.

.
.

9 Temmuz 2023 Pazar

AY DÖKÜMÜ / 9 TEMMUZ

Onca yağmur sonrası fırın yandı, yanmakla kalmayıp kapağını da açıp tüm ısıyı üzerimize saldı. İşin tuhaf yanı ise hâlâ yoğun bir nemlilik hissetmemizdi. Antalya dedi ki: "Ankara bizi kıskanıyor" 😀 Yağmurdan ve bir türlü yazın gelemeyişinden sürekli şikayet ettiğim için sıcak ve nem karşısında kapattım ağzımı, sonuçta bunu ben istedim. Yine de nem biraz azalsa fena olmaz, protez ameliyatı sonrası barometre ve hidrometre özelliği de kazanan dizlerim isyanlarda zira...

Haziran ayı nasıl geçti derseniz kullanacağım tek kelime "yoğun". Önce yerleşme telaşı, ardından su borularında yapılan tadilat, tadilatın bıraktığı enkazı temizleme, bütün bunların üstüne haliyle hastalanma, sonra bayram temizliği, üstüne bayram telaşı derken yeni yeni ayaklarımı uzatıp dinlenebildim. Gariptir ki bunca yoğunluğun arasında epeydir hiç okumadığım kadar kitap okuyup, kız kardeşle buluşarak eski Ankara semtlerinin sokaklarını, parklarını, cafelerini teftiş etme fırsatını da bulmuşuz. İspatı aşağıdaki fincanlarda 😀☕


Ve çok sevindiğim birkaç buluşma da yapmışım, Instagram ve blogda tanıyıp uzun zamandır görüşmeyi planladığımız iki arkadaşla sonunda şeytanın bacağını kırmış ve Ankara'da buluşup uzun uzun sohbet etmişiz. Henüz Ankara arkadaş grubumla görüşemesem de başka birkaç hoş buluşma da eklenmiş Haziran anıları arasına. 

Kitap okuma hızım artmış ama film ve dizi konusunda nal toplamaktayım geldim geleli. Ana akım medyada-ki onları da ertesi gün netten izliyorum" takip ettiğim "Yargı", "Kızılcık Şerbeti" ve "Güzel Günler" sezon finali yapalı beri dizilerle bağlantımı kopardım. Üye olduğum platformlardakileri kontrole de henüz fırsatım olmadı. Toplamda dört film izleyebildim. Biri Lea Seydoux'un başrolünü oynadığı "Güzel Bir Sabah", adı kadar güzel ve bir o kadar da iç acıtıcıydı, diğeri izlemesem de bir şey kaybetmezmişim, zaman kaybı dediğim "Merve Kült", üçüncüsü Genco Erkal'ın "Genco" belgeseli ki aktöre olan sevgim katlandı. Ve son olarak Ömer Kavur'un unutulmaz filmi "Kırık Bir Aşk Hikayesi"ni restore edilmiş haliyle MUBİ'de bir kez daha izledim. Hümeyra'nın, Kamran Usluer'in, Halil Ergün'ün, Mehmet Esen'in ve Güler Ökten'in gençliği, Neriman Köksal'ın heybeti, kaybettiğimiz sanatçılara duyduğum özlem hüzünlendirdi beni. Zaman nasıl da geçiyor. 1981'miş çekim yılı, en az üç kez izlemişimdir, her seferinde ilk kez izliyormuş gibi zevk alıyorum. Ömer Kavur'u son filmi "Karşılaşma"nın galasında, Altın Portakal Film Festivali'nde görmüştüm. Tam sohbet sırasında filmin ödül aldığı haberi gelmişdi, çok mutlu olmuştu. Kanser tedavisi görüyordu o sıralar, hatta bu film de bir kemoterapi sahnesiyle açılıyordu. Keşke daha uzun yıllar böyle güzel filmlere imza atabilseydi, huzurla uyusun...

Ömer Kavur deyince dün kaybettiğimiz Özkan Uğur'u da anmadan geçemeyeceğim. MFÖ benim çok fanı olduğum bir grup değildi, Yeni Türkü ve Grup Gündoğarken'ciydim ben. Ama MFÖ'nün Türk Pop Müzik tarihindeki yeri inkar edilemez. Mazhar'ı göz ardı edersem Özkan ve Fuat'ı, özellikle Özkan'ı severdim. Müzik hayatının yanı sıra beyazperdedeki başarısı, özellikle "İkinci Bahar"daki zabıta rolü unutulmazdı. Huzurla uyusun. Sanki pırıl pırıl renkli ışıklarla aydınlatılmış bir mekanın ışıkları birer birer sönüyor onları kaybettikçe biz giderek karanlığa gömülüyoruz. 

Yağmurlu pazar gününden sevgiler gelsin size...


3 Temmuz 2023 Pazartesi

HAZİRAN OKUMALARI / 3 TEMMUZ

Bayram bitiğine göre gündelik sade yaşamlarımıza geri dönebiliriz, bayramın diğer günlerden farklılığı bizim gibi ev kuşları için daha sıkıcı olması idi, yoksa emekliye her gün tatil, deliye her gün bayram. 

Haziran ayı Ankara yolculuğuna, yerleşme faaliyetlerine, üstüne 5 gün süren tadilata, ardından yapılan temizliğe, üç güren süren hastalığa, bayram telaşesine rağmen okuma açısından verimli bir ay oldu, sadece okuma değil Storytel'in eşlikçiliği de hayli kabarık olmuş Haziran'da. Neredeyse üç ay süren ataletten sonra şeytanın bacağını kırdığım için mutluyum, kutluyum. Gelelim kitaplara:


Yarısı bu ay, yarısı geçen ay okunan sonuncu kitabı da sayarsanız 14 kitap devirmişim Haziran ayında. Aferin bana. 

-Kazan doğumlu Rus yazar Guzel Yakhina'nın tamamen tesadüfî aldığım kitabı "Çocuklarım" biraz fazla uzatılmış olsa da severek okuduğum bir kitap oldu. Volga boylarında yerleşik Alman kolonilerinin hayatı, öğretmen Bach'ın yaşadıkları üzerinden anlatılıyor. Bir süre ders verdiği Katya ile evlenip onun elma bahçeli çiftliğine yerleştikten sonra başına gelenler ise Sovyet Devrimi'nin ilk yıllarıyla koşut. Karısı Katya'nın doğum yaparken ölmesinden sonra hayatını kızım dediği Ançe'ye ve sonradan aileye dahil olan Vaska'ya adayan Bach'ın maceralı ve biraz gerçeküstü yaşamını merak ediyorsanız bu kitabı okuyun derim...

-Ayfer Tunç ne yazsa okurum dediğim yazarlardan lakin "Kuru Kız"ın yayınlandığını öğrenince almak için çok istekli olmamıştım. Bir süre sonra dayanamadım ve elbette ki alıp okudum. Pek çok kişinin kitap hakkındaki görüşleri olumsuzdu, yazarın daha önceki edebi yönü yüksek kitaplarını bilince böyle düşünmeleri bir yerde normal denebilir ama gündelik hayatta karşımıza çıkıp görmezden geldiğimiz, çevremizdekilerin bizi aşağıladığını fark edip de karşı koyamadığımız durumları, insanların sinsiliğini, çıkarcılığını öyle güzel anlatmıştı ki söyleyemediklerimi yazmış diye düşündüm. Erkeklerin çok iyi anlayamayacağı bir kadın kitabı bence "Kuru Kız". Varsın diğerleri kadar güzel olmasın, her gerçek de güzel değil zaten...

-"Kayıp Çocuk Arşivi" ile tanımıştım Valeria Louiselli'yi ve çok sevmiştim, lakin ne daha sonra okuduğum "Dişlerimin Hikayesi", ne de "Kalabalıkta Yüzler" bana o kitaptan aldığım tadı vermedi. Romanını yazarken yaşamıyla hesaplaşan bir yazarın hikayesi "Kalabalıkta Yüzler". Bana çok hitap etmedi diyeyim, siz denemek isterseniz buyrun :)

-İsmini Yeats'ın bir şiirinden alan "Kırlangıçlar Gibi Geldiler" bu ayın severek okuduğum kitaplarından biri oldu. Annelerine çok düşkün iki erkek kardeşin çevresinde geçiyor roman. Üçüncü bir kardeş beklenmekte ve özellikle küçüğün kafasında bu nedenle soru işaretleri dolanmaktadır. Üstelik İspanyol gribi salgını vardır ve salgın o güzel aileye de musallat olacaktır. Hüzünlü ve sıcak bir öykü, okuyun derim...

-"Benzer Kuşlar Birlikte Uçar", Banu Dağıstan'ın bu deneme kitabını bana yazarın da arkadaşı olan çok sevdiğim genç bir arkadaşım armağan etti, şöyle bir karıştırayım diye başladığım kitabı bir solukta okudum. Normalde akıl veren, yol gösteren, çözüm dayatan kitapları sevmem, keza kişisel gelişim kitaplarına yaklaşmam bile. Lakin bu kitap öyle insana dayatmadan, sohbet eder gibi, bazı gerçekleri yabancı dillerden kelimeleri başlık alarak yazmış ki çok severek okudum, siz de okuyun, benzer kuşlarınızla birlikte uçun...

-Ayın mücevher kitaplarından biri de "Annelerin Kutsal Pazarı" oldu. 1900'lerin başında, İngiliz taşrasında geçen bu novella o yöredeki malikanelerden birinde hizmetçilik yapan Jane'nin-ki sonradan ünlü bir yazar olacaktır-ağırlıklı olarak bir gününü konu alıyor. Gizli bir ilişki yürüttüğü komşu köşkün varisi Paul Sheringham'dan gelen davet Jane'in hayatında büyük değişikliğe sebep olacaktır. Kitap konusundan ziyade dantel gibi işlenmiş cümleleriyle mest etti beni. Okuyun derim...

-Emir Çubukçu'nun "Yaban Hayvanı Koleksiyonu" bir öykü kitabı. uzun zamandır öykü okumaktan çok keyif almıyorum, istisnaları var tabii ki. Bu kitap için kötü diyemem, öykü seviyorsanız seveceksiniz ama okumasanız bir şey kaybeder misiniz, hayır tabii ki...

-Yıllar önce okuduğum "Acı Çikolata" benim en sevdiğim kitaplardan biridir, hemen akabinde filmini de izlemiş ve çok beğenmiştim. Tita aklımdan hiç çıkmayan roman kahramanlarından biri olmuştu. Bir gün Dost Kitabevi'nde yeni çıkanları incelerken bu eski dostla karşılaşıverdim: "Tita'nın Günlüğü". Üstelik kitabın formatı şahaneydi, el yazısıyla günlük şeklinde basılmış, fotoğraf ve resimlerle bir günlük havası verilmişti. Genelde internetten yapıyorum kitap alışverişlerimi ama o kadar cazip geldi ki kitabın formu, oracıkta satın alıverdim ve eve gelir gelmez de okumaya başladım. Esasen değişik bir şey yoktu, "Acı Çikolata"da geçen öykü bu kez Tita'nın gözünden, günlüğünde anlatılmıştı. El yazısının eğik ve ince oluşu okumayı zorlaştırsa, diğer kitap kadar haz vermese de bir koleksiyon kitabı olarak benim gibi kitap meraklıları için alınması ve saklanması gereken bir kitap olarak kitaplıkta yerini buldu. 

-Üstteki kitapla yanyana duran "Kara Geçmişim"i de almamam mümkün değildi tabii, "Acı Çikolata 3" yazıyordu kapağında. Lakin hayal kırıklığı oldu, sanki seriyi tamamlamak için yazılmış bir pembe dizi kitabı gibiydi. Tita'nın üç göbek sonrası yeğenlerinden Maria'nın yaşam öyküsünü anlatan bu kitaba bence hiç heves etmeyin, "Acı Çikolata" anılarınızdaki gibi kalsın. 

-Yazarı ilk okuyuşum, "Yüzücüler" özellikle ikinci yarısıyla tokat gibi çarptı yüzüme. Alice'i tanımaya başladığımız "çatlak" metaforlu ilk bölümü ilginç anlatımıyla sevdim, sonrası ise sorgulatıcı ve ürkütücüydü. Bakımevi olmasa da huzurevi deneyimini bir yakınında yaşamış, üstelik orada kalan kişi çok mutluyken sürekli başkalarından vicdan azabı pompalayıcı sözler işitmiş biri olarak gerek Alice, gerek kızı ile yakınlık kurdum. Okuması kolay ama sindirmesi zor bir kitap "Yüzücüler", tavsiyemdir...

-"Geceden Beri"yi "Everest İlk Roman Ödülü" almış bir kitap diye merak ederek atmıştım sipariş sepetine. Ne okudum, kim kimdi, niye Gece'ye böyle garip bir misyon verilmişti, annesi niye ikide bir konuya dahil ediliyordu bilemedim. Bir daha ödüllü kitap okumamaya yemin etmediysem de sanırım ihtiyatla yaklaşacağım. Kısacası hayal kırıklığı oldu, ben ettim siz etmeyin demesem de siz bilirsiniz...

-"Beş Kız Kardeş" hakkındaki düşüncelerim de farklı değil. Plajdaysanız, güneşlenirken vakti boş geçirmeyim diyorsanız ya da kafa dağıtıcı bir şey okuyayım, fazla zihnimi yormayım diyorsanız buyurun, kayıp dayısını arayan, Alzheimer hastası dört teyzeye ve Alzheimer'e ramak kalmış bir anneye sahip Cecilia'nın öyküsü tam size göre, yine de şu kitap pahalılığında işte buna ben ettim, siz etmeyin derim :)))

-"Acıyla Çarp Kalbim"in gerek ismini, gerek yazarını çok fazla duyup okuyunca okumazsam eksik kalırım gibi bir duyguya kapılmıştım. Kapılmasam iyiymiş. Kendi çocuğunu kıskanan bir annenin öyküsünü anlatıyor kitap. Kıskançlık gibi derinlikli bir konunun bu kadar basit anlatılışı hayal kırıklığı yarattı bende. Ne kitabı, ne kahramanları sevdim. Ödüllü kitaplara yanaşmama konusu da iyice pekişti bünyede...

-Ve Haziran sonu başlanıp Temmuz başı biten canım Nancy Huston'un okuduğum üçüncü kitabı olan "Şeytanın Çalgıları"na gelecek olursak Haziran'ı gerçek bir edebiyatla bitirdiğimi söyleyebilirim. Günümüzde ve 300 yıl öncesinde geçen iki farklı öyküyü içiçe geçirmiş Nancy Huston bu kez, insan her yazdığında bu kadar değişik temalarda mı oluşturur kitaplarını? Kitabın ana kahramanı yazar kadın kendi öyküsünü ve kendi hayatından hareketle annelerini doğum sırasında kaybeden ikizler Barbe ile Barnabe'nin öyküsünü anlatmış. Günümüzün kadın-erkek ilişkileri, babanın baskıcı yönü, hep kadına düşen kariyerden vazgeçme durumu, duygusal ve bedensel ilişkileri ile geçmişin dinsel baskısı, cadılık suçlamaları, hamilelik, istenmeyen bebekler ve çaresizlik hepsi geçmişten bugüne birbirine pas vererek anlatılmış, ana tema ise hep anne ve onun yoksunluğu. Bir "Fay Hatları" ya da "Ağır Ölüm" kadar olmasa da ilgiyle okudum. Bugüne kadar tanışmadıysanız Nancy Huston'a bi şans verin...

Gelelim Storytel dinlemelerime, bu ay gerek temizlik, gerek bayram hazırlıkları nedeniyle iş ve yemek yaparken bol bol dinleme fırsatım oldu, çoğunu da çok büyük zevkle dinledim:

-Storytel tercihlerim genellikle Osmanlı'nın son dönem yazarlarına kayıyor, çoğu eski Yeşilçam filmlerini andırsa da çok severek dinliyorum. Mehmet Atay, Dilber adında bir köle kızın yaşadıklarının anlatıldığı Sami Paşazade Sezai'nin "Sergüzeşt"ini o kadar güzel seslendirmiş ki kitabı dinlemedim adeta yaşadım. 

-Oktay Akbal'ın gençlik anılarını anlattığı "İnsan bir Ormandır"ın seslendirmesini Serhat Yiğit yapmış. İnişli çıkışlı ruh halleri, özellikle karısı ve kadınlar hakkındaki olumsuz ve maçomsu yorumları kitabı itici bulmama neden olup yazardan da bir ölçüde soğuttu. Yine de o devri anlattığı için ilginçti. 

-Memduh Şevket Esendal'ı çok severim. O'nu ilkokul yıllarımda, babama ait kırmızı deri ciltli "Otlakçı" isimli öykü kitabıyla tanımıştım. O kadar çok okudum ki o kitabı bazı kahramanların adı bile hala zihnimde kayıtlıdır. Sonraları yaşam öyküsü de dahil olmak üzere pek çok kitabını okudum, "Ayaşlı ve Kiracıları"nı radyodan skeçler halinde dinlemişliğim de vardır. Sanırım telif hakkı zamanaşımına uğrayınca bu aralar pek çok yayınevi yazarın kitaplarını ardarda basar oldu. Bir nevi "Küçük Prens" olayı :) Ben süreklilik olmaması nedeniyle "Mendil Altında" isimli öykülerini seçtim, birçoğunu daha önce okumuş olsam da ve Altay Çapan'ın seslendirmesiyle zevkle dinledim. 

-Araya bir de uzun şiir aldım, çok sevdiğim bir şiiri, Adnan Yücel'in "Yeryüzü Aşkın Oluncaya Dek" şiirini, Mehmet Atay o kadar güzel seslendirmiş ki Storytel'iniz varsa ve şiir seviyorsanız mutlaka dinleyin derim. 

-Yine dinleyecek öyküler ararken Sabahattin Ali'nin "Kırlangıçlar"ını buldum. MŞE'de olduğu gibi öykülerin çoğunu önceden okumuş olsam da Yüce Armağan Erkek'in sesinden severek dinledim, özellikle iki kez okuduğum "Ayran" öyküsü bir defa daha içimi sızlattı. 

-Polisiye sevmeme rağmen bu alanın piri Agatha Christie çok okuduğum bir yazar olmamıştı. Bu eksikliğimi polisiyelerini dinleyerek gidermeye çalışıyorum. En ünlü romanlarından "Doğu Ekspresinde Cinayet"i de Murat Eken'in şahane seslendirmesiyle dinleyince kendimi o trenin içinde, Hercul Poirot'un yanı başında gibi hissettim. 

-Şermin Yaşar'ın son kitabı "Deli Tarla" bana iş yaparken yorgunluğumu unutturan dinlemelerden oldu. Erkan Bektaş'ın seslendirdiği öykülerden kitaba adını da veren "Deli Tarla" sürprizli sonuyla epey güldürdü. 

-Nazan Bekiroğlu hiç okumadığım ama sağdan soldan çok sevildiğini duyduğum bir yazar olunca "Mücella"ya bir şans vereyim dedim. Bedia Ener o kadar güzel seslendirmiş ki Mücella'nın öyküsünü dinlemelere doyamadım. Kendinize bir yol arkadaşı ya da işlerinize yardımcı arıyorsanız dinleyin derim. 

-Kolaja eklemeyi unuttuğum bir kitap daha dinledim ve çok sevdim, yazarı Mine Söğüt'ün kendi sesinden dinlediğim "Kürt Kediler, Çingene Kelebekler" şahane bir Dolapdere öyküsüydü. Hayli de etkileyici idi. 

-Ve son olarak okumadığım bir Oğuz Atay kitabını dinleyerek seriyi tamamlamış oldum: "Korkuyu Beklerken". Yazarın öykülerini yine Murat Eken seslendirmiş. 

Oldukça verimli bir ay olmuş değil mi, darısı Temmuz'a ve diğer aylara...





1 Temmuz 2023 Cumartesi

İYİ Kİ DOĞMUŞSUN BLOG / 1 TEMMUZ

Sabah Ekmekçi Kız sisterimin güzellikleri yazdığı blogunda  Ekmekçi Kız'ın 17 yaşına girdiğini okuyunca birden hatırladım. Benim Leylak Dalı da 14. yaşına girmiş meğer bu ayın başında. Ne ayıp, ne ayıp, diz protezlerinin bile doğum gününü kutlayan ben bunca yıl şahsıma terapi hizmeti görmüş, bir çok dost kazandırmış, ufkumu açmış ergen blogumun doğum gününü unutayım, yazıklar olsun bana. Gecikmeli de olsa bir doğum günü postuyla gönlünü alayım bari canımın için blogumun, güneşi görünce coşan sardunyamı da doğum günü armağanı yapayım:


2009 yılıydı, annemi kaybedeli ve emekliye ayrılalı çok olmamışken, bilgisayarla birbirimize epey ısınmışken, Antalya'nın yaz sıcaklarında nasıl vakit geçirsek derdine düşmüşken birdenbire "Neden benim de bir blogum olmasın?" fikri kafamda canlanıvermişti. Blogların en verimli çağıydı, ne Instagram vardı henüz, ne Twitter, ne TikTok, ne Reels videoları. Facebook yeni yeni hayatımıza giriyordu. Tek yaptığımız msn'den birbirimizle chatleşmekti. Bir sürü blogu takip ediyordum ve çok zevkli geliyordu. 6 Haziran'dı, geçtim bigisayarın başına ve Leylak Dalı blog hayatına ani bir giriş yaptı. İlk postum Hoşgeldim adını taşıyordu ve 7 yorum almış, pek sevinmiştim. Oysa yorumlardan biri kız kardeşimden, biri bir reklam blogundan, bir diğeri bloglararası bir yarışma sitesinden geliyordu. İçlerinden üçünün kendi blogları vardı-ki artık üçü de yok blog aleminde ya da belki var benim haberim yok-birini takip ediyordum, diğer ikisi sanırım tesadüfen görmüştü. Olsundu, yine de sevinmiştim 😃 O hızla ikinci bir post girmiştim, konu kâdim yazarım Füruzan 😊 Başlık resmim bir arkadaşımın çektiği leylak fotoğrafı idi, ilk postun altında ona da bir teşekkür yollamıştım. Ne yazık ki artık aramızda değil sevgili Sevim, bu vesileyle onu da anmış olayım. 

İlk takipçiler, ilk yorumlar, giderek artan izleyici sayısı, giderek yetkinleşen yazılar derken bugünlere geldik. Şu hayatta yaptığım için çok mutlu olduğum, asla pişmanlık duymadığım işlerden biridir bu blogu açmak. Bana çoğuyla yüzyüze de gelip dost, kardeş, hatta kanka olduğum pek çok arkadaş kazandırdı.  Keşke ilk zamanlardaki canlılık devam etseydi ama insanoğlu kolayı seviyor, uzun yazıları okumaktansa bir fotoğrafa bakmak daha cazip geliyor. Instagram, Twitter ve diğerleri blogların pabucunu dama attı ama benim gibi inatçı bir azınlık hala devam ettiriyor blog yazılarını, çok da iyi ediyorlar. Dilerim uzun yıllar sürer bloglarımız ve blog dostluğumuz. Bayramı da bitirirken ergen blogum ve ben hepinize sevgiler yolluyoruz...


27 Haziran 2023 Salı

TURUNCU ÇİÇEKLİ BATTANİYE


Sabah yatakları toplarken katladığım battaniyeye bir süre uzun uzun baktım. Üzerinden geçen zamanın, yıllardır üstünü örttüğü kişilerin, üşümesini engellediği dizlerin, serilip uzandığı yatakların varlığından habersiz hâlâ canlı renkleriyle hizmet vermeye devam ediyordu. Benimdi o battaniye bir zamanlar, çok severdim. Portakal rengine olan düşkünlüğümün had safhaya vardığı dönemlerde yine portakal rengi ağırlıklı döşenmiş, 17 yaşımdan sonra sahip olabildiğim odamı neşelendirirdi turuncu çiçekleriyle. Portakal rengi tüllerimle, ayçiçeği desenli kalın perdelerimle birlikte kışları her daim gri olan Ankara'da, odama güneş doğardı adeta. Babam bir Ulukışla seyahatinde getirmişti battaniyeyi, içim açılmıştı görünce, hemen el koymuştum. 

Babamın kökeni Niğde, Ulukışla idi. Bir demiryolu lojmanında doğmuş, o nedenle midir bilinmez hayatı boyunca trenlere ve istasyonlara sonsuz bir sevgi duymuş, bu sevgisini de genetik bir faktör gibi biz kızlarına ve hatta torununa geçirmişti. O ilkokuldan sonra bir türlü gelişmeyen bu küçük ilçeden ayrılsa da, yaz tatillerimizin bir kısmını dede-babaanne ziyareti nedeniyle Ulukışla'da geçirirdik. Çalışma hayatı istasyonlarda geçen dedem emekliliğini de istasyona bakan bir tepenin yamacındaki, kendi elleriyle yaptığı iki katlı evinde geçirmekte, yazları da ilçenin biraz dışındaki kocaman bahçesine göçmekte idi. Babam kökenlerini kurcalamayı çok severdi, ikide bir soy ağacı yapmaya niyet eder, akrabalarını soru yağmuruna tutar, kim kimin nesi notlar alır, sonra da bize aktarırdı. Sülalenin bir kısmı hemen ilçenin yakınındaki bir köyde yaşıyordu. Babamın anlattığına göre Harput'tan göç etmişler ve millet Amerika'ya yerleşirken bizimkiler ne hikmetse iğdeden başka ağaç yetişmeyen-ki onu da hiç önemsemedikleri için çit olarak kullanır, çalı derlerdi-bu Orta Anadolu bozkırına sermişlerdi postu. Göz alabildiğine boz toprak. Lakin ironik bir şekilde bu bozkırı bir bıçak gibi kesen E5 Karayolu'nun öte tarafı yemyeşil bir Cennet'ti. Köydekilerin çoğunun burada dönümlerce bahçesi vardı, sınırları "çalı" dedikleri iğdeden çitlerle çevrilmişti, Bahar gelince kimi kışa kadar burada kalıp bahçeyle uğraşır, kimi gidip gelirdi. Dedem kalanlardandı. Oraya gittiğimizde gündüzleri iyi kötü bahçede, meyve ağaçlarının altında, asmalardan koruk toplayıp terleterek, damda kurumaya bırakılmış yarı yaş kayısıları lüpleterek geçerdi ama gecelerden ödüm kopardı. Bir dağ başı ıssızlığında ve karanlığında-elektrik yoktu bahçelerde, gölgeleri büyütüp insanı korkutucu hayallere salan gaz lambasının titrek ışığı eşlik ederdi gecelere-uzaktan gelen köpek havlamalarını ve E5'den geçen araçların seslerini dinleyerek annemin koynuna sokulurdum. 

Seyrek de olsa, E5'in karşısında, yürüyerek bile gidilebilen köye gidilirdi. Babamın çok sevdiği amca oğlu yaşardı orada. Çoğunu bugün bile bilmediğim onlarca hala, onlarca amca, onlarca yenge, onlarca kuzen kuşatırdı etrafımı. Şapırtılı öpücükler, hararetli sarılmalar, saç okşamalar benim gibi içine kapanık, kendi varlığıyla hoşnut evin tek çocuğuna fazla gelirdi. Hele bu ziyaretlerden birinde henüz iki gün önce alınmış, üzerindeki üniforma gibi kıyafet nedeniyle babamın "Mektepten Gelmiş Mehmet" adını taktığı bebeğim de gözaltında kaybolunca 😃 iyice sıtkım sıyrılmıştı köy ziyaretlerinden. Sonraları babamın soy ağacı merakı nedeniyle öğrendiklerim köyün mizahi bir yönünü çıkaracaktı ortaya. Babamın anlattığına göre köyün kurucusu Kör Osman dedemizmiş. Neden bozkırın ortasına yerleştiğinin mantıklı açıklaması ancak körlüğüyle yapılabilir sanırım 😃 Babam şevkle devamını getirirdi: "Sonra onun oğlu Mor Mustafa, Kambur Bilal..." derken, devamının kulakları ağır işiten dedemle geleceğini sezer, babamın sözünü kesip "Adeta bir Defolular Köyü imiş" diye kahkahayı basardım. En çok Mustafa'nın morluğu merakımı celbederdi, neden mordu acaba? Rengi mi, giysisi mi? Meçhul, artık öğrenmenin bir yolu da yok. 

Battaniyeden soy ağacına gelişimi klavyemin gevezeliğine verin. İşte bu battaniyeyi Ulukışla ile Konya Ereğli arasında "Yol Çatı" denilen bir sapaktaki benzin istasyonunda çalışan babamın amca oğlu, bir Almancı aileden satın almış, sonra da babamla bize hediye olarak yollamıştı. Almanya doğumlu battaniye yıllardır hizmet veriyor bize nice anıları tüylerinin arasında taşıyarak. Sizlere de anlatacak bir şeyleri varmış okuduğunuz gibi. Bayramınız kutlu, gülümseten anılarınız çok olsun...

22 Haziran 2023 Perşembe

ANNEM BALERİN OLSAYDI / 22 HAZİRAN

Dört gün süren tadilatın üstüne üç gün süren hastalık ve 2 gün süren perde yıkama, cam silme vs temizlik faaliyetinden sonra sonunda kendimi dışarı atabildim. Yüksel Caddesi boyunca yürüyüp kızkardeşle buluştum. Önce yoluma rengarenk giydirilmiş chuacuha cinsİ bir köpek çıktı, neredeyse ayağıma işeyecekti, birkaç santimle sıyırdım 😃 Yol üstü bir dükkanın köpüşü, çok sevimli, her daim rastlarım. Sonra bir yemek dükkanının önünden geçtim, aman Tanrım, aşçı olduğu belli olan kadının boynunda kordona dizilmiş ben deyim on beş, siz deyin yirmi, belki de daha fazla tam altın takılıydı. Bu devirde derdin ne be annem, cesaretini seveyim. Yüksel'in akasyaları yağmurlardan coşmuş, "Gölge ederim, başka da ihsan istemeyin" demekteydiler. Konur ve Selanik kalabalığının arasından sıyrılıp buluşma yerine ulaştım. 

Bütün bunları göz ucuyla dikizlerken aklıma tuhaf şeyler gelmekteydi. Dün Instagram'da Ayşe Arman bir gönderisinde annesinden bahsediyordu, cami yıkılsa da mihrap yerinde, güzel, neşeli, hayat dolu bir kadın, balerinmiş ve Adana'da ilk bale okulunu o açmış. Kendi kendime "Acaba" dedim, "benim annem de balerin olsa hayatımda bir değişiklik olur muydu?". Sonra annemi bale yaparken gözümün önüne getirip sokak ortasında gülmemek için kendimi zor tuttum. Benim annem ki düğünlerde zorla piste itilmezse kendiliğinden ne oyun oynayan, ne dans eden bir kadındı. Piste itildiğinde de ayıp olmasın diye kollarını dirseklerinden kırıp, parmaklarıyla iki şık şık edip yerine otururdu. Bilmezdi çünkü oynamayı, ilgi alanı değildi, keza dans ettiğini de çok ender gördüm, babam zorlarsa şöyle bir dönerdi. İşin ilginci annemi annesinin-bugün kardeşim babası olduğunu iddia etti-düğünden önce dans öğrensin diye o yılların meşhur, belki de tek dans okulu olan Cavga Dans Stüdyosu'na göndermiş olması. Stüdyo referans olarak annemi gösterse sanırım müşteri tutamazdı 😀 Çocukluğumda önünden çok kere geçmişliğim vardı bu stüdyonun ama işte anneme dans öğretmeyi becerememişler 😀 Ben hayal etsem de annem balerin olamazmış zaten, neticede ben de. Zira bizde beden senkronizasyonu yok, vücudun üstünü hareket ettirsek altı duruyor, altını hareket ettirsek üstü, annem bunu bildiğinden kendini sahalara salmıyormuş, bizde öyle bir duygu yok, keyfimiz yerindeyse sallan yuvarlan, kim takar senkronizasyonu 😂

Bu duygularla kız kardeşle buluşup meseleyi biraz da onunla tartıştım, ikimiz de epeyce güldük. Sonra kahvelerimizi içip yeni açılan Penguen Kitabevi'ni ziyarete karar verdik. Şemsiyeli Konur Sokak'tan geçerken bir selfie çektik, o Instagram'da, sokak burada:

Yolu neredeyse yarılamıştık ki kardeşim toplantısına yetişemeyeceğini fark etti ve caydık kitapçıya gitmekten, az önce önünden geçtiğimiz bahçeli, şirin görünen lokantaya girmeye karar verdik. Küçük bahçedeki küçük masalardan birine yerleştik, o patates çorbası ve kuru dolma, ben patlıcanlı sulu köfte istedim, sulu köfte susuz geldi ama lezzetliydi. Lakin porsiyonlar biraz küçüktü. Denemiş olduk, "Bir daha gider miyiz, gitmeyiz" dedik ve geri döndük. 

Geldiğimiz rotayı geri yürüyüp Dost Kitabevi'nde biraz bakındıktan sonra o toplantıya, ben eve ayrıldık. Yarın bir aksilik olmazsa hoş bir planımız var, gerçekleşirse paylaşırım...



18 Haziran 2023 Pazar

SULU İŞLER / 18 HAZİRAN

Ankara'da yazları geçirdiğimiz evimiz 60 yaşında bir teyze, (evlerin dişi olduğunu düşünüyorum) belki de daha fazladır, nüfusa küçük  yazdırılmıştır 😀. Sobalı sisteme göre yapılmış, odaları salona açılan ve nefret ettiğim buzlu camlı kapıları olan, hani şu Fransızca'dan arak salon-salomanje denilen türden içiçe salonlu, genişçe bir mekandı ilk taşındığımızda, yanisi tipik 60'lar Ankara apartmanlarından. Biz taşındığımızda ergenlik çağlarındaydı. Annem eski evin ışığına alışkın olduğu için ilk işi o camlı kapıları sonuna kadar açmak oldu, oh at koştur, hem de apaydınlık. Lakin iki aya kalmadan kış geldi ve tam ortaya kurduğumuz döküm Şakir Zümre sobamız, kok kömürüyle sürekli beslesek de o hangarı ısıtmaya yetmedi. Çaresiz kapıları tekrar kapadık, iç salonların loşluğuna boyun eğdik, hoş zaten Ankara'da kışlar hep loştur. Dışarıya bakan salonu da çamaşır kurutma amaçlı kullanmaya başladık. Zira o yıllarda berbat bir hava kirliliği vardı, sokağa çıktığımızda burnumuzu silsek mendilimize kurum akardı. O kapalı bölüme serdiğimiz çamaşırların korkuluk gibi donduğunu iyi hatırlarım, ne ağır geçermiş kışlar. Sonraları doğal gaz geldi, eve kat kaloriferi döşendi, sobanın pabucu dama atıldı. Camlı kapılar açılmaktan da öte yerinden çıkarılıp hurdacıya teslim edildi. Annemin istediği ferahlık ve aydınlık tekrar zuhur etti. 

Gel zaman, git zaman bizler gibi ev de yaşlandı, önce anne, sonra baba öbür aleme göçtü. Eşyalar eskidi, alt yapılar yıprandı, yılların yükünü çekemez hale geldi. Şunun şurasında 4 ay kalıyoruz, idare edelim dedikçe idare edilemez hale geldi. Bu sene Ankara'ya geldiğimizde daha arabayı otoparka sokarken rastladığımız alt komşu mutfaklarına su sızıntısı olduğunu müjdeledi. "Yerleşelim, bakarız icabına" dedik. Eve çıktığımızda tuvalet ve banyoda muhtelif yerler borulardan damlayan sular yüzünden pas içindeydi. La havle çekip iyi kötü yerleştik ve tesisatçı arayışına girdik. El mahkum tüm borular değişecekti. Neyse ki evimiz yaşlı ve muhafazakar bir teyze olduğu için boruların duvar içinden geçtiği modern döneme erişememişti. Tavana yakın giriş yerleri ve banyodaki bazı bölümler hariç dıştan ilerliyordu. "Duvar kırdırma yok" diye şart koşmuştum zaten, eğer o şekilde bir değişim olsaydı şu an meftaydım ve bu satırları yazamıyor olacaktım. Yemişim estetik görüntüsünü. 

Biz niyet edince aynı cephedeki üst ve alt komşular da apartmanın ortak hattının değişimine dahil oldular. Tesisatçı bulundu, iki ayrı pazarlık yapıldı. Daha iki-üç yıl öncesine kadar tam takım beyaz eşya alınabilecek fiyata bir rakam sunuldu, cüzdan çığlık atsa da "He!" dedik, geldi aşağıdaki:



Görsel: Buradan

Bizimki biraz daha tombul ve biraz daha keldi, Kurt Cobain'e benzeyen ustalar da görmüştük ama her zaman denk gelmiyor öylesi 😀 Mutfağa girdi ve uvertür olarak matkap sesiyle gösteri başladı. 

Tam 4 gün sürdü Su Savaşları abilerim, ablalarım. "Yandım Allah!" deme raddesine gelmiştim ki bitti şükür. "Batarken güneş  ardından tepelerin, arkalarında bir enkazla veda vakti gelir Teletabilerin, pardon tesisatçıların". 4 gün boyunca her akşam aynı enkazı saatlerce temizledim. Diyeceksiniz ki bıraksaydın, nasılsa ertesi gün yine batacaktı, işte o zaman evin içinde uçarak dolaşmak ya da bir koltuğa ilişip asla kalkmamak, yemek yememek, banyo ve WC'ye gitmemek gerekecekti. Ev 4 gün boyunca plaj gibiydi, kum-çakıl-taş ve toz evin dört bir yanında özgürce dolaştı. Boruları birbirine birleştiren ne nane bir makineyse kokusundan alerjim atak yaptı, duvarlar delinirken oluşan toz evin en ücra köşelerine yerleşti. Her akşam temizlemenin yanısıra dün nirvanaya ulaştım. Defalarca sildim, defalarca süpürdüm, defalarca toz aldım, yine oradan buradan kum, taş, derz ve alçı fışkırıyor. Ustamızın uzmanlık alanı iyiydi ama ciddi anlamda pis çalışıyordu. Yine de sempatik biri çıktı, zamanında gelip gitti, dediğimizi yaptı, eline sağlık dedik yolladık. Şu anda belimin ağrısı, ellerimin uyuşukluğu tavan yaptı, dizlerimi saymıyorum bile. Neyse bitti, kurtulduk. Umarım yaşlı teyzemiz bize yeni bir damar tıkanıklığı, taşikardi, tansiyon problemi çıkarmaz... 

14 Haziran 2023 Çarşamba

BU ARALAR YAĞMUR VAR ANKARA'DA / 14 HAZİRAN

Ankara'ya geleli 17 gün oldu, ne naneleri kurutabildim, ne gönlümü avutabildim 😂 Gönül avutma kısmını kafiye olsun diye yazdım ama nane kurutma meselesi doğru. Kuzenin yayladaki bahçesinden taze taze topladığım ilaç ve hormon değmemiş naneleri gelir gelmez serdim gölge bir köşeye ama Kaygusuz Abdal'ın kazı hesabı "40 gün oldu kaynatırım kaynamaz". Bugüne kadar Ankara'da yazın-hatta kışın-serdiğim her şey taş çatlasa 5 günde kururdu, biz yanlışlıkla başka bir şehre geldik sanırım 😀 Aptallaştı güzelim naneler, ne taze-ne kuru elastiki bir şekilde arafta bekleyip durur. Hoş biz kuruduk mu ki naneler kurusun, gökyüzü tüm su deposunu Haziran ayı için stoklamış. Geldik geleli tek bir defa güneş gördük gün boyu, geri kalan günler yağıyor da yağıyor, seller akıyor da akıyor. Arap kızı desek ırk ayrımcı olacağız, tüm renkten insanlar camlardan bakıyor da bakıyor diyelim bari. Kırk yıllık Kani olmasa da Yani, kırk yıllık maniyi oldurduk işte 😀 

Bu kadar çok ve yoğun yağıp ortalığı perişan etmese yağmur doğayı canlandırdı, yeşiller yemyeşil oldu, toz toprak yıkanıp aktı. Güller şahaneydi ama yavaş yavaş geçiyorlar. Geçen defa C'ciğim yeterli bulmadı koyduğum gülleri, bu kez onun için fotoğrafladım önüme geleni:






Cep telefonu ve ışık nedeniyle yeterince net olmuyor ama makineyi yanımda taşımaktan vaz geçtim bir süredir. 

Dün kız kardeşle buluştuk, havadan su düşmediği anlarda sokağa atıyoruz kendimizi. Önce yeni açılmış bir Kore cafesine gidip kendimize Kore tatlısı ve tuzlusu, daha doğrusu pirinçlisi ve yosunlusu ikram ettik. "Gimbap" denilen yosunlu, ton balıklı ve pirinçli üçgen benim damak tadıma çok uymasa da yenilebilir düzeydeydi, Uzak Doğu mutfağını çok seven kardeşim bayıldı. Soslu pirinç keklerini ikimiz de yiyemedik, zira çok yapışkan bir şeydi, itinayla koruduğum diş köprülerime veda etme sebebim olabilirdi. Lakin en sona bıraktığımız içi sarı ve kırmızı fasulye dolgulu, dondurma ile ikram edilen balık formlu "Bung-Eo-Bbang" tatlısı fazlasıyla güzeldi. Sadece onu yemek için gidilebilir. Mekan çok şık ve sevimli idi, çalışan Koreli genç hanımlar da sempatik ve güler yüzlü:

Cafe sonrası baktık yağmurun henüz yağma niyeti yok, Sıhhiye tarafına bir göz atalım dedik. 8 aylık aralar verince her gelişimde yepyeni şeyler karşılıyor beni şehirde. Bu defa da eski Sağlık Bakanlığı binası Valilik olmuş, çevre düzenlemesi yapılmış, artık ön cephesi geçişlere kapalı. Sanırım buna bağlı olarak bitişikteki Abdi İpekçi Parkı da restorasyondan geçip düzenlenmiş, paklanmış, iyi olmuş. Son hali pek döküktü zira. Üniversite yıllarımda parkın yerinde bir Benzinlik, zabıta binaları ve zabıtanın kantini vardı. Arada uğrar, hesaplı fiyata bir şeyler düşürürdük o kantinden. 


Heykeltraş Metin Yurdanur'un 1979 yılında yaptığı "Eller" heykeli, parkın simgesi. O da bakımdan geçip temizlenmiş, hatta okuduğuma göre bizzat heykeltraşın kendisi de katkıda bulunmuş yenilemeye


Bu da parktan, eskiden soldaki ağacın olduğu adacıkta çok şirin bir çay bahçesi vardı. Çok kısa sürdü yaşantısı, keşke hala dursaydı, serin, suların şırıldadığı, ağaç altı masalarda çay içmek çok keyifli olurdu, zamanında denemiştim, biliyorum


Geldiğimizden beri caddeyi ırmağa çeviren üçüncü yağış bu, doluyla karışık şiddetli bir yağmurdu. Biz bu yağışlara Antalya'dan alışığız ama orada toprak anında çeker suyu, genelde seraları vurur şiddetli yağmur. Ankara'da ise altyapı yetersiz ve giderek nüfusun artmasıyla daha da yetersiz kalıyor. Asfaltın altına gömülen dereler intikam alıyor zannımca. O gün çok berbatmış, insanlar arabalarıyla suların içinde kalmışlar, yarı bellerine kadar ırmağa dönmüş asfaltın içinde kurtarılmayı bekliyorlardı. 

Olgunluk çağının sonlarına yaklaşıp yavaştan demansı başlayan apartmanımız sürekli sinyal veriyor. Antalya'dan geldiğimizde boruların sızıntı yaptığını, alt kata akma olduğunu öğrendik. Her yer pas içindeydi, yılların madeni borularının da bir dayanma gücü var haliyle. Sonunda bir usta bulundu, önce bizim cephenin boruları değişip su saatlerine bağlantı yapılacak, sonra da usta bizim eve girip tüm boruları yenileriyle değiştirecek. Bir "Kolay gelsin"inizi alırım pek kolay olmayacaksa da...