.

.
.

6 Ekim 2026 Salı

ANKARA/EKİM-GÖKSEL ARSOY

Göksel Arsoy ölmüş. Güzel olduğunu düşündüğüm (bilemeyiz tabii tam olarak) uzun bir hayat yaşadı, huzurla uyusun.

Haberi duyunca zamanda yolculuk yaptım, çocukluğuma ışınladım kendimi. Ayşecik'li filmlerden sonra (annem sinema hastasıydı, hatırlamadığım başka filmlere de gitmişimdir mutlaka) bilinçli olarak izlediğim ilk yetişkin filmiydi "Şafak Bekçileri". Ben çok çocuktum, annemse çok genç, henüz otuzlarına bile gelmemişti. İlkokula başladığım sonbahardı. Annem filmdeki Leyla Sayar'ın giydiklerine benzeyen, beli kalın kemerli, etekleri büzgülü elbiseler ve ince topuklu ayakkabılar giyerdi. Boynuna iri boncuklu kolyeler takar, omzuna attığı orlon hırkanın üstten ilk düğmesini ilikler, alttakileri açık bırakırdı, çünkü öyle modaydı. Revedor Kolonyası kokardı, bitince şişesini alıp Ulus'ta halen eski mağazasında devam eden Eyüp Sabri Tuncer'de doldurturdu. Kolundaki olmazsa olmazı altın bileziklerinin şıngırdadığı eliyle elimden tutar, Seyran Sineması'na yollanırdık. Bir yıl oturduğumuz bahçeli, küçük evimizin iki sokak üstündeydi sinema. Ergenlik hayallerimizin kaynağı Yeşilçam filmleri oynatırdı yalnızca. Eğimli bir zemini, deri kaplı kırmızı ahşap koltukları, pembe apliklerin aydınlattığı lambri kaplı duvarları vardı. Orada izlemiştim "Şafak Bekçileri"ni, beni çok etkilemişti, oysa o yaşımda bile sarı saçları ve bebeksi yüzüyle Göksel Arsoy'a bayıldığım söylenemezdi, benim kahramanım bir süre sonra Kartal Tibet olacaktı. Sanırım filmden etkilenme sebebim dayımın da filmdekiler gibi pilot üsteğmen olmasıydı. Uzun süre filmi düşündüğümü hatırlıyorum.

Dayım muhtemelen filmi izlemiş ve o benden daha çok etkilenmiş olacak ki yazması için verdiğim, pütürlü, bordo bir kapağı olan hatıra defterime hiç aklımdan çıkmayan şu satırları yazmıştı:

"Bir gün vücudum parlak madenlerle kaplanmış olursa, vazifesi yaşatmak için ölmek olan dayını bu satırlarla hatırlarsın". Ne parlak madenlere bir anlam verebilmiştim, ne de ortalıkta savaş yokken niye yaşatmak için öleceğine. Ama o sayfaya dayımın teğmenken çekilmiş soluk bir vesikalığını yapıştırmış, hatıra defterimi de bir şekilde kaybetmeyi başarmıştım. Keşke dursaydı, annemi o çağın ilkokul tedrisatından geçmişlere özgü eğik el yazısıyla, babamı işlek italik harfleriyle, okuması-yazması olmayan anneannemi sadece imzasıyla anabilseydim. 

Dün Göksel Arsoy'un ölüm haberini alınca içimden "Şafak Bekçileri" filmini tekrar izlemek geldi, buldum internetin gayya kuyusunda:

Dayımın filmde uçağı düşüp ölen Faruk rolündeki Ekrem Bora'dan ve başta ve son bölümde uçağı yanan, arızalanan Göksel Arsoy'dan etkilenerek hatıra defterime o cümleleri yazdığını fark ettim. O da çok genç ve idealistti muhtemelen o yıllarda. İyi bir ömür sürüp seksenini aştıktan sonra yatağında öleceğini bilemezdi haliyle. İçim sızladı bir an, gençlik elden öyle çabuk uçan bir kuş ki, ardından bakakalıyoruz ancak. 

Filme gelince, acemiler resmi geçidi gibiydi. Leyla Sayar çok güzelmiş, Nilüfer Aydan'sa çok zarif. Ekrem Bora gençken de yaşlı görünüyormuş. Göksel Arsoy ise yüz hatlarını hiç kaybetmeden yaşlanmış anlaşılan. Müthiş acemi oyunculuklar, seslendirme dersen ilkokul müsameresi boyutunda. Anladım ki başka şeyde değilse de filmcilikte çağ atlamışız.

Göksel Arsoy'u filmlerinde fazla tercih etmesem de yıllar sonra bir gazino sahnesinde alkışlayacaktım. Lisedeydim, annem, babam, halam, eniştem, kuzenlerim toparlanıp-Köşk ya da Şato Yazar'dı sanırım, tam hatırlayamıyorum-Göksel Arsoy'u dinlemek için aile matinesine gitmiştik. Kalabalık, sıcak, bunaltıcı bir salonda ter dökerek geçen saatlerden sonra assolist olarak çıkmıştı sahneye. İlk şarkısı da amcası Yesari Asım Arsoy'un bestesi olan "Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır" olmuştu. O yıllarda çok popülerdi oyuncuların sahneye çıkması ama Arsoy'un sesi ve okuyuşu gerçekten güzeldi, aileden geçme bir genetik yapıydı sanırım. Eniştem mest olmuştu, günlerce "Allah bir insana verdi mi veriyor yahu, oyunculuk onda, yakışıklılık onda, ses onda" diye Göksel Arsoy güzellemesi yapmıştı. O konserden Arsoy dışında hatırladığım bir de Semiramis Pekkan var. 

Dün gece geç vakte kadar izlediğim "Şafak Bekçileri"nin ardından uykum kaçtı, ben de şafak bekçiliği yaptım, şu anda hala gözlerim yanıyor ve başım ağrıyor. "Küçük Şeylerin Tanrısı"nı okumaya devam, epeyce unutmuşum hafıza tazeliyorum. Anılardaki gerçek karakterleri romanda tanıyorsunuz haliyle. O nedenle ilk kitabı okumayanlara önce anıları okuyun diyeceğim. Sonra eşleştirmek çok daha zevkli ve kolay oluyor. 

Salı gününüz sallanmasın, güzel geçsin...


2 yorum:

  1. Göksel Arsoy'u senin gibi ben de lisedeyken Samsun'da verdiği bir konserde dinlemiştim, üstelik bir yakınımızın tanışı olduğu için, onların yazlık evinde kalmıştı ve iyice yakından görmüştüm. Filmlerine pek hayran değildim ama, canlı gördüğüm kişi efendi ve yakışıklı bir adamdı. Allah rahmet eylesin.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Son iki cümlene gayet katılıyorum. Sesini ve tarzını ben de çok beğenmiştim. Ruhu şad olsun...

      Sil