.

.
.

30 Kasım 2014 Pazar

PUF


Görsel: Buradan

Öğleye kadar en önemli uğraşım buz kalıbına dönmüş ayaklarımı ısıtmaktı, ne yaptımsa muvaffak olamadım. O süreçte boş durmadım tabii ki, "Mr. Selfridge" dizisinin 1. sezon 3. ve 4. bölümlerini izledim, izlerken bir adet battaniye motifi ördüm, ortalıkta yayılmış duran kimi kitap ve broşürleri toparladım, portakal reçelinin ikinci aşamasına geçip yarım saat kendi suyunda kaynattım. Mutfak mis gibi koktu. Soğuduktan sonra buzdolabına kaldırdım tekrar ve akşama ne yemek yapacağımı düşünmeye başladım. Pazar günleri yemek işini çoğunlukla geçiştiriyoruz, sanırsın çalışıyoruz ama işte eski alışkanlık. Kısır mı yapsam diye geçiriyordum aklımdan ki iki haftadır kısır yediğimizi hatırladım, caydım. Derken kafamda "puf" diye bir ampul yandı ve "puf böreği" yapmaya karar verdim. Bu kararı verdiğim için puf böreğinde usta olduğumu sanmayın, hayatım boyunca bir kere yaptım onu da bir yemek kitabından bakarak ve komşudan oklava alarak yapmıştım, yarısını da oklavayı iade ederken komşuya götürmüştüm. Sözkonusu yemek kitabı yıllar içinde parçalanıp mefta olduğu için sanal aleme başvurdum. İnternette bulduğum onyüzmilyonbin tarif üç aşağı beş yukarı birbirinin aynıydı. Malzemeleri asgari müşterekte birleştirip bir liste yaptım. Evdeki yoğurt süzme, karbonat bayat, oklavaysa hâlâ yoktu. 2 kişilik hane halkının 2. bireyini markete yolladım süzme olmayan yoğurt ve bayat olmayan karbonat almak üzere. Oklava markette satılmadığı için evdeki merdaneyi görevlendirdim. Yakın zamana kadar o da yoktu ama yılbaşı kurabiyesi yapmak için bir tane edinmiştim Allahtan. Malzemeler gelince önce çayı ocağa koydum, sonra sıvı malzemeleri karıştırdım, başladım un eklemeye. Bu "aldığı kadar" savsaklaması sanırım tarifini paylaşmak istemeyen haris aşçılar tarafından uydurulmuş. Bir de "kulak memesi" var ki ayrı bir facia, parmaklarım hamurla kulağım arasında mekik dokudu..... dersem inanmayın tabii ki. Kaç zamanın mutfak kadınıyız yahu, kulak memesi kıvamını bilmez miyim hiç :) Yalnız tarif sanırım 10 çocuklu bir aile için verilmiş, ekle babam ekle hamur una doymadı. Paketin tamamını boşalttım içine, oldu bir küvet dolusu hamur, sonunda kulak memesine ulaştım. Sırtını pışpışlayıp "hadi canım sen biraz dinlen" diyerek iç malzemesini hazırlamaya başladım. Peynirle dereotunu karıştırıp "bu kadar tembellik yeter" dedim hamura ve tezgahı unlayıp açmaya başladım. Merdane oklavaya benzemiyor tabii ki, sık sık aksilik etti, kavga dövüş açabildim. Bu arada tezgahı, yerleri ve üstümü başımı un içinde bıraktığımdan hiç söz etmeyim iyisi mi :) Annem puf böreği yaptığında kenarı sivri bakır bir tencere kapağıyla keserdi tavaya atmadan önce. Annemi anmak için ben de asimetrik yapmaya karar verdim ama bakır tencere kapağı olmadığı için evdeki en sevdiğim alet olan pizza kesicisiyle kestim. Eğriş büğrüş şekiller çıkardım. Pişince yanyana getirip puzzle yaparım dedim. Sıra kızartmaya gelince farkettim ki market siparişi verirken riviera zeytinyağı da vermek lazımmış. Bir süredir evdeki yegane sıvı yağ sızma zeytinyağı çünkü. O kadar çatlak su kaçırmaz dedim ve başladım cozur cozur kızartmaya. Koca bir kase tepeleme dolunca hamurun bir kısmını buzluğa kaldırdım, zaten yorulmuştum. Artık beslenme saati başlasındı. 

Şu anda midemde dinlenmeye terkettiğim puf börekleri eşliğinde yazıyorum, uykumu getirdi kâfir. Hani öyle pek muhteşem olmamıştı ama idare ederdi. Not vermek gerekirse 10 üzerinden 7 verirdim öğretmen olarak. Sanırım hane halkının ikinci elemanı daha çok beğendi, o 7,5 dan 8 verebilir diye düşünüyorum :)

29 Kasım 2014 Cumartesi

ARS LONGA VİTA BREVİS*

Cumartesi akşamını buluverdik bile, nasıl geçiyor günler anlamıyorum. Güzel bir haftaydı, etkinlik açısından verimli, iklim açısından biraz üşütücü. 

Perşembe akşamı Antalya Piyano Festivali kapsamında Gürer Aykal'ın yönetimindeki Akdeniz Filarmoni Orkestrası'nın seslendirdiği, solistliğini Freddy Kempf'in yaptığı "Gershwin Gecesi"ndeydim. Şahane bir konserdi. Leonard Bernstein'den "Batı Yakası Hikayesi Süiti", Gershwin'den "Rapsody in Blue" ve "1. Piyano Konçertosu"nu dinledik.




Ve sonra bir günlük domestik bir ara verip yılbaşı için kahveli portakal likörü ve portakal reçeli ilk aşamasını hazırladım. Hep sanat, hep sanat nereye kadar değil mi :)

Bugün tekrar etkinliklerime geri döndüm, Opera sahnesinde "Paris'te Bir Gece" isimli opereti izlemeye gittim. Operet renkli, eğlenceli ve güzeldi. Yanımızda oturan izleyici hanımsa ilginç. Perde arasında arya söyleyip çıkışta da tüm Fransızca şarkıları anladığını belirtti. Zira İsviçre'ye gidip geliyormuş ve orada kulak aşinası oluyormuş, mesela "je" Fransızca "ben" demekmiş ve şarkılarda da çok fazla "je" geçmiş. Ben cahilliğime yanmaya giderken sizi operetten görüntülerle başbaşa bırakayım. Fotoğraflar ANTDOB'un Facebook sayfasından alıntıdır:





*Ars longa vita brevis: Sanat uzun, hayat kısa

28 Kasım 2014 Cuma

BULUTLAR NEREYE GİDER?

Bugün blogger arkadaşım Mavianne Antalya'daydı, buluştuk. Biz kahve eşliğinde sohbet ederken bulutlar da bize eşlik etti. Her şey çok güzeldi, Mavianne'ye "yine gel" diyor sizleri de bulut showa davet ediyorum:






27 Kasım 2014 Perşembe

VAKTİ GELDİ...

Bu sabah gözüm takvime ilişip de ayın 27 si olduğunu görünce "eh artık zamanıdır" dedim ve kahveli portakal likörü yapmak için kolları sıvadım. Bilenler bilir sevgili Beste'nin tarifiyle 4 yıldır yapıyoruz bu likörü ve bir de ritüel başlattık. Likörü yapanlar Beste'nin Naneleri'nde paylaşıp yılbaşından bir gün önce belirlediğimiz bir saatte, belirlediğimiz bir neden için ve ilaveten hepimizin sağlığına kadehlerimizi kaldırıyoruz. Öyle geleneksel hale geldi ki Tijen İnaltong YKY yayınlarından çıkan kitabı "Her Güne Bir Yemek" te bile yer verdi, hem likörün tarifine, hem bu ritüele.


Fotoğrafta yapım aşamalarını görüyorsunuz. İhtiyacınız olan şey portakal, votka, esmer ve beyaz şeker ile kavrulmuş kahve çekirdekleri. Güneş almayan bir yerde saklamak koşuluyla 3 ila 4 hafta sonra içime hazır hale geliyor. Ben 2 portakal ve 70 cl'lik votka ile yapıyorum. Önce portakalları (mumsuz olmasına dikkat edin) güzelce yıkıyoruz. Sivri uçlu bıçakla her bir portakala 40'ar tane delik açıyoruz. O deliklere kahve çekirdeklerini 2. fotoğraftaki gibi yerleştiriyoruz. Ağzı sıkı kapanabilen ve portakalın sığabileceği büyüklükte olan bir kavanozun dibine 2 çorba kaşığı beyaz şeker, üstüne de 2 çorba kaşığı esmer şeker koyuyoruz. Likörünüzü tatlı seviyorsanız şeker miktarını artırabilirsiniz. Ben ilk yapışta 100 er gramdan 200 gr. şeker koymuş ve çok tatlı olduğu için votka eklemek durumunda kalmıştım. 2 yıldır şekeri azalttım, yine de tedbir olarak şeker eridikten sonra tadına bakıyor az ise biraz daha ilave ediyorum. Portakalları şekerin üstüne koyduktan sonra üzerini kapatacak kadar votka döküyoruz. 2 kaşık kavrulmuş çekirdek kahveyi de ilave ederek ağzını sıkıca kapatıyor ve karanlık bir köşede dinlenmeye terkediyoruz. Ara sıra sallayıp şekerin erimesine yardımcı olabilirsiniz. Genellikle 3 haftada içime hazır hale geliyor ama 4 haftada tam kıvamını buluyor. İnce delikli süzgeçten süzüp ikrama hazır hale getiriyoruz. Kokusuna ve tadına bayılacaksınız, bilhassa kahve yanında şahane oluyor. Haydi durmayın, sıvayın kolları, yılbaşına yetişsin.

İlk yaptığım yıl bir de öykü uydurmuştum, eğer okumadıysanız onu da ekleyim:

"Sabah mutfaktan gelen seslerle uyandım, apar topar daldım içeri "ne oluyor?" diye. Baktım kahve taneleri neredeyse pankart açıp yürüyüş başlatmak üzereler. "Derdiniz ne sizin yahu?" dedim, "daha kargalar kahvaltısını etmeden çıngar çıkarmışsınız". İçlerinden en toraman olanı attı kendini ortaya, "Mutsuzuz" dedi, "doğduğumuz, büyüdüğümüz topraklardan koparılıp getirildik bu gurbet ellere, büyük büyük dedelerimizden beri size hizmet edip dururuz. Biraz daha düzgün hayat şartlarını hakediyoruz. Daracık, havasız, ışıksız bir hücreye kapattınız bizi, sıkış-tepiş geçiyor ömrümüz". Düşündüm, haksız sayılmazlar, ayrıca ben iyi bir işverenim, bana hizmet edenleri gözetirim. "Nedir arzunuz?" diye sordum, portakal bahçeleri içindeki bir toplu konutta birlikte yaşamak istediklerini belirttiler. İşi gücü bıraktım, 40 daireli bir apartmana yerleştirdim aynen söyledikleri gibi portakal kokan. "Oh, bu sorunu da çözdük" diye kahvaltımı etmeye gidiyordum ki yine çığrışmaya başladılar. "Şimdi ne oldu?" dedim, "Efkarlıyız apla" dediler, "vatan hasreti çekiyoruz, nerede o Kolombiya'nın mor sümbüllü bağları, kekik kokulu dağları", ardından da hep birlikte ağlamaya başladılar. Yüreğim elvermedi o vaziyette bırakmaya, "Yürüyün la dedim "düşün ardıma". Götürdüm bir meyhaneye salıverdim cümlesini. Alkolün içinde boğulsunlar, içip içip dağıtsınlar keratalar. Üç hafta sonra gidip sırtlar getiririm hepiciğini..."

25 Kasım 2014 Salı

ESKİDENDİ ÇOK ESKİDEN


 


Sabah en sevmediğim hava durumuna uyandım; yağmurlu, gri, soğuk ve nemli. Enerjim dibe vurdu, kendimi takacak bir şarj aletim de olmadığı için klimayı açıp internette gezinmeye başladım. Şimdi tam hatırlayamıyorum neydi beni alıp da bilgisayar başından Denizli'ye götüren. Bildiğim güneşli bir aydınlığın, çayır-çimen kokan bir bahar başlangıcının, okul yolundaki ısırgan otlu bahçenin ve Çallı İlkokulu'ndan taşan çocuk seslerinin gözümde, kulağımda ve burnumda geçit resmi yaptığı. Müthiş bir özlem duydum birdenbire, yıllar öncesinde kalmış o şehirde olmak istedim. 

Nikahtan hemen sonra yollanmıştık Denizli'ye; ev aramak için 2 günlük, ev yerleştirmek için 3 günlük ziyaretlerden sonra temelli geliyordum daha önceleri hayalini bile kurmadığım bu şehre. Ailelerimizin yaşadığı şehre yakınlığı ve sevdiğimiz bazı arkadaşların orada yaşıyor olması tercih sebebimiz olmuştu tayinimizi isterken. Aile evimden ilk kez ayrılıyordum, buruktum, şaşkındım, heyecanlıydım. Daha önce gelmiş ve 2 gün boyunca kiralık ev bulmak için taban tepmiştik, sonuç hüsrandı, elimiz boş geri dönmüştük. Sonra orada yaşayan arkadaşımızın annesi aracılığıyla bir ev bulunduğu haberi gelmişti, yerleştirmek için gittiğimizde gördüğüm ev kurduğum hayalleri şangur şungur etmişti. Almanyalı Pire Ahmet'in kendi zevkine uygun yaptırdığı apartmanın daireleri ne yazık ki benim zevkimle hiç uyuşmuyordu ama yapacak bir şey yoktu, çaresiz yerleşecektik. Orada geçirdiğim 1,5 yılın ilk aylarında hep başka bir eve taşınmak umuduyla yaşadım, sonra alıştım ve boşverdim, üstelik eni konu şirin bir hale getirmiştim. Ev şehir merkezine biraz uzak, küçük bir ara sokaktaydı, tek avantajı okula yürüme mesafesinde olmasıydı. Parlak bir yeşile boyalı duvarları, mavi marleylerle kaplanmış zemini ve salonun en görünür yerine yerleştirilmiş pembe yüklük dolabıyla ince bir zevkin ürünü olduğunu cırtlak bir sesle bağırıyordu. Yetmemiş gibi uzun bir tren vagonuna benzeyen ve sağa doğru keskin bir virajla dönen salon 2 adet kocaman camlı kapıyla üçe bölünmüştü. İlk işim camlı kapıları yerinden söküp salonu yekpare hale getirmek olmuştu. Adeta ikinci bir salon büyüklüğündeki mutfakta çeyiz sandığı kadar bir tezgah mevcuttu, geriye kalan boş alanda ne yapılması düşünülüyordu merak içindeydim. Küçük bir antreyle salondan yatak odası ve banyoya geçiliyordu. Dış kapıdan girilen küçük koridorda ise ortalık yerde bir lavabo, lavabonun yanından girilen bir tuvalet ve neye yaradığını çözemediğim 1 metrekarelik bir girinti vardı. sonra o girintinin önüne turunculu, desenli bir perde asmış ve odun depolamak için kullanmıştık. Aynı kumaştan lavaboya da bir büzgülü eteklik dikip çirkin görüntüsünü en azından sevimliye çevirmiştim.

Özene bezene aldığım eşyalarım bu renk curcunası kitsch ortamda fazla modern kalmıştı, evsahibi Hatçanım ve komşular arada merakla kapıdan başlarını uzatıyor, "O vitrini karşıyı goyun gaari, önkürdeeki halıyı nereyi serceeniz?" şeklinde önerilerde bulunuyorlardı. Alt kattaki komşu eli boş gelmemiş bir tabak domates getirmişti ki daha da o lezzette domates yemedim. Sonra evsahibiyle anlaşamayacak, ne kirayı arttıracak ne de evi tahliye edecekti. Evsahibimizse korkuç bir intikam alacaktı, teneke içinde suyla kardığı kurumları kadının bacasından aşağı boca edecek, hem kendi evini, hem kadının eşyalarını yağlı karaya bulayacaktı ama Allah var bir gün önce taş atarak denemiş, bacanın bana değil de alt kattaki komşuya ait olduğundan emin olmuştu, hakkını ödeyemem :)

Maceralı bir şekilde yerleştirdiğimiz evimize ve yepyeni bir şehre temelli gelmiştik artık. Henüz tayinim yapılmadığı için günlerimi aylaklık ederek geçiriyordum. Hayatımdaki her şey yeniydi; evim, eşyalarım, işim, çevrem, şehrim, arkadaşlarım ve hatta yaşam biçimim. Kalabalık, gürültülü, canlı bir büyük şehirden sakin bir taşra kentine gelmiştim. Sinema, tiyatro, konser ve hatta kitapçı bile yoktu, varsa da ben bilmiyordum. Henüz yürümeye başlamış bir çocuğun tedirginliğiyle şehrin sokaklarını arşınlıyor, küçük kardeşimi deli gibi özlüyor, yeni yaşantıma alışmaya çalışıyordum. Kendi büyük, tezgahı küçük mutfağımda hanım kızlar gibi yemekler deniyordum. Leman Cılızoğlu'nun yemek kitabı elimin uzantısı olmuştu, bugün sahip olduğum mutfak bilgimin çoğunu ona borçluyum, önünde saygıyla eğiliyorum. Sonra bir dert daha çıktı: soba. Asla ateş yakamayan bir insan evladıydım, çaktığım her kibrit tutuşturmadan sönmeye mahkumdu. Neyse ki bu zor görevi eşim üstlendi. Ama önce soba aldık, bize teklif edilen "Filiman maaaka, mobileli govulu zobu"ya paramız yetmediği için normal bir kovalı soba aldık. Satıcı tarif etti: "Bunu aacen, zabahtan govusunu bi doooduucen, bi yakcen, aaaşama gadaaa yancek gaari". Denizli kışları soğuk, kovayı doldurmak için kömür lazım, odun yetmez. İmdadımıza ev sahibi yetişti: "Bak biii, ben fazlı aaamışım kömüre, acııını size verem gaaari".Aman pek sevindik, hazır eve gelmiş kömür, taşıma derdi yok, bir kömürlükten ötekine aktarılacak sadece, hemen takdim ettik parasını taşıdık kömürü kendi kömürlüğümüze. Sıra geldi yakmaya, satıcının dediği gibi govuyu doodurduk, üstünü odunla çırayla besledik, kibriti çaktık. Yandı hakikaten, yanmaz olaydı. Govulu zobumuz bir tütsün bir tütsün, tütmekle kalmasın bir de aksın, o akan kurumlar boruların tam altında duran kitaplıktaki pek kıymetli kitaplarımı karalara boyasın, yerlere aksın, ortalık leş gibi koksun. Camları kapıları açıp dumanı çıkaracağız diye dışarının ayazını içeriye doldurarak eskisinden de daha soğuk hale getirmiştik evi. Sonradan anladık ki sobadan çıkan borular önce salonun bir duvarı boyunca uzayıp oradaki delikten yandaki yatak odasına giriyor ve bacaya ancak o odanın da bir duvarını aşarak ulaştığı için yoğuşarak akıyor. Boruların eklenti yerlerini deli bağlar gibi bağladık yanmaz malzemelerle, akmayı biraz önledik, lakin tütme devam. Sonra onu da anladık, uyanık ev sahibimiz kalitesiz cins kömürünü bize kakalamış, o kömür mutlaka tütme yapar ve iyi yanmazmış. İlk yılın acemiliğinden sonra ayılmıştık ama çektiğimiz çile yanımıza kar kalmıştı.

Bir süre sonra hem eve, hem şehre alışmış, şahane dostluklar kurmuştuk. Hâlâ unutamadığım öğrencilerim olmuştu, şehrin kodunu çözmüştüm, Şeytan Pazarı'nı ve onun rengarenk ortamını keşfetmiştim. Baharın şehre has kokusunu, nar ağaçlarını, bahçelerden deliler gibi sarkan leylakları, öğrencilerin ağaç dallarına örgü gibi sararak okula taşıdıkları Honaz kirazlarını, Kaklık'tan gelen ekmekleri, Çamlıktaki piknikleri, Delikliçınar'ı, hâldeki peynir kokusunu, dükkan kapılarından sarkan kuru patlıcanları, Babıdaaalılar İşhanı'nı, 2. Ticari Yol'u, dostlarla akşam oturmalarını, şenlikli sofraları, melodi gibi akıp giden Denizli şivesini ve hatta şekilsiz evimizle sokağımızı bile hayatımızın içine yerleştirmiştik. Ayrılmak çok zor olmuştu. O çirkin şehre nasıl da bağlanmıştık ve bir kez daha anlamıştık ki bir yeri güzel yapan güzel anılarmış. Şen olasın Denizli, kalbimde çok özel bir yerin var...

Not: Bir-iki okul fotoğrafı dışında o yıllardan tek bir fotoğrafım yok ve buna çok üzülürüm. Yazı mahzun kalmasın diye öğrencilerin kucak kucak taşıdıkları çok sevdiğim leylağı koyayım dedim, esbab-ı mucibesi budur yani...

24 Kasım 2014 Pazartesi

SEVGİLİ ÖĞRETMENİME

 


Madem bugün Öğretmenler Günü ben de öğrenim hayatımda en büyük izi bırakan kişiye, ilkokul öğretmenim Firdevs Özgen'e "İmza: Ben" kitabında yazdığım mektubu ekleyeyim:

***

"O Eylül günü annemle birlikte sınıfın kapısından içeri girip sizi gördüğümde hayatımda bu kadar önemli bir yer tutacağınızı asla tahmin edemezdim. “Dünyanın en büyük küçük mucizesi çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaktır. Büyük mucizelerse yalnız kutsal kitaplarda bulunur” cümlelerini okuyacaktım yıllar sonra Buket Uzuner’in “Şiir’in Kız kardeşi Öykü” kitabında. Kitabın kapağını kapatıp gözlerimi duvarın boşluğuna çevirmiş ve o Eylül gününü anımsamıştım. Evet, benim küçük mucizem 60 yaşlarında, seyrek saçlı, demode giyimli, sıradan bir kadındı. Okulun, çoğunun saçları sarıya boyalı, göz makyajları kuyruklu, sivri topuklu pabuçlar ve şık döpiyesler giyen kadın öğretmenler topluluğu içerisinde göze bile çarpmazdınız Firdevs öğretmenim; öyle sade, öyle gösterişsizdiniz. Lakin içinizdeki cevheri fark edebilmek için süslü kılıflara ihtiyaç yoktu, sınıfınızda birkaç gün geçirmek yeterli olmuştu. Annem beni tahtası kararmış sıralardan birine, babamın arkadaşının kızı Feyza’nın yanına oturtup Feyza’nın annesiyle birlikte bahçeye inmişti. Merakla bakıyordum etrafıma, hoşuma gitmişti okul ortamı. İçine kapanık bir tek çocuktan sınıfın Çalıkuşu’nu yaratmanıza henüz vakit vardı, ilk derste sadece isimlerimizi sormakla yetinmiştiniz. Beş saati arka arkaya kâh şarkı söyleyip kâh şiir okuyarak geçirip dağıldığımızda annem hâlâ bahçede, Feyza’nın annesince esir alınmış bir şekilde bekliyordu. Eve birlikte dönmüştük ve ben ertesi günü iple çekmiştim tekrar okula gidebilmek için. Annem götürmüştü yine ama bu defa Feyza’nın annesine görünmemek için hemen geri dönmüştü. Ben bir hafta sonra kendi başıma gidip geliyordum okula ve Feyza ya da annesi sizin sadeliğinizden pek hoşlanmamış olsa gerek o şık öğretmenlerden birinin sınıfına naklolmuştu. Bilselerdi ki onların da 1. Sınıf yaşındaki çocukları Firdevs öğretmenin sınıfında eğitim hayatlarını sürdüreceklerdi 5 yıl boyunca.
Çok çabuk öğrendik okumayı ama diğerlerinin aksine kırmızı kurdele takmadınız yakamıza, yılsonunda okuma bayramı yapıp kurbağa kılığına falan da girmedik. Hiçbir 23 Nisan geçit törenine tek bir öğrenci alınmadı sınıfınızdan, hiçbirimiz de bunu dert etmedik. Bir nevi izole edilmiştik sanki, kendi bayramımızı kendi aramızda kutladık, okuma öğrenince bize dağıttığınız hikâye kitaplarıyla ödüllendirildik, oynana oynana sakıza dönmüş rontların yerine kimselerin bilmediği şarkılar öğrettiniz. Utangaç gülümsemelerle söyledik yalnız bizim sınıfın bildiği “Biz Şen Köylüleriz” türküsünün “Kızlar kızlar kızlar, candan hoş kızlar/Gözleri can dolu gönlü hoş kızlar” bölümünü. Ve hâlâ müthiş bir keyifle ve ince bir hüzünle söylerim bugüne kadar kimselerden duymadığım “Gece” şarkısını:
“Gün battı masmavi bir sis, sardı dağları gizlice
Her taraf inlerken sessiz, indi karanlık gece
Artık ışıklar yanıyor, uzak belirsiz evlerde
Rüya gören sahillerde periler oynuyor”

Yalnızca şarkılar değildi ayrıcalığımız, biz tarihi de herkesten farklı yöntemlerle öğreniyorduk. Rumeli çocuğuydunuz, 10 yaşındayken bizzat yaşadığınız Balkan Savaşı’nı anılarınızdan dinledik, Kız Muallim Mektebi’nde Reşat Nuri Güntekin’in öğrencisi olmanızın farkıyla sevdirdiniz bize Türk Edebiyatını. Çalıkuşu’nu sınıfta okuduktan sonra “Çalıkuşu” oldu takma adım, her Çarşamba bir ders ayırdığınız için bunca bağlandım şiire. Hiç katı disiplin görmedik biz, sıra aralarında dolaştık, derste bağıra çağıra konuştuk, kimseye bir fiske bile vurmadınız; ne yaramaz Ahmet’e, ne tembel İrfan’a. Annesi köyde olduğu için babasıyla okulun bodrum katındaki küçücük bir odada kalan müstahdemin oğlu, sınıf arkadaşımız sarı Süleyman’ı da aynı içtenlikle kucakladınız, öğretmen arkadaşlarınızın öğrenciniz olan bakımlı, özenli çocuklarını da.
Hâlâ sizin öğrettiğiniz yöntemle yaparım limonatayı, hâlâ sizden öğrendiğim atasözlerini kullanırım. Öğretmenimiz değil yakınımızdınız sanki; gülerek hatırlarım her zaman, musluklardan akan klorlu suyu içemezdiniz, bir şişeniz vardı memba suyuyla dolu. Bizim için kutsaldı adeta, eve götürüp doldurmak için yarışırdık. Uzun uğraşlardan sonra ele geçirmiştim 5 yılda bir kere. Heyecanla eve götürmüş ve o anda bizde olan komşumuz Faruk abiye yakalanmıştım. Şişeyi ve ne için eve getirildiğini öğrenince düşmüştüm diline. “Firdevs’in şişesi” takmıştı adını ve yıllar boyu diline pelesenk etmişti, “notlarının neden iyi olduğunu biliyorum, Firdevs’e şişeyle su taşıdığın için” diye dalga geçerdi benimle. Oysa ben ne mutlu olmuştum öğretmenime su götüreceğim için ve bir türlü anlayamamış, kızıp durmuştum çok sevdiğim Faruk abinin şakasına.
Mezuniyet sınavında da bizim sınıf farkını göstermişti, herkes okul şarkıları hazırlarken biz bağıra çağıra “Bugün bize hoş geldiniz erenler” türküsünü söylemiş, Aile Bilgisi sınavı için de yukarıda bahsettiğim limonatayı hazırlayıp diğer öğretmenlere sunmuştuk. Sizi son görüşüm okulun son günü olacaktı. Yaş haddinden emeklilik dilekçenizi vermiş ve hep orada yaşama hayali kurduğunuz İstanbul’a yerleşmiştiniz bile biz diplomalarımızı Atatürk’e benzeyen müdürümüzün elinden alırken. Bir tek o zaman kırıldım sevgili öğretmenim size, diploma töreninde yalnız bıraktığınız için. Sonraları peşinize çok düştüm ama ulaşamadım. Şimdi başka bir âlemdesiniz; sevgim, minnetim ve özlemim oralara ulaşıyordur umarım. İyi ki benim öğretmenim oldunuz, huzurla uyuyun…

Çalıkuşunuz"

Tüm öğretmenlerin Öğretmenler Günü kutlu olsun...

21 Kasım 2014 Cuma

BUZZZDOLABISI


Uzun zamandır bize sadakatle hizmet veren buzdolabımız aksırmaya, öksürmeye ve hatta çişini kaçırmaya başlayınca emekliye ayırmaya karar verdik. Birkaç arayıştan sonra uygun bulduğumuz bir model ve markayı dün internetten sipariş ettik. Akabinde gelen maille dolabın bugün teslim edileceği ve ardından da servisin gelip gerekli işlemi yapacağı bildirildi. Pek inanmadım ne yalan söyleyim, su içinde 2-3 günü bulacağını hatta araya hafta sonu gireceği için daha da uzayacağını düşündüm. Sabah kalktığımda cep telefonumda bulduğum mesaj da teslimatın bugün yapılacağını teyit ediyordu. E haydi hayırlısı dedim, bundan iyisi Şam'da kayısı. Ve fekat bir sorun vardı ki yeni buzdolabı gelince bizim emektarı ne yapacaktık. Katlayıp bir kenara koyma, dolabın içine tıkma, yatak altına itekleme gibi bir şans olmadığı için belediyenin sosyal yardım bölümünü aradım. Önümüzdeki hafta içinde gelip alabileceklerini söylediler. "Aman ha" dedim "etmeyin eylemeyin, ben o kadar zaman nerelerde saklayım o devasa nesneyi, haydi yapın bir kıyak, alın bugün şu lenduhayı". Sanırım iyi günlerindeydiler, "tamam" dediler, "öğleden sonra uğrayıp alalım madem". Adresi verip  sevinerek kapadım telefonu. Nasılsa daha vakit var, içindekiler bozulmasın, gelmelerine yakın boşaltırım diyerek bilgisayarın başına oturup bloglararası gezintimi yapıyordum ki zil çaldı. Aman tanrım o da ne? Daha 15 dakika olmamıştı ki ekip gelmiş dolabı almaya. Gelenlerden özür dileyip panikle boşalttım dolabı, aldılar götürdüler bizim emektarı. Yer-gök dolaptan çıkan ıvır zıvırla doldu, buzluktakileri acele komşuya ilettim, henüz erimemiş buz kalıplarını yemek tenceresinin etrafına sardım, yenisinin yolunu gözlemeye başladım. Derken tekrar zil çaldı, baktım kapıda Horoz Nakliyat'ın kamyonu duruyor, içinde bizim yeni gözde. Bu Horoz Nakliyat'ın ismine de pek gülerim, nereden icap ettiyse bu isim. Neyse iki görevli çıkardılar yukarıya dolabı, ayaklarına galoşlar giyerek benden olumlu puan aldılar, sonra "bu dolap bu kapıdan geçmiyor, kuyruğunu doğrultmak gerek" diyince puanın yarısını kırdım. Eşek değiliz yani, koca dolabı çıkardılar diye bir şey düşünecektik zaten, bunlar ağızlarıyla istediler. Neyse gelin hanımın yüzgörümlüğünü sağdıçlarına takdim edip aldık içeri. Mutfağın ortasına dış ambalajını açıp koydular ve "zinhar kapağını açmayın" deyip gittiler. Sanırsın Alaattin'in lambası, açınca cin dışarı kaçacak. Yine de söz dinledik elleşmedik servis gelene kadar. Bir saat sonra telefonum çaldı, kibar bir ses müsaitsek servis işlemi için teşrif edeceğini söyledi. "Buyursunlar buyursunlar pek bir müsaitiz" dedik, on dakika geçmeden kapı da çaldı ve kıvırcık saçlarının üstü tepeden seyrelmeye başlamış ama alt kısmı omuzlarına kadar inen gençten bir eleman buyurdu. Galoşlarını giydi, bu defa olumlu puan vermedim şımarmasın diye. Birkaç ayar yaptı, dolabın kapağını açmamış olmamızla dalgasını geçti, garanti süresini uzatma teklifi yaptı. Biz kabul etmedik, o ısrar etti. Biz hayır dedik, o yine ısrar etti, sonuçta biz galip geldik. "Bozulsun da görürsünüz gününüzü" demeye getirip gitti. Kaldık yeni dolabımızla başbaşa. Karşılıklı geçip birbirimizi süzdük, biz onu beğendik, o bizi nasıl buldu anlayamadık. Yeni gelin ya biraz mahzun, sesi çıkmadı. Sarmısak misalı kırk gün sonra çıkmaz inşallah kokusu. Hasılı bugüne kadar hiç denk gelmediğim bir hız ve yolundalıkla hallettik dolap işini. Umarım sağlıkla kullanırız. Bugünlük bu kadar efenim. Elektrikli aletlerinizin uzun süre hizmet etmesi dileğiyle kalın sağlıcakla...