Günaydın emektar evim,
17 yaşında girmiştim kapından hatırlarsın, kapıların sağlamlığına ve çokluğuna hayret ederek. Aslında alınalı bir buçuk yıl kadar olmuştu ama liseyi bitirmem beklenmişti. Satın alma sürecinde annemle babam çekişmişti sürekli, annem annesine ve komşularına, babamsa ablasına ve iş yerine yakın olmak istemişti, sonunda babam kazandı ve Yenimahalle'den Yenişehir'e göç yolları göründü. Şimdi düşünüyorum da o zamanlar bu konuya hiç müdahil olmamışım, ergendim, başımda kavak yelleri esiyordu, tek arzum evin üç odalı olması ve odanın birinin de benim olmasıydı, bıkmıştım yıllardır küçük evde salonda yatmaktan.
Birkaç yıl sürekli, sonrasında da aralıklarla ev sahipliği yapacaktın bana, hoş hâlâ da yapıyorsun. Gerçi sabahları uyandığımda önce "Ben neredeyim?" duygusu, ardından da bir yadırgama gelmiyor değil. Bir ev içinde ana-baba olduğu zaman yuva, onun dışında seni dış etkenlerden koruyan bir kabuk.
O ilk geliş temizlik amaçlıydı, taşınmadan kısa bir süre önce. Önce Güvenpark'a uğramıştık, yanımızda Şefika Abla. 70'lerde Güvenpark sabahları iş arayanların mekanıydı kadınlı-erkekli. Annem gözünün kestiği bir kadına yanaşıp pazarlık etmişti, "Boş ev, eşya yok, kaça gelirsin?" diye, sonra da kadın arkada biz önde tırmanmıştık Meşrutiyet yokuşunu. Dedim ya kapıların, öyle çoktu ki, oda kapıları yetmezmiş gibi bir de kocaman camlı kapı ile iç salonu ortadan bölen kallavi bir çerçeve vardı. Gözüme kestirdiğim küçük odaya dalıp "Burası benim" diyerek sahiplenmiştim. Ölçüler almış, taşınana kadar da kağıttan kestiğim mobilyalarla neyi nereye koyacağımın hesabını yapmıştım heyecanla. Annem yeni koltuklar, yemek odası takımları aldırmıştı, benden daha çok heyecanlıydı. Yıllar önce ilk evimize taşındığımızda pazardan aldığı elden düşme koltuklar çoktan unutulmuş yeni mobilyalarıyla hemhâl olmaktaydı. Şöyle bir baktım da o mobilyalardan geriye sadece kapağının biri menteşesini zorlayan büfe kalmış. Koltuksuz geçen ilk gençlik yıllarının öcünü almıştı annem sürekli değiştirdiği koltuklarla.
Yazın sonbahara döndüğü bir Eylül günü taşınmıştık yıllarımızın geçtiği, beni büyüten Yenimahalle'den, komşular ağlar, annem ağlar. Ben ağlamadım çünkü yeniliklere açılıyordum: Yenişehir, yeni ev, yeni okul. Bu üçgende heyecanım intibakımı kolaylaştırdı, annemse yeni habitatına alışana kadar epey gözyaşı döktü.
Her sabah erkenden kalkıyor, okul yoluna düşüyordum. Sonbaharda sarı yapraklar, kışın kar ve buz, ilkbaharda ise leylak kokuları eşlik ediyordu yürüyüşüme. Daha evden ilk adımlarımı atarken bitişik apartmanın alt katındaki fırında faaliyet başlamış oluyordu, bitişik komşumuzun pide ve baklava salonuydu orası. Zamanla telefon ihtiyacımızı da giderecekti, zira apartmanda henüz hiç kimsenin evinde telefon yoktu. Bakkalımızsa zemin kattaydı, çabuk sinirlenen, sinirlenince de kırmızı rengi bordoya dönen Ahmet Amca. Uzun yıllar ev sahipliği yaptı değil mi apartman Ahmet Amca'nın loş ve küçük dükkanına? Her öğlen dünya tatlısı karısının getirdiği yemeği yer, üstüne demliğin ibiğinden çayını içerdi, bardağa ne hacet 😀 Yan dükkanda giyotini kullandığı zaman apartmanı kökünden sarsan ama sahibi görüp göreceğimiz en beyefendi insanlardan biri olan matbaa.
Az gidip uz gitmeyince şehrin ünlü fotoğrafçılarından biri, "Askent", vesikalıklarımın, düğün ve nişan fotoğraflarımın mekanı. Yanında camcı, TV tamircisi, kuruyemişçi, karşıda önce kardeşimi, sonra oğlumu, şimdilerde torunuma avutan çocuk bahçesi. Önlerinden geçe geçe ezberlediğim. Şimdilerde çocuk bahçesi dışında tanıdık yok, her yer kiralık araba galerisi.
İncesu deresi henüz yerin altına alınmamış, kenarında mahrukat depoları, Kurtuluş Parkı'na yalnız girilmez o zamanlar, okul yolumun rotası oradan geçer. Sonra Hacettepe Yokuşu, tırman babam tırman.
Ben okula gidip gelirken annem yeni komşularıyla samimiyeti arttırmış, Yenimahalle hâlâ kalbinde ama yeni evin tadını çıkarmakta. Kilisli Kifo zili çalıp bir tabak baklava, meraklı Hafizanım her ayak sesinde kafayı uzatırken kapıdan, Angaralı Nuriye'nin "Vih!"leri, çocukları Almanya'da yaşayan Eminanımın bitmek bilmeyen akşam oturmaları ile geçip giderken zaman iyice alışmıştık sana. Sobalı dönemlerde soğuk mutfağına, kışları camlı kapıyla kapattığımız dış salona serdiğimiz çamaşırların donmasına, balkona yağan kurumlara, hafta sonları kömürlükten taşıdığımız odun, kömür tenekelerine, caddenin trafiğine, merdivenli yokuşlara, yan apartmandaki pasaklı komşuya, Eray Abla'nın balkondan balkona muhabbetlerine, yazları kaldırımları kaplayan akasya çiçeklerine aşina olmuştuk ki benim okul bitti, bir süre sonra da veda vakti geldi.
Senden uzun süreli ilk ayrılışımdı ne ağlamıştım ama evlenip sonraları çok seveceğim Denizli'ye giderken. Uzun zaman çok özledim seni, her fırsatta koşup geldim. Sonra yıllar yıllar, her yaz seninle, bayramlarda fırsat buldukça seninle, hiç ayrılmadık ki. Derken anne-baba başka aleme, ev yuva olmaktan çıksa da orda bir köy var uzakta hesabı tilki gibi döndük dolaştık kürkçü dükkanında aldık soluğu. Eskidin, yılların ağırlığı çöktü üstüne, matlaştın ama yine de bizimsin. Çok kişiyi büyüttün sen, şimdi sıra Çiko da.
Seviyoruz, biliyorsun değil mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder