27 Ekim 2026 Salı
DERİN İZLER 2
24 Ekim 2026 Cumartesi
DERİN İZLER 1
Az evvel kaptanımızın başlattığı serinin ilk yazısını yine onun blogunda okudum. O kaptan olduğu için denizin derinlikleriyle başlamış, ben bir su korkağı olarak o derinliklere dalamayacağım ama belki o korkumun temelini oluşturan izler bulacağım yazacağım yazılarda. Öncelikle çok sevdiğim bu serilere önayak olduğu ve beni gerçekten bu yazılarla sağalttığı için Kaptanıma bin şükran, seviyoruz merkez 😂
Birkaç saat sonra Çikomun yanına gideceğim, Antalya'ya dönüş yaklaşıyor, birlikte geçirilecek her saat değerli. Şimdiki gençler geç evlenip geç çocuk sahibi oldukları için aramızdaki yaş farkı hayli çok Çiko ile, bu yüzden güzel anılar bırakmak istiyorum ona, ileride babaannesini düşündüğünde yüzünde mutlu bir gülümseme olur dilerim. Benim babaannemle bırak gülümsemeyi, doğrudan ona yönelen bir anım bile yok. Yok demeyeyim, tek bir tane var, Derin İzler'in ilk yazısına konu olacak kadar derin iz bırakan bir anı bu, zaten sonrası da bu nedenle yok hükmünde.
Babamın ailesi Niğde Ulukışla'dan, hoş babam ilkokulu bitirdikten sonra yaz tatilleri de dahil olmak üzere hep başka şehirlerde geçirmiş ömrünün neredeyse tamamını. Ulukışla çok önemli bir coğrafi noktada yer almasına, statüsü ilçe olmasına rağmen kasaba görünümlü bir yerleşimdi. Ortasından E5 karayolu, hemen paralelinden önemli bir demiryolu geçen bir ilçenin yıllarca gelişememiş olması sanırım okumaya giden gençlerin geri dönmemesinden kaynaklı idi. O zamanlar ilçede gençlere cazip gelecek bir mekan yok, tek eğlencelik kente adını veren, "Han Duvarları" şiirine konu olan Öküz Mehmet Paşa Kervansarayı'nın önündeki, akşam olunca tellere dizilmiş renkli ampullerin zorlama bir neşe verdiği çay bahçesi idi, o da yazları. Bu kadar renksiz bir memlekette yapılacak yegane iş ders çalışmak olunca gençler çoğunlukla üniversite sınavını kazanıyor, mezun olunca da kısmetini başka şehirlerde arıyordu. Babamın yıllık izinlerinin bir hafta, on günü orada geçerdi. O kadar sıkılırdım ki anlatamam. Bu yazacağım anı daha da öncesine ait, sanırım dört yaşındaydım, şehirden falan haberim yok, demiryolcu dedemin istasyonu gören bir yamaçta kendi elleriyle inşa ettiği iki katlı evin misafir odası olarak kullanılan büyük odasındayız babaannem ve ben. Eski tip oymalı koltuklar, karşıda oymalı cevizden iri kıyım bir büfe, büfenin üstünde bir çerçeve, çerçevenin içinde kuzenlerim olduğunu yeni öğrendiğim, halamın biri erkek ikisi kız üç çocuğunun fotoğrafı. Kanepede yan yanayız babaannemle, kalkıyor, çerçeveyi eline alıyor ve fotoğraftaki kuzenlerime sevgi dolu sözcükler yöneltirken bir yandan da camın altındaki fotoğrafı elleriyle okşuyor. Eşlikçi olarak da klasik sevme tekerlemesini söylüyor, esasında sevme değil damada giydirme tekerlemesi, kırk yılda bir bana yönelttiğinde de babam gül yiğit, annem sası kadın olurdu:
Sası herifin kuzusu
Gülgülü teveğin yaprağı
Gül hanımın yavrusu"
Ah be kadıncağız, yanında aynı statüde etli canlı bir tane var, ilgini ona yöneltsen, çerçevedekileri bilahare seversin. O yaşımda nasıl bir yüz ifadesi takınıp nasıl bir bakış yönelttiysem anlıyor galiba, çerçeveyi yanına koyuyor ve "Gel kız, seni de seveyim" diyor. Gururluymuşum sanırım, verilen sadakayı kabul etmiyor, omzumu silkiyorum. "Sevdirmez ki, yabani" diyor ve kalkıp gidiyor.
Babaannem ben lise birinci sınıftayken bir trafik kazasında vefat etti. Aslında gayet sağlıklı, dinç, becerikli bir kadındı ama E5 karayolunda karşıdan karşıya geçerken bir kamyon aldı onu bu hayattan. O zamana kadar yaz tatillerinde ve kısa sürelerle Ankara'ya ziyaretimize geldiklerinde birlikte olduk. Misafir odasında geçen, o zihnime kazınıp derin izler bırakan olaydan sonra hiç yakın olamadım onunla. Şimdiki aklımla düşündüğümde bunda anneme yönelttiği hoş olmayan tavırlarının da etkisi vardı belki. Erkek torunlarına düşkündü babaannem, bir de beceriksiz ve tembel dedemin hizmeti dışında bağ-bahçe işleri yoruyordu onu, çok sevecen bir karakteri olduğunu da sanmıyorum. Huzur içinde uyusun ama küçücük yaşımdaki o tavrının bende derin izler bırakıp ondan uzaklaştırdığının farkında bile değildi, tamamen yabaniliğime, anasının kızı oluşuma, huysuzluğuma bağlardı ki son derece utangaç, sessiz ve uyumlu bir çocuktum, tanımazdı ki beni. Elime bir kitap ya da evcilik oynayabileceğim bir bebek verseler dünyadan soyutlanır kimseye en ufak bir sıkıntım olmazdı. Hakkımdaki tek şikayet konusu iştahsızlığımdı, onu da şimdiki yaşlarımda yeterince telafi ediyorum zaten 😂
Ulukışla şimdilerde biraz gelişmiş, geçen yıl bir resmi işlem için günübirlik gittiğimizde dedemin evini bile bulamadık, satılmıştı zaten ama yıkılmamıştı. O kadar çok bina yapılmış ki arada kalmış, üzerine konuşlandığı yamaç bile yamaç olmaktan çıkıp dümdüz bir alana dönüşmüş neredeyse. Çarşı içi hala tanıdıktı, amcamın eski dükkanını bile bulduk. Artık renkli ışıkları olmayan Kervansaray'ın içindeki, erkek egemen bir cemaate dönüşmüş kahveye çay içelim diye oturmuştuk ki yan taraftaki aile yerine davet edildik, isabet oldu, sigara dumanından zehirlenmemiz an meselesiydi. Aslında şehri zehirleyen daha önemli bir şey vardı, birkaç yıl önce faaliyete geçen gümüş madeni. Dedemin evinin baktığı istasyonun öte yanındaki kıraç dağlara tesis kurulmuş, göğe saldığı pis dumanla şehrin havasını katletmekle meşgul. Şehrin çıkışında E5 boyunca sıralanan, biri de vaktinde dedeme ait olan yemyeşil bahçeler viran, çoğu yok olmuş. Gelişme büyütürken öldürüyor bazen.
Derin İzler'in ilk yazısına kalbime derin izler bırakıldığı yaşımdan bir fotoğrafla veda edeyim, böyle de suratsızım 😂
19 Ekim 2026 Pazartesi
ANKARA/EKİM-PAZARTESİ
Çok kötü uyunmuş bir gecenin ertesinde hala sersem gibiyim. Dün bütün gün sırf "Sarı Saruhan" rolündeki Kıvanç Tatlıtuğ'un hatrına "Organize İşler"in dizi olarak çekilmiş üçüncüsünü izledim, saçmalıkta sınır tanımıyordu ama Tatlıtuğ o derece güzel bir oyunculuk sergiliyordu ki sadece onu seyretmek bile harcadığım zamana değdi.
Akşam yatmaya giderken babamı andık, yaşı ilerlediğinde saat 22.00 oldu mu bir dakika durmaz, "Zatım yatmak yapıyor" diyerek oturduğu yerden kalkar ve evin içinde kim varsa tek tek "İyi geceler" demeden de yatağa girmezdi. Bunları düşünerek ve biraz hüzünlenerek girdim ben de yatağa. Annemle babamın senelerce oturduğu bir evde uzun süre kalınca onları neredeyse her gün anmamak mümkün değil. Eşyalarda, duvardaki resimlerde, mutfaktaki inatla kendisinin döşediği şakülü kaymış fayanslarda (tamirat konusundaki inadı meşhurdu zira), annem çok sevdiği için atamadığım solmuş yapma çiçeklerde, radyatörün üstünde duran babamın el emeği eski İstanbul evi maketinde, modası geçmiş TV sehpasında, yılların battaniyelerinde, annemin altındaki kanepeye oturup bir yandan dantel örerken bir yandan dizi izlediği artık yakmadığımız floresan lambada, babamın çerçeveye dönüştürdüğü eski bir saatte (ki onu dün sonunda atabildim, zira elime her aldığımda bir parçası düşüyordu) ve daha pek çok şeyde hep onları görüyorum, anıyorum. Sanıyorum bu duyguyla yatınca da uyuyamadım. Baktım olmuyor dönüp duruyorum, laptopu açtım, MUBİ'de yayını başlayan, geçen yıl Altın Portakal Festivali'nde birinci olan ama bilet bulamadığım "Tavşan İmparatorluğu"nu izlemeye başladım. Ağır tempolu, karanlık ve ruhu yoran bir filmdi. Konu ve amaç iyi olsa da izlemesi zor olunca yarıda kapattım ama yine uyuyamadım. Dön baba dönelim derken fasılalı olarak uyana uyuya sabahı ettim. Filmin kalan kısmını da sabah izleyip sersem sepelek kalktım. Balkona çıkar çıkmaz önce caddeden akan araba seli karşıladı beni, ardından kuşlar:
Kocam Bey bunları bulgura alıştırdı ya, daha perde kıpırdarken mahallenin neredeyse tüm kuşları gelip "Haydi kahvaltımız nerede?" diyor. Üç çeşit güvercin var; alacalı, açık renkli ve en çok görülen boynu hareliler. En edepsizleri alacalı olanlar, Kolajda en alttaki ikilinin sağda duranının adı Tramp, oldukça tombalak, bir ayağı da aksak, hepsinin reisi sanki, kavgacı mı kavgacı. Kesin diğer kuşlarla dalaşırken sakatladı ayağını. Arada bir kumrular geliyor güvercin kalabalığına, bir kanat darbesiyle alaşağı ediyorlar garibanları. Bir haftada iki kilo bulgur bitirdi oburlar, Japon balığı gibiler doyduklarını bilmiyorlar.
Sevgili kaptanımız Lesliyan 24 Ekim itibarıyla yeni bir birlikte yazma etkinliği başlatıyor bloglarda. Bana çok iyi gelen bir etkinlik bu, haydi siz de açıklama için Mindmills isimli blogu okuyup aramıza katılınız.
Yeni haftanız güneşli ve güzel gelsin...
16 Ekim 2026 Cuma
ANKARA/EKİM-ISLAK GÜNLER
Bir haftadır uğramamışım mekana. O bir hafta sular seller, gidilemeyen yollar, gidilebilen doktorlar, resmi daireler ve okunan kitaplarla geçti ama yazma hevesi gelip gelip gitti. Sonunda sular seller biraz hafifledi, yollar ertelendi, doktordan iyi şeyler duyuldu, resmi dairelerden umulmayan olumlu sonuçlar alındı ve artık yazma zamanı geldi. Başlamadan sorayım İstanbullu dostlar, yağışlardan dolayı bir sıkıntınız yoktur umarım?
Elbette İstanbul kadar olmasa da Ankara da yağıştan nasibini aldı, malum şehrimizde de asfaltın altında dereler var, hatta biri, Bülbülderesi bastığımız toprağın altında akıyor ve yağmur şiddetlenince de ben buradayım dercesine seller götürüyor caddemizi. Henüz o aşamaya gelmedik ama önümüz kış, yaşanacak bunlar. Bugün hava kapalı, yağmur ara sıra zorlamayacak kadar serpip geçiyor, ruh pilim şarj olmadığı için de keyfim pek yerinde değil. Hesapta yarın kız kardeşle bir tura katılacaktık, işe bakın ki tur Adapazarı dolaylarında ve longozlu, göllü, ormanlı bir turdu. İptal olmasaydı yan yatıp çamura batabilirdik 😂 Her zamanki gibi kul kurarken kader güldü, neyse ki zamanında güldü de telef olmadık oralarda.
Ankara'da kaldığımız ev aile evimiz, yani ilk gençliğimin geçtiği, evden ayrıldıktan sonra bile sık sık gelip gittiğim, oğlumun öğrenim aşamalarını geçirdiği, annemin, babamın ölümünden sonra da yazları sıcaktan kaçtığımız ev. Böyle aralıklarla gelip gitmenin bazı sıkıntıları oluyor, meğer 2022'den beri su sayacımız arızalı imiş, bu zamana kadar bize ne bu konuda bilgi veren oldu, ne de bizzat haberdar olduk. Otomatik ödeme talimatlarının böyle sakıncaları da mevcut. Ankara'ya geldikten kısa bir süre sonra sayaç görevlisi kapıyı çalıp sayacımızın arızalı olduğu müjdesini vererek 6000 küsur liralık bir faturayı burnuma dayadı. İyi güzel de 4 yıldır neredeydiniz. Neyse, bu tür konularda muhatabım sayaç görevlisi değil tabii ki. Kalktık gittik en yakındaki itiraz merciine, elemanlar gayet olumlu yaklaşıp yol gösterdiler, sayacımızın ertesi gün değiştirileceğini söylediler, o yüklü miktarın da incelenip bir rapor çıkacağını belirttiler. Eyvallah deyip döndük geldik, gerçekten ertesi gün sayaç değişti. Gel gör ki aradan geçen 3,5 ayda ne rapor çıktı, ne de bize su parası geldi. Kaç kez telefonla aradıysam da dişe dokunur bir bilgi alamadım. Sonunda geçen hafta üç aylık su parası topluca geldi ama diğer toplu rakamda bir değişiklik olmadı. Sıvadık paçaları, atladık metroya ve ASKİ merkeze vasıl olduk. Karşımıza çok sempatik ve yol gösterici bir hanımefendi çıktı. Derdimizi dinledi ve burada olmadığımız süreler için Enerjisa'ya gidip aylık ödemelerimizin çıktısını almamızı önerdi. İki yıl eksiğiyle çıktıları aldık ve dün aynı görevliye ilettik. Sonuçta ödenecek tutarımız üçte bire indi, vezneye uğradık borcumuzu eda ettik ve bu sorundan alnımızın akı, cüzdanımızın hafifliği ile kurtulduk. Yapılacak sevimsiz işler listesinin bir maddesinin üstünü böylece çizdik, bir diğer doktor maddesini de geçen hafta halletmiştik.
Aslında üç gündür Alpay üzerine yazmak istiyordum ama dediğim gibi bu ara gündem kabarık. Alpay'ı daha doğrusu sesini ve şarkılarını çok severdim, her şeyden öte Ankaralı bir şarkıcıydı ve yolda belde karşılaşırdık. Bir dönem Soysal Pasajı'nda çorapçı dükkanı açmıştı, Soysal Pasajı benim gençliğimin AVM'si gibiydi. Giyim kuşam, ayakkabı, çanta, iç çamaşırı, parfümeri, abiye kıyafetler, ev eşyaları, kuyumcu, eczane ne ararsanız vardı. Nişan yüzüklerim bile oradan alınmıştı. Her neyse işte o dönemlerde kendisinin zaman zaman kasasında durduğu çorapçı dükkanına çorap almak için değil de Alpay'ı görmek için girerdik. Sonra ben bir seyahat acentesinde staja başladım, Alpay'ın reklam şirketi de aynı binanın üst katındaydı. Ara sıra merdivenlerde karşılaşırdık. Ama benim Alpay hayranlığım henüz ilkokuldayken başlamıştı. TV'siz zamanlardı ve en büyük eğlencemiz radyoydu. Hafta sonları akşam reklamlarında "Alpay'la Randevu" diye bir program yayınlanırdı, orada kendi sesiyle programını sunar ve şarkılarını seslendirirdi. "Eylül'de Gel" ve "Fabrika Kızı" henüz piyasalarda yoktu, ben "Ayrılık Rüzgarı"nı söylesin diye beklerdim, çok severdim o şarkısını.
Kısacası Alpay Ankaralı gençlerin büyümesinde çok katkısı olan bir sanatçı idi. Yaşı epey ilerlemiş olmasına rağmen ölümü sevenlerini üzdü elbette, kadife sesinden dökülen şarkılarıyla yaşayacak artık.
Antalya'daki balkon misafirlerimizi hatırlarsınız, kumrularımız sabah kahvaltısını orada yaparlardı. Kocam Bey Ankaralı kumru ve güvercin ahalisini de beslemeye karar verince her sabah balkonda bir güvercin-kumru curnatası yaşanıyor. O kadar samimileştiler ki aşağıdaki görüntü oluştu:
Bu aralar Aria Aber'in "İyi Kız" isimli kitabını okuyorum, bir göçmenlik öyküsü, eş zamanlı olarak da Storytel'de yine bir göçmenlik öyküsü olan "Baba İzi"ni dinliyorum. Aşırı dozdan gidebilirim ama kitap güzel gidiyor, o kadarını söyleyeyim.
Bir haftaya yetecek kadar uzun yazdığımın farkındayım, huzurdan ayrılıyor ve iyi hafta sonları diliyorum...
8 Ekim 2026 Perşembe
ANKARA/EKİM-ŞEHRİN GİZLİ KÖŞELERİ
Annemin ailesi annem 16 yaşındayken Niğde'den Ankara'ya taşınmış. İlk yerleştikleri yer Niğdeli çoğunluğun olduğu Kayabaşı Mahallesi olmuş. Öyledir ya, bazı şehirlerin bazı semtlerinde çoğunluk belli yörelerden göçen insanlardan oluşur. Şehrinden ilk kez temelli ayrılan dedem hemşerilerinin yoğun yaşadığı bir semti yabancılık çekmeyeceği ve güvenilir bir yer olarak düşünmüş olsa gerek. Eski Devlet Konservatuvarı arkasındaki kendi evleri yapılıp da taşınıncaya kadar bir süre orada oturmuşlar. O evin de bir süre sonra Hatip Çayı taşkınında yıkılacağından haberleri yokmuş haliyle.
Annem ben kendimi bildiğimden beri Kayabaşı'ndaki o ilk evinden, oradaki komşularından, arkadaşlarından bahseder dururdu. Annem bahsetmese Ankara'da böyle bir yerleşimden haberdar bile olmayacağım aşikardı. Bizim bildiğimiz Kale idi, onu da çocukluğumda anneannemin kuzenlerinden birinin orada oturması ve ara sıra o iki katlı ahşap evin gıcırdayan merdivenlerinden çıkarak onları ziyarete gidişimiz nedeniyle bilirdim. Binanın girişindeki küçük odada yüzlerce kanarya vardı, biteviye cıvıldar dururlardı, unutulacak gibi değildi zira.
Kayabaşı Kale'nin arka yamacına sıralanmış evlerden oluşuyor. Ankara uzmanı kardeşim dün aileye özel bir gezi yaptırdı bize ve yıllar süren merakımı böylece gidermiş oldum. Tabii ki mahalle son demlerini yaşıyor, evlerin çoğu yıkık dökük, çoğu terk edilmiş, kalanlarsa harap durumda. İçlerinde yaşayan insanlar yoksul, çocuklar bakımsız, tam bir perişanlık.
Mahalle kalenin eteğindeki ve benim fotoğrafı çektiğim taraftaki yamaçta kurulu. Osmanlı döneminden önce bu civarda sof ticareti ile uğraşan tüccarlar otururmuş, gayet varlıklı ve seçkin bir semtmiş. Ankara ile bağlantısı olan çoğu kişinin Ankara keçisi olarak bilinen tiftik keçisini ve bunlardan elde edilen "sof" kumaşını bildiğini varsayıyorum. Sof son derece değerli ve kaliteli bir kumaş türü olup yazın serin kışın sıcak tutarmış ve daha ziyade padişahların giysileri için kullanılırmış. Şu anda Ankara'da tiftik keçisini ara ki bulasın. Zaman içinde keçiler sof ticareti için gelip eski Sümerbank binasının yerinde bulunan Taşhan'da kalan İngiliz tüccarlar tarafından tıpkı bazı tarihi eserler gibi yurtdışına kaçırılmış, bizim sof Angora kumaşına dönüşmüş, onlar sof giyinirken, biz polyestere kalmışız 😄 Hal böyle olunca da o varlıklı ahali yok olmuş, mülkler el değiştirmiş, çoğu bakımsız kalmış ve bugünkü haline dönüşmüş. Muhtemelen şu aşağıdaki metruk konak o zamanlardan kalma:
Semt günümüzdeki bakımsız haline zıt olarak oldukça önemli tarihi yapılara da sahip. Bunlardan biri Selçuklu döneminden kalma "Kırklar (Kadılar) Mezarlığı. Ahi Elvan'ın, bazı ahi reislerinin, kadıların mezar taşlarının bu mezarlıkta olduğu biliniyormuş. Her ne kadar Ankara yoktan var edilmiş bir şehir olarak geçse de marşlarda gayet önemli bir tarihi alt yapısı da var, özellikle ahilik açısından. Mezarlık koruma altına alınmış:
Mahallede restore edilmiş 13. ve 15. yüzyıla ait iki cami gördük, Saraç Sinan ve Molla Büyük Camii. Ayrıca lüleleri kırılmış ve suyu kesilmiş olsa da iki tarihi çeşme çarptı gözümüze:
Kayabaşı'nda önemli bir kalıntı daha var, Roma Dönemi su yolu, Elmadağ'daki kaynağın suyu bu oluklar aracılığı ile bölgeye taşınmış:
Ve Maksem ya da diğer deyişle su terazisi, suyun dağıtıldığı bölge:
Bir ülkede bu kadar çok tarihi eser, önemli kalıntılar, kültürel miras olunca kıymeti bilinmiyor galiba, nasılsa elimizde çok var, yok olan olsun mantığı mıdır, parasal yetersizlik midir, liyakatsizlik midir bilemedim, keşke biraz daha değer bilir olsaydık.
Bunca önemli eserin, kalıntının arasında mahalle perişan:
"Hımış" tekniği ile yapılmış bu ev ne kadar güzeldi kimbilir gençliğinde. Ahşap iskeletin arasına tuğla ya da kerpiç doldurularak yapılan inşaat türüne hımış denilmekte imiş.
Bakkal kapalı ama kafe açık 😀
Bu da mahallenin tarihi simitçisi, gerçek Ankara simidi olduğunu iddia ettiler ama benim tarzım olmadığını yiyince anladım, fazla yumuşak ve tuzsuzdu. Başkaları sevebilir, zira odun ateşinde pişiyordu.
Kayabaşı'nda yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek yaptığımız epey yorucu ama faydalı ve keyifli yürüyüşümüzü orada yaşayanların durumuna hüzünlenerek ve annemi anarak bitirdik. Hayattayken onu buraya getirmediğimiz için de çok hayıflandık. Finali antikaların sergilendiği bir cafede kahvelerimizi içerek yaptık. Darısı diğer keşiflere...
6 Ekim 2026 Salı
ANKARA/EKİM-GÖKSEL ARSOY
Göksel Arsoy ölmüş. Güzel olduğunu düşündüğüm (bilemeyiz tabii tam olarak) uzun bir hayat yaşadı, huzurla uyusun.
Haberi duyunca zamanda yolculuk yaptım, çocukluğuma ışınladım kendimi. Ayşecik'li filmlerden sonra (annem sinema hastasıydı, hatırlamadığım başka filmlere de gitmişimdir mutlaka) bilinçli olarak izlediğim ilk yetişkin filmiydi "Şafak Bekçileri". Ben çok çocuktum, annemse çok genç, henüz otuzlarına bile gelmemişti. İlkokula başladığım sonbahardı. Annem filmdeki Leyla Sayar'ın giydiklerine benzeyen, beli kalın kemerli, etekleri büzgülü elbiseler ve ince topuklu ayakkabılar giyerdi. Boynuna iri boncuklu kolyeler takar, omzuna attığı orlon hırkanın üstten ilk düğmesini ilikler, alttakileri açık bırakırdı, çünkü öyle modaydı. Revedor Kolonyası kokardı, bitince şişesini alıp Ulus'ta halen eski mağazasında devam eden Eyüp Sabri Tuncer'de doldurturdu. Kolundaki olmazsa olmazı altın bileziklerinin şıngırdadığı eliyle elimden tutar, Seyran Sineması'na yollanırdık. Bir yıl oturduğumuz bahçeli, küçük evimizin iki sokak üstündeydi sinema. Ergenlik hayallerimizin kaynağı Yeşilçam filmleri oynatırdı yalnızca. Eğimli bir zemini, deri kaplı kırmızı ahşap koltukları, pembe apliklerin aydınlattığı lambri kaplı duvarları vardı. Orada izlemiştim "Şafak Bekçileri"ni, beni çok etkilemişti, oysa o yaşımda bile sarı saçları ve bebeksi yüzüyle Göksel Arsoy'a bayıldığım söylenemezdi, benim kahramanım bir süre sonra Kartal Tibet olacaktı. Sanırım filmden etkilenme sebebim dayımın da filmdekiler gibi pilot üsteğmen olmasıydı. Uzun süre filmi düşündüğümü hatırlıyorum.
Dayım muhtemelen filmi izlemiş ve o benden daha çok etkilenmiş olacak ki yazması için verdiğim, pütürlü, bordo bir kapağı olan hatıra defterime hiç aklımdan çıkmayan şu satırları yazmıştı:
"Bir gün vücudum parlak madenlerle kaplanmış olursa, vazifesi yaşatmak için ölmek olan dayını bu satırlarla hatırlarsın". Ne parlak madenlere bir anlam verebilmiştim, ne de ortalıkta savaş yokken niye yaşatmak için öleceğine. Ama o sayfaya dayımın teğmenken çekilmiş soluk bir vesikalığını yapıştırmış, hatıra defterimi de bir şekilde kaybetmeyi başarmıştım. Keşke dursaydı, annemi o çağın ilkokul tedrisatından geçmişlere özgü eğik el yazısıyla, babamı işlek italik harfleriyle, okuması-yazması olmayan anneannemi sadece imzasıyla anabilseydim.
Dün Göksel Arsoy'un ölüm haberini alınca içimden "Şafak Bekçileri" filmini tekrar izlemek geldi, buldum internetin gayya kuyusunda:
Dayımın filmde uçağı düşüp ölen Faruk rolündeki Ekrem Bora'dan ve başta ve son bölümde uçağı yanan, arızalanan Göksel Arsoy'dan etkilenerek hatıra defterime o cümleleri yazdığını fark ettim. O da çok genç ve idealistti muhtemelen o yıllarda. İyi bir ömür sürüp seksenini aştıktan sonra yatağında öleceğini bilemezdi haliyle. İçim sızladı bir an, gençlik elden öyle çabuk uçan bir kuş ki, ardından bakakalıyoruz ancak.
Filme gelince, acemiler resmi geçidi gibiydi. Leyla Sayar çok güzelmiş, Nilüfer Aydan'sa çok zarif. Ekrem Bora gençken de yaşlı görünüyormuş. Göksel Arsoy ise yüz hatlarını hiç kaybetmeden yaşlanmış anlaşılan. Müthiş acemi oyunculuklar, seslendirme dersen ilkokul müsameresi boyutunda. Anladım ki başka şeyde değilse de filmcilikte çağ atlamışız.
Göksel Arsoy'u filmlerinde fazla tercih etmesem de yıllar sonra bir gazino sahnesinde alkışlayacaktım. Lisedeydim, annem, babam, halam, eniştem, kuzenlerim toparlanıp-Köşk ya da Şato Yazar'dı sanırım, tam hatırlayamıyorum-Göksel Arsoy'u dinlemek için aile matinesine gitmiştik. Kalabalık, sıcak, bunaltıcı bir salonda ter dökerek geçen saatlerden sonra assolist olarak çıkmıştı sahneye. İlk şarkısı da amcası Yesari Asım Arsoy'un bestesi olan "Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır" olmuştu. O yıllarda çok popülerdi oyuncuların sahneye çıkması ama Arsoy'un sesi ve okuyuşu gerçekten güzeldi, aileden geçme bir genetik yapıydı sanırım. Eniştem mest olmuştu, günlerce "Allah bir insana verdi mi veriyor yahu, oyunculuk onda, yakışıklılık onda, ses onda" diye Göksel Arsoy güzellemesi yapmıştı. O konserden Arsoy dışında hatırladığım bir de Semiramis Pekkan var.
Dün gece geç vakte kadar izlediğim "Şafak Bekçileri"nin ardından uykum kaçtı, ben de şafak bekçiliği yaptım, şu anda hala gözlerim yanıyor ve başım ağrıyor. "Küçük Şeylerin Tanrısı"nı okumaya devam, epeyce unutmuşum hafıza tazeliyorum. Anılardaki gerçek karakterleri romanda tanıyorsunuz haliyle. O nedenle ilk kitabı okumayanlara önce anıları okuyun diyeceğim. Sonra eşleştirmek çok daha zevkli ve kolay oluyor.
Salı gününüz sallanmasın, güzel geçsin...
2 Ekim 2026 Cuma
ANKARA/EKİM-AY DÖKÜMÜ
Dün tatsız bir baş ağrısından dolayı neredeyse hiç uyumadan geçirdiğim gecenin sabahında hamaratlığım tutmuş olacak ki kamuflaj koltuk örtülerinden başlayarak kirli sepetinde bekleyen tüm çamaşırları yıkayıp üç ip dolusu serdim. Doymadım, elektrik süpürgesini açıp halıları süpürdüm, tozları aldım. Ardından mutfağı toparlayıp biber dolması yapıyordum ki telefonuma gelen "Maaşınız yattı" mesajıyla "Aaa" dedim, "Ekim gelmiş". Oysa bir Eylül sonu yazısı bile yazmıştım. Uykusuzluk kafamı bulandırdı sanırım.
Madem Ekim'e gelmişiz o zaman bir Eylül dökümü yapalım bakalım. Esasen bu ay artarda vefat haberleri, ağrılar, sızılar, doktor ziyaretleri ile geçip epey can sıkıntısına sebep olsa da araya birkaç hoş buluşma, okunan kitaplar, tek bir tane de olsa film ve dizi sığabildi. Bir kere iki eski öğrencimle buluştum ki bu buluşmalar okulda geçen 28 yılın tüm tatsızlıklarını unutturup sadece güzel zamanlara ışınlıyor. Her iki öğrencimin de derslerine 80'lerin başında girmiştim. Henüz mesleğimin başında ve çok gençtim haliyle. Ayrı dönemlerde, ayrı sınıflarda okutsam da ikisi de çok başarılı çocuklardı ve kendi ilgi alanları doğrultusunda yüksek öğrenim yaptılar ki meslek liselerinde biraz zordur üniversite kazanmak. Ne zaman görüşsem mutlu oluyorum şu andaki durumlarına az da olsa katkım olduğu için. Birkaç arkadaş buluşmasıyla, yürüyüşle, Çiko ile geçip gitti günübirlik Eskişehir gezisiyle başlayan Eylül. Ankara sonbaharı biraz erken getirip Antalya'yı özletse de bir süre daha buralardayız sanırım.
Eylül'de okuduğum 8 kitabın neredeyse hepsi beni nitelik açısından tatmin ederek bitti. Geçen ayki kadar çok olmasa da 8 kitap da fena sayılmaz, üstelik okuduklarımdan bir tanesi 600 sayfayı aşan bir tuğla idi.
"Saf Değiştiren" güzel ama daha ziyade erkeklerin hoşlanacağı türden bir savaş kitabıydı. Savaş kelimesi tüylerimi ürpertirken kitabı da çok sevemedim haliyle. Yazarın daha önce okuduğum "Almanca Dersi"ni çok beğenmiş ve bunu da ona güvenerek almıştım ama diğeri gibi değildi. "2010" o yılların bir Türkiye panoraması gibiydi, içine aşklar, ihanetler, entrikalar da sığdırılmış 600 küsur sayfa oku oku bitmedi. Mehmet Eroğlu sevdiğim bir yazardır ama daha iyi kitaplarını okumuştum diyeceğim.
Bu ayın yıldızı elbette ki Arundhati Roy oldu, "Sığınağım ve Fırtınam"da anılarını yazmış ama bir roman gibi okuyorsunuz, zaten kendisi de öyle okunmasını arzu etmiş. Ben Roy'u "Küçük Şeylerin Tanrısı" ile tanımıştım çok yıllar önce ve hayran kalmıştım. İkinci kurmaca kitabı "Mutlak Mutluluk Bakanlığı"na ise yıllar sonra kavuşabilmiştim. Roy bir aktivist, kurgu dışı kitaplar, yazılar yayınlıyor ama kurmacaya seyrek el atıyor, lakin anıları bizi uzun zaman beklettiğine değdi. Mutlaka okuyun derim, ilk kitabını okumadıysanız ona da bir el atıverin naçizane tavsiyem. Ben uzun zaman önce okuduğum için hafıza tazeleme açısından tekrar okuyacağım.
Bu ay çevirisini İtalyanca'dan Eren Cendey'in yaptığı, yeni çıkan üç kitap okudum. "Kara Eylül" 72 Olimpiyatları'nın fonunda bir büyüme hikayesi. Kırılgan Çağ ise Kurt Dişi denilen bir arazide önceden işlenen bir cinayeti, bunun yıllara etkisini, anne-kız ilişkilerini konu alıyor, severek okudum ama asıl beni çarpan kitap Rene Karabash'ın "Geriye Kalan Kadın"ı oldu. Arnavutluk'un kırsal kesiminde "Yeminli Bakireler" denilen bazı kadınlar erkek kimliğini benimseyerek toplumsal özgürlük kazanmakta imiş. "Ostaynitsa" adı verilen bu kadınlardan birini konu alıyor kitap. Konusu kadar da ilginç bir yazım dili var, tavsiyemdir.
"Yanlış Karar" yine Eren Hanım'ın çok iyi bir çevirisi ama konu bana biraz vasat geldi. Kolay okunan bir kitap, bir yanlış mesajın sebep olduklarını konu edinmiş yazar. "Her Biri Hala Burada" çok sevdiğim yayınevi Medusa'dan çıkmış. Değişik öyküler okumak istiyorsanız size göre.
Ah "Oblomov", Ağustos'un yarısından çoğunu almıştı, Eylül'ün de yarısını yedi. Dinle dinle bitmedi ama dinlemeye de değdi. "Fukaranın Ahı" Başar Başarır'ın derlediği atasözleri ve anlamlarından oluşuyor. Çoğu bildiğimiz şeyler, ilginizi çekiyorsa Deniz Yüce'nin güzel seslendirmesi ile dağarcığınıza bazı sözler ekleyebilirsiniz. Eylül'ün son sesli kitabı "Ferdi ve Şurekası" oldu, bizi Osmanlı'nın son dönemlerine döndüren hüzünlü bir kitap.
Yukarıda da belirttiğim gibi izleme açısından kısır bir aydı Eylül. Ütü yaparken izlediğim "Sultana"yı filmden saymıyorum ama Netflix'de yayınlanan "Notes From The Last Row" iyi bir Kore dizisiydi. İlginizi çekerse buyrun.
Ve son olarak kahve içelim güzelleşelim:
Dün akşam itibarıyle yeni bir diziye başladım: "Cennetin Doğusu". John Steinbeck'in aynı adlı kitabından uyarlanmış dizi Netflix'de. Çok yıllar önce, orta son veya lise birde iken Yenimahalle İlçe Halk Kütüphanesi'nden alıp okumuştum. Gelgelelim birbirine düşman iki kardeş dışında aklımda pek bir şey kalmamış, şimdi diziyi izleyerek hafıza tazeleyeceğim. O kütüphanenin benim edebi alt yapımın oluşmasında katkısı çok fazladır. O kadar çok kitap alıp okurdum ve o kadar hızlı okurdum ki sabah alıp akşam üstü değiştirmeye gittiğim bir kitabı verirken kütüphanenin hiç gözümün önünden gitmeyen inci yapılı, sarışın kadın görevlisinden azar işitmiştim, "Bu kadar hızlı okuyup aynı gün getirme, bulamıyorum kartını" diye 😂
Ekim ayı güzellikler getirsin sevgili dostlar...
30 Eylül 2026 Çarşamba
ANKARA/EYLÜL-AY BİTERKEN
Telaşlı, sıkıntılı ve üzücü günler geçirdim. Gelen ölüm haberleri, üşüten hava ve bir haftadır sağ yanıma yapışan ağrı tadımı kaçırdı. Doktora gitmeyi sevmiyorum. Babam olsa şöyle derdi "Değil ki bu aşk meselesi seveceksin, mecbursan gideceksin". Müthiş ağrılı ve uykusuz bir gece geçirince sabah kalkıp Sevda'yı aradım, "Bana eşlik eder misin?" dedim, hiç kırar mı beni Çekirgem, dersini iptal etti benim için. Cuma sabaha randevu alıp gittik. Milyon tane kan testi, topu topu bir tane idrar testi 😂 ve ultrason istedi. Ultrason için su içip gelmek gerekiyormuş, ayrıca o gün müsait değilmiş, bugüne randevu verdiler. Peki dedim, sonra laboratuvara gidip 10 tüp kadar kan verdim, sonra da açlıktan ölmemek için hemen hastanenin yanındaki simitçiye daldık.
Evham yapmamak için e-nabıza girip kan sonuçlarıma bakmadım, dr baksın bana söylesin dedim. Nitekim öyle oldu. Bugün Sevda'nın görevini kız kardeş devraldı. Sabah evden bir miktar su içerek çıktım, yol boyu da 1,5 litreyi devirdim. Neredeyse burnumdan fışkıracaktı ki fazla bekletmeden aldılar Allahtan. Ultrasonda ufak-tefek aksaklıklar çıktı, "Ölüyor muyum?" dedim, "Bunlarla ölünmez" dediler 😂 Raporu alıp diğer binaya doktorumun yanına gittim. Kanaat notuyla sınıfı geçtim. Ağrıma sebep olacak bir durum da bulamadı. Kendi koyduğum teşhisten emin oldum: Hassas barsak sendromu, yıllardır çekerim ve bazen böyle atağa kalkar. Neyse epeydir detaylı tetkik yaptırmamıştım iyi oldu, şimdi ağrısa da yok böbreğim, yok safra kesem, yok dalağım diye evham etmeyeceğim, ağrıyı çekip oturacağım. Çoğunun keyfi yerinde, bir-ikisinde hafif mızıltılar varmış, yazdığım gibi öldürmek için yeterli değilmiş 😂
Eylül ayı kitaplar açısından verimli, seyirlik açısından kısır geçti, zaten Eylül ne ara geçti anlamadım. Ekim ayında görüşmek üzere sizlere Kurtuluş Parkı'mızın "Sarı Kız"ı ile veda edeyim, biz ona "Kuşlu Kadın" diyoruz ki çok daha uygun bir isim bence. Kalın sağlıcakla...
28 Eylül 2026 Pazartesi
ANKARA/EYLÜL-GİDENLERE
Ankara bu yıl yazın beklenmedik sıcaklarından bıkmış olmalı ki acilen sonbahara geçiş yaptı, sanırım sadece Ankara değil, bütün Türkiye böyle. Yağmur, yaş ve cidden soğuk. Henüz kombiyi yakmadık, umarım bu durum geçicidir de Antalya'ya dönene kadar gerek duymayız.
Hava bir yandan ruhumu karartırken dünkü telefon da katmerledi. Annemin iki erkek kardeşi, yani iki dayım vardı, hep bir teyzem olmasını istemiş, teyze yokluğunu annemin kuzenleriyle gidermiştim. Küçük dayım öleli 24 yıl oldu, tam da babasının öldüğü yaşta, 55'inde ayrıldı bu dünyadan. Oysa o erken sayılacak ölümün endişesini hep büyük dayım yaşardı, "Babam 55'inde öldü, ben de o yaşta öleceğim" diye diye 55'i atlamış ve rahatlamıştı ki nöbeti kardeşi devraldı. Küçük dayımın ölümü annem için tam anlamıyla bir yıkım oldu, zira kardeşten öte çocuğu gözüyle bakardı ona aralarındaki 14 yaşa istinaden. Ardından üç yıl dayanabildi.
Büyük dayım pilottu, silahlı kuvvetlerden emekli olduktan sonra Türk Hava Yolları'na geçmiş ve uzun yıllar kaptan pilot olarak görev yapmıştı. Tam anlamıyla janti bir tipti, yakışıklıydı (anneannemin erkek versiyonu), şıktı, hatta bazen frapandı. Gömlek ve renk seçimlerine çaktırmadan gülerdik kız kardeşle. Saçına, başına, temizliğine, ütüsüne itina eder, hep güzel kokardı. Sesi çok güzeldi, Türk Sanat Müziği'ni çok sever, usulünce söylerdi. Eline ilk kez aldığı bir enstrümandan bile dinlenebilecek kalitede ses çıkarmayı başarırdı. Özellikle akordeonu çok iyi çalardı, yeşil renkli akordeonu gözümün önüne geldi şimdi. Çok da güzel dans ederdi, düğünlerde eşiyle piste çıkınca insanlar gözlerini onlardan alamazdı. Babamla çok iyi anlaşırlardı, keyifleri yerindeyse iki kadeh parlatır ve çok eski komşumuz Faruk Abi'nin öğrettiği şarkıyı mutlaka söylerlerdi:
Viva la amour
Viva la company
23 Eylül 2026 Çarşamba
ANKARA/EYLÜL-HAVALAR, SULAR
Bulanık, puslu, paça çorbası (hiç sevmem de 😂) gibi bir güne uyandık. Arada bir iki sarı ışık yollayan güneş sonunda "Bana müsaade" deyip ayrıldı. Ruh hissiyatım ve beden sağlığım hava durumuna ayarlı olduğu için hem içim sıkılıyor, hem de belim ve civarı ağrıyor. Bugünü tembelliğe ayırdım diyerek öğleye kadar bir fasıl uzandım, uzandığım yerde yeni yüklediğim Royal Kingdom oyununu oynadım tablette. Sonra başım ağrıdı ve düşündüm ki öğleni atlasak da akşama yemek yemek lazım. Ani bir mutfak aşkıyla canlandım. Baktım buzlukta bir miktar kuşbaşı var, kuru fasulye de mevcut, eh pilav yapacak pirinç de bekliyor kavanozda. "Ne duruyorsun helva yapsanaa, helva yapsanaa" diyerekten işe giriştim. Tabii ki helva yapmadım, zaten onu da sevmem. Acilen fasulyeleri ıslatıp haşladım etler biraz çözülene kadar, sonra attım düdüklüye. Pilavı da demledim. Ardından dedim ki, bu yemek yarına da kalsın, güneş çıkarsa ben de dışarı çıkarım belki, o zaman yanına bir de çorba, en kolayından, haşla mercimeği, sok içine blenderi, bızzt, koy yağını, suyunu, kıs altını, gir içeri kitabını oku, oh mis 😂 Bütün bunları yaparken de "Oblomov"un son bölümlerini dinleyip sonunda bitirdim, ne Oblomov'muş, 20 saat sürdü.
Tableti şarja takıp kitabı elime aldım. Dün başlamıştım, "Kara Eylül". Güzeldi, az evvel bitirdim onu da. Özellikle sona doğru iyice ilgimi çekti, kahramanımız 12 yaşında, yazlıkta tanıdığı zengin komşu kızıyla ilk aşk denemelerini yapıyor, müzik dinliyor, dans ediyor, ara sıra pek gönüllü olmasa da babasıyla tekne turuna çıkıyor ve kitap sona yaklaşırken 1972 Münih Olimpiyatları başlıyor. Kitap ismini oradan alıyor zaten, "Kara Eylül". Bu ismi taşıyan Filistinli silahlı militan grup olimpiyat köyünü basıp İsrail hapishanelerindeki Filistinli tutsakların serbest bırakılmasını istiyor. İki İsrailli sporcu ilk baskında hayatını kaybediyor, 9 İsrailli sporcu rehin alınıyor, ancak havaalanında Alman polisinin yaptığı müdahale sonucu hem sporcular, hem Filistinli örgüt mensupları ölüyor. Kitabın ana konusu bu değil ama romanın gidişatı nedeniyle bahsediliyor. Bu olayın yaşandığı olimpiyatlar sırasında lisedeydim. Nedense kafamda bu saldırıyı başka bir olimpiyat yılıyla bağdaştırmışım. Benim aklımda kalan Mark Spitz'in yüzme dalında aldığı 7 madalya. Bir de İtalyan kadın yüzücü Novella Calligaris. Çünkü ergendim, çünkü Mark Spitz çok yakışıklıydı, çünkü Uğur Dündar çok genç bir TV sunucusuydu ve olimpiyatları o sunuyordu. Hatta "performans" sözcüğünü spor diline o sokmuştu, r'yi hafiften yumuşatıp "ğ" ye dönüştürerek "peğfoğmans" deyişi bile pek hoşumuza gidiyordu. Ayrıca çok yakışıklıydı, Mithatpaşa Caddesi'ndeki bir binanın bodrum katında bulunan TV Stüdyosu'ndan çıktığında bazen yolda karşılaşırdık. Ergendik ya, o bizi görmese de sevinirdik 😂 Şimdilerde Allah sahibine bağışlasın 😂 Novella Calligaris de sanırım isminin müzikalitesi nedeniyle zihnimde yer etmiş, novellanın kısa roman ya da uzun hikaye anlamında da kullanıldığını çok sonra öğrenecektim tabii ki.
"Oblomov" bitti, kitap bitti, hatta yeni bir kitaba başlamaya niyet edip raftan çıkardım: "Geriye Kalan Kadın/Rene Karabash". Gelgelim gün bitmedi, bitmediği gibi bulutlar da gitmedi. Beni yazmak paklar deyip oturdum bilgisayara, yazı bile bitecek hala akşam olamadı. Ne uzun günmüş. Bari gidip kendime bir dizi bulayım. Güneşli günlere, Çarli ellerinizden öper...
22 Eylül 2026 Salı
ANKARA/EYLÜL-KARŞIMA ÇIKANLAR
Dün arkadaşlarımla Karamürsel'in önünde buluştuk, daha doğrusu artık Karamürsel olmayan binanın önünde. Gençliklerini Ankara'da geçirmeyenler "Karamürsel de ne ola ki?" diyebilirler. Bir dönem içi orta gelirli memur kesiminin uğrak, dışı ise arkadaşlarıyla buluşacak olanların da buluşma yeri idi çok katlı, çok ürünlü Karamürsel mağazası. Bina hâlâ mevcut, başka bir markaya mekan olmuş ama bizim için sonsuza kadar Karamürsel.
Çocukluğumdan orta yaşıma kadar Karamürsel hayatımdaydı. Çünkü kredi kartlarının henüz esamisinin okunmadığı zamanlarda Karamürsel taksit yapardı. Babam beni, daha sonraları kardeşimi de yılda iki defa Karamürsel'e götürür, kışlık ve yazlık ihtiyaçlarımızı taksitle alırdı. Tabii aralarda başka ihtiyaçlar için de ziyaret edilirdi, çünkü kendi çapında bir AVM idi, sadece giyim değil her türlü ihtiyaç temin edilebilirdi. Oradan aldığım pek çok eşyayı halen evimde kullanılırım, oysa mağaza kapanalı yıllar oldu.
Adı var kendi yok binanın önündeki buluşma nostaljisi aslında katmerli idi, zira buluştuğum arkadaşlarım da benim henüz öğrenciyken girip 1,5 yıl kadar çalıştığım kamu kurumundaki arkadaşlarımdı. Oturduğumuz mekandaki üç saatlik sürenin neredeyse tamamında o kurumda geçirdiğimiz zamanları yad ettik. O yıllara ve gençliğimize döndük neredeyse.
Aslında işin daha öncesi de vardı, öğretmenliğimin ilk yıllarında dersine girdiğim, çok sevdiğim ve yıllar sonra buluşup artık arkadaş gibi olduğum, sık sık görüştüğüm bir öğrencimle de sabah Esat Hal'de bir araya gelip bir fincan kahvenin başında epey sohbet ettik. Esat Hal perişan halinden sonra iyi niyetle restore edilip güzelleştirilen ama nedense pek rağbet görmeyen bir mekan. Aşırı modern ve fiyat olarak biraz orta düzeyi aşan hali semt insanlarına pek cazip gelmiyor olabilir, bu yüzden ne zaman gitsek mekanlar ya kapalı ya da çok tenha. Yine epeyce boştu, sanırım pazartesi günleri bazı işletmeler de kapılarını açmıyor. Biz keyfimize baktık ama sonra da vedalaştık ve ben Kızılay'a Esat Hal'in arkasındaki çok sevdiğim Başak Sokak boyunca yürümeye karar verdim. Bu sokakta ilk kez Esat Hal'i ziyaretim sonrası yürümüş ve apartmanlara, bahçelere, o bahçelerdeki binbir çeşit bitkiye bayılmıştım. Bu sefer sokağın sonuna kadar gitmek niyetindeydim bakalım beni nereye çıkaracaktı.
18 Eylül 2026 Cuma
ANKARA/EYLÜL-BİLOGSİPOT BİZİMLE DALGA GEÇİİİR :)
Kaç gündür blogspotun bize bayatlamış menü sunduğu yetmezmiş gibi dünden beri de bloguma giriş yapanlara hassas içerik uyarısı veriyor, kendime bile. Ne hassası, ne içeriği yahu 17 senedir aynı şeyleri yazıp dururuz, hassasiyetimizi test etmek şimdi mi aklınıza geldi. Belki de beni çok hassas buluyordur, bu kadın çok ince ruhlu, kibar, narin, marulun dikeni eline batan, bir nevi nohut üstünde prenses, bunun blogu da olsa olsa hassas olur, mu diyor acaba 😂 Bugün okuma listesi güncellenmiş ama aradım aradım hassas blogumdaki son yazımı göremedim, sizde görünüyor mu acep, beni aydınlatırsanız sevinirim.
Evvelsi gün blogger tarafından da onaylanan hassas bünyemi koruma amaçlı zatürre aşısı oldum dostlar. On yıl önce berbat bir zatürre geçirmiş ve bir ayda kendime zor gelmiştim. O yüzden her yıl bu aşının peşine düşüyor ama bir türlü bulamıyordum. Sonunda Ankara'daki eczacım yardımcı olup getirtti. Tabii ki devletin verdiği ücretsiz olana yine ulaşamadım, "Amanin amanin amanin yandım, bedava mı sandın, para virdim aldım" türküsündeki gibi yaptım. Aşıyı buz kasetiyle alıp sağlık ocağına gittim. Asık yüzlü bir hemşire beni sigaya çekti. "Misafir misiniz?" dedi, kahve ikram edecek herhalde diye "Evet" dedim, maksadı azarlamakmış. "Misafir olarak fazla başvuramazsınız, kaydınızı buraya alın" dedi, doktorlarla aram gayet iyiyken hemşire tek ayak üstünde durma cezası verdi. "Yakında evime döneceğim, kaydı buraya alırsam oraya gidince açıkta kalırım, üç aydan önce değiştirilemiyor" cevabıma "Orasını ben bilemem" diyerek şırıngayı koluma dayadı. Neyse ki eli hafifti, ne enjeksiyon sırasında, ne de sonrasında bir sıkıntı, ağrı hissetmedim, umarım aşının 5 yıl denilen koruyuculuğunun aslı vardır.
Aile hekimimi değiştirir miyim hiç, Antalya'da gayet kalender, istediğim ilaçları hemen yazan, gribal durumlarımda üstümdeki kıyafetin arka yakasından içeri steteskopunu uzatarak sırtımı dinleyen bir doktorum var. Her seferinde aklıma bir fıkra gelir. Çocukluğumda babam bir akşam elinde bir kitapla geldi. Babamın şöyle bir huyu vardı, ara sıra sahaflara uğrar, cildi güzel olan kitapları yerli-yabancı demeden seçer, araya hoşuna giden ciltsiz kitapları da alır gelirdi. Cildi güzellerin kapağı ayrılır ve babam onları aşınmasını istemediği başka kitaplara cilt yapardı. "Baldan Damlalar" adıyla getirdiği kitapsa birkaç yıl boyunca benim elimden düşmedi, kitap şu, nette buldum:
Görsel: Buradan
Mahmut Baler ya da bilinen lakabıyla Bal Mahmut 50'li, 60'lı yılların mizah yazarlarından biri, Baldan Damlalar kitabında da derlediği fıkraları toplamış. Kaç kez okudum bilmiyorum ama aklımda en çok kalan fıkra doktorun her sırtımı dinlediğinde aklıma gelen fıkradır. Kadının biri çok tutucu imiş, kitapta mutaassıp yazıyordu. Bir gün hastalanmış, doktor çağırmışlar, doktor kadının nabzını dinlemek istemiş ama kadın bileğini erkek doktora göstermek istemiyormuş, elbisesinin kolunu parmak uçlarına kadar çekip bileğini uzatmış. Doktor şöyle bir bakmış, o da ceketinin kolunu parmak uçlarına kadar çekip kadının nabzını saymaya başlamış. Kadın şaşırmış, "Napıyorsun doktor, öyle nabız mı dinlenir?" demiş. Doktor gülmüş, "Eee hanım" demiş, "bezden nabza, çuhadan hekim olur". Doktorumun kulakları çınlasın 😊
Aşı olduğum gün önce aile hekimliğinde, sonra markette iki tane kibar ve bakımlı, yaşı epey ileri hanıma yardımcı oldum. İlki yakın gözlüğünü almadığı için kimlik numarasını bilgisayara giremedi, sıradaki adamdan yardım istedi, o da kimliğin barkodunu okutmak istedi ama yanlış yönden tutunca başarılı olamadı. Kimliği aldım, hallettim, kadıncağız çok mutlu oldu, bu kadar basit bir yardım için dönüp dönüp teşekkür ederek bu defa beni mahcup etti. Epeydir böyle kibar insanlara rastlamadığım için sıra beklerken yaptığımız ufak sohbetten de ben mutlu oldum.
İkincisi beyaz saçlarını kızıla boyamak istemiş ama pek başarılı olamamış, lakin son derece kibar ve şık bir hanımdı. Peynir dolabının önünde istediği peynirleri üst raftan alarak yardımcı oldum ama peyniri beğenmedi. Bu defa peynirlerin tatsızlığı ve pahalılığı üstüne bir sohbet geliştirdik. Sonra da tam buğday ekmeği almak istedi bulamadı, peynirden de ekmekten de vazgeçip ayrıldı marketten. Eve giderken "Anneanneme benzedim yahu" dedim "önüme gelenle sohbet". Olsun varsın sosyalleşmek iyidir diyerek bu yazıyı bitireyim ve bir an önce okuma listesinde görünmesini dileyeyim.
Hafta sonunuz güzel geçsin...
16 Eylül 2026 Çarşamba
ESKİDENDİ, ÇOK ESKİDEN*
Dün gelen haber öylesine içimi sızlattı ki, oysa bir süredir bağlantımız kopuktu.
Onu ilk gördüğümde on dakika sonra anneannemin evine şutlanmıştım, zira hem kendisi, hem de iki kardeşi kızıl geçiriyorlardı ve bulaşma korkusuyla uçurulmuştum yanlarından, hafızamda belirgin bir resimleri yok.
Bir sonraki buluşma aşağıdaki fotoğrafın çekildiği zamandaydı, kızıl tehlikesi geçmiş, biraz daha büyümüş ve yalnız çocukluğuma üç günlüğüne dahil olan üç kişi çekingen bir mutluluk vermişti. İncecik, sarı bir kızdı, esmer, kara kaşlı, kara saçlı küçük kardeşinin aksine. Küçük kardeş babaya, o ise babaanneye benziyordu. Yanılmıyorsan Yalova'dan Burdur'a gidiyorlardı, Ankara mola noktası olmuştu. Beraberlerinde yabancı kiracılarının geride bıraktığı bir sürü kavanoz vardı, öyle sıradan kavanozlar değil, çeşitli şekillerde, hayvanlısı, meyve, çiçek şeklinde olanı, aklım kalmıştı ama "Biri benim olsun mu?" diyememiştim. Çocukluğum en çekingen çağımdı. Zebra kafesinin önünde arkalara saklanıp fotoğrafa sadece burnumu lütfetsem de pek severim bu görüntüyü, biz çocuk, herkes henüz çok genç.
Sonraki buluşmalar yaz tatillerinde, dedenin bahçesinde olacaktı. Kah keyifle, kah kavgalı dövüşlü geçen bir hafta, on gün. Yaşı küçük olmasına rağmen o hep büyüktü, ona biçilen değil, onun kendine biçtiği roldü. Öğüt veren, yatıştıran, bazen de aşırı sinirlenen.
Önünden arık akan, iğde çalılarının sarktığı toprak duvarın gerisinde devasa bahçe, önünde dedemin eşeğine binmiş biz, önde kara saçlı, kahküllü ben, arkada onu hiç terk etmeyen sarışınlığıyla o.
Bir sonraki buluşmada biraz daha büyümüşüz, erkek kardeşinin sünneti, çok eğlenceli bir hafta. Tüm aile birarada, şarkılar, türküler, sözlerini hecelemeye çalıştığım ama "Solei, solei"den öteye gidemediğim "Adieu Mon Pays", "Kim kiminle, ne zaman" oyunları, büyüklerin de adeta çocuk oluşu. Sünnette giyilecek elbiselerimiz için malzeme almaya onunla çarşıya gidişimiz, dönüşte her zamanki becerikliliğiyle babasının müdür olduğu kurumun kamyonetini durdurup bizi eve bıraktırması, kamyonetten indiğimizi görünce evdekilerin kopardığı kıyamet, sünnet çocuğunu dikizlemelerimiz, danslar, oyunlar, izlediğimiz Adnan Pekak filmi. Herkes genç, herkes birbirine düşkün, Murathan Mungan'ın şiirindeki gibi:
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken
13 Eylül 2026 Pazar
ANKARA/EYLÜL-HAFTA SONU
Dün Sevda ile buluşmak için Tunalı'ya yürüdüm. Daha doğrusu Dörtyol'a kadar dolmuşa bindim, zira yokuş zorluyor. Dolmuştan inince şaşıp kaldım, daha bir hafta önce oradaydım ve her şey yerli yerindeydi. Şimdiyse kaldırımlar sökülmüş, asfalt kazılmış, her yer toz toprak içinde. Yol kenarlarında iş makineleri, girilmez şeritleri çekilmiş. Belediyemiz boruları değiştirip kaldırım mı döşeyecek, elektrik tesisatını mı elden geçirecek bilemedim, kimseye de sormadım. Yolun neredeyse yarısını o yana sekerek, bu yandan dönerek, çukurlara basmamaya, toza toprağa belenmemeye dikkat ederek adımladım. Yol üstü bir mağazadan daha önce gözüme kestirdiğim bir şeyi de satın alıp beni bekleyen arkadaşıma ulaştım. Önce buluştuğumuz kahvecide nereye otursak kararsızlığı yaşadık, sonra oradan vazgeçip karşıya, dondurmasıyla ünlü bir mekana geçtik. Ben naneli dondurmaya bayılırım ve her yerde bulamam, buradaki tam kıvamındadır, nanelinin yanına neli alsam diye düşünürken kuzukulaklıyı fark ettim. Daha sabah internette kuzukulaklı dondurma yalayan insanlar görmüştüm, benim kafam kel mi dedim ve ikinci topu ondan istedim, Sevda bana güldü ama tadına bakmayı ihmal etmedi ve sanırım beğenmedi. Ben de bayılmadım zaten, tuzluyla tatlı arası bir tadı vardı ama denemesem çatlardım.
Kendisi böyle bir şey, yemeseniz de olur 😂
Dondurmaları lüpletince üstüne kahve içtik. Oturduğumuz sandalyeler rahatsız, mekan kalabalık ve sevimsiz geldi, yandaki daimi mekanımıza geçip rahat rahat yayıldık. Yeterince sohbet ettiğimize karar verince buluşmamıza sebep olan eylemi gerçekleştirmek için ters yönde yürüyüşe geçtik. İstikamet YKY Kitabevi idi, alacağımız kitap ise ikimizin de edebi tarzına ve hayata bakışına bayıldığı, kırk yılda bir kurgu kitap yazan Arundhati Roy'un anılarını kaleme aldığı yeni kitabı "Sığınağım ve Fırtınam" idi. Birer tane edindik, birer tane de okuyunca değiş tokuş etmek üzere başka kitap edindik. Şeytan azapta gerek derler ya, illa YKY'nin o küçücük puntolarıyla gözümüzü bozacağız. Kitabevi görevlisiyle biraz sohbet ettik ayrıldık oradan. Sonra da birbirimizle vedalaştık.
Şimdi Arundhati Hanım'ın anılarını okumak için sabırsızım ama önce elimdeki 614 sayfalık "2010"u bitirmek durumundayım, Arundhati kadar Mehmet Eroğlu'nun da hatrı var 😊Eylül bana kalın kitaplar ve 20 saatlik Storytel dinlemeleriyle geldi. Neyse "2010"u yarıladım bugün, "Oblomov"un ise 7 saati kaldı. Yaz film ve dizi izleme açısından oldukça kısır geçti, kulaklığımı getirmeyi unutmuşum, TV Kocam Bey nedeniyle sürekli açık olduğundan bilgisayarda bir şey izleyemiyorum. Bu aralar iki yeni oyuna takıldım tablette, şeker patlatmaktan sıkıldım, insülin düzeyimi yükseltiyor 😂 İki yeni oyun yükledim, birinde yemek pişiriyorum, diğerinde kralımıza saray inşa ediyorum, ne yani o da bir çeşit zeka geliştirici, demansımı geciktiriyorum böylece 😂
Perşembe-Cuma Çikomuz evci çıkmıştı bize, tadını çıkardık. Kendisini Dost Kitabevi ile tanıştırdık, Güven Park hakkında bilgilendirdik, sonra da Saraçoğlu'na gidip havuzdaki balıklara baktık. Balıklar beslenmiş de beslenmiş, renkleri de pek güzel, lavanta koklayarak yüzüyorlar:
Bu hafta da böyle bitti, Eylül'ü de yarıladık sayılır. Ankara günleri azalmakta, işin esası evimi de Antalya'yı da özledim ama bir süre daha buralardayız. Yeni haftanız güzel gelsin...
7 Eylül 2026 Pazartesi
ANKARA/EYLÜL-YÜRÜRKEN
Dün sabah değiştirmem gereken bir ürün için Kızılay'a gitmem gerekti. Hava fena halde sıcak, ben de fena halde yorgundum ama değiştireceğim üründen fazla sayıda yoktu, o yüzden kalabalık olmadan mağazaya girmek lehime puan getirecekti. Bu aralar protezlerim biraz mızmız, o yüzden yokuş çıkmaktansa yolu uzatmaya karar verdim. O yokuş öğrenciyken, sonrasında da bir devlet kurumunda bir süreliğine çalışırken çok kullandığım bir güzergahtı. Şimdiki gibi ne iki yanında geniş merdivenler, ne de caddesinde asfalt vardı. Paket taşlarıyla döşenmiş dik yokuşun iki yanında delik deşik kaldırımlar uzanırdı ve özellikle kışın çok sıkıntılıydı. Ankara'ya o yıllarda çok kar yağardı, yağmakla kalmaz, kısa sürede buz tutardı. Buzlu bir yokuştan çıkmanın ve inmenin ne derece zor olduğunu tahmin edersiniz. Az düşmedim, ayakkabılarımın üstüne çorap giyerdim genellikle kaymamak için, yine de zordu.
Neyse sadede geleyim, gideceğim mağazaya yokuşu tırmandıktan sonraki caddeden ulaşılıyordu ama yokuşu çıkmamak adına biraz ilerideki üst geçide yöneldim, üst geçidi planlayan mimarın ne akla hizmet böyle bir yılankavi giriş tasarladığına hiç aklım ermiyor. Geçide çıkmak için girdiğiniz yoldan bir süre ileriye doğru gidiyor, sonra ters dönüp aynı yolu geri geliyorsunuz, derken bir daha dönüp biraz daha yürüyor ve geçidin üstüne çıkıyorsunuz. Tebrikler, labirentteki fare gibi çıkışı bulmak için dön baba dönelim. Üst geçidi salimen geride bırakıp ilk sokağa saparak yokuşun ulaştığı caddeye çıkıyorum, sağ elimle sol kulağımı gösterdim ama olsun, protezleri kızdırmaktan evlâdır.
Cadde bu semte taşındığımız 17 yaşımdan bu yana çok ama çok değişti, tüm caddeler gibi. Yol boyu sağı solu inceleyip yok olanlarla, hayatta kalanları tespit etmeye çalıştım. Mithatpaşa Caddesi'yle kesiştiği kavşağa gelince sola dönüp Kocatepe Camii'ni gördüm. Cami henüz yapılmadan aynı noktada Ankara'nın sanırım ilk üniversite hazırlık dershanesi olan Büyük Dershane binası görünürdü. Camii inşaatı bitince dershane de dahil olmak üzere o caddenin üstündeki tüm binalar cami çevre düzenlemesi kapsamında istimlak edilmişti.
Kavşaktan karşıya geçince köşedeki ilk binanın altında bir mobilya mağazası vardı. Sanırım o yılların en şık mobilyaları sergilenirdi. Nişanlıyken mutlaka vitrinin önünde durur ve içimin gittiği koltuk takımına bakardım. Bakmakla yetinmek zorundaydım, zira fiyatı astronomikti. Lakin ilahlar benden yanaymış ki düğün öncesi aynı takımı Siteler'de görmüş, yarı fiyatının da altında satın alabilmiştik, üstelik mağaza sahibi kaplamasını da benim istediğim kumaşlarla değiştirmişti. Mobilyacı çoktan kapanmış tabii ki, yerinde bir banka şubesi var. Binaların çoğu yıkılmış, eskiden kalanların da zemin katlarındaki dükkanların çoğunun yerinde yeller esiyor. Karşı cephede ilginç bir dükkan vardı mesela, küçük bir tuhafiyeci. Loş mekanda orta yaşı aşkın bir kadın çorap çekerdi. Çoğu kişi çorap çekmek nedir bilmez sanırım, naylon çoraplar çok kaçar malum, işte bu kadının bir makinesi vardı ve kaçan çorap ilmeğini bulup kaçık yeri düzeltirdi. Çorap çekicinin birkaç bina ötesinde "İntim" vardı, gece klübü müydü, pavyon muydu bilmiyorum, ziyaret etme şansım olmadı 😂 Az ileride de merdivenle inilen bir İnegöl köftecisi, minicik bir bahçe, küçük bir dükkan ama yediğim en lezzetli İnegöl köfteleriydi.
Caddede sabit kalan dükkanlardan biri bir manav, semtin en parıltılı meyveleri, en diri sebzeleri orada satılırdı. Fiyatlar da o ölçüde yüksek olur, pek yanaşılmazdı. Şimdilerde el değiştirmiş ama halen mevcut, gri binalara renk katıyor, fiyatları da nispeten aşağı çekilmiş. Değişmeyen bir başka mekan ise bir pastane, 17 yaşımdan bu yana devam, ne adı ne içeriği değişti. Böyle mekanları çok seviyorum, o kadar az kaldılar ki.
Annemin de müşterisi olduğu, orta yaşa yönelik kaliteli giysiler satan konfeksiyon mağazasının yerinde bir zincir cafe var. Caddede dişe dokunur bir konfeksiyon mağazası kalmadı zaten, uyduruk, ucuzcu kapı önü standları, çakma parfümcüler, telefoncular sardı her yanı.
Cadde bulvara kavuştuğunda ise soldaki iş hanının altında Maison Belami, sağdaki işhanının altında ise Bravo Dolphin mağazaları vardı, her ikisi de gençlere yönelik şahane giysiler satardı. Vitrinleri ağzımızı sulandırsa da öğrenci harçlığımızla çok ender bir şey satın alabilirdik. Belami'nin bulunduğu han yenilendi, yerinde gözlükçü var, Bravo Dolphin ise artık yok, yerinde yine ucuzcu bir giyim mağazası.
Sola dönüyor ve gideceğim yere ulaşıyorum, bu kadar nostalji yeter Leylak diyor ve iademi yapmak üzere mağazaya dalıyorum...
Şuraya da Kızılay'dan epeski bir fotoğraf bırakayım:
Görsel: Buradan





































