.

.
.

24 Ekim 2026 Cumartesi

DERİN İZLER 1

Az evvel kaptanımızın başlattığı serinin ilk yazısını yine onun blogunda okudum. O kaptan olduğu için denizin derinlikleriyle başlamış, ben bir su korkağı olarak o derinliklere dalamayacağım ama belki o korkumun temelini oluşturan izler bulacağım yazacağım yazılarda. Öncelikle çok sevdiğim bu serilere önayak olduğu ve beni gerçekten bu yazılarla sağalttığı için Kaptanıma bin şükran, seviyoruz merkez 😂

Birkaç saat sonra Çikomun yanına gideceğim, Antalya'ya dönüş yaklaşıyor, birlikte geçirilecek her saat değerli. Şimdiki gençler geç evlenip geç çocuk sahibi oldukları için aramızdaki yaş farkı hayli çok Çiko ile, bu yüzden güzel anılar bırakmak istiyorum ona, ileride babaannesini düşündüğünde yüzünde mutlu bir gülümseme olur dilerim. Benim babaannemle bırak gülümsemeyi, doğrudan ona yönelen bir anım bile yok. Yok demeyeyim, tek bir tane var, Derin İzler'in ilk yazısına konu olacak kadar derin iz bırakan bir anı bu, zaten sonrası da bu nedenle yok hükmünde. 

Babamın ailesi Niğde Ulukışla'dan, hoş babam ilkokulu bitirdikten sonra yaz tatilleri de dahil olmak üzere hep başka şehirlerde geçirmiş ömrünün neredeyse tamamını. Ulukışla çok önemli bir coğrafi noktada yer almasına, statüsü ilçe olmasına rağmen kasaba görünümlü bir yerleşimdi. Ortasından E5 karayolu, hemen paralelinden önemli bir demiryolu geçen bir ilçenin yıllarca gelişememiş olması sanırım okumaya giden gençlerin geri dönmemesinden kaynaklı idi. O zamanlar ilçede gençlere cazip gelecek bir mekan yok, tek eğlencelik kente adını veren, "Han Duvarları" şiirine konu olan Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı'nın önündeki, akşam olunca tellere dizilmiş renkli ampullerin zorlama bir neşe verdiği çay bahçesi idi, o da yazları. Bu kadar renksiz bir memlekette yapılacak yegane iş ders çalışmak olunca gençler çoğunlukla üniversite sınavını kazanıyor, mezun olunca da kısmetini başka şehirlerde arıyordu. Babamın yıllık izinlerinin bir hafta, on günü orada geçerdi. O kadar sıkılırdım ki anlatamam. Bu yazacağım anı daha da öncesine ait, sanırım dört yaşındaydım, şehirden falan haberim yok, demiryolcu dedemin istasyonu gören bir yamaçta kendi elleriyle inşa ettiği iki katlı evin misafir odası olarak kullanılan büyük odasındayız babaannem ve ben. Eski tip oymalı koltuklar, karşıda oymalı cevizden iri kıyım bir büfe, büfenin üstünde bir çerçeve, çerçevenin içinde kuzenlerim olduğunu yeni öğrendiğim, halamın biri erkek ikisi kız üç çocuğunun fotoğrafı. Kanepede yan yanayız babaannemle, kalkıyor, çerçeveyi eline alıyor ve fotoğraftaki kuzenlerime sevgi dolu sözcükler yöneltirken bir yandan da camın altındaki fotoğrafı elleriyle okşuyor. Eşlikçi olarak da klasik sevme tekerlemesini söylüyor, esasında sevme değil damada giydirme tekerlemesi, kırk yılda bir bana yönelttiğinde de babam gül yiğit, annem sası kadın olurdu: 

"Sası susu sarımsak
Sası herifin kuzusu
Gülgülü teveğin yaprağı
Gül hanımın yavrusu"

Ah be kadıncağız, yanında aynı statüde etli canlı bir tane var, ilgini ona yöneltsen, çerçevedekileri bilahare seversin. O yaşımda nasıl bir yüz ifadesi takınıp nasıl bir bakış yönelttiysem anlıyor galiba, çerçeveyi yanına koyuyor ve "Gel kız, seni de seveyim" diyor. Gururluymuşum sanırım, verilen sadakayı kabul etmiyor, omzumu silkiyorum. "Sevdirmez ki, yabani" diyor ve kalkıp gidiyor. 

Babaannem ben lise birinci sınıftayken bir trafik kazasında vefat etti. Aslında gayet sağlıklı, dinç, becerikli bir kadındı ama E5 karayolunda karşıdan karşıya geçerken bir kamyon aldı onu bu hayattan. O zamana kadar yaz tatillerinde ve kısa sürelerle Ankara'ya ziyaretimize geldiklerinde birlikte olduk. Misafir odasında geçen, o zihnime kazınıp derin izler bırakan olaydan sonra hiç yakın olamadım onunla. Şimdiki aklımla düşündüğümde bunda anneme yönelttiği hoş olmayan tavırlarının da etkisi vardı belki. Erkek torunlarına düşkündü babaannem, bir de beceriksiz ve tembel dedemin hizmeti dışında bağ-bahçe işleri yoruyordu onu, çok sevecen bir karakteri olduğunu da sanmıyorum. Huzur içinde uyusun ama küçücük yaşımdaki o tavrının bende derin izler bırakıp ondan uzaklaştırdığının farkında bile değildi, tamamen yabaniliğime, anasının kızı oluşuma, huysuzluğuma bağlardı ki son derece utangaç, sessiz ve uyumlu bir çocuktum, tanımazdı ki beni. Elime bir kitap ya da evcilik oynayabileceğim bir bebek verseler dünyadan soyutlanır kimseye en ufak bir sıkıntım olmazdı. Hakkımdaki tek şikayet konusu iştahsızlığımdı, onu da şimdiki yaşlarımda yeterince telafi ediyorum zaten 😂

Ulukışla şimdilerde biraz gelişmiş, geçen yıl bir resmi işlem için günübirlik gittiğimizde dedemin evini bile bulamadık, satılmıştı zaten ama yıkılmamıştı. O kadar çok bina yapılmış ki arada kalmış, üzerine konuşlandığı yamaç bile yamaç olmaktan çıkıp dümdüz bir alana dönüşmüş neredeyse. Çarşı içi hala tanıdıktı, amcamın eski dükkanını bile bulduk. Artık renkli ışıkları olmayan Kervansaray'ın içindeki, erkek egemen bir cemaate dönüşmüş kahveye çay içelim diye oturmuştuk ki yan taraftaki aile yerine davet edildik, isabet oldu, sigara dumanından zehirlenmemiz an meselesiydi. Aslında şehri zehirleyen daha önemli bir şey vardı, birkaç yıl önce faaliyete geçen gümüş madeni. Dedemin evinin baktığı istasyonun öte yanındaki kıraç dağlara tesis kurulmuş, göğe saldığı pis dumanla şehrin havasını katletmekle meşgul. Şehrin çıkışında E5 boyunca sıralanan, biri de vaktinde dedeme ait olan yemyeşil bahçeler viran, çoğu yok olmuş. Gelişme büyütürken öldürüyor bazen. 

Derin İzler'in ilk yazısına kalbime derin izler bırakıldığı yaşımdan bir fotoğrafla veda edeyim, böyle de suratsızım 😂



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder