.

.
.

7 Temmuz 2026 Salı

ANKARA/TEMMUZ-GEÇMİŞE MEKTUPLAR 6

 Merhaba hala,

Bu mektupla sana biraz sitemimi, biraz da sevgimi sunayım istedim. Sanırım aramızdaki yaş farkının aşırı olmayışından dolayı çocukken en çok sana yakın hissederdim kendimi. Seni bilinçli olarak ilk hatırladığımda oldukça küçüktüm. Dedemin geçici bir süre görev yaptığı sıcak ve çorak bir Güneydoğu kasabasına ziyarete gitmiştik. Ne kadar küçük olduğumu geviş getiren develeri sakız çiğniyor sanmamı babamın defalarca anlatışından çıkarmıştım. Bir de fıstıklar, çarşıda görünce koşturmuş, hayatımda ilk ve son kez dedemden bir şey istemiştim: "Dede, dede, bunlar çok güzel olur, hiç yemedim, bana alır mısın?" Yemediğim bir şeyin tadını nereden biliyorsam, numara çekmişim belli ki. Dedemin tepkisini hatırlamıyorum, almış da olabilir, "Yemekten önce yenmez, karnın ağrır" deyip almamış da, dedem pek çocuk şımartan cinsten değildi.

Hatırladığım çok az şey arasında hiç unutamadığım bir tane var. Lojmanın gölgeli salonunda ikimiz yalnızız. Ben hayli küçüğüm, sen de ergenliğin başlarındasın. Masanın üzerinde bir kâse dolusu meyve duruyor, çok iştah açıcı görünüyor, ayrıca ömür boyu sadece meyveyle besleneceksin deseler razı olabilecek biri olduğum o yaşta bile belli. Kâseye bakışımı fark ediyor ve "Yer misin?" diyorsun, kafamı sallıyorum. Pembeli sarılı, tombul bir şeftali uzatıyorsun bana, en sevdiğim. Alıyor ve ısırıyorum. Ağzıma gelen acı tat yetmezmiş gibi bir de köpürüyorum. Şeftali sabundanmış, ben ağlayarak anneme koşarken sen gülmekten yerlere yatıyorsun.

Sanırım iki yıl falan geçiyor sabundan şeftalinin üstünden, ablanın yanında yaşamaya başlıyorsun, biz de ailecek ziyarete geliyoruz. Deniz kıyısında eski ve güzel bir kasaba bu kez. Yıllar sonra gittiğimde bıraktığım gibi bulup şaşıracağım, hatta oturduğunuz ahşap evi bile tanıyacağım. O yıllarda çekingen ve utangaç bir küçük kızım, ilk kez gördüğüm insanlara ilgi görsem bile yanaşamıyorum. Seni hayal meyal hatırlıyorum malum şeftaliden dolayı ama diğer halayla ilk karşılaşmam, öncesi vardır mutlaka ama ben hatırlamıyorum. Hem o hala doktor, iğne yapabilme kapasitesi var, tüm ısrarlarına rağmen yanaşmıyorum, daha doğrusu yanaşamıyorum. Her yere götürdüğüm bir bebeğim var, yanımdan ayırmıyorum. Doktor hala bebek üzerinden tavlamaya çalışıyor beni, bebeğime pantolon-ceket örmeyi vaat ediyor ama sarılıp "Halacığım" demem karşılığında. Örgü işine içim gidiyor ama nasıl sarılacağım, ben çok utangacım. Bekliyorum, belki bir mucize olur, sarılmadan verir diye umuyorum. O gündüz hastalarıyla meşgul, sen beni alıp arkadaşlarınla birlikte plaja götürüyorsun. Bak burası fena değil, kum var, çakıl var, deniz kabukları var. Oynamaya dalıyorum, keyfim yerinde. Derken bir şey oluyor, oturduğum yerden havalanıyorum, kumda koşan ayak sesleri ve kahkahalar duyuyorum. Sonrası fena, dört yanım suyla kaplanıyor, ağzıma, gözüme sular doluyor, tuz gözlerimi yakıyor, suya dalıp dalıp çıkıyorum, korkudan aklımı oynatacak gibiyim. Yine sensin şakacı hala, arkadaşlarınla bir olup güya beni denize alıştırmak niyetindesin, oysa ömür boyu bu korkudan kaynaklı yüzme öğrenemediğimi hiç bilmeyeceksin. 

Orada kaldığımız sürece bir daha plaja gitmiyor, senden de uzak duruyorum. Bir de bebeğe örülen güzelim pantolon-ceket var ama ben çok utanıyorum, halamsa inatçı. Ayrılırken diyor ki: "Sarılıp halacığım dersen vereceğim", ben de az inatçı değilim, sarılmıyorum. Oysa birkaç yıl sonra bulunduğumuz şehre ihtisasa gelen halamla kanka olacağım, utangaçlığımı yenmeme vakit var. O güzel takımı orada bıraktığım için hüzünlü dönüyoruz ve sürpriz, evde açılan valizin içinde duruyorlar, sevinçten çıldırıyorum. 

İlkokuldayım artık akrabalarımı iyi tanıyorum ve çekingenliğim kalmamış. Sabun yedirmene ve deniz korkumu tetiklemene rağmen seninle aram çok iyi, yazları bahçede dibinden ayrılmıyorum, kışları da mektup yazıyoruz birbirimize. Öyle de güzelsin ki, ailenin Sophia Loren'i. İncecik ve upuzunsun. Uzun kirpikli iri gözlerin, dolgun dudakların var. Sülalemizin alamet-i farikası Fatih Sultan Mehmet burnumuz bile senin yüzünde ayrı bir havalı duruyor. Bir de etek-bluzun var ki hayranım o kıyafete. uzun boyuna pek yakışan büzgülü eteğin uçlarında pötikareli kedi desenleri var, aynı desenden bluzunu da giydin mi gözümü senden alamıyorum. Sana mektup yazmayı çok seviyorum, cevabı da çok gecikmiyor ama yine gönlümü kırıyorsun bir karşılaşmamızda. "Yazın çok çirkin" diyorsun, "biraz alıştırma yap da düzelsin". Oysa daha çocuksu çizgilerden çıkamamışım ki, yazım sonra çok güzel olacak, hatta babamın ve senin yazı stiline çok benzeyecek.

Bunları hatırlıyor musun acaba? Sanmıyorum. Ailenin güzeli sendin ama hafıza konusunda kimse elime su dökemezdi. Travmalarım da, iyi-kötü anılarım da hayatımın gerçeği, beni zenginleştiren şeyler. Gelgelim yüzmeyi öğrenebilsem iyi olacaktı be hala...

Bu çiçekler sana gelsin...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder