.

.
.

30 Nisan 2020 Perşembe

30 NİSAN (KARANTİNA GÜNLERİ 40-KIRKLAR GÖTÜRSÜN)

Sadece karantinanın değil blog yazılarının da kırkı çıktı, coronanın canı çıkmadı, eski bakkalımızın deyimiyle "cibilleeetsiz". Lakin gördüğüm kadarıyla millet kendini sokağa atmış, azıcık işler iyiye gidiyor demeyegör, mokunu çıkarmakta üstümüze yok, bu gidişle zor sepetleriz biz bu virüsü. 

Mahallemiz monoton günlerimizi şenlendirmeye devam ediyor, imece usulü bahçe temizleyerek, 23 Nisan'da "Angara'nın Bağları" ile göbek atarak renk ve virüs kattıkları hayatımıza dün gece uykumuzdan hoplatarak tavan yaptırdılar. Sahur zamanıydı ya da belki daha sonrası, sokaktan gelen seslerle uyandım ama çok da ciddiye almadım, genelde geceleri coşan bir yapısı var yan sokağın. Yine birileri kavga ediyor ya da dernek kamuflajlı kumarhane hala açıksa oradan geliyordur sesler diye düşündüm uyku sersemi. Lakin kesilmek bilmedi gürültü ve çok geçmeden bir de siren sesi eşlik etti olaya, ortalığı zangırdatarak yan sokağa daldı ambulans olduğunu düşündüğüm araç. "Eyvahlar olsun, mahallede corona çıktı" diyerek kendimi yataktan dar atıp balkona koştum, koca zaten bir süredir seyrandaymış orada. Gelen araç ambulans değil itfaiye tankeri imiş. Ortalıkta kesif bir benzin kokusu. "Amanın coronadan sıyırdık, yangın var" moduna geçiş yaptım hızla. Apartmanlardan birinin ev gibi kullanılan zemin kat dükkanının önünde 10 kadar polis, bir-iki bekçi ve bir miktar meraklı kalabalığı toplanmıştı. İnsanlar üzüm salkımı gibi balkonda, muhtemel ki ihbarı yapan da komünal apartmandan biriydi. Polisler kapıyı çalıyorlar ama açan yok, her kafadan bir ses çıkıyor, benzin kokmaya devam ediyor ama ortada ateş yok, bir gürültü, bir karmaşa. Sonunda itfaiye aracı kapının önünde duran motosikleti bir güzel ıslattı, gelmişken boş dönmeyeyim diye düşündü herhalde ve gitti. Polisler olay yerine intikal eden yeni araçlarla bir süre daha beklemeye devam ettiler, ben benzin kokusu kaybolunca gidip yattım. Olayın esası ne idi çözemedik kısacası ama gecemize benzin kokulu bir renk kattığı aşikar 😃

Dün günün yarısını marketten gelen ve karantina süreleri dolan sebze ve meyveleri yıkamakla geçirdim, anne kırkayağın çocuklarının banyo günüydü anlayacağınız. Bugün bir parti de sanaldan geldi ama kesseler yıkayamam, balkonda yağmuru izlesinler romantik romantik, şiir yazarlar belki. Bostan patlıcanını şiir yazarken düşünemedim ama hadi neyse. O ağır poşetleri taşımak ve saatlerce ayakta dikilip meyve sebze ovalamaktan tüm kaslarım kasılmış durumda. Bugün yaptığım yegane iş internet aracılığı ile mecburiyetten aile fertleri arasına dahil ettiğimiz saç kesme makinesi ile kocamın saçlarına şekil vermek oldu. Pek düzgün bir şekil olmadı ama acemilikte bu kadar olabiliyor, ikinciye daha güzel iş çıkaracağıma eminim. Herkes bu karantinadan fırıncı olarak çıkacak, benden de berber olur belki, Charlie ile tükkan açarız 😃


Kitaplığın okunmamışlar rafı erimeye devam, "Dinle Lisa" bitti, pek sevmedim. Bugün en sevdiğim yazarlardan birinin, Mairo Vargas Llosa'nın "Yeşil Ev"ine başlayacağım, ufak çaplı bir tuğla kendisi, neyse ki puntolar göz yormayacak cinsten. Dolapları karıştırırken iki adet puzzle buldum, pek sevindim, arada oyalar beni. Biri Van Gogh'un "Ayçiçekleri", karantina hatırası olarak çerçeveletirim bile belki ama duvarlarda asacak yer yok. 

Gri, kapanık ve yer yer yağmurlu bir Antalya gününden selamlıyorum sizi, bitti-bitiyor demeyin, gerekmedikçe sokağa çıkmayın, kalın sağlıcakla...

28 Nisan 2020 Salı

28 NİSAN (KARANTİNA GÜNLERİ/38-YİNE MARKET)

Bugün yine market alışverişi yapmam gerekiyordu, zira evde bir adet acı biberle, üç adet havuçtan başka bir şey kalmamıştı. Aklıma George Perec'in "Yaşam Kullanma Kılavuzu"ndan bir bölüm geldi. Orada bir evin kileri anlatılıyordu. Aman Yarabbim, kilerde değil bir on aileyi bir yıl boyunca besleyecek gıda ve kullanım malzemesi depolanmıştı, Perec alem adamdır ya, bunların hepsini tek tek markalarıyla anlatmıştı o bölümde. Şu kilerdekilerin dedim onda biri bizim evde olsaydı değil pandeminin sonunu bulmak, 5 yıla kadar alışveriş etmeye gerek kalmazdı 😃 Sebze ve meyve ağırlıklı bir alışveriş yapacağımdan marketin daha ziyade manav kısmıyla ilgilenecektim ama çıkmışken iki kez üstüste gelen şifreme binaen eczaneye uğrayıp maskemi almam gerekiyordu. Malum giysileri geçirdim üstüme, bu defa çanta almak zorunda kaldım, eczacı belki şifreyi ve kimlik no'mu gözüyle görmek ister diye telefon ve kimlik kartımı koymak için, bir miktar para ve banka kartını da yerleştirip çöpleri yüklenip çıktım dışarı. Hava mis, güneş parlıyor ama tat yok. Eczaneye yollandım, sokaklar tenha idi, birkaç dükkan açıktı ama müşteri görünmüyordu-ki biri çerçeveci idi, acil ihtiyaç kabilinden çerçeve yaptıracaksanız adres vereyim-kimseye bulaşmadan eczaneye ulaştım. Eczacımız sosyal mesafe hattı çekmiş, maskesini çenesine sıyırmış oturuyordu. Beni görünce maskeyi burnunun üstüne çekti, biraz maskeli maskeli sohbet ettik, şifremi verip maskemi ve birkaç gerekli ilacı alıp çıktım. Maske ne menem bir şeydir bakmadım valla, kendisi şu anda paketiyle birlikte D vitamini almak için balkonda güneşleniyor. (Son cümleyi maske parantezine alınız lütfen, tam karantinalık olmuş 😃)

Sonra market macerama doğru koşar adımlarla atıldım Tarkan'ın Kurt'u gibi. Manav marketin dışında yer alıyor, yeni poşetler getirmiş, hepsi Marilyn Monroe gibi sarışın. Kaptım birkaç tane, ne bulduysam doldurdum, dedim ya dolaba fare girse başı yarılacak, kuru yemekten kuruduk. Abartmışım sanırsam, bunu eve dönerken daha iyi anladım. Neyse ödeme için içeri girdim, girmişken birkaç parça da içerden kaptım. Kuru maya rafları boşalmış ama yaş maya çoktu. Bir de hala pötibör bisküvi yoktu. Kasada işimi bitirip evden getirdiğim poşetlere aldıklarımı doldurdum ve bir yüklendim ki yandım Allah. Eve nasıl geldim, merdivenleri nasıl çıktım bilmiyorum. Cır cır cırlayan Cevriye'ye, fibromiyaljimin mır mır mırlayan Miyaseleri de eklenince son basamağı çıkarken "İmdaaat!" diye bağıracaktım. Poşetleri bir gayret balkona atıp temizlenme faaliyetine giriştim. O kadar yoruldum ve o kadar zorlandım ki bugüne kadar kargo elemanlarına acıdığım için vermediğim sanal siparişi kendime acıdığım için bugün verdim. Alınacak ağır ne varsa sanal market getirsin bundan sonra, yoksa bu süreçten bel fıtığı, lif kopması, Cevriye'nin öbür dize de yerleşmesi sonuçlarıyla çıkacağım. Şu anda ağrıdan sol kürek kemiğimi hissetmiyorum diyeyim siz anlayın. 

Yeterince mızıldandıysam bana jest olarak çınarımda açan leylağın fotoğrafıyla bitireyim. Demokrasilerde çareler tükenmez, yapma leylağı takarsın dalın birine, al sana leylak ağacı 😍🌸


26 Nisan 2020 Pazar

26 NİSAN (KARANTİNA GÜNLERİ/34-35-36 - GEÇSİN GÜNLER, HAFTALAR)

Yine kaçtı ipin ucu da ne bulup ne yazayım her gün evin içinde dönenirken. Sokağa çıkma yasağının son günü bugün, komik aslında sanki diğer günler serbestmiş gibi, kırkımız çıktı, biz çıkamadık. 

23 Nisan akşamı mahalle, daha doğrusu 3-5 apartman coştu. Şu çapraz karşımızdaki bina, hani çok gürültülü ailelerin bir çeşit komünal yaşadığı apartman, önceden ciddi hazırlık yapmış. Saat 21.00'e doğru sokaktan gelen 10. Yıl Marşı ile balkonlara fırladık. Kurulan ses düzeninden eşlik edilen 10. Yıl Marşı, İzmir Marşı, ardından İstiklal Marşı derken iş çığırından çıktı. Bizim çapraz klan aniden "Angara'nın Bağları"na geçiş yaptı, hem çaldılar, hem oynadılar. Bir sonraki istek parçası "Erik Dalı" idi ki içeri kaçtım. "Angara'nın Bağları" kadar orta malı bir parçaya rastlamadım bugüne kadar, her yörede, her durumda, kalarda, koparda, hazarda, seferde çalınabilitesi ve oynatabilitesi var (Türkçe'yi biraz da ben sefil edeyim 😃)

"Nisan yağmuru" diye bir yağmur türü vardı bir zamanlar, hatta gençliğimde, kısa süre çalıştığım EİE nâm resmi dairede Nisan ayında işten çıkar çıkmaz başlar, eve gidince dinerdi, adını "Memurıslatan" takmıştık hatta. Şarkısı bile vardı, "Nisan yağmuru kadar/Kısa süren hayatımız/Durmaz bir saadet arar/Bir sevgiye canı adar". Bahar mevsiminde çekilen Yeşilçam filmlerinin favori şarkısıydı, Belkıs Özener'den az dinlemedik Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit falan ağzını oynatırken 😃 Hani ne oldu? Koca Nisan'da iki serpti geçti, doğru dürüst ıslatmadı bile, o da karantinada galiba. Yazın ne edeceğiz bilmem susuz kalırsak şu virüslü zamanlarda. 

Öğretmenliğimin ilk yıllarında Denizli'de çalıştım bir süre. Hayli düzenli, kıdem sırası gözetilen bir okuldu, biz çaylaklar kıdemli öğretmenlerin koltuğuna bile oturamazdık. O kıdemli arkadaşlardan biri 23 Nisan geldi mi çoraplarını çıkarır bir daha da kar yağsa bile giymezdi. Kadın öğretmenlere pantolonun yasak olduğu, mutlaka etek ya da elbise giyilmesi gereken zamanlardı, haliyle de altına o başbelası külotlu çoraplar giyilecekti. O yüzden çorapsız okula gidebileceğimiz günleri iple çekerdik, o bile kayda şarta tabiydi, yazlık kıyafet sirküleri çıkacak da, imzalayacaksın da falan filan. Pek de dinlemezdik yani, hava ısındı mı çoraplar fora, gel gör ki 23 Nisan gerçekten erken bir tarihti, lakin arkadaş kendine kural koymuştu ve hiçbir şartta çiğnemiyordu. Sabah kalkıp ayağıma çorapları geçirirken otomatikman aklıma geldi. O etek zorunlu günlerimizde sabahın köründe kalkıp okula gitmek için hazırlanırken giyeceğin çorap daha ayağına geçirirken kaçar, yenisini giyersin aksilik ya o da kaçar, geride ya yedek yoktur ya rengi giysine uymaz. Vaktin varsa giysini değişirsin yoksa o kaçık yere bir damla uhu damlatıp atarsın kendini okul yoluna. Teneffüste en yakın tuhafiyeye koşup çorap alırsın, amaan ne sıkıntıymış yahu. Pantolon serbest bırakılınca  rahat etmiştik. 

Efendim buralarda olmadığım süreçte banyoyu temizledim, birazdan da eve girişeceğim. "Alevlerin Ardından" isimli bir dönem dizisi izledim Netflix'de, az evvel de Blu TV'de "Alef" dizisinin dördüncü bölümünü. Ronit Matalon'un yazdığı "Ayak Seslerimiz" bitti, kitap okuma hızım çok düştü, hep coronadan sebep, ruh yorgun olunca zevkler bile yeterli gelmiyor. Ekmek falan yaptığım yok, zaten niyetim de yok. Zeytinyağlı barbunya, pilav ve mercimek çorbası pişirdim dün, bugün de onları yiyeceğiz, belki yanına salata eklerim. Bugünlük benden bu kadar, sizde ne var ne yok?

Fotoğraftaki Umut bebek, aslını görene kadar onunla idare edeceğiz artık:


23 Nisan 2020 Perşembe

23 NİSAN (KARANTİNA GÜNLERİ 33-ÇİFTE BAYRAM)

Ben hiç 23 Nisan törenine katılmadım ilkokul hayatım boyunca, hep heveslendim ama mümkün olmadı. Büyük şehirde yaşamanın sonucu olsa gerek, onca öğrencinin tamamını stadyuma taşımak mümkün değildi. Biraz da öğretmenimizden kaynaklıydı sanırım. Diğer öğretmenlere göre daha yaşlıydı ve tarzı biraz daha değişikti, sanki o okulun içinde ayrı bir klandık biz, daha farklı, daha içine kapanık. Tek bir kere, 3. sınıftaydım sanırım, kapı çaldı bir grup öğretmen içeri girdi. Hepsi pek süslü, döpiyesli, topuklu pabuçlu, saçları mizampleli nisbeten genç kadınlardı, bizimki ise eski tayyörlerinin altına uzun paçalı don ve lastikli çorap giyip, kalın tabanlı ayakkabılarla dolaşan, muhtemel ki ak düşmüş saçlarını bile kendi kesen, 60'ını aşmış bir ulu çınar. Neyse şık öğretmenler içeri girdiler ve şöyle buyurdular: "Firdevs hocam, 23 Nisan töreni için kız öğrenci bakıyoruz". "Buyrun" dedi Firdevscim, "Ayağa kalkar mısınız?" dedi süslüler, zarp diye dikildik ayağa bütün kızlar. Kalpler de gürp gürp, "Ayy, acaba beğenirler mi ki?". Sanırsınız görücü geldi, öyle bir heyecan. Mizampleli saçlar ve tıkırdak topuklar sıraların arasında dolaştı ve karatahtanın önünde birleşti. Sonuç: "Ah Firdevs hocam, kızlarınız çok güzel ama boyları kısa". "Beenim yaaarim çook güzel gızannem, aazııcık booydan gısa gızannem, hop ninnanayıı, ninnayı gızannem de gel oynayıı, oynayıı gızannem". Halt etmişsiniz tıkırdak topuklar ve mizample saçlar, pekala uzun boylularımız da vardı, anlaşıldı ki siz bizim muhteşem Firdevsimize karşı cephe almışsınız. Hicran yine hicran mı bu aşkın sonu böyle. Yattı bizim 23 Nisan geçit töreni.

İlkokul törensiz, stadyumsuz geçti. Tek bir kere, bir 10 Kasım günü şiir okumak nasip oldu, gerisi sıradan rutin hayat, sahne hayatımı başlamadan bitirdi o mizampleli saçlar, tıkırdak topuklar. Ortaokul ve lisede ise en beceremediğim ders Beden Eğitimi idi, 19 Mayıs törenleri de zaten niyet etmeden geçip gitti. Kısacası bayram iştiraki sıfır bir öğrenim hayatı yaşadım. Ama bir 23 Nisan günü bana şahane bir bayram hediyesi sunuldu. 14 yaşındaydım, ebediyen tek çocuk olarak kalacağımı düşünüyordum bir kardeş geleceği müjdesi aldım. Önce biraz bozuldum ama içinde bulunduğu kabın şeklini çok kolay alabilen bir akışkanım Allahtan, kabullendim bu fikri, hatta biraz da heyecanlandım. Törene gidemiyorsak tören bize gelsindi. Aslında daha sonraki günlerde bekliyorduk ama 23 Nisan sabahı uyandığımda evde annemle babamın yerine anneannem vardı. Bizimkiler bana hediye getirmeye gitmişler. Anneannem "baban gelince bana haber versin" diyerek evine gitti, kaldım evlerde yalınız yalınız. Ne kadar komşu kızı varsa bize topladım ben de, çaldık çığırdık. Çok gürültü etmiş olmalıyız ki babam merdivenlerden çıkar çıkmaz daha müjdeyi veremeden bütün apartmanın anası Müyesser Teyze yetişti ve beni şikayet etti: "Anası öldü kaldı mı hiç merak etmedi bu düşüncesiz, topladı mahalleyi, ortalığı ayağa kaldırdılar". Ben düşüncesiz eğdim kafayı, neyse ki babam bir kız sahibi daha olmanın mutluluğuyla Müyesser teyzeyi yatıştırdı, anneanneme haberi verdi ve bana "Haydi hazırlan halanlara gidiyoruz" dedi. Eh, abla olduğuma göre biraz süslenebilirdim. Gri kloş eteğimi, kolları ve yakası dantelli beyaz bluzumu ve o yıl çok moda olan cart kırmızı uzun örgü yeleğimi giydim, halamlarla gelen bebeği kutladık. İki gün sonra annem minik bir bohça ile çıkıp geldi. İyi ki geldi, iyi ki doğdu, hayatımın rengi canım kardeşim, büyük kızım, can dostum. Doğum günün kutlu olsun, nice yaşları birlikte devirelim.

Tüm çocukların yüzlerinin hep güleceği, daha güzel zamanlarda kutlanacak nice bayramlara...


Fotoğraf: Annem, halam ve paketiyle benim hediye 😍

22 Nisan 2020 Çarşamba

22 NİSAN (KARANTİNA GÜNLERİ/29-30-31-32 SEPET)

4 gün ara vermişim, pardon, sanki yazacak konu vardı da biz yazmadık..deermişim 😃

Yenimahalle'den Küçükesat'a taşındığımızda evimizin altında bir bakkal dükkanı vardı; "Kayseri Bakkaliyesi". Küçük, loş, tıkış tıkış bir dükkandı. Kapının hemen sağ yanında maviye boyalı, ahşap bir ekmek dolabı, yerlerde dizili bisküvi tenekeleri, bakliyat çuvalları, duvarda raflar,  karşıda camekanlı bir tezgah, tezgahın arkasında da Kayserili bakkal Ahmet amca. Ahmet amca kırmızıydı, muhtemelen kızılderili ataları Amerika'da zora düşünce "Gahın gardaşlar, beyaz adam bizi yimeden biz Gayseri'ye gidip az sucuk, pastırma neyin yiyek" diyerek Kayseri'ye göç etmişler ve bunun sonucunda nesiller sonra kırmızı Ahmet amca doğmuş. Kırmızı dediğime bakmayın, Ahmet amca bir de sinirlendi mi bildiğin bordoya dönüşürdü. O bordo suratın üst tarafında mavi gözleri çipil çipil ateş saçardı. Anneannem pek sevmezdi, "Gök gözlü kırmızı herif" derdi arkasından, anneannem zaten açık renk gözlüleri başka bir dünyanın insanı olarak kabul eden cinstendi, pek makbul saymazdı (açık renk gözlülerden özür diliyorum, benim fikrim değil sonuçta, üstelik kocamın gözleri de renkli 😃) Ahmet amca hem bakkalımızdı, hem de yan taraftaki apartmanda otururdu ailesiyle birlikte, yani ailecek de görüşürdük. Hatta annem yaşındaki karısı oraya taşındığımızda 3 yaşında olan kardeşimin en iyi arkadaşıydı, canı sıkıldı mı: "Ben Hatçe'ye gidiyorum" diyerek kapıya koşardı. Evin kızı ile annesi aynı ismi taşırdı: "Hatice". Birbirinden ayırmak için anneye Hatçe, kıza Hatice derdik 😃 Hatçe teyze o bakkal çalışmaya devam ettiği sürece kocasına yemek taşıdı, hatta daha uzak bir semte taşındıklarında bile eksik etmedi öğlen yemeğini. Bakkala öğlen vakti girerseniz gördüğünüz manzara şu olurdu; Ahmet amca tezgaha sefertasını koymuş, koca ekmek bıçağıyla iki dilim ekmek kesmiş (o yıllarda bakkala girip yarım ekmek alabilirdiniz, hatta diğerlerinden ayırmak için kırmızıya boyalı pişmiş yumurta satıldığı da olurdu) iştahla yemek yiyor, arada da yanında duran alüminyum demliğin ibiğinden bir fırt çay çekiyor 😃 Bardak kullanmazdı, ibikli demlik işini görürdü. Dükkana giren pek hazetmediği biriyse istifini bozmazdı, yemeği ağır yemeye devam eder, sonra da lütfedip isteneni verirdi. Kazara mahallenin çocuklarından biri dükkana girer ve Ahmet amcayı kızdıracak bir şey yaparsa bordoya dönüşür, sopayı çektiği gibi "Seni cibilliyetsiz" diye kovalardı. 

Üçüncü katta oturuyorduk ve evin genç nüfusu olarak bakkal alışverişi üstüme kalıyordu haliyle, merdiven in çık işinden bezince annem bir sepete ip bağladı ve balkondan sepet sallamaya başladık. Bir süre sonra komşular da bu yönteme başvurmaya başladılar. Herkesin bakkalı haberdar etme tarzı farklıydı. Ben sepeti balkondan sarkıtır, sonra uzun balkonun bir ucundan öbür ucuna hızla sallardım. Salıncak gibi sallanan sepeti gören Ahmet amca, kapıya çıkar, yukarıya kaldırdığı için güneş giren gözlerini kısar: "Ne var yine, ne var?" diye güya sinirlenirdi. Alacağımız şeyi söyler, "Yaz bir kenara, akşam babam ödeyecek" derdik. Herkesin sepet sallama biçimi farklıydı, yan apartmandaki Eray abla sepet bakkalın görüş alanına girmediği için dublaj yapma gereğini de duyardı: "Ahmeeeeet, Ahmeeeet, sağır mısın Ahmeeet!". Ahmet biraz gecikirse "Nerdesin sürünesice?" diyerek kimsenin ciddiye almadığı, ağız alışkanlığı yapmış bedduasını da ilave ederdi. 

Şimdi bunu niye anlattın diyeceksiniz. Dün mutfakta birşeylerle uğraşırken aşağıdan gelen sesle balkona çıktım, bir nevi Barış Mahço şarkısı çalıyordu adeta sokakta: "Domates var, patlıcan var, patatis var, soğan var". Kenarına file içinde limonlar asılmış kamyoneti görünce limon almak istedim. Geçenlerde marketten temin ettiğim ipi Gratis poşetine bağlayıp sarkıttım aşağı parayla birlikte. Yukarıya çekiştirirken de Ahmet amcayı ve ona salladığımız poşetleri hatırladım. Mavi önlüğü, kırmızı suratı ve huysuz halleriyle çıktı geldi yılların ötesinden, şu fotoğrafı buldum internetten:


Görsel: Buradan

Her ne kadar burada sepeti Rapunzel sallamışsa da bu corona bizi eski alışkanlıklarımıza döndürecek sosyal mesafe uğruna besbelli. Tez geçer dilerim. Bugün de böyle olsun bakalım, kalın sağlıcakla...

18 Nisan 2020 Cumartesi

18 NİSAN (C/27-28 YASSAH!)

Sanki günlerdir evde oturan ben değilmişim gibi, "Hımm, bugün sokağa çıkma yasağı var" düşüncesiyle uyandım. Bana neyse, benzine zam var dediklerinde Temel'in cevabı gibi: "Ben 10 liralık alırım", ben de yasaksa da, değilse de evde kalırım. Yine de yataktan çıkar çıkmaz balkona zıplayıp kontrolümü yaptım. Kimseler yoktu, balkonlarda bile. Tam çayı koymuştum ki dışardan melodik bir ses yükseldi: "Eeeek-meeeek-çiiii". Şaka maka değil, şarkı söyler gibiydi boneli, maskeli ve eldivenli görevli. Ya amatör şarkıcı ya da hafızlık dersi falan almış. Akabinde birkaç balkon hareketlendi, sepetler sarkıtıldı, ekmekler çekildi, iki muhabbet edildi, sonra tekrar sessizlik.

Öğleye kadar ekmekçiden sonra iki kere kargo aracı geçti, onun dışında sokak hareketsizdi. Ben de kahvaltımı yapıp BluTV'de bir diziye başladım: "Alef". Yönetmenliğini Emin Alper'in yaptığı, Kenan İmirzalıoğlu, Ahmet Mümtaz Taylan ve Melisa Sözen'in yer aldığı bir polisiye, korkunçlu sahneler var, o zaman gözümü kapatıyorum 😃 1,5 bölüm kadar izledikten sonra "Vaktidir" deyip kahveleri yaptım ve pazar gezmesine çıktık, balkona 😃 Mahalle hareketlenmişti, Yaz boyu çay ve sigara içip öksürerek balkonda oturan amcanın yerini evin sahibi çekirdek aile almıştı. Minik oğlanlarına birtakım etkinlikler yaptırma derdindeydiler. Aynı sıkıntıdan muzdarip üst kat balkonun mûkimleri de yine küçük oğullarını oyalamak için balkon demirlerine renkli balonlar asıyorlardı. Karşı komşu bahar temizliğine dünden girişmişti, bugün görevi kocasına devretmiş yıkadığı perdeleri astırıyordu. Derken bir diğer balkonda halı yıkama faaliyeti başladı, hortumlar takıldı, halılar köpürtüldü. Çapraz apartmandan elektrik süpürgesi sesleriyle karışık türküler yükseldi. Bağırış çağırış, mahalle balkonlarla hayata döndü birdenbire. Baktım olmayacak kitabımı alıp içeri girdim. 

Ian McEwan yine beni yanıltmayan güzel bir kitap yazmış, "Kayıp" bitti bugün. Yeni bir kitap seçip başlamak için kitaplığa doğru yürürken şeytan dürttü. Bu corona karantinası başladığından beri insanlar boyuna ekmek, pasta, börek yapıp dururlar. Biz de her öğle sonrası boş boş çay içip dururuz. "Benim başım kel mi?" dedim-laf aramızda tepem açılmaya başladı hafiften ama siz yine de kimseye söylemeyin-kitaplıktan vazgeçip mutfağa çarkettim. Neredeyse bir yıldır unlu mamul üretmeyen ellerimin ayarı kaçmış, döke saça poğaça yaptım. Peynirleri de bol bol basmışım içine, pişerken hepsi dışarı uğradı, tepsiden kazıyıp yuttum hepsini 😃 


Eh artık çayı koyup poğaçaları mideye göndermenin zamanı gelmişti, çıktık yine balkona. Çapraz apartman coşmuş durumdaydı. Üç komşu kadın çocuklarını da yanlarına alıp bahçeye indiler ve de bir avuç toprağa dikilmiş üç-beş çiçeği çapalayıp temizlemek için maskesiz, sosyal mesafesiz neredeyse bir saat uğraştılar. Sinirim bozuldu gördüğüm manzaraya girdim içeri. 

Bu mutena Cumartesi günümüz de böyle geçti sevgili takipçilerim, yarın bir benzerini yazmak dileğiyle kalın sağlıcakla...

16 Nisan 2020 Perşembe

16 NİSAN (C/26-BAHAR HAVASI)


Charlie ve Snoopy'nin size selamı var, evde kalmanızı rica ediyorlar 😃

Sabahları babamla, çocuklarla ve kardeşimle haberleşmeden rahat bir nefes alamıyorum. Bir müddet sonra bu kaosa da alışır, rutine döndürür müyüz bilmiyorum ama şimdilik çok can yakıcı. Yine de bir ay öncesine göre sürü bağışıklığı oluşmasa da durum bağışıklığı yavaş yavaş oluşuyor. Bu aralar rüyamda sürekli birileriyle toplaşıyoruz ama corona olayı mevcut ve ben toplantıya katılan yabancılardan aynı evin içinde kaçmaya çalışıyorum ya da kalabalık ortamlarda maskesiz ve korunmasız buluyorum kendimi. Hayret verici bir şeydir ki normal şartlarda uykusu çok hafif olan, çoğu geceleri uykusuz geçiren ben bu süreçte gayet iyi uyuyorum. Bu bir depresyon belirtisi mi yoksa yatmadan önce aldığım antiallerjik tabletin etkisi mi işte o konuda kararsızım.

Sabah iki parti çamaşır yıkayıp astım, ilki havlular, ikincisi günlük giyeceklerdi yani eşofman ve türevleri. Onun dışında ev işine bulaşmadım, kitabımı aldım balkona çıktım. Derken koca da bana katıldı, masanın üstüne virüslü oldukları varsayılarak serilmiş şafak sayan soğan ve sarmısaklara bakarak içtik. Hava o kadar güzeldi ki, hani "limonata gibi" dedikleri cinsten. Hafif bir esinti saçlarımızda dolaşırken çınarı mesken tutmuş kumruların ve serçelerin cıvıltılarını dinledik. Bir ara neredeyse mutlu oluyordum ki sokaktan geçen maskelileri görünce vazgeçtim 😃

Yeni bir kitaba başladım, Ian McEwan'dan, beni takip edenler bilir, en sevdiğim yazarlardan biridir. Kitabın adı "Kayıp", her zamanki gibi derinlikli ve hüzünlü bir kitap. Üç yaşındaki kızlarını süpermarkette kaybeden bir çiftin yaşamını anlatmış yazar. Algıda seçicilik midir nedir, bu ara elime aldığım her kitapta şu yaşadıklarımızı çağrıştıran bir şeylere rastlıyorum. Bunda da stokçuluk çıktı karşıma. ABD ile Rusya arasındaki füze krizi sonrası insanlar marketlere hücum ediyorlar. Stoğu yapılan mallardan bilin bakalım biri ne? Günümüzle çok uyumlu, tabii ki tuvalet kağıdı 😃 Popolar tüm zamanlarda çok kıymetli anlaşılan 😃

Şu anda ekranlarda günlük koronavirüs tablosu var, bakmak, görmek, öğrenmek istemiyorum. Asap bozmaktan başka bir işe yaramıyor. Sokağa çıkmayarak ve dikkat ederek görevimi yaparım, gerisi için elimden gelen bir şey yok ne yazık ki

Yazımı güzel bir şeyle bitireyim, sevgili Beste ta Fransa'dan benim için paylaşmış, bahçesinin leylakları. Bu yıl kokusunu duymasam, kendisini görmesem de sağolsun dostlar beni fotoğraflar aracılığı ile mahrum bırakmadılar. Leylakları kucaklayıp koklayabileceğimiz zamanlar bir an önce gelsin dileğiyle hoşçakalın...