Ellerim bugün daha iyi dostlar, güzel dileklerinize teşekkür ederim, yorumlarınıza cevap vermekte gecikiyorum kusuruma bakmayın, akşama hallederim gibi geliyor. O berbat ağrı geçti, şişlik indi ama uyuşma devam, ona da alışkınım, az ya da çok yıllardır karıncalanan ellerle yaşıyorum çünkü bu karpal tünel sendromu denilen illet yüzünden. Fizik tedaviler, parafin banyoları, ateller hepsi bir yere kadar çözüm oluyor, esasen ameliyat noktasına gelmiş ama gittiği yere kadar idare edeceğim.
Bugünkü mektubu anneme yazmak istedim, 72 yaşında vefatına kadar her ana-kız gibi kâh didişerek, kâh gülüşerek geçti yıllarımız, en çok da özlemle. Annemle ilişkimizin en sakin zamanları ölümünden önceki altı aydı. Hastalığının geri dönülmez teşhisini duyup Ankara'ya gelirken aklımda deli sorular vardı. Grip olduğunda bile ölmeye yatan, kimseyle konuşmadan komaya girmiş gibi bir pozisyona geçen annem acaba bu ağır teşhisi ve tedavi sürecini nasıl kaldıracak, hem kendini, hem bizi nasıl perişan edecekti. Hiç düşündüğüm gibi olmadı işin annem yönü, biz, hele de ben, hem bedenen, hem ruhen perişanlığın ötesine geçtim. Benim herkese teşhis koyup tedavi önerileri getiren, tıp bilgisi epeyce iyi, cin gibi ama aynı zamanda evhamlı annem onkoloji kliniklerinde dolaşırken fizik tedaviye gelmiş kadar sakin ve aldırmasızdı. Buraya niye geliyoruz diye bir kere sormadığı gibi herhangi bir şüphe belirtisi de göstermedi. O çok acılı süreci inleyerek, uykusuz ama hep iyi olduktan sonra yapmayı düşündüğü şeyleri planlayarak geçirdi. Hayat yakın plan dram, uzak plan komedidir derler ya, şimdilerde o zamanlar tek kelimeyle "korkunç" olarak nitelediğim günleri düşündüğümde bazen dudağımda bir tebessüm, bazen de kahkaha oluyor. O günleri bir iç dökümü gibi anlatmak istedim anneme, belli mi olur, belki ulaşır...
Annem,
Sen 6 ayın içinde toparlanıp gittikten sonra uzun zaman bitmedi yasım. Hâlâ bazen senin merakla dinleyeceğin bir dedikodu, bir havadis olduğunda elim telefona gidiyor aramak için. Yaşasaydın Kadir İnanır'ın ölümüne nasıl tepki verirdin merak ediyorum, sen ki ölümünden iki gün evvel TV'de magazin programı izleyen kadındın 😀
Hematoloji profesörü bizi inatla 1,5 ay uğraştırıp sonunda ilik kanseri teşhisinin yanlışlığına kendini ikna edince daha kötü bir sonuç alacağımız beyin cerrahiye yönlendirmişti. Seni eve bıraktıktan sonra moralim son derece bozuk, içimin acısıyla yüz kaslarım yerçekimine boyun eğmiş bir şekilde Esat Caddesi'ndeki bir bankamatik kulübesine para çekmeye girdim. Bankamatiğin başında bir travesti vardı, işlemi bir türlü bitmek bilmiyor, bir yandan da arkadaşıyla telefonda konuşuyordu. Süre uzadıkça benim asık suratımı gecikmesine yordu, oysa geçen zamanın farkında bile değildim, kafamın içinde bundan sonra yapılacakların hesabı dönüyordu ki travestinin bağırarak arkadaşına şöyle söylediğini duydum: "Ay bu makine işleri iyice karıştırdı, burada da menopozlu bir karı var, beklediği için bana taafra yapıyor". Menopozlu karı bendim ama tafra falan yaptığım yoktu, kendi derdimle hemderttim. O zaman ne gülebildim, ne kızabildim ama şimdilerde aklıma geldikçe ağız dolusu gülüyorum anne, seninle birlikte olsak ne kaynatırdık ama.
Beyin cerrahinin önerdiği ameliyat yapıldı, ameliyat sırasında biyopsiye giden parça temiz çıkınca dr bize bir dünya para verip aldığımız omur protezini takmaya gerek görmediğini söyledi, tam rahat bir nefes alıyorduk ki ekledi: "Ama asıl kesin sonuç ameliyat sonrası yapılacak biyopside belli olacak". Aptallaşmış bir şekilde çıktık odadan, sonuç kesin değilse protezi niye takmadın, kesinse niye tekrar biyopsiye yolladın. Senin bunlardan haberin yok tabii. Boyunlukla taburcu oldun hastaneden ve ziyarete gelen komşulara "Hadi bakalım bundan da yırttık" dedin, o an kalbime saplanan bıçağın acısını tahmin edemezdin anne. Kesin sonuç gerçekten kesindi, annem gidiciydi, tümör agresifti, protez takılsaydı belki ağrıların azalırdı ama neden takılmadı hala çözebilmiş değilim ve o protezi de bir daha görmedik.
Boyunluktan rahatsız oluyordun ve bunun şart olduğunu, hatta artık başını çok fazla öne eğmemen gerektiğini söyleyince sorduğun soru da içimde yaradır: "Dantel de öremeyecek miyim?". Dantelden bir dünya yaratmıştın kendine, başladığın ağ ipi perde yarılanmış bir şekilde tığı ve yumağı üstünde kanepenin yanında eline alacağın günü bekliyordu, o gün hiç gelmeyecekti anne.
Biyopsi raporunun kederiyle gittiğimiz onkologu ömür boyu unutamam, seni şefkat ve ilgiyle karşıladı. Sana moral verdi, bana her şeyin bittiğini hissettirdi. Sen iyileşeceğin duygusuyla çıktın oradan, ben seni kaybetmeye nasıl dayanacağım duygusuyla. O süreçte gördüğüm herkesin iyi ve huzurlu olduğunu düşünüyordum, insana bir bencillik geliyor ruhen ve bedenen yorulduğu zamanlarda anne. Bir gün elimde dosyan aynı doktorun bekleme odasında sıramı beklerken karşımdaki zarif giyimli genç kadınla bir sohbet açıldı. Kadının bir ay önce ani bir kalp kriziyle eşini kaybettiğini ve şimdi de son evre kanser olan annesi için doktoru görmeye geldiğini anlatınca çok utandım. Herkes kendi acısıyla yaşıyordu ve bu dışardan çok belli olmuyordu.
Süreç acılı bir şekilde devam ederken akciğerlere metastaz yaptı tümör ve ağrıların çok artınca doktor düşük doz bir kemoterapi önerdi. Kemo sonrası eve geldiğimiz gece sonun başlangıcıymış meğer. Komaya girdin ve gelen ambulans seni acile taşıdı. Kemo nedeniyle hipoksi olmuştun ve halüsinasyon görmeye başlamıştın. Duvarda kapılar görüp sonda olduğu halde tuvalete gitmeye kalkıyor, yandaki hastanın yatağının senin olduğunu iddia ediyor ve durup durup perdeleri yıkamamız gerektiğini söylüyordun. İnsan ölüme giderken bile yapmayı alışkanlık haline getirdiği şeyleri yapıyor sanırım. Dün hastanede yıkamamızı söylediğin perdeleri bir kez daha yıkadım ve yenilerini taktığımız için seni anarak kaldırdım. Aslında bu mektubu biraz da onun için yazıyorum anne, izlerin yavaş yavaş kayboluyor bu eskiyen evin içinde.
Üç günlük o acil süreci filmlere konu olacak absürtlükteydi. Ajite olduğun için serumu, sondayı bilinçsizce çıkarmaya çalışınca hemşire bağırıyor, ben hemşireyi bilinçsiz diye uyarınca bir de bana bağırıyordu. Karşı yatakta aşk yüzünden ilaç içerek intihara kalkışan bir genç kız kolunda serum, burnunda kömürlü bir karışım yatıyordu. Az sonra iriyarı bir Kürt teyze oğlu ve ergen kız torunu ile geldi ve yatırıldı. İşlemleri bitiren oğul kadını ergen kıza emanet edip gitti. Kadın çıldırdı: "Oglan dogirdiim, kodu gitti beni el kadar bebeye" diye ortalığı ayağa kaldırdı. Zorla susturuldu ama durmuyordu, bu defa karşı yatakta yatan yaşlı adamla dini bilgilerini yarıştırmaya kalktılar, biri diğerine İslamın şartını soruyor, öteki namazın rekatlarını. Aklın başında olsa ne eğlenirdik aslında anne, tam senlik görüntüler, konuşmalardı. Hemşire beni kovalamaya gelince çıkıyordum ki teyze seslendi: "Hele yavri, yardım et de oturayım". Kolundan tutmaya çalışıyordum ki 120 kiloluk teyze bana öyle bir elense çekti, bir ay boyun ağrım geçmedi 😀
Durumunda bir değişiklik olmayınca onkologu arayıp vaziyeti bildirdim, adamcağız telaşlandı ve acilen Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ne kaldırılman için gerekeni yaptı. Benim önceden dosyanı götürmem gerekiyordu, görmem gereken doktora dosyayı verdim, şöyle bir baktı ve bana dönüp gayet sakin bir sesle: "Bu hasta iki güne ölür" dedi. Azıcık empati derde deva oysa ama karşımda bir buz kalıbı vardı, yanından ayrıldım, hastane duvarına çöktüm ve bağıra bağıra ağladım anne. Gideceğini biliyordum ama böyle de söylenmez ki 😢
Hastane acile göre rahattı ama sen hiç rahat değildin, saat başı takılan yırtık oksijen maskesi burnunu, yanağını kesiyor, çıkarmam için adeta gözlerinle yalvarıyordun bana, nasıl dayandım bilmiyorum. İki güne ölmedin, üç hafta kaldık orada, uzatmaları oynuyordun esasen, boşa acı çektiriyorduk. Biraz stabil hale gelince taburcu ettiler, eve gelmek ikimizi de iyileşmiş kadar mutlu etmişti. Bir haftalık ömrün kalmıştı anne, komşularının biri geliyor, biri gidiyordu. Sen yattığın yerde bir yandan acı çekiyor, bir yandan kaş göz işaretiyle "Çay koy, meyve getir" komutu veriyordun. Sırf acını dindirmek ve moral vermek için radyoterapiye başlattık ama sadece dört gün gidebildin. Meğer ölmek için gidecekmişsin oraya, son sefer içerdeki hastanın çıkmasını beklerden sedyede vermişsin son nefesini, terapi masasına alınırken fark ettik. Sağ çıktığın evden cenazen girdi.
Eğer hayatta olsaydın cenazenin ne dedikodusunu yapardık ama seninle. Çok kalabalıktı biliyor musun, eş-dost, konu-komşu, akrabalar, ikinci dereceden genç kuzenlerin, benim arkadaşlarım uğurladık seni, döndük sensiz evimize. Komşular çoktan harekete geçmişler, helvan kavrulmuş, yemekler yapılmış, cenazeye gelemeyenler akın akın kapıda. Günlerce yerimizden kıpırdatmadılar bizi sağolsunlar, nöbete koyup hizmet ettiler gelene-gidene. Lakin halalarım ve kuzenlerim hazır araba varken memlekete ana-babalarının mezarına gitmek istediler ve cenaze dönüşü ayrıldılar evden. Akşam içlerinden biri beni aradı ve şunu söyledi: "Geldik, annemle-babamı ziyaret ettik, bir de tembih yaptık, gelini yolladık yanınıza, o size hizmet eder, bizi çağırmayın". Seni birkaç saat önce gömdüğüm için şaşkınlıktan uygun bir cevap veremedim ama hâlâ içimde uktedir sessizliğim, şaşırmadığına da eminim.
İşte böyle annem, 21 yıl oldu ama özlemin hep içimde, huzurla uyu...
Çok zor zamanlar acı günler yaşamışsınız. :(((
YanıtlaSilNe denir? Rahmet olsun ruhuna, yattığı yerde huzurla uyusun anneciğiniz....
Sağol Ekmekçim, çok zordu gerçekten, yıllardır yükü kalbimde, yazmak rahatlatır diye fırsat bildim bu seriyi. Güzel dileklerine amin diyorum...
Sil