
31 Ocak 2011 Pazartesi
HÖPİ BÖRT DEY TU Mİ :)

30 Ocak 2011 Pazar
BU SABAH DA KAR VAR ANKARA'DA
"Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram"
Uyandırmayın beni uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram"
29 Ocak 2011 Cumartesi
28 Ocak 2011 Cuma
BÂKİ KALAN BU KUBBEDE BİR HOŞ SADA İMİŞ
CSO'ya ilk gidişim ilkokul yıllarıma rastlar. Sanırım 4. sınıfta idim. Şaşılası bir durumdur ki ünlü müzik adamı Faruk Yener haftada bir defa okulumuza gelir, bir gruba mandolin dersi verdikten sonra müdürün odasından sınıflara naklen, açıklamalı müzik yayını yapardı bir ders saati boyunca. Yine onun önderliğinde topluca CSO'ya götürülmüştük bir Cumartesi günü. Aklımdan hiç çıkmayacak bir müzik ziyafeti idi. Rus besteci Sergei Prokofiev'in çocuklar için yazdığı "Peter ve Kurt" adlı senfonik eseri açıklamalı olarak dinlemiştik. Çok büyük keyif almıştım konserden ve o yıllarda döşemesi beyaz olan koltukların yumuşaklığı ve rahatlığı da en az konser kadar aklımda yer etmişti. Öğrencilik yıllarımızda ara ara giderdim konserlere, sonra hayat gailesi ve Ankara dışında oluşum CSO ile bağımı gevşetti. Salon da oldukça eskimiş ve bakıma muhtaç bir hale gelmişti ki geçen yıllarda uzun süren bir yenileme çalışmasıyla tekrar müzikseverlerin hizmetine sunuldu. Pek de güzel oldu, nice konserlere diyelim o zaman.
Uzun süredir izlenilmek üzere bekleyen bu filmi nihayet izleyebildim. Biraz gecikmeli oldu ama çok beğendim. Görev yaptığı orkestranın dağılması üzerine tabut düzenleyicisi olarak çalışmaya başlayan bir çellistin bu garip mesleği icra ederken aşama aşama değişimini konu alıyor film. Gerek konu, gerek oyunculuklar, gerekse filmin soundtrackı harika. Filmde çellistin eşini oynayan kızı konsantre yapıp bir şişeye doldurmak ve huzura ihtiyaç olduğu anda şişenin kapağını açıp eve serpivermek geldi içimden. Öyle güleryüzlü, öyle dingin, öyle uyumlu, öyle duru idi ki. Hasılı bu vakte kadar izlemiş olmanız mümkün ama eğer izlemediyseniz kaçırmayın derim.

27 Ocak 2011 Perşembe
NOS NOS NOSTALGIA...
Cam gibi bir hava ve sıkı bir ayaz vardı bugün. Soğuğa rağmen beni çocukluğuma ve ilkgençliğime savurup mutlu eden bir gündü. Yıllar yıllar sonra bir mahalle arkadaşımı-belki de şu hayattaki ilk arkadaşlarımdan birini-buldum facebook aracılığıyla. Onca senenin üstüne buluştuk öğlen. "Bu kadar zaman sonra ne bulup ne konuşacaksınız?" diye soranlara inat lafı birbirimizin ağzından kaptık, mazinin sandık kokulu bohçasına sarmalanmış nice anı fışkırıp çıktı kenardan köşeden. Ölenleri, kalanları, sevdiklerimizi, sevmediklerimizi yadettik, çokça güldük, zaman zaman hüzünlendik ama biz bu buluşmayı çok sevdik. En kısa zamanda tekrar biraraya gelmek dileğiyle ayrıldık.
Arkadaşımı yolcu ettikten sonra daldığım Sakarya Caddesi'nden aldım bu laleleri. Antalya'da pek laleye rastlanmaz, son birkaç yıldır parklarda bahçelerde görülüyor bahar zamanı ama benim özlediğim gibi sokaklarda satılmıyor. Yıllarca hiç lale görmeden yaşadım desem yeridir. Bugün çiçek tezgahlarının önünde, plastik vazolara konmuş görünce hemen yanaştım. Ortaokul ve liseyi okuduğum Kız Lisesi'nin dağılma saatlerinde baharın müjdecisi gibi boy gösterirlerdi rengarenk demetler halinde yerleştirildikleri galvaniz kovaların içinde. Kız Lisesi olmasının doğal sonucu bol miktarda delikanlı beklerdi paydos saatlerinde kapının önünde. Uyanık çiçekciler lale kovalarına en göz alıcı çiçekleri koyar ve "Sevdiğini mutlu et" diye bağırarak gençleri harekete geçirirlerdi. Kapıda elinde laleyle bekleyen sevgilisini gören kız öğrenci ürkek ürkek sağa sola bakar, idareci veya öğretmenlerden birine yakalanmak korkusuyla çekinerek alırdı kendisine uzatılan çiçeği. Gençlik yılları, yüreğin en hızlı tempoyla çarptığı zamanlar, sevdiğinden lale alan kıza için için imrenilir ama en kısa zamanda da dedikodusu yapılmak üzere zihin defterine kaydedilirdi. Elimde lale demeti bunları düşünerek yürürken YKY Satış Mağazasının önünde bir nostalji yolculuğuna daha çıkıverdim.

Her anıyla beni geçmişe götüren günümü böylece sonlandırdım. Sizin de güzel anılarınız hep yanınızda olsun efendim...
26 Ocak 2011 Çarşamba
SABAH DÖKÜMÜ
-"İnce belli bardakta olmazsa çay içmem abi" diyenler için çakma ince belli kupa. Paşabahçe çıkarmış, hem de tasarım ürün; Erdem Akan imzalı.
-Kar yağıyor, yerler ıslak tutar mı bilmem? Tutarsa sevineceğim; hem griden beyaza geçeceğiz içimiz aydınlanacak, hem de şu Keçi midir Davar mıdır nedir o gribin mikrobu kırılacak.
-Kar yağıyor, yerler ıslak tutar mı bilmem? Tutarsa sevineceğim; hem griden beyaza geçeceğiz içimiz aydınlanacak, hem de şu Keçi midir Davar mıdır nedir o gribin mikrobu kırılacak.
-Yahu 30 yılı aşkın bir süreden sonra insan hala rüyasında kendini Cebir'den ikmale kalmış görür mü? Lise 1'deyim, bütün notlarım iyi, Cebir zayıf ve sorular derste dinlemeyip laklak ettiğim konulardan geliyor. Panik halindeyim, babama bana özel öğretmen tutması için yalvarıyorum. Böyle rüya mı olur, ayrıca ben Cebir'den hiç ikmale kalmadım, bırak Cebir'i ben ikmale kalmadım arkadaş, ne sebeple giriyor rüyalarıma bu konu hilafsız ayda bir?
-Ayşe Kulin'le "Hayat" bitti, "Hüzün" başladı.
-Snıf snıf, sol yanımdan mis gibi nergis kokusu geliyor. Annem değişik bir yemek pişirdiğinde babamın tipik cümlesiydi: "Snıf snıf, burnuma yemek kokusu geliyor". Aramızda bir parola olmuştu ben küçükken, canımız bir yemek istediğinde koro halinde söylerdik: "Snıf snıf, burnuma yemek kokusu geliyor".
-Bir yemek yazısında okumuştum, "Bir evde kavrulmuş soğan kokusu varsa o evde anne var demektir". Doğru.
-"Öyle Bir Geçer Zaman ki" dizisinin bütün tiplerinden-Hasefe Hanımı tenzih ederim-ikrah getirdim.
-Ara öğün zamanı, elma yemeye gidiyorum. Kalın sağlıcakla...
Meraklısı için ilave not: Kar an itibarıyla durdu.
Bir not daha: İzleyici sayım 366 olmuş, yılın her gününe bir izleyici, hatta Şubat'ın 29 çektiği artık yıl için bile var, ne uyumlu değil mi:))))
-Ayşe Kulin'le "Hayat" bitti, "Hüzün" başladı.
-Snıf snıf, sol yanımdan mis gibi nergis kokusu geliyor. Annem değişik bir yemek pişirdiğinde babamın tipik cümlesiydi: "Snıf snıf, burnuma yemek kokusu geliyor". Aramızda bir parola olmuştu ben küçükken, canımız bir yemek istediğinde koro halinde söylerdik: "Snıf snıf, burnuma yemek kokusu geliyor".
-Bir yemek yazısında okumuştum, "Bir evde kavrulmuş soğan kokusu varsa o evde anne var demektir". Doğru.
-"Öyle Bir Geçer Zaman ki" dizisinin bütün tiplerinden-Hasefe Hanımı tenzih ederim-ikrah getirdim.
-Ara öğün zamanı, elma yemeye gidiyorum. Kalın sağlıcakla...
Meraklısı için ilave not: Kar an itibarıyla durdu.
Bir not daha: İzleyici sayım 366 olmuş, yılın her gününe bir izleyici, hatta Şubat'ın 29 çektiği artık yıl için bile var, ne uyumlu değil mi:))))
25 Ocak 2011 Salı
FLAMİNGO'DA KAYMAKLI KADAYIF
Etiketler:
Arkadaşlar,
Blog işleri,
Gündelik Yaşam,
Mekanlar
24 Ocak 2011 Pazartesi
TAMİRATLI GÜN
Hüsnü Arkan - Birsen Tezer - Hoşgeldin Dinle, Klip izle
23 Ocak 2011 Pazar
HAFTASONU


Etiketler:
Anımsamalar,
Görülesi Yerler,
Gündelik Yaşam,
Mekanlar,
Sinema
22 Ocak 2011 Cumartesi
21 Ocak 2011 Cuma
BİR DOLMUŞ ÖYKÜSÜ

İstek Nedukcuğumdan geldi, hem de peçeteye yazılı olarak, yanları şeritli station wagon dolmuş öyküsü istedi benden, onu kıracağıma dişimi kırarım daha iyi:)) Yıllarca çok kullandık bu dolmuşları, inip binerken iki büklüm olmak, özellikle arka koltukta iken preslenmek dışında kendimle ilgili çok özel birşey kalmamış aklımda ulaşım serüvenimle ilgili ama öyle bir anım var ki değme komedi filmlerine taş çıkartır. Yazılarımda da zaman zaman bahsettiğim rahmetli dayım bu anının başoyuncusu. Öyle çılgın bir ilkgençlik yaşamıştı ki anneannemi deli etmişti. Ortaokulu bitirince bizzat onun tarafından götürülüp Endüstri Meslek Lisesi'ne kaydı yaptırılmış, müdürün soyadının "Bezmez" olduğunu gören dayımın yorumu "Ben onu çabuk bezdiririm" şeklinde olmuştu. Gerçekten de normal bir öğretmeni bezdirecek öğrencilik yaşamasına rağmen bezdirmeyi planladığı müdürle o kadar iyi ilişkiler geliştirmişti ki adamcağız dayımın okuldan kaçtığını farkettiğinde başına bir iş gelmesin diye arkasından gizlice takip eder olmuştu. Bu okuldan kaçmaların çoğunda yine çok yakın dostluk kurduğu bir adamcağızın tıpkı yukarıdaki fotoğraftakine benzeyen dolmuşunda muavinlik yapardı. Sadece muavinlik yapmakla kalsa iyi, dolmuşun sahibinde nasıl bir güven geliştirdiyse çoğu zaman anahtar da dayıma teslim edilir, günün büyük bölümünde dolmuşu o çalıştırırdı. Halbuki ne ehliyeti vardı ne de yaşı tutuyordu. Yine böyle dolmuşun kendisine teslim edildiği günlerden birinde akşam saatine yakın bir karış suratla eve gelmiş, anahtarları bir köşeye atıp ne olduğunu soran anneanneme arabanın bozulduğunu ve bozulduğu yerde bırakıp geldiğini söylemiş. Anneannem zaten evhamlı bir kadın, bu durumdan rahatsız üstelik, koştura koştura yan apartmandaki bizim eve geldi. Dayımın emanet aldığı dolmuşun hayli ıssız bir yerde bozulduğunu ve orada öylece bırakıp eve geldiğini anlattı heyecanla. "Elin adamının arabasının başına bir iş gelecek, ben onu nasıl öderim" diyor başka da birşey demiyordu. Annemle babam biraz sakinleştirdiler onu, bu arada dayım ortadan yokolmuş, kimbilir hangi arkadaşıyla hangi aleme akmıştı. Evde kimse araba kullanmayı bilmiyor. Yapacak birşey olmadığını görünce bari anneannem o sıkıntıyla yalnız kalmasın diye annemle ben onun evine geçtik geceyi geçirmek için. Yatana kadar dizlerini dövdü, söylendi, ilendi ama bir çözüm üretemedi. "Elin adamının arabasının başına bir iş gelecek" diyor da başka birşey demiyordu. Yarın bir çare düşünürüz diyerek güç bela yatırdık. Sabah çok erken bir saatti annemin kahkahalarıyla uyandım, anneannemin tavana yakın penceresinin önündeki yüksek sedire tırmanıp dışarı baktığımda gördüğüm absürd bir film karesine benzeyen sahneyi hala unutmadım, ömrüm boyunca unutacağımı da sanmıyorum. Arabanın çalınacağından korkan anneannem sabah ezanı evden çıkmış, o saatte nereden bulduysa bir at arabası bulmuş, bozulduğu için dayım tarafından bırakılan arabanın yerini keşfetmiş, koskoca station wagon dolmuşu at arabasının arkasına bağlatmış ve palabıyıklı, meşin gibi esmer arabacının yanına hiç sırtından çıkarmadığı kumlu kumaştan gri pardesüsü, başındaki siyah başörtüsüyle bir aykırılık abidesi gibi oturarak evin önüne çektirmişti. Biz pencereden bakarken şoför mahallindeki(!) müstesna mevkiinden inip aradaki halatı çözdürdü ve sürücüyle pazarlığa başladı. Bir süre sonra rahatlamış ama hala dayıma kızgın söylenerek çıktı geldi, "Oh, hiç olmazsa gözümün önüne getirdim" diyerek. Dayıma sayıp döktüklerini ise buraya yazmayım isterseniz:)
Şimdi ne zaman bu dolmuşlardan bahsedilse ilk hatırladığım bu olay ve bu görüntüdür. Anneannemin de, annemin de, dayımın da öbür aleme göçtüğünü biliyorsunuz. Aslında fena halde meraktayım öbür tarafta da anneannemi endişelendirmeye devam ediyor mudur diye:))
Şimdi ne zaman bu dolmuşlardan bahsedilse ilk hatırladığım bu olay ve bu görüntüdür. Anneannemin de, annemin de, dayımın da öbür aleme göçtüğünü biliyorsunuz. Aslında fena halde meraktayım öbür tarafta da anneannemi endişelendirmeye devam ediyor mudur diye:))
20 Ocak 2011 Perşembe
BUGÜN
19 Ocak 2011 Çarşamba
AKŞAM AKŞAM OTOBÜSTE

En baba alışveriş mekanımız yürüyen merdivenleriyle cazibe merkezi olan Anafartalar Çarşısı idi. Şehir dışından gelen her misafiri oraya götürürdük, alışverişten ziyade yürüyen merdivenleri kullanmaları için. Ulus İş Hanı'nın karşısında Karpiç Gazinosu vardı meşhur ama benim yetiştiğim zamanlarda eski niteliğini yitirmiş olsa gerek, zaten bir süre sonra da yıkılıp çarşıya dönüştü o bölge.
Otobüs sıkışık trafiğin içinde bir nebze ilerleyip Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası'nın önünde yine durdu, yıllarca yengemin çalıştığı daire idi orası benim için. Binasının mimari güzelliğini farkedebilmem için biraz daha büyümem gerekti. Şimdi her geçişte nadide bir mücevhere bakar gibi bakarım, bana aykırı gelen tek şey bahçesindeki Mithat Paşa heykelidir. Adamcağızı oturduğu koltuğa öyle bir pozisyonda yerleştirmişler ki son derece iğreti bir görünümde; "Hadi bana müsaade, ben kalkayım artık" dermiş gibi bir hali var. Bu caddenin paralelinde Cumhuriyet tarihinin yazıldığı binalar vardır; İlk Meclis, 2. Meclis, Ankara Palas. 2. Meclis binasının önünde aralarına zincir gerilmiş küre şeklinde beton korkuluklar durur çocukluğumdan bugüne hep orada olan. Küçükken o beton kürelerin pütürlü yüzeyine elimi sürmeden geçmezdim, bazen de meclisin alt tarafındaki bahçeye giderdik anneannemle. Artık o bahçe yok, oysa ne kadar güzeldi. Aslında birsürü şey yok, herşeyden öte çocukluğum yok. Hayatıma bir şekilde girmiş bir sürü insan yok, anneannem yok, annem yok. Valentin teyze ve Elizabet kimbilir nerede? Ulus eski cazibesini yitirmiş, zorunlu geçişlerin mekanı olmuş, herşey değişmiş herşey.
Ben bunları düşünürken farkettim ki otobüs Ulus'u geride bırakalı epey olmuş. Kafamdan bu düşünceleri silip Kızılay'ın ışıklı kalabalığına daldım gittim...
Görsel: Buradan
Otobüs sıkışık trafiğin içinde bir nebze ilerleyip Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası'nın önünde yine durdu, yıllarca yengemin çalıştığı daire idi orası benim için. Binasının mimari güzelliğini farkedebilmem için biraz daha büyümem gerekti. Şimdi her geçişte nadide bir mücevhere bakar gibi bakarım, bana aykırı gelen tek şey bahçesindeki Mithat Paşa heykelidir. Adamcağızı oturduğu koltuğa öyle bir pozisyonda yerleştirmişler ki son derece iğreti bir görünümde; "Hadi bana müsaade, ben kalkayım artık" dermiş gibi bir hali var. Bu caddenin paralelinde Cumhuriyet tarihinin yazıldığı binalar vardır; İlk Meclis, 2. Meclis, Ankara Palas. 2. Meclis binasının önünde aralarına zincir gerilmiş küre şeklinde beton korkuluklar durur çocukluğumdan bugüne hep orada olan. Küçükken o beton kürelerin pütürlü yüzeyine elimi sürmeden geçmezdim, bazen de meclisin alt tarafındaki bahçeye giderdik anneannemle. Artık o bahçe yok, oysa ne kadar güzeldi. Aslında birsürü şey yok, herşeyden öte çocukluğum yok. Hayatıma bir şekilde girmiş bir sürü insan yok, anneannem yok, annem yok. Valentin teyze ve Elizabet kimbilir nerede? Ulus eski cazibesini yitirmiş, zorunlu geçişlerin mekanı olmuş, herşey değişmiş herşey.
Ben bunları düşünürken farkettim ki otobüs Ulus'u geride bırakalı epey olmuş. Kafamdan bu düşünceleri silip Kızılay'ın ışıklı kalabalığına daldım gittim...
18 Ocak 2011 Salı
İYİLİK, GÜZELLİK
Hüsnü Arkan, "Solo" albümünü dinlemek:
"İki bilet aldık gitcez İstanbul
Uzaklarda napcez İstanbul
Bi güzellik yap gelme, gelip günahıma girme
Biz buralardan kopcez İstanbul
Burda sırtlan padişah olmuş
Vicdansızlar bigünah olmuş
Vay vay yansın gemiler
Ayarsızdık biz, ayar olduk dellendik
Vaktimiz geldi, dilsiz idik dillendik"
Uzaklarda napcez İstanbul
Bi güzellik yap gelme, gelip günahıma girme
Biz buralardan kopcez İstanbul
Burda sırtlan padişah olmuş
Vicdansızlar bigünah olmuş
Vay vay yansın gemiler
Ayarsızdık biz, ayar olduk dellendik
Vaktimiz geldi, dilsiz idik dillendik"
Bir dostla buluşmak, ucuzluk yapmış mağazalara girip çıkmak, hiçbirşey almamak.
Hüsnü Arkan, "Solo" albümünü dinlemek:
"Esirin oldum Hürriyet, insan değilim, vur
Seninle doldum Hürriyet kadeh gibiyim, kır
İtfaiyem ol söndür, yok mu hatır gönül
Bir kere sordun mu, sor"
Çakma parfümeri mağazasının vitrinindeki duyuruyu okumak, gülümsemek: "Orijinali kadar orijinal parfüm burada".
Hüsnü Arkan, "Solo" albümünü dinlemek:"Bugün günlerden güzellik, sefa geldin, hoşgeldin
Ah bu yağmur yalnızlığımmış, dindim efendim.
Sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgâr
Tutuşsun gün, yansın geceler, zamanımız dar
Sen bana geç kaldın, ben sana erken
Soyunsun gün, sarsın geceler, vaktimiz varken."
Kendisi de kelime cambazı olan dostun armağanı kitapla mutlu olmak: "Tanrı Olmak isteyen Otobüs Şoförü".
Hüsnü Arkan, "Solo" albümünü dinlemek:"Bazen bir yerlerden eser bir türkü gibi
Kayıp rüzgârı zamanın, küller
Savrulur tütün tarlalarında yıllarım
Kul oldum ne güzel, efendin olamadım."
Eve dönmek, kahve içmek, İlhan Berk okumak: "Yüz bir yorumlar yumağıdır. Okumak gerekir."
Hüsnü Arkan, "Solo" albümünü dinlemek:
"Bana eski bir akşamın kadehinde sun bu defa
Saki, çın çın çınlasın bahçemizde sevinç
Bir gümüş incir düşsün, pat
Bir yeşil elma soysun anam
Sonrası iyilik güzellik, saki"
Sonrası iyilik, güzellik...
Eve dönmek, kahve içmek, İlhan Berk okumak: "Yüz bir yorumlar yumağıdır. Okumak gerekir."
Hüsnü Arkan, "Solo" albümünü dinlemek:
"Bana eski bir akşamın kadehinde sun bu defa
Saki, çın çın çınlasın bahçemizde sevinç
Bir gümüş incir düşsün, pat
Bir yeşil elma soysun anam
Sonrası iyilik güzellik, saki"
Sonrası iyilik, güzellik...
17 Ocak 2011 Pazartesi
YENİ YIL KARTLARI TOPLU GÖSTERİSİ BU BLOGDA :)
Bana gelen kartlarımı topluca fotoğrafladım ama listeyi kontrol edince farkettim ki 1-2 kart eksik. Kendi evimde olmadığım için emanet gibiyim, koyduğum yerleri anımsamakta bazen zorlanıyorum o nedenle kartını göremeyen arkadaşlardan çok özür diliyorum, onların yeri de diğerleri gibi kalbimde. Buradan bir kez daha:
-Beste'ye (o güzel leylakları için)
-Şuşu'ya ve şeker, şirin Öykü'ye (el emekleri ve güzel çizimleri için)
-Aslıhan'a (blog dışından yüreğini koyduğu için)
-Asuman ve Rayegân'a (kurbiş koleksiyonuma katkıları ve incelikleri için)
-Buğdayıma (uğraşısı ve çıkartmaları için)
-Nazpek'e (yeniyıl temalı kartıyla çocukluğuma götürdüğü için)
-Mavianne'ye (Doğan Kardeş çizimlerine benzeyen kartı ve mavi gözlü kediciği için)
-Özlem Öztürk'e (kar temalı bir karttaki içimi ısıtan güzel sözleri için)
-Zehra Örtmenime (o güzel yazısıyla yazdığı dilekleri ve diğer herşey için)
-Müge Bacıma (iyi ki bacım olduğu için)
-Luna Sesi'ne (uzaktaki küçük kardeşim olduğu için)
-Laleme (Bacıkuş olduğu ve diğer herşey için)
-Karga'ya (çarcabuk kanat çırpıp gelen güzel kartı için)
-Aslım bideneme (o güzel ineği ve yüzümde açtırdığı gülümsemeler için)
-Müge Polat'a (el emeği güzel kartı için)
-Mihriban'a (çok sevdiğim İstanbul ve daha da çok sevdiğim eski İstanbul için)
-Sünter'e (şeytanın bacağını kırdığı için, birlikte içmiş kadar olduğum çaylar, kahveler ve notlara yazılmış sohbeti için)
-Defne'ye (o anlamlı ayraç için)
-Nedukcuğuma (marifetli ellerinin o harika kompozisyonu için)
-Özlem'e (Antalya özlemimi bir nebze giderdiği için)
-Nur'a (Keçelerinin güzelliği, kartının sıcaklığı için)
-Mine Özgür'e (mis kokulu sabunu ve fidanlığından süzülüp gelen herşey için)
-Zero'ya (güzel sözleri, acemi eliyle ama sevgi dolu yüreğiyle yaptığı ayracı için)
-Sinem'e (Noel Baba ve Snoopy ile çocuk ruhumu şaha kaldırdığı için)
-Kara Kitap'a ( o güzel dizeleri ve tüm diğer güzelllikleri için)
-Elif'e (koleksiyonumu zenginleştiren güzel ayracı için)
-Serap'a (Ege esintisi için)
-Selma'ya (Yeni yıla yaraşır kartı için)
-Şeniz şekerine (şeker gibi olduğu için)
-Eda'ya (Nesin çocuklarını anımsattığı için)
-Nihan'a (o güzel çizgileri ve posta kutumun ilk ziyaretçisi olduğu için)
-Zeynep'e (güzel kartı için)
-Zübeyde'ye (postacının ilk getirdiklerinden olduğu için)
-Kelebek Gül'e (kelebek kanadında Antalya'dan ses verdiği için)
-OİP'e (Finnak ve Noel kutukafası için)
ayrıca blog aracılığıyla yorum bırakarak yeni yılımı kutlayan tüm arkadaşlarıma incelikleri için, varoldukları için gecikmeli de olsa çok teşekkür ediyorum. Kart yolladığım arkadaşlardan ellerine ulaşmayanlardan da PTT adına özür diliyorum. Hepinizi çok seviyorum, iyi ki varsınız.
16 Ocak 2011 Pazar
PAZARA BİR NAZAR

Geçen günde yazmıştım, Yüksel Caddesi'nin zarar verilmiş heykelleri onarılıp yerlerine yerleştirilmiş. Çay içmek için Akman'a giderken hatırını sorduk Safinaz Hanım'ın.


Eh bugünlük bu kadar yeter, malum "Behzat Ç." amirimizin günü, TV karşısında kendimize mutena bir yer ayarlayalım. Sizleri Selçuk Ural'ın gramofoncudaki plağıyla başbaşa bırakarak hoşçakal diyorum...
Mahkum/Selçuk Ural
Etiketler:
Gündelik Yaşam,
Kitaplar,
Ordan Burdan Hayattan,
Sinema
14 Ocak 2011 Cuma
VESAİRE VESAİRE
-"Sahilde Kafka"nın son sayfasını bitirdiğim anda "Tozlu Altın Kafes"in ilk sayfasına geçiş yaptım. Uzakdoğu'dan Türkiye'ye saniyede ışınlandım yani. Nazlı'm Eray'ımın anılarının üçte ikisini tamamlamış bulunmaktayım. Tam onun tarzında, içine fantastik unsurlar da katılarak yazılmış bir anılar yumağı, su gibi akıyor kitap.
-Kırkmerak dizisinin 9. kitabını aldım: "Kazı Başkanının Karavanası". Daha önce "Arkeolojinin Delikanlısı" adıyla hakkında yazılmış nehir söyleşiyi okuduğum arkeolog Muhibbe Darga kazılarda yaptığı yemekleri anlatıyor anılar eşliğinde. Kısacası bu terlik-pardon kitap-tam benlik...
-Üzerine Snoopy'nin minicik bir modelinin yapıştırıldığı 3. kitap ayracını da buldum, devamını diliyorum.
-Nergisler neden hemen boynunu büküp buruşur, sıcağı mı sevmiyorlar acaba?
-Çok işim var çoook...
Ebrucum, bu post senin şerefine kısa tutulmuştur, sevgilerimle:))
13 Ocak 2011 Perşembe
SOYUTLAMALAR/SOMUTLAMALAR
"Her günüm mazide kalmış günlerimden gün arar
Bir perişan bülbülüm ki konduğum güller kanar."Ne alaka diyorsunuz değil mi, kel alaka tabii ki. Sadece parmaklarımı klavyeye koyduğum anda bu şarkı geldi aklıma ben de bir yandan mırıldanırken bir yandan da yazıverdim, piyano çalmış gibi oldu:)
Efendim, bugün sanatsal etkinlik günümdü. Soğuk havaya aldırmadan Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne doğru vurdum yollara kendimi yayan. Gidene kadar kafamın içinde kırk tilki dolandı durdu, ayaz zihnimi açıyor galiba. Bunca senedir Akay Yokuşu'ndan geçerim, eşimle ilk kez yemek yediğimiz lokantanın hala faaliyette olduğunu yeni farkettim, birkaç bina altındaki, mekan edindiğimiz pastanenin yerinde ise kazulet bir bina yükselmekte. Önünden geçerken derinlerden ve eskilerden bir ses, Yeliz beynimin içinde "Yalaaaaan, yalaaaan" diye çığrındı durdu. Sebebi için bilinçaltına bir yolculuk gerek. Tunus Caddesi giderek sevimsizleşiyor. Çirkin yapılar, koca koca oteller, garip isimli dükkanlar (FatCat adında bir cafe gördüm mesela, şişko kedi deseler daha sempatik olurdu halbuki), otopark olarak kullanılan arsalar, daralmış, engebeli kaldırımlar, devam eden inşaatlar yolboyu sıralanmış. Ankara'nın en eski ve en büyük otellerinden birinin arka kapısının yanına kurulmuş seyyar bir sobanın başında bir grup sigara tüttürüyordu. Yeni kural: sigara dışarı, içki içeri, silah serbest.
Kafam ambale olmadan ulaştım serginin bulunduğu mekana neyse ki. Geniş kapsamlı, bütün katlara yayılmış, çok güzel bir sergiydi: "Zaman Aşırı Soyut". Ünlü Türk ressamlarının soyut tarzda yaptıkları tablolardan örnekler sunuluyordu, büyük bir keyifle dolaştım, renkler gözümü gönlümü açtı ve müthiş bir doygunluk hissiyle sonlandırdım resimlere bakmayı. Sizler için birkaç örnek fotoğraflamayı da ihmal etmedim, sevildiğinizi bilin yani:)
Efendim, bugün sanatsal etkinlik günümdü. Soğuk havaya aldırmadan Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne doğru vurdum yollara kendimi yayan. Gidene kadar kafamın içinde kırk tilki dolandı durdu, ayaz zihnimi açıyor galiba. Bunca senedir Akay Yokuşu'ndan geçerim, eşimle ilk kez yemek yediğimiz lokantanın hala faaliyette olduğunu yeni farkettim, birkaç bina altındaki, mekan edindiğimiz pastanenin yerinde ise kazulet bir bina yükselmekte. Önünden geçerken derinlerden ve eskilerden bir ses, Yeliz beynimin içinde "Yalaaaaan, yalaaaan" diye çığrındı durdu. Sebebi için bilinçaltına bir yolculuk gerek. Tunus Caddesi giderek sevimsizleşiyor. Çirkin yapılar, koca koca oteller, garip isimli dükkanlar (FatCat adında bir cafe gördüm mesela, şişko kedi deseler daha sempatik olurdu halbuki), otopark olarak kullanılan arsalar, daralmış, engebeli kaldırımlar, devam eden inşaatlar yolboyu sıralanmış. Ankara'nın en eski ve en büyük otellerinden birinin arka kapısının yanına kurulmuş seyyar bir sobanın başında bir grup sigara tüttürüyordu. Yeni kural: sigara dışarı, içki içeri, silah serbest.
Kafam ambale olmadan ulaştım serginin bulunduğu mekana neyse ki. Geniş kapsamlı, bütün katlara yayılmış, çok güzel bir sergiydi: "Zaman Aşırı Soyut". Ünlü Türk ressamlarının soyut tarzda yaptıkları tablolardan örnekler sunuluyordu, büyük bir keyifle dolaştım, renkler gözümü gönlümü açtı ve müthiş bir doygunluk hissiyle sonlandırdım resimlere bakmayı. Sizler için birkaç örnek fotoğraflamayı da ihmal etmedim, sevildiğinizi bilin yani:)

Ayrılmadan önce Sanat Cafe'ye uğrayıp çok sevdiğim pembe çiçekli porselen fincanlarında çay içmeyi de ihmal etmedim. Herzamankinin aksine çok kalabalıktı, "Tarım, Çevre, Gelecek" konulu bir sempozyum vardı sanırım Merkez'de, onun katılımcıları verilen aradan istifade çay-kahve içiyorlardı. İlginç tipler vardı, başka zaman olsa çok malzeme çıkarırdım ama resimlerden aldığım keyfi bozmamak için ilgilenmedim etrafla. Çayımı bitirdim, kulaklarımda sergi boyunca hoparlörlerden yükselen "Los Bilbilicos"un notaları, Ankara'nın ayazına karıştım...
12 Ocak 2011 Çarşamba
GÜLÜMSEMELER
Yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturan ilk görüntü üzerinde "Hurdacı" yazan seyyar bir arabaya yüklenmiş, oymalı süslerle bezeli altın rengi borusu pırıl pırıl yanan "Sahibinin sesi" marka bir gramofondu. Yanına atılmış iki plağın hangi sanatçıya ait hangi şarkılar olduğunu nasıl merak ettim bir bilseniz.
Fotoğraftaki mor çiçeklerin adı "Narin"miş, yeminle ilk kez duydum.
Fotoğraftaki mor çiçeklerin adı "Narin"miş, yeminle ilk kez duydum.
Gittiğimiz mekanda istediğimiz kahveler şekerli isteyene sade, sade isteyene çok şekerli geldi. Arkadaşların bir kısmı içmiş, ben cırladım yeniden sade pişirip getirdiler, üstüne de özür mahiyetinde çay ikram ettiler ama o da demini almamıştı, ot kokuyordu. Lakin diğer herşey gayet keyifliydi onun için üstünde fazla durmadık bu aksaklığın.
Oturduğumuz masanın ilerisindeki pencerenin pervazına dizilmiş mumlukların fulya formundaki çiçekleri baharı müjdeler gibiydi.
Ev yapımı enfes zeytinyağlılardan oluşan bir açık büfesi vardı mekanın, ayrıca tatlı standı da, ben oraya yanaşmadım. Dekorasyon oldukça kokoştu ama kendine has bir havası vardı. En çok bordo üzerine parlak sarı çiçekli duvar kağıdıyla kaplanmış ve kağıt klozet oturağı örtüleri kurdelelerle süslü kadife bir kutuya yerleştirilmiş mor perdeli tuvaleti beğendim:))
"Sahilde Kafka" beni benden alarak bitti, Nazlı Eray'ın anılarıyla buluşma vaktidir...
Etiketler:
Gündelik Yaşam,
Mekanlar,
Ordan Burdan Hayattan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)