Sabah yataktan babamı düşünerek kalktım. Özledim galiba komik, sevecen, yardımsever, saflık derecesinde iyi niyetli, sinirlenince gözünden ateşler çıkaran, bir şeyi beğenmedi mi "Det!" diye eliyle itekleme hareketi yapan babamı. Şimdi kardeşimle birbirimizi "Det"leyerek anıyoruz bazen onu 😊
Mucizevi bir şekilde geçmişteki bir zamana dönme imkanım olsa ilk tercihim olacak Cengiz Sokak'taki evde hayalliyorum bazen onu. Bir yaz akşamı bana cangıl gibi gelen küçücük bahçede akşam yemeği yemişiz. Babam oturduğu ahşap koltukta sigarasını tüttürüyor, annem de penceresine elleriyle ördüğü ağ ipinden perdeleri astığı mutfakta bulaşık yıkıyor. Mutfak dediysem, 2 yıldır birlikte oturduğumuz anneannemin evinden can havliyle çıkıp 😂 nohut oda, bakla sofa bir eve kiracı olmuşuz. O evin 2,5 metrelik giriş koridorunun sol yanına yerleştirilmiş bir mozaik tezgah, küçük bir eviye ve bir gaz ocağı. Hani şu parlak sarı pirinçten, fışşıdı fışşıdı pompalanıp yakılan, delikleri tıkanınca da artık antika olmuş, şekli unutulmuş ona has iğnesi ile açılanlardan. Ha bir de teldolap var, hem kiler, hem buzdolabı vazifesi gören. Gerçek buzdolabı bir yıl sonra, Babil Kulesi'ne taşınınca alınacak, tüpgaz ocağı da. Annem mavi renkli, desenli, jarse kumaştan bir perdeyle işi olmadığı zamanlarda tezgahı koridordan ayırıyor. Ama o an perde kenara çekilmiş, annem bulaşıklarla meşgul, ben içeri dışarı girip çıkıyor kendime oyunlar uyduruyorum, mutfak-koridorda yanan ışık bahçenin karanlığını aydınlatıyor.
Bahçe kapısına geldiğim an irkiliyorum. Bahçede pırıl pırıl yanan, küçük karelere bölünmüş biri var, uzaylı sanırım. Ödüm patlıyor. Çığlığı basmamla uzaylının hareketlenip ışıltılı karelerin üzerinden dökülmesi bir oluyor, neredeyse bayılacağım, uzaylı beni tutuyor. 7 yaşındaki bir salak olarak uzaylının babam, üzerindeki parlak gölgelerin de annemin ağ ipinden perdesinin kare şeklindeki yansımaları olduğunu idrak etmem biraz zaman alıyor. Ağlamam durunca hep birlikte şapşallığıma gülüyoruz.
Babam aslında sağlık memuru, daha iyi şartlar sağlanınca çalıştığı sağlık kurumundan başka bir devlet kurumuna, Devlet Malzeme Ofisi'ne geçiyor, ikisi de devlet kurumu ama Emekli Sandığı'ndan o zamanki adıyla SSK'ya geçiş yapıyor. Hâlâ mümkün mü bilmiyorum ama o zamanlar SSK'ya bağlı memurlar dışarıda iş yeri açabiliyorlardı. Hâl böyle olunca kendi gibi sağlık memuru olan iki arkadaşı babamın aklını çeliyor, zorla ikna edip bir sağlık kabini açmaya karar veriyorlar. Babam koşul olarak sadece tansiyon ve enjeksiyon işleriyle uğraşacağını, pansuman, sünnet işlerine bakmayacağını söylüyor, kabul ediyorlar, zaten o yönde bir tecrübesi yok, sünnetçi olarak anılmaktan da hiç hoşlanmıyor. Aralarında işbölümü yapılıyor, küçük bir daire tutulup kabin açılıyor, kapısına da bir tabela asılıyor. İşyeri babamın adına açıldığı için de tabelada babamın adının üstünde "Fenni Sünnetçi ve Sağlık Memuru" yazıyor. Başka çare yok ama babam bu işten asla hoşlanmıyor. Sağlık kabini iki ay kadar çalışıyor ve sonra babam su koyuyor, kabin kapanıyor, eşyalar pay ediliyor. Bizim küçük eve beyaz formikadan bir sehpa takımı ve sağlık kabininin tabelası geliyor. Annem sehpaları içinde sadece bir Isparta halısı olan, kendince misafir odası olarak adlandırdığı büyük odaya yerleştiriyor, babamsa tabelayı en görünmeyecek yere zulalıyor.
Bir gün okuldan eve geliyorum annem yok, bahçede oyalanırken annem görünüyor, pazara gitmiş. Arkasında bir tornetçi, tornetin içinde 4 adet, kolçakları siyah ahşaptan, kırmızı kumaş kaplı koltuk var. 60'ların en gözde modelini annem ikinci elden kapmış 😂 Koltukları yüzünde kocaman bir gülümsemeyle indirirken "Etekleri zil çalmak" deyimi adeta hayata geçiyor. Annemle babam evlenirken pek eşyaları yokmuş. Ne masa, ne sandalye, iki somya, bir yatak, mecburi hizmete gidiyorlar Meriç'e. Zorunlu olarak yemekler yerde yeniyor, ben büyüyüp ayaklanınca işler zorlaşıyor, çünkü gelip gelip tencerelerin, tabakları içine oturuyorum. Annem babaannemden iki sandalye istiyor, babaannem vermiyor, "Kötü komşu insanı hacet sahibi eder, kendiniz alın" diyor. Anneme ölene kadar unutmayacağı bir kötü anı bırakıyor. Sonra bir şekilde babamın üstünde uzaylı rolüne büründüğü, açılır kapanır 4 ahşap koltuğu alıyorlar, bir nevi bahçe mobilyası esasen. Annemin aklında hep gerçek koltuklar. Sonunda ikinci el de olsa muradına eriyor. Koltukları bir güzel siliyor, büyük odaya yerleştirip, sağlık kabini sehpalarını da yanlarına diziyor. Yıllar içinde annemin bir sürü koltuk takımı oluyor ama sanmam ki hiçbiri o elden düşme kırmızı koltukların yaşattığı mutluluğu yaşatsın.
Tüm bu maceralar yaşandıktan bir yıl sonra Babil Kulesi'ndeki kiralık evimize taşınıyoruz. Sağlık kabininin tabelası kömürlükte tozlanmaya bırakılıyor. Afacan ötesi bir komşumuz var, Hava Kuvvetleri Bandosu'nun şefi Tarık Abi. Ne sebeple bilmiyorum, babamla kömürlüğe indikleri bir gün tabelayı görüyor, babamın hoşuna gitmeyeceğini bildiği için bir plan kuruyor. Tabela bir gün kömürlükten çıkıyor ve babamın eve döneceği saatte tüm caddeden görünecek şekilde yatak odasının penceresine yerleşiyor. Babam iş dönüşü bizi görme umuduyla kafayı kaldırınca tabelayı görüyor. Kimin başının altından çıktığını çok iyi bildiği için soluğu Tarık Abi'lerde alıyor. Kahkahalar havada uçuyor ve aylar, hatta yıllar süren bir espri konusu oluyor fenni sünnetçi tabelası.
Ne şekilde yok edildiğini hatırlamadığım bu tabela sabah sabah babamı düşünmemin ardından nereden çıktı da geldi hafızamın derinliklerinden bilmiyorum ama yüzümde kocaman bir gülümseme oluşturduğu kesin. Bugünün blog konusuna dahil olan herkesin ruhu şad olsun diyeyim ve tam da o yıllardan bir aile resmi ekleyerek yazıyı bitireyim. Buraya kadar gelebildiyseniz sabrınız için teşekkürler 😊
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder