Sabah sağ elim şiş, baş parmağımda dayanılmaz bir ağrı ve bükülemeyen parmaklarla uyandım. Zaten bütün gece rahatsız eden uyuşma olacakların sinyalini veriyordu. Bir süredir carpal tunnel sendromumu görmezden geliyordum, alındı sanırım şuna haddini bildireyim dedi. Ne bildirmek ama yüzümü yıkamak için musluğu açamadım. Ellerimin günler süren yorgunluğu sonunda patlama noktasına geldi. Acilen yapılacak tek şey atel takmaktı, gel gör ki boy boy atellerim Antalya'da tatile çıkmıştı, bana medikal yolu göründü.
Öğle sıcağında üç kilometre kadar yürüyüp şanıma layık, baş parmağımı da kundaklayacak ateli ilk girdiğim dükkanda buldum, anında taktım ve döndüm eve. Kendimi istirahate çektim, Çiko dün akşam geçici olarak vedalaşmıştı bizle. Geldiğimden beri ilk kez laptopu açtım ve "Erken Kış" filmini izleyerek bir aylık film orucumu bozdum. Bu film geçen Ekim ayında Altın Portakal'da yarışmıştı ama denk getirememiştim. Başrol oyuncusu Leyla Tanlar da En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alınca merak ediyordum, sonunda izleyip muradıma erdim. Güzeldi gerçekten. Özcan Alper yine Karadeniz kıyılarını güzel görüntülerle perdeye yansıtmış, filmin eksiklerini de böylece kapatmıştı. 3 yıl önceki Fındıklı gezimizde gittiğimiz yerleri, Hopa'yı, Sarp Gümrük Kapısı'nı izlemek de bir nevi nostalji oldu. Tavsiye ederim izlemediyseniz.
Elime ateli geçirip Carpal Tunnel'imle hasret giderince hiç aklımda olmayan bir mektup yazmak geldi içimden. Adını anmak istemediğim ve hayatımdan tamamen çıkardığım bir insana. Bazen unuttuğunuzu sandığınız bir şey küçük bir olayla bilinçaltının derinliklerinden çıkıyor ve sizi ne kadar etkilemiş olduğuna şaşıp kalıyorsunuz. Haydi yazalım bakalım mektubu ulaşmayacak olan sahibine. Ne demişler, mektup yaz bloga at, alıcısı bilmezse bloggerler bilir" 😂
Bir ithafa bile değmeyen kişiye,
Hayatımıza girdiğin ilk yıllarda sanırım ben aşırı iyi niyetli idim, tüm verdiğin sinyallere karşılık varlığından akan kötücül enerjiyi anlamadım ya da konduramadım. Cerbezeliydin, ayrıca kana girici bir tarafın vardı, çabuk yakınlık kuruyordun insanlarla, sahte olduğunu anlamıyorlardı. Başlangıçta ben de öyleydim ama bereket çabuk ayıldım, ufak ufak sinyaller göndermeye başlamıştın zaten, eski yakınlığımız kalmamıştı. O aralar başladı ellerimdeki bu sıkıntılar. Carpal Tunnel Sendrom diye bir vakanın varlığından haberdar değildim. Ayrıca aileden gelen evhamlı bir tabiatım vardı, beni sabahlara kadar uyutmayan bu uyuşmaların nereden kaynaklandığını bir türlü çözemiyor, envai çeşit kötü ve ölümcül sebep uydurup kıvranıyordum, ağır bir teşhis koyacak diye doktora gitmekten bile korkuyordum, toyluk işte. O günlerden birinde bize geldin, öyle endişeliydim ki uyuşmalarımı, ellerimdeki ağrıları anlattım yürek soğutacak bir cevap, bir teselli alabilir miyim diye. Bana şunu söyledin: "Bence hemen doktora git, bizim ahbabın kızının da elleri böyle uyuşuyordu, kemik kanseri olduğu anlaşıldı". İçime saldığın endişeyle yüreğindeki hainlik bir araya gelince gözümde o kadar çirkinleştin ki anlatamam. Ben kemik kanseri olmadım ama senin ruh kanseri olduğun kesindi. Bir süre sonra da hayatımdan tamamen çıktın. Şimdi etrafımdaki hava çok daha zehirsiz...
Tatsız mektuplarla başladım dostlar, burayı bir nevi terapi merkezi gibi kullanıp yıllardır içimde birikenleri atayım önce ki güzellere sıra gelsin.

Geçmişler olsun Nurşenciğim, çabuk iyileşir umarım. :)
YanıtlaSilFilmi seyretmeye niyetlendim, ama bugün başaramadım, aklımda. ,Kitabı ise geçen gün kitapçıda elime aldım bıraktım, keşke bırakmasaymışım, alayım bari. :)