Sabah çamaşırları toplamak için balkona çıktığımda gökyüzüne baktım. Arada beyaz bulutlarla süslenmiş bir maviydi. Antalya'da Temmuz, Ağustos aylarında sıcak zıvanadan çıkar ve gökyüzü asla mavi olmaz. Nemle karışık bir acayip beyaz gökyüzü görürüz günlerce. İki gün önce okuduğum Maggie O'Farrell'in "Cehennem Sıcakları İçin Talimatlar" kitabında o rengin adını öğrendim: "Bozuk süt rengi". Tam tanımlama, beyazın içine bir fiske mavi katılmış, bulanık, boz bir renk. Gördüğün an hapı yuttun, sıcaktan ve nemden bunalacaksın.
Sadece gökyüzüne bakmadım, karşı daireye de kaydı gözüm ister istemez. İki yıldır boş, eşyalı olarak boş. O apartman bizim caddedeki bina sırasının en yenisi, yenisi dediysem vardır bir 25 yılı, bizim apartmanların 60 yıla yakın mazisi düşünülürse o delikanlı kalıyor haliyle. Eski mi eski, bakımsız, pasaklı bir bina vardı yerinde, tamamı bir kişiye ait, anlatacağım onu da, sahibini de.
Bu bina yapıldığında karşımıza denk düşen daireye orta yaşı biraz aşmış bir karı-koca taşınmıştı. Yaz tatillerinde geldiğimde camla kapatılmış balkonlarındaki eşya kalabalığı dikkatimi çekerdi. Kadın ne bulduysa balkona asardı; süs eşyaları, yapma çiçekler, süzgeçler, kepçeler, kullanılmayan mutfak eşyaları, züccaciye dükkanından beterdi ortam. Pandemide covidden vefat ettiğini öğrendim bir yaz, iyice yaşlanan kocası bir bakıcı yardımıyla evde oturmaya devam ediyordu. Ertesi yıl geldiğimde o da ölmüştü. Ev o zamandan beri boş, kimsenin açmadığı uçları fistolu zebra perdeler öylece duruyor. Bir vakitler özenilen eşyalar toz içinde, hayat çok acımasız.
Biz taşındığımızda başka bir apartmanla komşu olmuştuk. Koyu gri, sevimsiz ötesi bir bina idi, zemindeki dükkan lokanta iken bir süre sonra şimdi ne ürettiklerini unuttuğum bir imalatçıya dönmüştü. Her şiddetli yağmurda su basardı. Tüm binanın sahibi apartmandan da pasaklı, nemrut suratlı, varyemez amca Apturaman Efendi idi. İşin ilginç yanı Apturaman Efendi ve ailesinin oturduğu daire tam benim odamın karşısında idi. Hurda eşyalarla dolu balkonları o kadar kirli, o kadar bakımsız, o kadar pasaklı idi ki Apturaman Efendi'yi tanıyan sormaya gerek kalmadan o dairede oturduklarını anlardı. Bir seferinde bize bir-iki gün kalmaya gelen eski mahalleden komşumuz, titizliğiyle tanınan Munise Teyze benim odanın balkonuna çıkıp karşı taraftaki pasaklılığı görünce dayanamamış, o sırada rengi kırarmış çamaşırlarını asan Apturaman Efendi'nin karısına (ki ona da komşular Apturaman Teyze derlerdi) "Kızım şu balkonunu bir temizle, bir yıka, camları sil, iki üç saksı çiçek ek, bu ne pasaklılık" demişti de annem utanıp içeriye kaçmıştı 😂 Karbon kağıdıyla çoğaltılmış kadar benzeşen üç çocuğu vardı ailenin, iki kız bir oğlan. Birbirine bu kadar benzeyen çocuklar ne hikmetse ne annelerine, ne de babalarına benzerdi, Apturaman Efendi yaşlandıkça metamorfoz geçirmediyse tabii. Büyük kız yaşıtımdı, diğerleri de iki yaş arayla devam ediyordu, her biri birbirinden ilginç olan evlatlar kırmızı saçlı, çilli ve görülebilecek en tuhaf huylara sahiptiler. Sözgelimi ortanca olan oğlan odamın tam karşısındaki perdesiz mutfağın eviyesine belden yukarısı çıplak olarak eğilip yıkanırdı. Banyo kullanmayı pek sevmiyordu sanırım. Kimi zaman en üst katın merdiven sahanlığındaki pencereye ayaklarını dışarıya sarkıtarak oturur, yediği meyvelerin çekirdeklerini insanların kafasına fırlatırdı, kimi zaman da çatıya çıkıp avazı çıktığı kadar kız kardeşlerinin isimlerini seslenirdi. Tüm bunları yaparken üniversitede mühendislik okuduğunu da belirteyim. İnsanlardan kaçtığı söylenen üç numara kız mutfağın açıldığı pasaklı balkona oturur, eline aldığı bütün bir ekmeği parçalara ayırarak aşağı atar, bir yandan da kendi kendine konuşurdu. Lanthimos'un "Köpek Dişi" filmini izlerken ilk anda aklıma gelen bu aile olmuştu. İçlerinde nispeten normal olanı yaşıtım olandı. Her üçü de kolejde okumuştu, İngilizceleri gayet iyiydi ve tuhaf bir şekilde iyi üniversiteler kazanmışlardı. Gel gör ki sokakta görseniz dilenci sanıp ellerine üç-beş kuruş sıkıştırma arzusu duyardınız. Baba o kadar cimriydi ki muhtemelen birbirlerinin küçülenlerini giyiyorlardı. Apturaman Efendi'nin karısı kendi halinde, sakin, çekingen bir kadındı, nemrut kocası kadını sindirmişti mutlaka. Alt katta oturan kiracısını çamaşır yıkayacağında çağırıp çamaşır bitene kadar yanında tutarmış, makinenin canlanıp saldıracağından korkuyormuş. Konu-komşuya pek gidip gelmezdi. Yaşıtım olan büyük kızla balkondan yapılan zorunlu selamlaşmalar ve ara sıra okul yolunda karşılaşmalardan dolayı bir miktar yakınlığımız vardı. Günler süren ısrarlarını kıramayıp evlerine davet edildiğim bir gün romanlarda anlatılan pasaklı evlerin burada hayata geçtiğini düşünmüştüm. İkramların tamamını geri çevirmem mümkün olmayınca bir bardak vişne suyuna evet demiştim ama ilk yudumda ağzıma gelen şeyin böcek olduğu düşüncesiyle neredeyse bardağı fırlatıyordum. İradem baskın geldi, bardağı elimde tutabildim, ağzıma gelen şeyin maydanoz yaprağı olduğunu fark edince de bir nebze rahatladım. Ne de olsa maydanoz böcekten iyidir. Maydanozlu vişne suyunun akabinde de annemin beklediğini bahane edip ayrıldığım o eve bir daha uğramadım.
Sonraları ben ayrılıp başka şehire taşındım, o insanlarla irtibatım kesildi, büyük kızın evlendiğini ve onun da başka bir şehre yerleştiğini duydum, derken taşındılar ve arkasından da ev müteahhite verildi. Köpek Dişi ailesiyle olan bağlantı tamamen koptu. Apturaman Efendi ve Apturaman Teyze muhtemelen rahmetli olmuşlardır, çocukları nerededir, ne yapıyordur Allah bilir.
Balkonda geçirilen kısa bir zaman bazen anıları hafızadaki yerinden dışarı aktarabiliyor, kayda almakta yarar var, eh madem burası da benim kara kutum ekleyeyim içine.
Dündenberi şahane bir kitap okuyorum. Fredrik Backman'ın "Arkadaşlarım"ı. Yazarın daha önce "Endişeli İnsanlar" ve "Buradan Bir Brit Marie Geçti" isimli kitaplarını da okuyup sevmiştim ama bu bambaşka bir şey. Mutlaka okuyun derim, Charlie ile Linus bile çok sevdiler:

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder