Eskişehir YHT faaliyete geçtiğinden bu yana hemen her yaz atlayıp günübirlik gittiğimiz, çok sevdiğimiz bir şehir, pandemide ara versek de pandemi sonrası tekrar başlamıştık. Ama geçen yıl gidememiştik çeşitli nedenlerle. Eylül ayını Eskişehir'le açalım dedik ve dün bütün günü orada geçirdik. Aslında gezip görmediğimiz yeri kalmadı ama her gidişimizde ilk kez gitmiş gibi heyecanlanıyor ve gezmelere doyamıyoruz. Dün sabah saatlerinde bindiğimiz tren bizi 10.00 civarı Eskişehir istasyonunda indirdi. İki yıldır görmediğimiz ve biraz köhneleşmiş bıraktığımız Nasreddin Hoca aklanmış, paklanmış, renklenmiş ve tazelenmiş olarak "Hoşgeldiniz" dedi:
İlgimizi çeken diğer bir şey de bunca gidiş dönüşümüzde dikkatimizden kaçan, istasyon bahçesindeki at kestanesi ağacı oldu. O kadar devasa boyutlara ulaşmış ki tırmansak aya ulaşabilirmişiz gibi geldi 😂
Uzun at kestanesini arkada bırakıp o kadar uzun olmayan at kestanelerinin gölgelediği yoldan Porsuk kıyısına ulaştık. Daha birkaç adım atmıştık ki kız kardeşin meraklı gözleri küçük bir kulübeyi fark etti. Bir kendin çek fotoğraf kulübesiydi burası. Ablası da kendi gibi fotoğraf meraklısı olduğu için daldık içeri, bir süre banknotumuzu kabul ettirmeye uğraştıysak da sonunda başardık ama sonuç beklediğimiz kadar başarılı olmadı, ilk pozda perdeyi kapamayı unutmuşuz ışık patladı, ikincide ben uyudum, üçüncü de başka yöne baktık derken 4 pozluk siyah-beyaz şerit elimize geldi. Epeyce gülüp ayraç olarak kullanmaya karar verdik.
Porsuk boyunca defalarca gördüğümüz evlere, bahçelere, köprülere ilk kez görüyormuş gibi bakarak ilerledik ve her seferinde ilk uğrak yerimiz olan Adımlar Kitap-Cafe'ye ulaştık. Porsuğa, gondollara, teknelere bakarak kahvelerimizi içtik:
Sonra içeri girip biraz kitapları karıştırdık, kız kardeş bana koleksiyonum için "Küçük Kadınlar"ın çocuklar için yeni bir baskısını aldı. Küçük kadınların evdeki sayıları giderek artıyor.
Sırada Odunpazarı vardı haliyle, yola revan olduk. Semtin girişindeki parkın sarmaşıklarla kaplı geçidinden geçerken aklımda iki yıl önceki seyyar tespihçi vardı. Kız kardeş o zaman andız tohumundan yapılmış, bordo renkli küçük bir tespih almıştı, niyetim aynı kişi duruyorsa bir tane de kendime edinmekti, zira tespihçinin söylediği şehir efsanesi değilse el uyuşmalarına iyi geliyormuş. Ve bingo, tespihçimiz bıraktığımız yerde duruyordu, sadece sakalları biraz daha uzamıştı. Kendime siyaha yakın bordo renge boyanmış andız tohumu bir tespih alıp yapımcısını da fotoğraflayıverdim iznini alarak:
Odunpazarı bildiğimiz Odunpazarı idi, tek değişiklik OMM'nin biraz ilerisine saçma sapan bir şekilde Camondo Merdivenleri'nin kötü bir kopyasının yapılmış olmasıydı, amaç neydi bilemedim.
Protezlerimi kızdırmak uğruna merdivenleri tırmandık ve OMM'da doğru yola koyulduk. Yolda bir ailenin toplu fotosunu çekerek sevap kazandık ve üç kere gezdiğimiz OMM'un bu kez yalnızca satış mağazasına uğradık. Müze satış mağazalarını çok severiz kardeşler olarak. Beleş girdiğimiz satış mağazasından en sevdiğim ressam Nuri İyem'in bir tablosunun kapak olduğu indirime girmiş bir defter, iki ayraç ve Çiko için boya kalemleri alarak müze girişinden daha pahalıya çıktık 😂
Öğlen olmuş ve acıkmıştık, Ayten Usta'ya yollandık ve tabii ki "Mutancana" yedik. Kendimiz saraylı olduğumuz ve Fatih burnu taşıdığımız için Fatih Sultan Mehmet'in en sevdiği saray yemeğini tercih etmemiz gayet normal idi 😂 Mutancana arpacık soğan, badem, kuru erik, kuru incir ve kuru üzümle pişirilmiş kuzu tandır oluyor ve kendisi zerdeçallı pilav ile servis ediliyor. Önden gelen ikramlıklar ve gayet büyük olan porsiyon nedeniyle fazlasıyla doyup tabakta bir miktar bırakmış da olabiliriz. Stajyer servis elemanımız Tuana'ya internetten yüksek puan verip çaylarımızı da içerek ayrıldık lokantadan. Fazla uzağa gitmedik, hemen yan taraftaki en sevdiğim tarz olan açık hava çay bahçesine geçtik, fıskiyeli havuzun yanı başındaki masaya konuşlanıp mutancanayı bastırmak için soda ve kahve içtik.
Biraz dinlenince Kocam Bey'i fıskiyeye karşı otururken bırakıp hediyelik eşya mağazalarını denetlemeye gittik kız kardeşle. Cam biblo koleksiyonuma minik yeşil bir kuş ile küçücük bir arı, lületaşı grubuna ise bir Eskişehir evi eklendi.
Yeterince fıskiye izlediğimize karar verince ayaklandık, biz parkın içinden geçerken tespihçi amcamız tezgahını topluyordu, bu kez farklı bir yerden gidelim dedik ve Hamamyolu'na saptık. Aman aman tüm Eskişehir sıcağa rağmen sokaklara dökülmüştü çoluk çocuk. Elimiz kolumuz torbalarla dolu, daha bir şey almayalım derken ilginç bir mağazanın önünde park ettik. Doğal taş üzerine bir sanat evi idi, önce kız kardeş daldı içeriye, ardından biz. Baktım bizim kız kendine bir ametist taş beğenmiş kolye için halka taktırıyor, e ben eksik mi kalayım, hemen bir tane de ben kaptım. Böylece ahir ömrümde bir ametist kolyem oldu, hemi de leylak gibi mosmor 😂 Bu kadar alışveriş yeter demiştik o yüzden aldığımız peynirlerden bahsetmeyeyim bari 😀
Tren vaktine kadar yine bir çay bahçesinde mola verdik, birkaç yıl önce, tam da 15 Temmuz günü gelmiştik yine Eskişehir'e, babam da vardı o zaman. Yorulunca onu bir çay bahçesine oturtup biz Balmumu Müzesi'ne gitmiştik. Çay Bahçesi Sağlık Müdürlüğü'nün önündeydi ve "Meslektaşlarının yeriymiş kendi mekanın gibi otur" demiştik. Aynı yere oturduk ve babamı andık. Vakit yaklaşınca yine Porsuk boyunca yürüyüp istasyona ulaştık. Çok geçmeden trenimiz geldi ve Ankara'ya döndük.
Teşekkürler Eskişehir, var biz yine gelmek...









