.

.
.

17 Aralık 2024 Salı

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 13 / 17 ARALIK






Güne kahvaltı ederken Oya Baydar'ın son romanı "Hatırlamanın ve Unutuşun Kitabı"nı okuyarak başladım. Çalışma yıllarımdan bu yana edindiğim bir alışkanlık, zamandan tasarruf ve daha fazla okuyabilmek için iki faaliyeti birlikte yapmak; yerken okumak, çorba karıştırırken okumak, kuaförde saç boyasının süresini beklerken okumak, vs. Eskiden uzun otobüs yolculuklarında okuyamazdım, midem bulanırdı, şimdi o da geçti, yalnızca küçük araçlarda okuyamıyorum, hatta telefona bile fazla bakarsam yine midem bulanıyor.

Kahvaltı bitince kitabı bir yana bıraktım, önce iki gündür büfe üstünü bekleyen tabak çanağı büfe içine naklettim, sonra da kuruyan çamaşırları katlayıp yerine kaldırdım. Kahve yapıp internette gezindim, blog yazılarından okumadıklarımı kıraat ettim, Instagram'a ve Facebook'a göz attım, "biletinial" sitesine girip uygun bir etkinlik için bilet aradım ama anlayamadığım bir şekilde tüm biletler anında satılmış göründüğü için alamadım. Bilet fiyatları el yakıyor üstelik. Yılbaşı konserlerinin satışının açıldığı an giriş yaptım siteye tüm biletler tükendi görünüyor. Devasa bir salonun biletlerini uzaylı gelse bir dakikada tüketemez, anlamadım valla bu işi, sonunda girdim Antalya'ya 6 Mart için tiyatro bileti alıp en azından kendimi teselli ettim. Sonra bir mail geldi, ara sıra yazılarımın yayınlandığı Şenlik Blog'dan, yılbaşı gecesi konulu kısa yazılar derlemesi yapılacakmış. Hemen iki paragraflık bir yazı yazıp yolladım.

Gökyüzünde güneş vardı ve hava açıktı bugün, yürüyüş yapmaya karar verdim, giyinip çıktım, çanta bile almadım, paltomun bir cebine cüzdanla anahtar, bir cebine telefon, ileri marş! Yüreğimin değil ama ayaklarımın götürdüğü yere doğru yürümeye başladım. Sağa sola sapmadan dümdüz, bizim caddeyi bitirdim, Servi Sokağa saptım, sağda eskiden bir beyaz eşya bayisi vardı, şimdi cafe oldu, az ileride ise meşhur Konak Sineması. Anneannemi kandırınca akşamları götürürdü beni bazen, "Kartal Tip filmi varsa ona gidelim" derdi. Kartal Tibet'i seviyormuş demek. Bir de Erol Burçböyük'ü severdi 😂Bu sinemada en son Ferzan Özpetek'in "Harem Suare"sini izlemiştim annem ve kardeşimle, sonra sinema olmaktan çıktı, bir ara çiçek mezatı olarak kullanıldı, şimdi düğün salonu olmuş. Bir yanı boyluboyunca iki katlı dairelerin olduğu bir site, diğer tarafı da çeşit çeşit dükkanların sıralandığı sokağı bitirdiğimde sol tarafa baktım her zamanki gibi. Yıllardır görüşmediğim yakın bir arkadaşımın, bir aile dostumuzun kızının yaşadığı apartmana, her seferinde bakarım acaba balkonda falan görür müyüm diye, hiç denk gelmedim. Belki de artık orada yaşamıyordur.

Servi Sokak'tan Umut Sokağa geçtim, Umut Yufkacısı'nın önünden yürümeye devam ettim Umut'un babanneçikosuna da bu uyardı tabii ki. Kurtuluş Lisesi'ne yaklaşırken bir öğrenci ve veli kalabalığının arasında kaldım. Meğer lise falan kalmamış ilkokul olmuş bina. Lise nereye gitti acep? Hukuk Fakültesi'nin Ankara taşından yapılma kunt binasının duvarına gelince sola çark edip geri dönmeye karar verdim ve Cemal Gürsel Caddesi'ne indim. 27 Mayıs ihtilalinden sonra cumhurbaşkanı olan Gürsel'in bir akrabası Yenimahalle'nin bitiminde, muhtemelen Karşıyaka'da otururdu. Zaman zaman makam arabasıyla o akrabayı ziyarete giderdi. Konu komşu heyecanla balkonlara yığılırdık. Önümüzden jet gibi geçen araçlarda kimi ve neyi görmeyi umuyorduk acaba? Haydi ben çocuktum da berikilere ne oluyordu 😃 

Kurtuluş'a yürümüşken Kurtuluş Parkı'na girmeden dönmek ayıp olacaktı, karşıya geçtim. Ben yaya geçidindeyken parkın güvercinleri artarda havalanıp atraksiyona başladılar, adeta bir gökyüzü balesi gibiydi. Parkın girişinde şu aşağıdaki şeyi görünce önce postmodern bir heykel dikmişler sandım:


Sonra anladım ki yazın yetişmiş olarak getirip toprağa yerleştirdikleri üç zeytin ağacından biri. Ankara soğuğuna dayanamayacağını düşünüp deli bağlar gibi bağlamışlar garipleri, umarım sağ salim çıkarlar bahara.

Park çok tenhaydı, benim gibi bir yerden dönerken içinden geçenler dışında tek tük insan görünüyordu. Ağaçlar tamamen çıplaklaşmış, yerlere dökülen yapraklar toplanıp siyah poşetlere doldurulup konteynerlere yüklenmişti, park kedilerinden biri yiyecek bulma amacıyla deşip dururdu çuvalları. Kadrolu köpeklerinse keyfi yerindeydi, güneşi görünce tartan piste yayılmış ikindi uykusuna yatmışlardı:


Başımı kaldırıp Sarı Kız'ı aradım, biz ona aile arasında "Kuşlu Kadın" desek de heykeltraşı Selim Turan "Sarı Kız" adını uygun görmüş. 12 metre yükseklikten omuzunda kuşları geçeni geçeni seyreder durur yıllardır:


Parkın öbür ucuna yaklaşınca yerdeki kurumuş meşe yapraklarını ayaklarımla savurarak çıktım oradan karşıya geçip markete girdim. İlk önce muşmulalar çarptı gözüme, çok severim. Zaten ben hep acaip meyveleri severim; muşmula, en ekşisinden erik, badem ve kayısı çağlası, koruk, vişne ve henüz yeni çıkmış, tam tatlanmamış ekşimsi mandalina. Muşmulayı severim de haline bakmadan pek kibirlidir kendisi, yahu minnacık, buruşuk, kekre bir meyvesin neyine bu havan. Aynı avokado ve Bağdat hurması gibi "Beni kendim istediğim zaman yiyebilirsiniz" der. Haklı doğrusu, sıkıysa o istemeden yiyin de bakın boğulmanız an meselesi. Nispeten olgunlaşmış bir paket buldum, getirdim koydum radyatörün üstüne, umarım çabuk yumuşar.

Eve dönünce ayağımın tozuyla mutfağa girdim, kuru fasulye ve pilav pişirdim, pişirirken "Mariana Çukuru"nu dinledim Storytel'de. Ölüm ve yas üstüne dinleyeni ajite etmeden ilerleyen hoş bir kitapmış. Yer yer içim burulsa da kahramanları alıp bağrıma basasım geldi. 

Yemekler pişti, yazının da sonuna geldim. Bugün yine uzattım farkındayım, sıkıldığınız yerde bırakınız, gönül koymam. Sevgiyle kalın...


16 Aralık 2024 Pazartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 12 / 16 ARALIK






Sabah gündelik hayata karışmadan "İşte Geldim Deniz Kenarı"nın son yarım saatini de dinleyip kalktım yataktan. Selçuk Altun yine şaşırmadı finalde. Öldü sanılan anne bulundu, zengin ve aşık olundu, onlar ermiş murada biz çıkalım kerevete şeklinde bitti kitap. Böyle olacağını bildiğim halde niyet edip dinlediğim için "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime" 😂

Dün dizilere doyamadım, "Yüzyıllık Yalnızlık"ın son üç bölümünü izleyip vedalaştıktan sonra akşam da "Şakir Paşa Ailesi"ne merhaba dedim. Kendileriyle tanışıklığımız epey eskilere dayansa, haklarında yazılmış tüm kitapları okusam, yaşam öykülerini bir yakınımmış kadar bilsem de görsel olarak izlemek hoş oldu. Her ne kadar hiçbir kitapta rastlamadığım Cevat Şakir'e göz süzen hizmetçinin varlığına şaşırsam da dizi tansiyonu açısından normaldir herhalde diye düşündüm. 

Öğleye doğru kız kardeş geldi, biraz gıybet yaptık, biraz eski fotoğraflara baktık. Kahve içtik ve yılbaşı gecesini çoluk çocuk onda geçireceğimiz için yemek listesi belirledik, sonra o gitti, ben biraz kitap okudum. Derken aklıma kimde gördüğümü hatırlayamadığım ama not aldığım bir filmi izlemek geldi. Başrolünde güzelim Jeanne Moreau'nun oynadığı, 1958 Louis Malle yapımı bir film izledim. Türkçe'ye alakasız bir şekilde "İdam Sehpası" diye çevrilmiş:


Siyah-beyaz çekilmiş bir kara filmdi, çok beğendim. Jeanne Moreau'nun ne kadar güzel bir kadın olduğunu unutmuşum. Müziklerini Miles Davis'in yapmış olması da ayrı bir hoşluktu. Ne varsa eski filmlerde var diyeyim ben de, yaş itibarıyla uygundur 😂

Film bitince mutfak yolu göründü, tarhana çorbası pişirdim dışarıdaki yağmurlu, soğuk havaya yakışır diyerek. Üç gündür dışarı çıkmadığımın da farkındayım, yarın yağmur çamur olmazsa bir miktar yürümekte fayda var. 

Hâlâ yılbaşı havasına giremedim ve hâlâ kokina almadım. Evimizde yeni yılın yakın olduğuna dair tek belirti, sipariş ettiğim bir objenin yanında hediye olarak gelen, vazodaki lavantalara iliştirdiğim şu Noel Emmi:


Günlüklere başladığım günden bu yana reytinglerim sürekli düşüyor bunu da belirtmeden geçemeyeceğim, Blogspot sinirlenip yayınıma son verebilir haa! AB grubu izleyici neredesiniz 😂

İyi akşamlar dileyerek bitiriyorum, Hüsnü Arkan'ı küstürmeyelim, gidip kalan 40 sayfayı okuyup kitabını sonlandırayım. 

15 Aralık 2024 Pazar

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 11 / 15 ARALIK

 





"Yüzyıllık Yalnızlık" bitti. Kitabı okuyalı yıllar olduğu için tam anlamıyla uyarlanmış mı, bir şey diyemeyeceğim. Büyülü gerçekçilik akımıyla yazılan bir kitabın diziye ne ölçüde aktarılabileceği konusunda şüphelerim vardı, bazı bölümlerin atlandığına eminim ama romanda o kadar çok olay var ki tamamını çekmeye kalksalar bir yıl boyunca izlememiz gerekirdi. Ben 8 bölümlük dizinin kitabın ruhunu aktardığını ve iyi bir yapım olduğunu düşünüyorum, hiç sıkılmadan, söylenmeden, keyifle izledim. "Kolera Günlerinde Aşk" için de benzer bir dizi ya da film beklentisi içindeyim. Bu akşam "Şakir Paşa Ailesi" başlayacakmış bir de onun tadına bakalım. Şakir Paşa sülalesi ve Halikarnas Balıkçısı hakkında okumadığım kitap kalmadı desem yeridir. Kızları, torunları ve aileye yabancı olanlar bile yazdılar da yazdılar, ben de okudukça okudum, böyle sanatın içinde yoğrulmuş, renkli bir aile zor bulunur, o yüzden dizi için meraktayım.

Sabah baş ağrısıyla uyandım, önce tansiyon kaynaklı sanıp endişelendim biraz ama ölçünce normal, hatta düşük bile olduğunu görüp rahatladım. Sanırım dünkü yorgunluğun etkisiydi, neyse ki fazla sürmeden geçti gitti. Günün domestik etkinliği bulaşık makinesi boşaltmak ve çamaşır yıkamaktı. Her zaman kullanılmayan tabak-çanaklarla sofra kurulduğu için söz konusu malzeme henüz yerlerine yerleşmedi, büfenin üstünde bekliyorlar. Birkaç kere "Yerlerinize marş marş" dediysem de aldırış etmediler, bu yeni nesil böyle, kendi başlarına iş halledemiyorlar, illa ben tutacağım uçlarından 😂

Hava oldukça soğuk bugün, az önce bir miktar yağmur da yağdı. Çamaşırlar radyatör önüne çektiğim, annemin zamanından kalma, bir ayağı aksak kurutma telinin üstünde kurumayı bekliyorlar, birkaç parçayı da soğuk havaya rağmen balkona astım mecburen.

Pazar günü tembelliği içinde gün böyle geçti. Yeni haftanızın keyifli ve sağlıklı geçmesini diliyorum. Günün fotoğrafı Amsterdam'dan gelsin. Google'da aratınca  "Berberis Japonica" ile "Mahonia Japonica" şeklinde iki farklı isim gördüm, artık hangisini beğenirseniz onu kabul edin.



14 Aralık 2024 Cumartesi

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 10 / 14 ARALIK






Koşuşturmalı geçiyor gün, akşam çocuklar yemeğe geleceği içim çalışma ve dinleme alanımı mutfağa taşıdım kahvaltı sonrası. Komiser Nevzat sonunda katilleri buldu ama ne uzun sürdü yahu, neredeyse "Ben öldürdüm Komiserim, yetti gari araman" diyecektim. işin en fenası ise katillerin en yakın arkadaşları çıkması idi, bababa... Bir süre polisiye dinlemeyeyim ben, 11 saat ipucu peşinde koşmaktan Nevzat'la beraber ben de telef oldum. Sabah kendime yeni bir sesli kitap buldum, mutfakta uzun zaman geçireceğim için şöyle keyifle dinenecek, içinden kitap, sanat, seyahat geçecek bir şey aradım. Tüm kitaplarındaki tekrarlardan ve sayfalardan taşan kibirden bezdiğim için her seferinde bir daha okumayacağım deyip her yeni çıkan kitaba şuursuzca atladığım bir yazarın baktım son kitabı Storytel'de var, indir şunu, yemek yaparken dinlersin işte dedim. "İşte Geldim Deniz Kenarı", Selçuk Altunn'u tiryakileri bilir, yine dayanamadım, içinden kitap geçen bir şeye dayanamıyorum zaten ve ayrıca özlemişim tarzını, dinlerken tencere tencere yemek yaptım, yemeğe kitabımı kattım ya da kitaba yemeğimi kattım amaaan, neyse ne, sonuçta her iki şekilde de verim aldım. 

Şimdi fena halde sırtım ve bir türlü çare bulunamayan ayağım ağrıyor, o kadar uzun süre ayakta durursam olacağı budur. Barış Bıçakçı'nın kitabını bir günde hatmettim ve şimdi Hüsnü Arkan'ın son kitabına başladım: "Atıf Bey ve Diğer Muhteremler". Hüsnü Arkan'ı dinlemeyi de, okumayı da seviyorum. Henüz tek bir öykü okuyabildimse de yarına bitiririm, zira ince bir kitap.

Kendime ikinci bir ajanda aldım, Sanat Ajandası. Buna kitapları, filmleri, tiyatro oyunlarını ve katıldığım tüm etkinliklerini not alacağım, zira özellikle kitapların konusunu çok çabuk unutuyorum. İşin esası ajanda ve defter delisiyim, görünce dayanamıyorum.

Bugünlük bu kadar olsun, zira daha çok işim var. Madem günlük dedik aksatmayım istedim. Hafta sonunuz şen olsun...

13 Aralık 2024 Cuma

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 9 / 13 ARALIK





Uyuyamadığım gecelerin sabahında, hani o karikatürdeki kadın gibi aşk ile şevk ile perdeyi açıp yeni güne günaydın diyecek enerjiyi bulamıyorum kendimde. Özellikle de kış mevsiminde. Başucu lambasını bir yakıp bir söndürerek, elimdeki kitabı bir okuyup bir bırakarak, Komiser Nevzat'ı cinayet peşinde koşturarak geçirdiğim geceyi biraz olsun telafi etmek için önce Komiser'i, sonra kendimi biraz daha dinlenmeye bıraktım. Baktım hala uyuyamıyorum Barış Bıçakçı'nın son kitabını aldım elime: "Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin". Çarşamba günkü buluşmamızdaki kitap değiş tokuşunda Sevdacığım vermişti. Daha ilk sayfadan içine aldı kitap beni, baktım olmayacak, "Sen az bekle" diyerek gidip kahvaltı hazırladım, çayımı içerken kaldığım yerden devam ettim. 

Kahvaltı bulaşıklarını halledip salona döndüğümde Kocam Bey TV'yi açmış, günlerdir izlemelere doyamadığı gündemden düşmüş "Yılanların Öcü" dizisine bakıp dururdu. Bakmasına baksın tabii ki ama bu nasıl "Yılanların Öcü" ben anlamadım. İlk kez çocukken Arkası Yarın aracılığıyla kulak misafiri olduğum, sonra arka arkaya her üç kitabını (Yılanların Öcü-Irazca'nın Dirliği-Kara Ahmet Destanı) okuduğum, ilk ve ikinci çevriminden filmini izlediğim Yılanların Öcü ile alakası yok. İlk birkaç bölümde azıcık benzetip ardından ulamışlar da ulamışlar alakasız konuları. Köyde geçen bir olayda botokslu, pür makyajlı, çok şık kadınlar, modern döşemeli villalar ne arıyor anlamadım. Fakir Baykurt görse mezarında ters dönerdi adamcağız. Fakir Baykurt deyince ilkokul sondaydım sanırım, üniversitede okuyan kuzenim bilet almış, anneannemi ve beni Gençlik Parkı Açıkhava Tiyatrosu'nda Halk Oyuncuları'nın sahnelediği, o yılların çok ses getiren oyunu "Devr-i Süleyman"a götürmüştü. Oyun tam anlamıyla Demirel ve iktidar eleştirisiydi ama arkamızda oturan 4-5 kişiden hararetli tartışma sesleri geliyordu. Ne olduğunu anlamak için arkamı döndüğümde adamlardan birinin yüzü çok tanıdık geldi. Oyunda sendika eleştirisi falan mı vardı çocuk aklımla hatırlamıyorum ama eve gidince kim olduğunu çıkardım, o dönemin TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) başkanı ve yazar Fakir Baykurt'tu. Neye kızmıştı bu muhalif oyunda hala merak ederim. 

Evdeki TV'nin ses düzeninde bir sorun var, bir yere kadar kısılabiliyor, dizinin yılanları öç almaya çalışırken sesler o kadar yüksek çıkıyordu ki her satırı iki-üç kez okumaya başlayınca odama kaçtım. Esasen TV'den hiç hoşlanmıyorum ama Kocam Bey'in TV konusundaki duyguları benimkiyle tamamen ters. Onun için asli şey, benim içinse teferruattan ibaret. Salim kafayla okumaya devam ettim odada. Barış Bıçakçı döktürmüş yine. Böyle metaforları, bu yazım tarzını, bu kimselerin aklına gelmeyecek konuları nereden bulursunuz sayın Bıçakçı? Şu cümleye bakın hele: "Mutsuzluğu şehrin küçük ölçekli bir haritasını andırıyordu. Yakından, dikkatle bakılmayı talep ediyordu."

Odamın ışığı yetersiz gelmeye başladı bir süre sonra, pencerenin önündeki fil kulağı boyutundaki yapraklarının arasından minicik çiçekleri zar zor başını uzatan çuhaların arkasından görünen gri gökyüzü de konuya hiç yardımcı olmayınca tekrar salona geçtim. Film arası olur da kitap arası olmaz mı, gidip mutfaktan bir Bağdat hurması aldım, turuncu rengine meftunum bu meyvenin içime güneş doğuyor gibi hissediyorum yiyince.

Çok küçüktüm, dedem öldüğü için yalnız bırakmamak adına bir süre anneannemle ve küçük dayımla birlikte oturmuştuk. O süreçte Hava Harp Okulu'nda okuyan büyük dayım da okulu bitirip yanımıza gelmişti. Annemin düğün fotoğraflarında gördüğüm kadarıyla ergenken patatese benzeyen dayım, üniformanın daha da havalı gösterdiği yakışıklı bir pilota dönüşmüştü. Üstelik bu durumun fena halde farkındaydı. Mahallenin genç kızlarıyla aralarında Eros okları gidip gelmekteydi ki bu kızlardan giyimleri ve makyajları nedeniyle Belgin Doruklar diye anılan iki kardeş yılbaşı gecesini geçirmek için dayımı ve haliyle biz ailesini de aile evlerine davet ettiler, zaten bir alt katta oturuyorlardı. Henüz yılbaşı falan ilgi alanıma girmemişti, tek hevesim gece yarısı olunca ışıkları söndürmek ve elektrik düğmesinin hemen altına asılmış takvimin yaprağını koparıp yeni yılı devreye sokmaktı. Biraz can sıkıntısı, biraz da heyecanla saat 12'yi beklerken gözüm orta sehpasının üstünde duran meyve çanağına takıldı. Masraftan kaçılmamıştı, portakallar, mandalinalar, elmalar, ayvalar, muzlar kaseyi doldurmuştu ama en üstte tek başına duran parlak, turuncu, yuvarlak bir şey vardı. Bağdat hurması tabii ki, o zamana kadar yememiş olmalıyım ki ismini de bilmiyordum ama rengi öyle bir çarpmıştı ki beni gözümü ayıramıyordum. Bir tane olduğu için uzanıp alamıyor, birinin teklif etmesini bekliyordum ama kim kime dum duma, ne bilsinler benim gözümün orada olduğunu, zaten iştahsızın tekiydim, annem böyle bir şeye ihtimal bile vermezdi. O turuncu hurma meyve çanağının zirvesinde öylece kaldı, ben de dahil kimse yemedi, ışığı söndürdüm, takvim yaprağını da kopardım, gelgelelim aklım hurmada kaldı 😃

O vuslata eremediğim ilk tanışmadan sonra kışın en çok alınan meyvelerinden biri oldu Bağdat hurması-Antalya'da çok anlamsız bir şekilde "Amme" diyorlar adına-ne zaman görsem o yılbaşı gecesi aklıma gelir. Gördüğünüz gibi yine hatırlamışım. Hurma arasından sonra kitabıma geri döndüm ve finale ulaştım. Bundan önceki iki kitabı beklentimi karşılamamıştı ama bu kez çıtayı yükseltmiş yine yazarımız, kalemine kuvvet, yenileri gelsin en kısa zamanda. 

Ee hep "Bir dönüm bostan, yan gel Osman" durumu olmuyor haliyle. Kitap bitince domestik moda geçtim, elektrik süpürgesi-vileda-toz bezi üçlemesiyle kuşandım ve ev temizliğine giriştim. Günlük yazımı da yazdığıma göre müsaadenizle kalkıp akşam için bir şeyler pişireyim, yoksa aç kalacağız, hurma ile karın doymuyor. Yarına görüşmek üzere...

12 Aralık 2024 Perşembe

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 8 / 12 ARALIK





Bugüne bir isim vermek gerekirse "Yüzyıllık Yalnızlık" diyebiliriz. Dün gece, hevesle başladığım ama daha 3. bölümde cozutan, Sezen Aksu şarkılarıyla soslanmış aşırı duygusal ve saçma sahnelerin eşlik ettiği "Annem Ankara" hezimetinden sonra "Beni Gabo paklar" diyerek Netflix'e taşındım. Geceyarısını geçmişti, uykulu gözlerim 50 dakikalık 1. bölümün ancak yarısına dayanabildi. Arkası yarın diyerek yattım.

Sabahleyin niyetim yattığım yerden kalan kısmı izlemekti ama "Ateş, Ten, Gölge" ağır bastı. Uyanınca saatin henüz 4 olduğunu düşündüğüm 8'de iki öyküyü okuyup ondan sonra günü başlattım. Kahvaltıydı, ortalık toplamacaydı, marketten gelen öteberiyi yerleştirmekti, köfte yapıp börülce pişirmekti derken öğleni buldum haliyle. Bulaşık makinesini çalıştırıp kahve yaptım ve geçtim bilgisayarın başına, başlasın Yalnızlığın Yüzyılı.

O kadar uzun bir zaman geçti ki "Yüzyıllık Yalnızlık"ı okumamın üstünden kahramanların isimleri bile aklımdan çıkmış, yalnızca "Macondo" var zihnimde. Kitabı aldığım kitapçı dahi kapandı, gençler öyle bir mekanın varlığını bile hatırlamaz. Belediye İşhanı'nın 3. katındaydı sanırım, Akdeniz Kitabevi. Taksit yaparlardı, henüz kredi kartları yoktu, hatta banka kartları da yoktu. Aybaşlarında gidip mutemetten elden alırdık maaşları. Sadece Akdeniz değil pek çok kitabevi taksit yapardı devamlı müşterilerine. Ya senet imzalardık ya da devasa bir defterde adımıza sayfa açılır, borç miktarımız yazılır, her ay getirdiğimiz miktar düşülürdü. Vay canına nereden nereye ama bunun da ayrı bir keyfi vardı. Pencerelerinden Dönerciler Çarşısı'nın göründüğü, kocaman, aydınlık bir mekandı kitabevi, "Yüzyıllık Yalnızlık" Gabo'nun okuduğum ikinci kitabı olacaktı. "Kolera Günlerinde Aşk"ı o kadar sevmiştim ki, hevesle çantama attığım kitabı eve gidene kadar sabredemeyip minibüste okumaya başlamıştım. Büyülü gerçeklik aşkım perçinlenecekti bu kitapla. 

Kitabın diziye uyarlanacağını duyduğumdan beri meraktaydım, haliyle geciktirmedim. Az evvel 3. bölümü bitirdim ve izlediklerimden memnunum. Bunca zor bir konuyu oldukça iyi uyarlamışlar, bundan sonraki bölümler hakkında bir şey söyleyemiyorum ama başlangıç iyi olunca devamının da iyi geleceğini düşünüyorum. Yatmadan 4. bölümü de hatmederim gibi geliyor, toplamda 8 bölüm zaten. 

Ankara bugün güneşli ama soğuktu, zaten hafta sonu için ısının düşeceği söyleniyor, hatta kar uyarısı yapılıyor. Haftanın ilk üç günü dışarıda olunca bugünü Macondo'da geçirmek iyi geldi. Bugünlük bu kadar olsun, okuyunuz dostlar, hatta bir selam bırakırsanız yazmak için motive edersiniz beni. Kalın sağlıcakla...


11 Aralık 2024 Çarşamba

LEYLAK GÜNLÜKLERİ 7 / 11 ARALIK





Bu sabah hava o kadar ağır ve kapalıydı ki saat 9'a doğru açtığım gözlerim "No'lur biraz daha uyuyayım" dese de yüz vermedim. Anneannem gibi belimi tuta tuta kalktım, kahvaltı hazırlığına başladım. 

Kahvaltı sonrası gökyüzü görüntüsünün hakkını vererek yağmur indirmeye başladı, Ankara kışını sevmiyorum, hem ruhumu, hem kendimi hasta ediyor. Neyse sıkalım bakalım bir süre daha dişimizi, tünelin ucunda ışık göründü. 

Bugün Ankara'ya geldiğimden bu yana bir türlü gerçekleştiremediğimiz bir buluşma programı vardı. Bilgeciğimin Annesi Sevda ve Kitapçı kedilerinin en tatlısı B. ile sözleşmiştik. Kararlaştırdığımız saate kadar "Ateş Ten Gölge"den iki güzel öykü daha okuyup hazırlandım. Düştüm yola, yağmur yağmaya devam ediyordu, yeni şemsiyeme siftah yaptırdım. Şemsiyemin gökyüzü gibi yıldızlı desenine bakarken babamın şemsiyeli bir anısı geldi aklıma. Gençlik yıllarımızda ithal ürün bulunmazdı pek piyasalarda. Ya kaçak olarak girerdi, ya yurtdışından gelenler getirip satardı. Babam işyerinde böyle birinden "Cobold" marka bir şemsiye almış kendine. Her sabah kalkıp perdeyi açıyor ve yağmur yağıyor mu diye bakıyordu. Aksilik bu ya yağmur bir türlü yağmıyordu. İş aile eğlencesi haline geldi bir süre sonra, gece hepimiz "İnşallah yarın yağmur yağar" temennisiyle yatıyorduk ama bir damla bile düşmüyordu. Bir ay kadar geçmişti ki yağışlı bir sabaha uyandık, babamda bir bayram havası. Bir İngiliz lordu gibi Cobold'unu koluna taktı ve işe gitti. Akşam geldiğinde elleri boştu. "Baba şemsiye nerede?". "Yok". "Nasıl yok, getirmedin mi?". "Yok işte, kayboldu". Haydaa, sen günlerce yağmur yağsın da şemsiyemi kullanayım diye bekle, ilk yağmurda şemsiyeyi bir yerde unut ve bulama. Günlerce güldük, babam kör kuyularda merdivensiz değil ama deli yağmurlarda şemsiyesiz kalmıştı 😂

Buluşma mekanımız Flamingo Pastanesi idi. Yeni nesil cafelerin self servis kuyruğundan, masalarda ders çalışan öğrencilerin kütüphanedeymişiz gibi "Sessiz olun" bakışlarından ve kalabalığından bezdiğim için ben teklif etmiştim burayı, zaten geçen yıl yine bu vakitler aynı yerde buluşmuştuk, gelenek haline getirmekte fayda var. Flamingo'yu severim evvelden beri, taa ilk gençlik yıllarımdan, benim favorim Tunalı'daki merkez idi ama ne yazık ki çağa yenildi, sahibi vefat edince dönerci açıldı yerine, o güzelim bakır flamingo rölyefler ne oldu acaba? Orası kapanınca Kızılay Flamingo'ya razı olduk, ürün kalitesinde üstüne tanımam, pembe flamingoları, pembe masaları, pembe tavanı ile de kendine özgü bir mekandır. Şemsiyemi kapatıp içeri girdiğimde Sevdacığım bizi bekliyordu, anında sohbete daldık. Derken kediciğim geldi elinde geleneksel laleleri ile. Geçen yılkiler kırmızı-sarı ebruli idi, bu yıl dekora uyumlu pembe seçmiş, "Lale getirenlerimiz çok olsun" diyerek sarıldık 🌷

Öyle bir sohbete daldık ki sipariş için etrafımızda dolanan garsonları sonunda fark ettik, hem de boza varmış hemen istedik. Akman kapandığından beri boza içmemiştim, oradaki kadar güzel olmasa da yine de eski bir dosta kavuşmuş gibi mutlu oldum. 

Pastaneden çıktığımızda yağmur çoktan dinmiş, güneş çıkmıştı, Ankara bu aralar hava durumunda kararsız. Karşıdaki çiçekçi kulübesinde kokinalara takıldı gözüm. Kokinasız yılbaşı geçirmezdim ama nedendir bilmem bu yıl hiç içimden gelmiyor. Lakin öyle güzel dizmişler ki üstüste, kırmızı topçuklarıyla "Gel al beni" der gibiydiler. 

Yine de direndim, almadım ama muhtemel ki dayanamayıp alacağım, o yüzden biraz daha geç olsun ki yılbaşı gelmeden kurumasın. 

Kokina kırmızısı kadar neşeli olsun günleriniz...