geldin diyen Noel ağacı:


Bundan sonra bu yazılara da her gün bir ışıltı koyayım.

Uykularım delik-deşik bu ara. Gerçi gençlik yıllarımdan bu yana deliksiz, derin bir uyku uyuduğum pek nadirdir. O uykular da insanı dinlendirmekten daha çok yoruyor. Delik-deşik deyince hatırladım, öğretmenlik yaptığım yıllarda okulların açıldığı gün ders programlarımızı da verirlerdi. En büyük stresimiz delikli bir programın elimize geçecek olmasıydı. Şöyle yani, diyelim sabah ilk saat dersiniz var, sonra 4 saatiniz boş, derken bir saat daha ders, ardından boş ve tekrar dolu. Ne eve gidebilirsiniz, ne bir işinizi halledebilirsiniz, öğretmenler odasında otur babam otur. Hiç okulda yazılı kağıdı okuyup ders hazırlayabilenlerden olamadım, zira bir çeldirici mutlaka çıkardı, o yüzden gün ziyan olur giderdi. Genellikle de idarecilerimiz kadın öğretmenlere layık görürlerdi bu kalbura benzeyen programları, zira beylerin çoğunun dışarda başka işleri olurdu ve en düzgün programlar onlara verilirdi. "Mobbing" denilen şeyin farkında bile değildik, bu deyim duyulmamıştı bile o yıllarda ve biz ancak kızar söylenir, verilen programa uyup işimize bakardık. 

Hiç unutamadığım böyle bir anım var. Öğretmenliğimin ilk yılları, oğlum henüz bebek, aynı okulda görev yaptığımız eşim askerde, yeni yerleştiğimiz bir şehirde yalnızım ve arkadaş çevremi yeni yeni edinmeye başlıyorum. Okulun açıldığı gün programımı almaya gittim, baktım branşım olmayan bir ders konmuş, hem de üç sınıfa birden. Mezunu olduğum bölümle alakası yok ve o konuda yeterli değilim, mutlaka uzun uzun çalışmam gerekecek. Programı veren idareciye bu dersin branşımın dışında olduğunu, haliyle beni çok zorlayıp vaktimi alacağını, eşimin askerde olduğunu ve küçük bir de bebeğim olduğunu söyledim ki zaten bunları biliyordu. Dik ve gür, simsiyah saçlarının olduğu kafasını kaldırdı, yüzüme alaycı ve küçümseyen bir ifadeyle baktı ve her bir kelimeyi uzatarak "İstifaa edin hocaanım, bebeğe daha rahaat bakarsınız" dedi. Çok toydum, ne diyeceğimi bilemedim, neredeyse ağlayarak çıktım odadan. Benden o dersi almamasından ziyade tavrı zoruma gitmişti. Yıllar geçti, şimdiki aklımla o programı onun suratına fırlatır ve ağzıma geleni sayardım ama diyorum ya mobbing kavramı henüz hayatımıza girmemişti, idareci her şeye kadirdir sanıyorduk. 

Leylak Günlüğü yazarken bu kadar gerilere gideceğimi düşünmemiştim, neyse laf lafı açtı. Aralık ayının ilk kitabı Melih Cevdet Anday'ın "Raziye"si oldu. Kitabı ilk kez Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan tefrikasından okumuştum, haliyle yıllar öncesiydi ancak ana hatlarıyla hatırlıyordum, hatta bir ara filmi çevrilmiş, baş rolünde de gazeteci Örsan Öymen'in kızı Aslı Öymen oynamıştı, filmi de görmüştüm. Buna rağmen tekrar okumak istedim ve çok iyi ettim, gerçekten iyi bir kitaptı. Yeni kitaba bugün başlayacağım ama henüz ne okumak istediğime karar veremedim. Kitaplık kapağı açılmamışlarla dolu, sürekli alıyorum. Çok uzun zamandır dizi izlemiyordum Elena Ferrante'nin kızlarının dizisinin 4. sezonunu buldum, onu izliyorum, bitmek üzere ama son üç bölümün alt yazıları berbat.

Pek hevesliymişim bu günlükleri yazmaya, baksanıza koridor yolluğu uzunluğuna ulaştı. Yağmura rağmen dışarı çıkacağım bugün ve bir lise arkadaşımla buluşacağım, umarım efendi efendi yağar, şakırdamaz. Yarına görüşmek üzere kalın sağlıcakla...

3 Aralık 2024 Salı

KASIM DÖKÜMÜ / 3 ARALIK

Derken yılın son ayına geliverdik sevgili takipçilerim, göz açıp kapayana kadar geçiyor zaman ve de tarih tekerrürden ibaret oluyor iki yıldır. Yine Ankara'dayız ve bir süre daha dönme durumumuz yok, zorunlu birtakım sebeplerle evi özlemeye devam yanisi 😀 

Malum Kasım ayında sürpriz bir yurtdışı seyahatimiz oldu. Neredeyse ayın ilk yarısı onun telaşıyla geçince bu ay kitaplardan, filmlerden, Storytel'den fire verdim. Sayıyı düşürmediğim tek şeyse kahve 😂 Ne yapalım, telafi ederiz.

Önce bir Kasım dump'ı yapalım, "Boomer" olabiliriz ama gençlerden de geri kalmayız 😏:

Hollanda ve Belçika şehirlerinde kaldırım aşındırmalar, sonbaharın tadının çıkarıldığı parklar, kız kardeşle içilen kahveler, gezilen topu topu tek sergi Kasım ayının hoş yönleriydi.

Kitaplara gelirsek, rekolte benim için hayli düşük:

Koca ayda topu topu 5 kitap, kendimi kınıyorum ama yukarıda da yazdığım gibi seyahat ayın yarısını yediği için ancak bu kadar olabildi.

-Angelica Lopes'in yazdığı ve itiraf ederim kapağının güzelliğine aldanarak aldığım "Flores Kadınlarının Laneti" sade suya tirit sabun köpüğü bir kitaptı. Uçakta başlayıp dönerken yarıladığım kitap o kadar keyif vermedi ki kalan elli sayfayı tüketmek bir haftamı aldı. 

-Medusa Yayınları'ndan çıkmasına aldanarak aldığı "Kaç ya da Kal" yetişkin bir kadınla otistik ergen bir kızın bir gününü konu alıyordu, zaman zaman yolları bir şekilde kesişse de birbirlerinin hayatlarına pek fazla katkısı olduğu söylenemez. Açıkçası yayınevinin ilk iki kitabından aldığım tadı alamadım. Nasıldı derseniz "Eh işte!" diyebilirim. 

-Ayşegül Devecioğlu sevdiğim bir yazardır, bugüne kadar çıkmış tüm kitaplarını okudum ve hemen hepsini sevdim. "Kuma Daireler Çizen" son kitabı ve yazar bir de polisiye deneyeyim demiş sanırım. Evet kötü değildi, okudum bir şekilde  ama polisiye bir romanın verdiği heyecanı duymadan okudum. Kendi tarzında devam etmesi dileğindeyim...

-"Talihsiz Anjel Hala" İzel Rozental'ın varlığını oldukça geç öğrendiği, Balkan Savaşı sırasında Edirne'de bir Kız Okulu'nda öğretmen olarak görev yapan halasının günlüklerinden hareketle resimleyerek sunduğu bir kitap. Edirne'ye yapılan saldırılar, halkın yaşadığı zorluklar ve şehrin kurtuluşunu Anjel Hala'nın günlüklerinden okuma şansını yıllar sonra yiğeni sayesinde öğrenmiş oluyoruz. Beklediğim kadar ilgi çekici bulmadım.

-Ve verimsiz ayın son okuması Sinem Sal'ın "Mihrap"ı oldu. Sinem Sal'ın yazım dilini zeki ve esprili buluyorum. Öyle ki hüzünlü bir öyküyü bile yer yer kahkaha atarak okumanız mümkün. "Mihrap" da tam böyleydi...

Verimsiz okumaları verimsiz dinlemeler takip etti:


Bu aralar Storytel'de polisiyeye ağırlık veriyorum, dağınık kafam ve ara sıra düzenini şaşıran tansiyonuma iyi geliyor. İki Ahmet Ümit polisiyesi ile başladığım dinlemeye Instagram'da da takip ettiğim "Cerenlerin Efendisi" Ceren Ceran'ın "Çirkin Kadınlar İçin Hayatta Kalma Rehberi" isimli eğlenceli romanı su gibi aktı gitti. Koreli yazar Kim Hye-Jin'in "Kızım Hakkında Her Şey"i anne-kız arasındaki fikir ayrılıklarını, yaşlılık sorunlarını ele alan iyi bir dinleme idi. Ve son olarak Rebeca Solnit'in "Kaybolma Kılavuzu" ile Kasım dinlemelerini bitirdim. Kurgu dışı hoş bir kitaptı. 

Bu ay en yetersiz durum film izlemekte ortaya çıktı, sadece üç tane ve birisi de kısa film üstelik:

-Mehmet Eroğlu'nun 10 günlük bu serilerini zaten daha önce okumuştum. Netflix sırayla hepsini film olarak yayınlamaya başlayınca da izlemeye başladım. İlk ikisini daha çok beğenmiştim, Meraklı Adam o kadar ilgimi çekmedi, yalnız Nejat İşler kitaptaki kahramanın neredeyse birebir aynısı olmuş. 

-Bu ay tüm okuma ve izlemelerimin en başına bu animasyon filmi yerleştirebilirim: "Bir Salyangozun Anıları", hüzünle izlediğim nefis bir filmdi. Mutlaka bir şekilde bulun ya da sinemada denk gelirseniz izleyin derim. 

-"Cahide Devekuşu'nun Açık Evliliği" MUBİ'nin yayınladığı 25 dakikalık bir kısa filmdi ve zaten daha uzun olsa tahammül edemeyeceğim saçmalıktaydı. Ben ettim siz etmeyin.

"Yargı" bittikten, "Kızılcık Şerbeti" ve "Bahar"ı da ben terk ettikten sonra izleyecek bir dizi bulamamakta idim. Neyse ana akımda "Annem Ankara"ya başladım, umarım yarısında bırakmak durumunda kalmam, şimdilik iyi gidiyor. İki gündür de "My Brillant Friend"in 4. ve son sezonunu izliyorum. Üçte birini bitirdim bakalım. Ne olup bittiğini kitapları okuduğum için bilsem de dizinin ilk 3 sezonu çok başarılıydı, son sezon da fena gitmiyor.

Ve bu ayın en verimli rekoltesi, kahveler efendim. Babamın her kahve içişinde yinelediği bir tekerleme ile sizlere veda edeyim, Yeni yılda görüşmek üzere:

"Ehl-i keyfin keyfini kim tazeler
Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler"