.

.
.

9 Temmuz 2026 Perşembe

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 6

Nato nedeniyle kapanan, şimdilerde yeni yeni açılmaya başlayan Ankara'dan selamlar. Sıcak bünyeyi uyuşturuyor, ne evden dışarı çıkmak, ne de iş-güçle uğraşmak geliyor insanın içinden. Bilgisayara bu kadar uzaktan baktığım da çok enderdir. Genelde sabah açar, akşam yatarken kapatırım, başına oturmasam da açık olması hoşuma gider. Bu aralar saldım biraz kendisini o da dinlensin. Dün aldığım randevudan dolayı öğleden önce kuaföre gittim, saçım epey uzadı ve yazın çok terletiyor. Ayrıca boya zamanım da geldi, iki işi bir arada çıkarayım dedim, iki saatten fazla zaman geçiriverdim salonda, neyse ki içerisi serindi. Kuaförüm biraz peltek, kulakları da ağır işitiyor, anlaşmak biraz sıkıntılı, her zaman ne dediğimi anlamıyor, bazen de ben onun ne dediğini anlamıyorum. Ama bir şekilde asgari müşterekte birleşiyoruz, başka yere gidemem zira kesimi de, diğer işleri de çok sanatkarca.

Kuaför çıkışı Çiko'ya simit almak için fırın arayışına girdim. Bu aralar gerçek Ankara simidine bu isimle meşhur olmuş yerlerde bile rastlayamıyorum. Ankara simidi diye sattıklarının çoğu pekmezi yetersiz, susamı ithal, az kızarmış çakmalar. Geçenlerde arkadaşıma giderken bulduğum çok güzeldi ama orası hayli uzak bize o yüzden cadde boyunca yürüyüp hatırladığım bir fırına gitmeye karar verdim. Fırın gerçekten düşündüğüm yerde halen mevcutmuş, "Simit var mı?" diye sorarak girdim, "Var" dediler, "Ankara mı?" dedim, "Evet" dediler ama gösterdikleri simidin özbeöz Ankaralı, hatta Konyalı olması bile mümkün değildi.  Bunlar biraz obezdi, hem de çapı biraz küçüktü. "Bu nasıl Ankara simidi?" dedim, "Bugün böyle çıktı" diye buyurdu işbilir görünümlü gençten görevli. Yahu bir simit Ankaralıysa her gün Ankaralıdır, bir gecede kilo alıp kılık mı değiştirir. Sıcaktan beynim piştiği için aldım yine de, simitse simit, Ankara'da yersen Ankara simidi olur sonuçta dedim, gelmişken iki tane de halka ekmek aldım ki onlar güzeldi gerçekten. 

Eve gelince biraz dinlenip bir kahve içtim, ardından annem zamanından kalma eskimiş, yüzleri solmuş koltuklara kargonun bir gün önce getirdiği Buldan bezi örtüleri serdim. Annemin ruhuna gittiyse yaptığım eylemi takdir etmiştir, örtüsüz koltuk kullandığı pek nadirdi çünkü, "Kız benim izimden yürüyor" demiştir ama yanılıyor, benimki sadece kamuflaj 😂 Sonra da acaba bugün kime mektup yazsam diye düşünerek bilgisayar başına geçtim, önce diğer yazılara göz attım, baktım Ekmekçim eski evlerinden bahsetmiş, aklıma Denizli'deki ilk göz ağrım geldi benim de, haydi dedim yazayım bir mektup Alamancı Pire Nuri'nin çirkin ötesi apartmanının ikinci katındaki evime.

Benim çirkin mi çirkin ama  en güzel evim, merhaba,

Kapından içeri girdiğimde yaşadığım hayal kırıklığını hiç unutamam. Bu kadar garabet bir evde nasıl bir araya getirilirdi anlam verememiştim. Nikaha yakın gelmiş ve üç gün boyunca ev aramıştık. Yoktu, gerçekten Denizli'de ev bulmak ciddi bir sorundu. Bulabildiklerimiz bütçemizi çok aşıyor, bütçemize uyanları zaten bulamıyorduk. İznim sınırlıydı, dönmemiz lazımdı, Denizlili yakın bir arkadaşımızın annesine tembihte bulunup eli boş dönmüştük Ankara'ya. Sonra ev bulundu haberi geldi Denizli'de göreve başlayan nişanlımdan. "Nasıl?" diye sorduğum her soruyu "Ev işte, nasıl olacak?" şeklinde cevaplamasından sezinlemiştim işin içinde bir iş olduğunu. Yapılacak bir şey yoktu, nikah günü çok yakındı ve yerleşmek zorundaydık. Sonunda eşyalar önden, biz arkadan gittik. Bir kere semt dökülüyordu, kenar bir mahalledeydi, daracık sokaktaki bitişik nizam evler her türlü mimari özellikten yoksun apartman gecekondusu gibi acaip yapılardı. Tek bir avantajı vardı, okula yakındı. Sonradan öğrendik ki sahibin Pire Nuri senin planını bizzat çizip, inşaatını da bizzat elleriyle gerçekleştirmiş. Dairelerindeki yüksek zevkin müsebbibi ortaya çıkmıştı. İnşaatın tamamlanınca Almanya'ya geri dönmüş, kendine ayırdığı üst katına da sonradan nasıl bir (ayıp olacak ama uygun kelime buydu) şirret olduğunu anlayacağımız karısını ve ergen kızını yerleştirmişti. 

Dairemizin yani senin en önemli özelliğin-ki zaten biliyorsundur-uzun kenarı gerçekten uzun olan L şeklindeki salonunun iki camlı kapı ile üçe bölünmüş olması idi, eskilerin salon salamanje dediklerinin çakması. Nuri beyin Almanya'da çalışmasına rağmen Frankofon bir yapısı vardı sanırım 😂Lakin gördüğümüz şey salon salamanjeden ziyade üç vagonlu bir trene benziyordu, affına sığınıyorum ve her bir vagon farklı, neşeli renklere boyanmıştı. Zeminin koyu mavi marleydi, deniz gibi. Duvarlarınsa orman görüntüsü versin diye sanırım cak bir yeşille renklendirilmişti. Nuri'nin pastoral sevdasını anlamaya çalışıyordum ama tam misafir salonu yapmayı düşündüğüm vagonun bir duvarındaki bebek pembesi yağlıboyayla boyalı yüklüğün ne anlama geliyordu? Sanırım dilin olsa Nuri'ye "Was machst du?" derdin.

Bitmedi, daire kapından girince kısa bir antre, lavabosu antrede bir tuvalet ve ne işe yaradığını bilemediğim bir metrekarelik bir girinti vardı. Karşıda ise mutfak, kocaman bir mutfak, salon dediğim vagondan bile daha büyük bir mutfak. "İyi ya" dedim, "bir şeyi de aklı başında düşünmüş" ama içeri girince dumura uğradım. O koca mutfağın 1,5 metrelik bir tezgahı vardı, onun da yarım metresi eviye idi zaten. Geri kalan boşluk halay çekmek, seksek oynamak, ip atlamak için falan kullanılabilirdi değil mi sevgili evim. Sonradan öğrendim ki yerli halk somya kurup mutfakta otururmuş genellikle. Ben boş araziyi ekip dikemeyeceğim için rengarek boyadığımız tahta sandalyelerim ve renkli örtülü masam ile donattım, eminim senin de hoşuna gitmiştir. Zaten sen turuncu tüllerimin yaydığı güneşimsi ışık, zarif mobilyalarım ve kitaplarımın renkli görüntüsü ile  ancak benim zamanımda güzelleşmiştin bir parça da olsa, haydi itiraf et 😂

Yatak odasına birinci vagonundan küçük bir antre ile geçiliyordu, karşıda banyo-senin tek normal bölümündü, klozet ve küvet bile düşünülmüştü-sağda da yatak odası. Bu kadardın ve gördüğüm en absürt plana sahiptin. İlk iş iki camlı kapını söktük yerinden, canın acıdıysa affeyle, vagonları birleştirdik, uzun bir trenimiz oldu. Lakin kış gelince sahiplerinin kadın olanının "Ben fazla almışım, birazını size satayım" diye kakaladığı, sürekli tüten, akan kömürle seni bir türlü ısıtamayınca camlı kapıyı tekrar yerine yerleştirdik. İlginç bir baca sistemin vardı. Birinci vagonun en köşesine kurmak zorunda kaldığımız Filiman maaaka govulu zopanın (Flaman marka kovalı sobanın Denizlicesi) borusu vagonun tavanı boyunca uzanıyor, yatak odasına giden kapının üstünden geçiyor, yarım metre sonra açılan delikten yatak odasını kat ediyor ve en uç noktada bulunan baca deliğinden bacaya kavuşuyordu. Hal böyle olunca sıcak ortamdan birdenbire soğuk ortama giren borudaki duman yoğuşuyor ve simsiyah isli bir sıvı bacanın altındaki kitaplara, halılara ve yerlere akıyordu. Öncesinde zaten sobayı binbir uğraşı ile yakıyorduk, önce şiddetli bir tütme ile için dumanla doluyor, pencereleri açıp zorla elde ettiğimiz sıcaklığı dışarı veriyor, seni üşütüyorduk. Epey sonra ısınma sağlanıyor, bu kez de borulardan akanlara engel olamıyorduk.

Ah benim güzel evim, her şeye rağmen öyle neşeli görünürdün ki, çok keyif alırdım tayinim çıkana kadar senin bağrında olmaktan. Dostlar gelir gider, yemekler yenir, çaylar içilir, keyifli sohbetlere sahne olurdun. Sahibinin kadın olanı durmaksızın kapıyı çalsa da, alt katımızda oturan kiracıyı evden çıkarmak için bacasından kurum dolu bir kova su boşaltsa da, ikide bir kiraya zam istese de tüm Denizli yıllarımızı sende geçirdik. Hâlâ rüyalarımda Denizli'ye tayinim çıkar ve yine seni kiralarım. Ve ne yazık ki hâlâ istediğim gibi döşeyemem hep bir şeyler eksik kalır. 

İşin esasında seni de, Topraklık Mahallesi'ni de özledim, insan ilk evini unutamıyormuş. İki kez ziyaretine geldim, haberin oldu mu bilmem, yaşlanmışsın, teninin rengi değişmiş, dairemin pencerelerinde başkalarının perdeleri, baktım durdum karşından, el sallayıp ayrıldım sonra. Umarım beni unutmamışsındır...

Not: Orada oturduğum  2 yıla yakın zamanda ne dairenin içinde, ne apartmanın dışında tek bir fotoğrafım yok, oysa ne kadar isterdim o günlerin şahidi bir fotoğrafım olsun, cep telefonumuz mu vardı ki her dakika çekelim. Aşağıdaki fotoğrafı 10 yıl önceki bir Denizli gezimizde çekmiştim, ilk evimin apartmanı. Penceresinde sarı nokta olan daire bizimki idi...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder