.

.
.

28 Eylül 2026 Pazartesi

ANKARA/EYLÜL-GİDENLERE

Ankara bu yıl yazın beklenmedik sıcaklarından bıkmış olmalı ki acilen sonbahara geçiş yaptı, sanırım sadece Ankara değil, bütün Türkiye böyle. Yağmur, yaş ve cidden soğuk. Henüz kombiyi yakmadık, umarım bu durum geçicidir de Antalya'ya dönene kadar gerek duymayız. 

Hava bir yandan ruhumu karartırken dünkü telefon da katmerledi. Annemin iki erkek kardeşi, yani iki dayım vardı, hep bir teyzem olmasını istemiş, teyze yokluğunu annemin kuzenleriyle gidermiştim. Küçük dayım öleli 24 yıl oldu, tam da babasının öldüğü yaşta, 55'inde ayrıldı bu dünyadan. Oysa o erken sayılacak ölümün endişesini hep büyük dayım yaşardı, "Babam 55'inde öldü, ben de o yaşta öleceğim" diye diye 55'i atlamış ve rahatlamıştı ki nöbeti kardeşi devraldı. Küçük dayımın ölümü annem için tam anlamıyla bir yıkım oldu, zira kardeşten öte çocuğu gözüyle bakardı ona aralarındaki 14 yaşa istinaden. Ardından üç yıl dayanabildi. 

Büyük dayım pilottu, silahlı kuvvetlerden emekli olduktan sonra Türk Hava Yolları'na geçmiş ve uzun yıllar kaptan pilot olarak görev yapmıştı. Tam anlamıyla janti bir tipti, yakışıklıydı (anneannemin erkek versiyonu), şıktı, hatta bazen frapandı. Gömlek ve renk seçimlerine çaktırmadan gülerdik kız kardeşle. Saçına, başına, temizliğine, ütüsüne itina eder, hep güzel kokardı. Sesi çok güzeldi, Türk Sanat Müziği'ni çok sever, usulünce söylerdi. Eline ilk kez aldığı bir enstrümandan bile dinlenebilecek kalitede ses çıkarmayı başarırdı. Özellikle akordeonu çok iyi çalardı, yeşil renkli akordeonu gözümün önüne geldi şimdi. Çok da güzel dans ederdi, düğünlerde eşiyle piste çıkınca insanlar gözlerini onlardan alamazdı. Babamla çok iyi anlaşırlardı, keyifleri yerindeyse iki kadeh parlatır ve çok eski komşumuz Faruk Abi'nin öğrettiği şarkıyı mutlaka söylerlerdi:

Viva la viva la viva la amour
Viva la amour
Viva la company

Anneannem başka dilde söylenen her sözde olduğu gibi bunda da bir kilise ayini tınısı bulur, "Vangil çığırman" diye kızardı, asıl kızdığı şerefe kaldırılan bardakların içindekineydi, dedemden çok çekmişti çünkü bu yüzden. 

Küçük dayımla doğduğum gün tanışmıştım, çünkü yemem için bir çikolata alıp hastaneye, doğum yapan annemi ziyarete gelmişti. Büyük dayımla tanışmam biraz geç oldu, gerçi o benimle tanışmıştır mutlaka ama ben hatırlamıyorum, zira o zamanlar İzmir'de olan Harp Okulu'nda öğrenciydi. Dedemin ölümünden sonra yalnız bırakmamak adına bir süre anneannemle birlikte oturduk. Bir sabah uyandığımda evde yabancı bir adam gördüm, 5 yaşındaydım. "Merhaba, beni tanıdın mı?" dedi, boş boş baktım, ilk kez görüyordum. Sonra, "Bak burada ne var" diyerek oda kapısının üst pervazını işaret etti. Kafamı kaldırdığımda kırmızı bir şey çarptı gözüme, merak ettim ama soramadım, çok utangaç ve çekingendim. Üstelik bu adam kimdi? Sonra o adam uzandı ve o kırmızı şeyi alıp avcuma koydu. Miniminnacık iki tahta takunyaydı. Üzeri kırmızı kumaşla kaplı, telkari işlenmiş süsleri olan, tam ağzıma-pardon evcilik oyunlarıma-layık iki minyatür takunya. Yıllarca benimle kaldı onlar, sonra ne oldu bilmem, büyüme sıkıntılarının kara deliklerinde kaybolmuştur muhtemelen. 

İşte o kırmızı takunyalarla tanıştığım dayımın dün ölüm haberi geldi. İstanbul'da yaşıyordu, epeydir bağlantımız yoktu, zira on yılı aşkın süredir giderek dozu artan bir demans yüzünden çevreyle ilişkisi kesilmişti. Çektiklerinden kurtulduğunu düşünerek avunmak istiyorum, anılarıyla kalbimde hep yeri olacak. Belki üç kardeş orada buluşmuşlardır, anne ve babalarıyla çocukluklarına dönmüşlerdir. Ruhları şad olsun...


Annemle babamın düğünü, önde iki kardeş


Bu da yıllar sonra, dayım, annemin dayısı ve babam
Arkada anneannemin oturduğu apartman, karlı bir günün anısı



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder