.

.
.

16 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 8

Hiç uyunmamış bir gecenin sabahından günaydın. Magnezyumumu almış, üstelik de çok yorulmuş olarak girdiğim yataktan neredeyse gözümü kırpmadan kalktım. Uyku perileri beni çok sık terk ediyor bu aralar yine. Şu an sersem sepelek, gözkapaklarıma ağırlık bağlanmış gibi, buğulu Şükran Toray bakışlarıyla icra eyliyorum blog yazımı. 

Geçmişe Mektuplar serimizin sonuna yaklaşırken ben yine çocukluk ve ilk gençlik evlerimden birine yazacağım mektubumu, alır mı dersiniz? Alsa da yazacağım, almasa da, blog da, keyif de benim değil mi 😄

C Blok/No: 16, en sevdiğim evime...

Esasında bu bloğun takipçileri arasında seni tanımayan kalmadı sevgili C Blok ama sen öyle bitmez tükenmez bir kaynaksın ki insanın anlattıkça anlatası geliyor. Bu kez cemaziyelevveline gitmeyeceğim. O siteye nasıl taşındığımızı, kura çektiğimiz günün renkli bir sinema filmine benzediğini, bir süre anneannemle A Blok'ta oturduğumuzu, bir yıllık Cengiz Sokak arasını defalarca yazdım. Ben ömrümün en güzel yıllarından, yani sende geçen yıllarından bahsedeceğim sevgili C Blok. 

Cengiz Sokak'taki eve annemin çocukluk arkadaşı Ayten Teyze gelmiş ve C Blok'ta bir dairenin boşaldığını söylemişti, kendisi de senin dairelerinden birinde oturuyordu, hatta annesi de. Paldır küldür bakmaya gitmiştik. Ev leş gibiydi, sen eski kiracıları hatırlarsın, biz ardımızdan koşarak gelen aynı kattaki Müyesser Teyze aracılığı ile bilgi sahibi olmuştuk. Ne kadar pis olduklarından, kalabalıklarından illallah getirdiklerinden, hatta tuvalet sırası gelmeyince ihtiyaçlarını bir torbada giderip balkondan aşağı fırlattıklarından falan bahsetmişti. Aslı var mıydı, en iyi sen bilirsin, bize biraz absürt gelmişti zira. Neyse günahlarını almayalım ama ev gerçekten perişandı, gel gör ki bir daha yüzünü görmeyeceğimiz ev sahibimiz bize bir köşk tanıtıyordu adeta. Tavandan sarkan kolunun biri kopmuş, duyları parçalanmış, rengi kararmış avizeyi bile saraydan gelmiş nadide kristal  bir parçaymış gibi ballandırıp demirbaşa yazdırmıştı 😂

Bütün bunlar nasıl halledildi, ev nasıl temizlenip düzene kondu aklımdan çıkıp gitmiş, o büyüklerin işiydi. Bana onlarca çocukla tadını çıkaracağım, kocaman bahçeli, her bölümü ayrı oyun alanı, yemyeşil kırların ortasında yer alan bir yuva bahşedilmişti, yani sen. Bonus olarak tam da şu fotoğraftaki balkonun baktığı alanda yer alan bir de şantiye vardı.

Şantiye deyip geçmeyeceksin, bunu en iyi sen bilirsin. Ne amaca hizmet ettiğini bilmediğimiz, hangi inşaat için ayrılmış o kocaman alan bizim sitenin mütemmim cüzüydü, tıpkı arka bahçenin köşesine konuşlanmış trafo gibi. Kendisine yazılmış ayrı bir mektubum olduğu için onu burada konu etmeyeceğim. Şantiye bizim araziden tel örgülerle ayrılmıştı ayrılmasına da çocuk dediğin tel örgü mü dinler? En güzel gelinciklerin, papatyaların açtığı, pisi pisi otlarının, ballıbabaların boy verdiği, çekirgelerin cayır cayır öttüğü o iştah açıcı bölgeye ulaşmak için tel örgüleri çoktan aralayıp sığabileceğimiz açıklığa ulaşmıştık. Ah ilkbahar zamanları, sen bizi yukarıdan izlerken biz o şantiye alanında ne gelincikler, ne papatyalar derledik, ballıbabaların balı dilimizde kaldı. Topladığımız pisi pisi otlarını dikkatle ayıklayıp sapını yastığımızın altına koyduk ki dileklerimiz gerçekleşsin. Hayatımda bir daha yapmayacağım bir şeyi bile yaptım orada, çekirge avlayıp kibrit kutularına hapsettim. Senin huzurunda o çekirgelerden af diliyorum sevgili evim, çocukluk işte. Şimdi çekirge görsem üç adım öteye sıçrarım. O paslı teller bir seferinde bacağımı yırttı da sağlıkçı babam bile endişelenmedi, bastı tentürdiyotu yolladı tekrar oynamaya. Ufak tefek şeylere ne biz, ne ailemiz önem verirdi, boğaz ağrısının ilacı Vicks ve tülbent, karın ağrısının çözümü tuvalete yollanmak, ateşimizi düşürmenin yolu terlemekti. Ölmedik gördüğün gibi, varsa çocukluk travmamız psikolojiden anlamayan öğretmenlerden kaynaklıydı. Kundura boyutundaki kocaman eliyle sınıfımızdaki minicik çocuğu tokatlayan Mustafa öğretmeni hala nefretle hatırlarım mesela. 

Kışın beyaz, yazın sarı, baharda yemyeşildi senin çevren C Blok. Öyle yoğun kara bir daha hiç rastlamadım Ankara'da. Göz alabildiğine uzanan yeşile de. 10 çocuk doğurmuş ama bir genç kız gibi hareketli Zehranım Teyze bizi peşine takar, elimizde birer naylon torba, birer kör bıçak ot toplamaya götürürdü o kırlara. Cırnak, teke sakalı, radika, hindiba, ebegümeci, ne bulursak toplardık, bakirdi o kırlar, tertemizdi otlar, araba egzosu yok, tarım ilacı yok. Zehranım Teyze'nin kızı, arkadaşımız Sema'nın kedisi Duman da eşlik ederdi bize, oyun arkadaşımızdı. Çok sürmedi kaybettik Duman'ı, C Blok kızları olarak bir cenaze töreni düzenleyip Şantiye'ye gömdük, mezarını çiçeklerle süsledik, senin gölgene emanet ettik. Şimdilerde seninle kıyaslanmayacak irilikte, beton yığını bir sitenin altında çoktan toprağa karışmıştır Duman. 

Sesler gelirdi yaz akşamları insana huzur veren. Şantiyeye ve kırlara bakan balkona sofra kurardı annem, gün aşırı bir şişe Ankara gazozu hakkım. Radyoda Tarla Dönüşü, ardından akşam haberleri. Sokaktan oyuna doymamış çocukların bağırışları, annelerin eve çağrıları ulaşır. Ön caddeden geçen otomobillerin sesleri belli belirsiz, derken yandaki açık hava sinemasının faaliyeti başlar. Jeyan Mahfi Ayral, Abdurrahman Palay, Adalet Cimcoz seslenir, Belkis Özener'in şarkıları duyulur, biz onları Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Cüneyt Arkın, Belgin Doruk sanırız. Kimi zaman "Hokus Pokus" nidalarıyla irkiliriz, ya Mandrake gelmiştir, ya Simsalabim. Kadınları kesip, eşarpları güvercin yaparlar. Kimileyin konser vardır, Mavi Işıklar "Helvacı Helva" diye bağırır, karnın acıkır. Hatta bir sonbahar ikindisi sinema yanındaki arsada yakantop oynarken siyasi parti toplantısına denk gelirsin, topu koltuğunun altına alıp dalarsın sinemadan içeri. İsmet İnönü gencecik Bülent Ecevit'i takdim ediyordur yorgun sesiyle. Bu nasıl güzel bir çocukluktur C Blok, hepsi senin sayende. 

Ön cephen ayrı bir alemdi sevgili Blok, ne yanında oyun kuracağımızı şaşardık; balkon altları evcilik, kömürlük merdivenleri şarkıcılık, sahanlıklar kauçuk toplarla bir-ki-üçbuçuk, bahçe yakantop, istop, saklambaç, uzun balkonlar seksek, pencere denizlikleri bakkalcılık, çelik-çomak bile oynadığımızı hatırlarım. Kaç çocuğa nasip olmuştur bunca oyun alanı. Kaldırımdan Deli Bardakçı geçer şarkı söyleyerek, annelerimiz kara sevda yüzünden aklını oynattığını söyler, kızlar kafa kafaya verip düşünürüz sevdanın karası nasıl olur diye. Eşekli dondurmacının, macuncunun, simitçinin yolunu gözleriz, "Anneee para at" sesleri bahçeyi doldurur, çok az anne duyar sesimizi, çoğu duymazdan gelir. Elimize üç kuruş harçlık geçse bir koşu caddeyi geçer ya Niyazi Bakkal'a, ya Musta Bakkal'a koşarız tüp çikolata, oyuncaklı sakız almak için. Oğlanlar yaz tatillerinde ellerinde bir kutu dolanırlar bahçede, "Şans, talih, kader, kısmet 5 kuruşaaa". En baba hediye kakaosu eksik tatsız bir çikolata olsa da çok 5 kuruş yatırmışızdır o parlak delikleri kazımaya. Bahtıma hep saman gofret çıksa da heyecanı yeter. 

Çok uzattım sevgili evim, sevgili sitem. Senden ayrılmanın hüznüne yokluğun da eklendi artık. Yerinde çirkin mi çirkin, beton mu beton bir kazulet yükseliyor. O yeşil kırlarda ot bitmez olmuş, yeşil sadece panjurlarda. Dünya değişiyor, her şey değişiyor ama güzele değil. Estetikçiler kadınları, müteahhitler şehirleri tektipleştiriyor. Bize de ancak anılar kalıyor. Hayatımın en güzel yıllarına yuva olduğun için müteşekkirim, hep kalbimde olacaksın...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder