Haziran başından beri babaannelik görevimi layıkıyla yerine getirmeye çalışmaktayım 😊 Bugün izin verdiler, ben de yapılması gereken bazı işler için kendimi dışarı attım. Önce YKY Satış Mağazası'na uğrayıp biraz Frog kardeşimizle hasbıhal ettim, yakınlarda yitirdiğimiz ve çok sevdiğim bir yazar olan Roy Jacobson'un son kitabını aldım: "Yalnız Bir Anne".
İkinci görevim bizim Çiko'nun okuma bayramındaki rolü için kostümcüye uğramaktı. Milyon yıl sonra ikinci kez bu tür işlerle uğraşmak da varmış. Oğlum eczacı olmuştu, kostümünü de bir yakınımızdan temin etmiştik, hiç yorulmadan ve beleşe halletmiştik sorunu. Çikolar hayvanlı bir şeyler yapacaklar ki at kostümü gerekti. Kostümcünün bulunduğu caddeyi en iyi bilecek kişiye, kaldırımda motoruyla bekleyen kuryeye sordum. Hep vın vın üstümüze sürecek değiller ya, biraz işe yarasınlar, gayet güzel tarif etti. Kostümcü masal alemi gibiydi, alacağım kostümü beklerken bir Pambık Premses kıyafeti kiralamak geçti içimden, torunun okuma bayramına Pambık Premses olarak giden babaanne olarak gazetelere geçerdim ne güzel 😊
Masal diyarından çıkıp kozmetik dünyasına daldım, yanyana sıralanmış mağazaları ziyaret edip her birinden farklı bir şey alarak ayrıldım. İzmir Caddesi'ne geçince anılarım canlandı; öğrenci harçlığımıza uygun giysiler ve makyaj malzemeleri için sık sık uğradığımız Kocabeyoğlu Pasajı, Ülkealan Pasajı, hayatımın hatırladığım ilk düğününe gittiğim Balin Hotel ve hepsinden önemlisi birkaç yıl merdivenlerini aşındırdığım Alman Kültür Merkezi. Balin Hotel artık yok, Pasajlar halen yerinde. Alman Kültür Merkezi Bulvar'a taşındı ama benim için şimdilerde dershane ve giyim mağazasına dönüşmüş, Milliyet Gazetesi ile paylaşılan o bina hala nostaljik. Üniversite yıllarındayız, öğrenci olayları almış başını gitmiş, okula devam edemiyoruz, kaydımızın silinme tehlikesi var, çare arıyoruz, nereye başvuracağımızı şaşırmış durumdayız. Bir kış akşamı Alman Kültür Merkezi'ndeki dersten çıkmış, dışarı adım atmışız ki karşıdan Milliyet'e gelen rahmetli Örsan Öymen'i görüyoruz arkadaşımla. Denize düşen yılana, başı sıkışan gazeteciye sarılır misali adeta atlıyoruz adamın üstüne, bir arkadaşım, bir ben adamcağızı laf bombardımanına tutuyoruz halimizi anlatacağız diye. Haliyle şaşırıp ne diyeceğini bilemiyor, kem küm bir şeyler söylüyor, derken aklımız başımıza geliyor, utanıp iyi akşamlar diyerek topukluyoruz. Şu an bile gözümün önünde, ayazın insanın yüzünü yaktığı bir Ankara akşamında, sokak lambasının ışığında, kürklü gocuğuna sarınmış bir sarışın adamın görüntüsü. Huzurla uyusun.

İşte şu arkada görünen bina, tabii İzmir Caddesi o zamanlar bu kadar çiçekli ve yeşil değildi.
Anıların bir bölümünü arkada bırakıp İzmir 2'ye geçiyorum, yeni bir anı sökün ediyor, bu biraz hüzünlü.
Binanın tam karşısındaki banka oturup 19 yaşıma bakıyorum. "Kuaför" yazan daire o zamanlar seyahat acentası idi ve ben orada çalışan çok sevgili arkadaşımın yanında staj yapıyordum. Bilgisayar yok, internet yok, teleks ve telefon var. Ülke içi, ülke dışı, dünya seyahati biletleri kesiyoruz, tur programları yapıyoruz. Ben acemi çaylak, getir-götür ya da daktilo işleri yapıyorum. Derken 29 yaşında kansere kurban vereceğimiz arkadaşım diyor ki, "Haydi bakalım bugün uçak biletini sen kes". Geçiyorum telefonun başına, THY ile direkt hat var, karşıdan açan görevliye uçuş gününü, saatini, gidilecek yeri, gidecek kişinin ismini söylüyorum. Karşıdaki "Konfirme" diyor. Ben şaşkın telefon elimde arkadaşıma dönüyorum: "Lerzaan bu konfirme diyor, ne diyeceğim?". Arkadaşım gülmekten zor bela cevap veriyor: "Teşekkür et, kapat. İşlem tamam". Acemilik işte. Ah canım Lerzan sen de huzurla uyu...
Bizim acentanın üst katlarından birinde şarkıcı Alpay'ın reklam şirketi vardı, ara sıra merdivenlerde karşılaşırdık.
Anıları torbasına geri doldurup Saraçoğlu Mahallesi'ne ilerliyorum, canım kahve istedi. Saraçoğlu Mahallesi Türkiye'nin ilk toplu konut projesidir. Erken Cumhuriyet döneminde Alman mimar Paul Bonatz'ın tasarladığı mahalle yüksek düzey devlet görevlilerine uzun yıllar lojman görevi yaptı. İsmini döneminde kurulduğu başbakan Şükrü Saraçoğlu'ndan alıyor. Birkaç yıl önce yıkım kararı alındı, evler boşaltıldı, sonra mahkeme kararıyla yıkım durduruldu ve restorasyondan geçerek yeşil alanları, cafe ve lokantaları ile betonlaşmış şehrin ortasında bir vahaya dönüştü.
Ankara için gül vakti demiştim değil mi? 😊
Kahvemi içmek için bir cafeye yerleşip siparişimi veriyorum. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu gürültülü bir kalabalık var. Sesler uğultu halinde bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor. Tek anladığım yanımdaki masada oturan pembe pantolon takımlı genç kadının banka ile ilgili bir sıkıntısı olduğu. Kahvemi içip yorgunluğumu attıktan sonra kalkıyor ve evin yoluna düşüyorum ama şu kıpkırmızı Japon akçaağacını görünce dayanamıyor, fotoğraflıyorum. Kırmızı yapraklı bir ağaca neden akçaağaç denir ki?

O kırmızı yapraklardan birini koparıp Roy Jacobsen'e emanet ediyor ve evin yoluna çeviriyorum rotayı. Ama Dost Kitabevi'ne uğramadan geçemiyorum, yeni çıkanlar standında bakınıyor, elime alıp alıp bırakıyorum kitapları. Normalde internetten yapsam da kitap alışverişimi her sene Dost'un hatırına en az bir kitap edinirim buradan ama bu sefer kafamın içindeki muhalif anneme dönüşüyor, "Evdekileri oku" diyor. Anne sözü dinliyor, kasadaki tanış kızla selamlaşıp kendimi Yüksel Caddesi'nin kalabalığına bırakıyorum.
Bugünlük bu kadar...