.

.
.

24 Şubat 2017 Cuma

VE ŞALANJDA 7, SEÇME SAÇMALAR

Haftayı devirdik şalanjda, aferin bize, 7. sorumuz aşağıda:

-En saçma zevkin:

Ahaha, ay hiç gülesim yoktu, söyleyim de dalga geçin değil mi? Ama madem bulaştık bu işe itiraf edeceğiz kaçarı yok. Efendim, önce en sevdiğimiz klasik CD alınır (çoğunlukla Mozart 40. Senfoni), sonra artık uzunca bir kalem mi olur, Çin yemek çubuğu mu olur, kısacası şef bageti yerine geçebilecek bir nesne temin edilir. Albüm CD çalara sürülür ve tercihan büyük ekran TV'nin karşısına geçilir. CD "dırı dıdırı dıdı" diye başlamadan önce geri dönülüp konserin başlamasını heyecanla bekleyen hayali seyircilere şık bir selam verilir. İlk notalar dökülmeden baget havaya kalkar ve konser başlar. Oh, nefis. Bitene kadar orkestra yönetilir, yönetirken TV ekranına akseden görüntümüz de keyifle izlenir. CD bitince yine şık bir selam, kolumda hal kaldıysa bis yapabilirim ama genellikle yorucu oluyor, hemen kulise kaçıyorum, hahahaha :)


Sizin için küçük bir bölümünü koydum, haydi bulun baget benzeri bir şey, geçin şefin makamına, inanın pek memnun olacaksınız, stres diye bir şey kalmayacak.

Elim değmişken 8. soruyu da yapayım dedim, hafta sonu çok işim var zira ama verecek cevabım yok. Soru şöyle:

-En büyük çılgınlığın nedir?

Valla düşündüm düşündüm aklıma hiçbir şey gelmedi. Ne kadar sıradan, zavallı bir bir yaşantım varmış. Iyy umutsuz ev kadını :)))))))

23 Şubat 2017 Perşembe

ABUR CUBURLU ŞALANJ 6

6. günün sorusunu takdimimdir:

-Hastası olduğun bakkal ürünü:


Görsel: Buradan

Abur cubura düşkünlüğüm kendimi bildiğim andan başlar. Yemek söz konusu olduğunda her zaman mızmız ama ortaya abur cubur geldi mi gözleri açılan bir çocuk oldum. Büyüdüm, değişen bir şey olmadı, kendimi engellemesem sağlıksız beslenmenin şahını yaparım. Bunda babamın emeklerinin büyük payı var istemeden de olsa. Eve teneke kutuyla bisküvi getiren (benim çocukluğumda bisküviler bakkalarda üstü camlı teneke kutular içinde, açık olarak satılırdı, kiloyla alırdınız ya da gramla işte her neyse), kasayla gazoz alan, her aybaşı maaşını alınca elinde 2-3 kiloluk bir kesekağıdı dolusu karışık kuruyemişle kapıdan giren, Cento'da çalışan arkadaşına benim için İngiliz malı çikolatalar ısmarlayan (hala hasretle yadederim o çikolataların tadını), daha son cemre düşmeden sıcak yörelerde yetişmiş 250 gram turfanda çağlayla baharın açılışını yapan bir adamdı babam. Eh böyle bir adamdan da benim gibi biri yetişirdi zaten. Şimdilerde bakkallar neredeyse tarihe karıştı, artık her tür ürünün satıldığı marketler var ve market rafları içinde benim en ilgimi çekenler yine abur cubur sergilenenler. Diyorum ya irademe sahip olmasam hepsini eve taşırım. Bir vakitler vergi iadesi almak için fiş, fatura yazardık. Arkadaşlarla aramızda fiş alışverişi olurdu, fazla olanlar yetmeyenlere verirdi. Birkaç market fişi verdiğim bir arkadaşım ertesi günü yanıma gülerek gelmiş, "Senin çocuk da büyüdü ama bunca abur cuburu kim yiyor Allahaşkına?" diye sormuştu 😀

Şimdilerde abur cuburu kuruyemişle kısıtlı tutuyorum, marketlerde ait oldukları rafları pas geçiyorum, zaten abur cuburların da eski tadı yok. "Püskevit"i çaya batırmak hala keyifli bir olay, arada bir çifte kavrulmuşundan bir paket atıyorum sepete. Çikolata içinse standartlarım çok yükseldi, "After Eight" ilk tercihim, diğer ithal ürünler de sıraya girebilir ama artık birisi hediye etmemişse kendiliğimden almamaya gayret ediyorum, zira tüketmekte sınırım yok. Zararsız olsa Jelibon çuvalına düşer, ambalajlı yumuşak şekerlerin dibini bulur, kağıt helvalarla roman yazarım. Lakin artık aramızda düzeyli bir ilişki bile geliştirmiyorum, boşanmasak da ayrı yaşıyoruz 😀 Arada bir lise yıllarımın gözdesi Çokomel benzeri bir şeylere rastlıyorsam da derin bir iç çekip "Neydi o günler?" diyerek geçiyorum vefasızca yanından. Kader utansın...


22 Şubat 2017 Çarşamba

VE ŞALANJDA 5/YETENEĞİN GEREKSİZİ GEREKLİ MİDİR?

"Gerekliyi gereksizken saklamalı". Çocuk yaşta öğrendiğim bu atalar sözü ya da eski deyimle darb-ı mesel, kelimelerindeki uyumdan mıdır nedir aklımda yer etmiştir. Aklımda yer etmekle kalmayıp uygulamam gerektiğine de ikna olmuş olmalıyım ki ev bir gerekli olacağını düşündüğüm gereksiz şeyler ambarına dönüşür zaman zaman. Toplayıp atar yeniden biriktirmeye başlarım. Ne yapalım Allah da beni böyle yaratmış, Firdevs öğretmenim de daha küçük yaşta kafama bu meseli darp etmiş, uygulamazsam ayıp olurdu. Şimdi buraya nereden geldin diyecek olursanız e bir girizgâh da mı yapmayalım yani? Size okulda Kompozisyon dersi göstermediler mi? "Giriş, gelişme, sonuç" kuralını bilmez misiniz? İşte böylece giriş yapmış olduk, şimdi gelişebiliriz. 

Efenim, 5. günün sorusu şudur:

-Gereksiz bir yeteneğin var mı?

Sorudaki yeteneğin yerinde huy yazsaydı "Ohoo, ondan bol ne var bende" derdim ama iş yeteneğe gelince epeyce bir düşünmem gerekti. Hatta dün gece uykum kaçtığında da el attım bu konuya, düşündüm düşündüm yine hafızaya geldim. Hafıza iyidir, hafızanın kuvvetli olanı daha da iyidir, hiç şikayetim yok. Ama sanki benimki biraz gereksiz kuvvetli. Mesela ilkokul arkadaşlarımın dörtte üçününü adını ve soyadını rahatlıkla sayabilirim, ilkokulu da neredeyse milattan önce bitirdim, onu da belirteyim. Öğretmenimin giydiği demode döpiyeslerin renklerini ve desenlerini sorun söyleyeyim. Lise 2'deyken sınıfça gittiğimiz tiyatroda bize eşlik eden matematik öğretmenimizin şık, siyah elbisesinin modelini birebir çizebilirim, oyunun adının "Köşebaşı" olduğunu söyleyebilirim, topluca bindiğimiz dolmuşun şoförüne bizi tiyatronun kapısına kadar götürmesi için tezahürat yaptığımızdan bahsedebilirim falan filan. İyi de ne gerek var bunları hatırlamaya, ne işime yarıyor? Hafızam da bir nevi "Gerekliyi gereksizken saklamalı" moduna geçmiş, gelgelelim bunların hiçbiri gerekli değil ama duruyor işte, o halde yetenek gereksiz, sorun çözüldü 😀
Ha bir yeteneğim daha var gereksiz, tabii buna yetenek denirse. Sol elimin işaret parmağı yoga yapabiliyor. "Nasıl yani?" derseniz şöyle: Parmağı ucundan tutup geriye doğru kıvırdığınızda el bileğime değebiliyor, adeta kemiksiz. Hatta bir ara kurduğu bu olağanüstü köprü nedeniyle kendisinin olimpiyatlarda yer cimnastiği dalında ülkemizi temsil etmesi için başvuruda bulundum ama "ufaktır, kayıp neyin olur o kargaşada" diye kabul etmediler. Bunun üzerine diğer parmaklar isyan edip ilk boğumdan kıvrılmaya başladılar, "Topluca gidelim" dediler ama gönlüm kırılmıştı bir kere pas vermedim, evde ara ara kendi kendilerine eğleşiyorlar şimdi. 

Konuyla alakası yok ama şuraya bir Antalya fotoğrafı ataşlayıp gideyim:


21 Şubat 2017 Salı

KAHRAMANLI ŞALANJ 4

Bu meydan okuma bizi aldı götürdü, çocukluğun ortasına bıraktı. Süper hafıza tazeleme durumları sözkonusu, 4. sorumuz şöyle:

4- Çocukluk kahramanın kimdir?

İlk kahramanın ben daha 7 yaşındayken 70 yaşlarında bir ihtiyardı; Profesör Nimbus. Babam her akşam cebinde katlanmış bir  Cumhuriyet gazetesiyle gelirdi işten. Kapıdan girerken gazeteyi cebinden alır, üstünü başını değişince de kucağına yerleşip "Haydi Nimbus'u anlat" derdim. Babam gazeteyi açar, 2. sayfanın altında, Cemal Nadir'in "Amcabey"iyle komşu Nimbus'u anlatmaya başlardı bana. Yazısız bir çizgi banttı. Tepesinde soru işareti şeklinde, anten misali tek tel saçı bulunan, biraz safça yaşlı bir profesördü Nimbus. Anten saçını kapatacak kadar yüksek siyah fötr bir şapka giyer ve sürekli bir çanta taşırdı. Nesini severdim bilmem, tipi komik gelirdi sanırım, onca çizgi bantın içinde ısrarla onu istediğime göre.
Biraz daha büyüyüp okuduklarım çeşitlenince Nimbus'tan vazgeçtim, çünkü "Küçük Kadınlar"ı keşfetmiştim. Kahramanın artık "Jo" idi. Uzun yıllar da üstüne gül koklamadım. Elime geçen her baskısını okudum, çevrilmiş her filmini, animelerini izledim, bir nevi özdeşleştim adeta onunla. O da benim gibi okumayı, yazmayı seviyordu, sade bir kızdı, akıllıydı. Rol modelim ve kahramanım olmak için her türlü özelliğe sahipti. 





Jo ailesine Noel hediyesi almak için güzel, uzun saçlarını kestirir

Çocukluk çağından çıkmadan bir kahraman daha edinmiştim kendime: Judy Abbott. Benim okuduğum adıyla "Leylek Dede", diğer baskılarında "Örümcek Dede", "Uzun Bacaklı Dede" gibi isimler taşıyan kitabın kahramanı yetim Jerusha, arkadaşlarının arasındaki adıyla Judy. Kendisini yetimhaneden çıkarıp vasiliğini üstlenen ama sadece uzun bacaklı gölgesini gördüğü için "Leylek Dede" adını taktığı kişiye yollandığı yatılı kolejden mektuplar yazan Judy Abbott da bir dönem kahramanımdı. 

Ortaokula geçtiğimde bizim dönemin tüm çocukları gibi erken büyümüş, erken politize olmuştuk. Artık kahramanlarımızı kitaplardan değil, gerçek hayattan seçiyorduk. 68 kuşağının öğrenci liderleriydi kahramanlarımız. Gel gör ki kahramanlığın bu ülkede pek de hayırlı bir şey olmadığını acı bir biçimde öğrenecektik. Artık kahramanım da yok, kahramanlıklara da karnım tok. Kendimin kahramanı olmaya çabalıyorum, Can Yücel'in "Sevgi Duvarı" şiirinde dediği gibi:

"Yalnızlığım, benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi"

20 Şubat 2017 Pazartesi

CEP ŞALANJI 3

Bu şalanj çok keyifliymiş be yav, her soru ayrı matrak, sıkı durun 3 geliyor:

- 7 yaş pantolonunuzu bulsak cebinden ne çıkardı?

Pantolon giyer miydim diye düşündüm bir an, evet evet giyerdim. Ayak altından geçen bir parçası olan lasteks pantolonlar giydirirdi annem, çoğunlukla elbiselerin altına, üşümeyim diye. O zamanlar külotlu çoraplar henüz piyasada arz-ı endam etmeye başlamamıştı (Töbe töbee, bu şalanjlar yüzünden yaşım iyice ortalara döküldü 😉 ). Sinir olurdum ama annem asla ikna olmazdı, "üşürsün" der ve konuyu kapatırdı. Ben de ayakkabılarıma bakıp pantolonu yok sayar, "pantolonum yok ki, pantolonum yok ki" diye kendimi şartlardım, salakmışım yav 😀

Bu soru erkekler düşünülerek sorulmuş sanırsam pantolondan ziyade önlük ya da elbisemin cebi olurdu benim. O cepler de hiç boş kalmazdı. Bir kere mendil, kumaş olacak, ütülü ve üçgen şeklinde katlanmış. Bizim zamanımızda okulda mendil ve tırnak kontrolü yapılırdı efenim, "çıkar mendilini, uzat ellerini" komutunu her hafta başı duyardık. Sonra para, 5 yıl boyunca 25 kuruş harçlık aldım ben her gün. Sarı yirmibeşlikle başlayıp beyaza evrildi (ayy yine yaş ipucu, nerden bulaştım bu şalanja). O yirmibeşlikle simit alırdım mutlaka. Bazen yalvar yakar 50 kuruş koparırdım, 50 kuruş demek tüp çikolata demekti. Okula giderken Mustaa bakkala (Mustaa bakkal hem bakkal, hem kırtasiyeci idi, Mavi Köşe. Okula giderken mutlaka onun önünden geçer, camlı bölmedeki yuvarlak ekmeklerin dışarıya sızan kokusunu içimize çekerdik) uğrar 50 kuruşu tezgaha fırlatıp tüp çikolatayı alır, acilen kapağını açardım. O da bir işti, önce kapağın tepesindeki sivri yeri tüpün ağzındaki alüminyuma batırıp açmak gerekirdi. İlk hüpün tadı biraz metalik olurdu o sebeple. Sonrası pek keyifliydi. Okulun kapısına kadar idare eder, bitirmezdim. Son hüp kapıdan girerken alınır, tüp katlanıp önlük cebine atılırdı. 

Sakız kağıdı ya da kutusu, ceplerimin misafirlerindendi onlar da. Çok sakız çiğnerdim, oyuncaklı sakıza bayılırdım. Şimdiki markalar yoktu tabii, küçük poşet ya da kutularda uyduruk bir sakızla-iki çiğnemede çürür-saçma sapan plastik bir oyuncak olurdu. "Ne alayım?" diye sorana "Oyuncaklı sakız" derdim. Sakızlar kısa sürede yumuşar, oyuncaklar da evde orada burada birikir, sonunda annem toplayıp atardı. 


Tabii ki Toybox değildi bizim oyuncaklı sakızlar, markası bile olmayan ilkel şeylerdi.

İçinden bazen böyle asker ya da kızılderili figürleri çıkardı, sinir olurdum o zaman

Oyuncaklı sakızdan çıkan en sevdiğim şey ucunda delikli sepet gibi bir şey olan bir nevi düdüktü. O sepete minik bir plastik top konur, düdüğün ağzından üflenince de top havaya kalkardı. Rengi bile aklımda, sarı.

Okulun hemen karşısında köhne bir bakkal vardı, inanmayacaksınız ama hala duruyor, sinekli bakkal gibi tozlu, pis bir yerdi. Oraya "Zunkla şekeri" almaya giderdim, 5 tanesi 5 kuruştu. İçi incirli, çok lezzetli, karamelli bir şekerdi. Onun kağıtlarında Türk büyüklerinin renkli resimleri olurdu. Şekeri yutunca kağıt da hop cebe tabii ki. Google'u kurcaladım ve asıl adının "Zungla" olduğunu böylece öğrendiğim o şekerlerin kağıtlarından buldum:


Görsel: Buradan
Osman Hamdi Bey üstadımız incirli bir Zunkla şekerini sarmalamış zamanında, sonra da benim önlük cebine konuşlanmış muhtemelen

Vee yıllarca önlüğümün ve cebi olan her giysimin anneannem vasıtasıyla gediklisini açıklıyorum: Siyah kuru üzüm. "Kara doktor" derdi ve her derde, bilhassa kansızlığa deva olduğuna emindi. O zamanlar iştahsız, nanemolla ve eneze bir çırpı bacak olan beni bu yolla dombalak yapacağına inanırdı. Şimdiki kiloların tohumu o zamandan atılmış demek ki. 

Böyleyken böyle dostlar, bir cebe dünyaları sığdırdım ama çocukluk cepleri çuval gibidir, her şeyi taşır...

19 Şubat 2017 Pazar

ŞALANJ 2/ÇOCUKLUK EĞLENCELERİ

Yeni şalanjı sevdiniz değil mi? Sevdiniz, sevdiniz, geri dönüşlerden ve tıklanma sayısından anlıyorum. O zaman gelelim 2. soruya:


2- Çocukluk eğlencen neydi?

Ben 14 yaşına kadar tek çocuktum, bir mucize gibi kardeşim geldiğinde artık çocukluktan çıkmak üzereydim. Etrafında mebzul miktarda arkadaş olsa da tek çocuk kendini avutmayı, eğlendirmeyi öğrenmek zorundadır. Sıcak yaz tatillerinin sokağa inmeye izin verilmeyen uzun öğleden sonralarında binbir çeşit şey uydururdum kendimi avutmak için. Çok kitap okurdum ben çocukken de, okumayı söktüğüm an dostum olmuştu kitaplar. "Yanıma birkaç kitap, dergi koyun ve beni unutun", modum buydu, gık demeden tüm günü geçirebilirdim. Babam alabildiğince kitap alırdı ama sonuçta tek maaşlı bir memurdu, bütçesi kısıtlıydı. "Heidi"nin devamı niteliğinde yazılan "Heidi Büyüyor" kitabını alabilmek için epey dil döktüğümü hatırlıyorum, her seferinde "ay başında" cevabını alıp boynumun büküldüğünü gören anneannem halime acımış ve "Eydi büydü neymiş kız, ben alayım" demişti de o sayede kavuşmuştum kitabıma 😀

Şimdi YKY baskısıyla yeniden yayınlanan Ayşegül serisi favori kitaplarım arasındaydı. Neredeyse tüm kitapları edinmiş, defalarca okumuştum. Bayılırdım o çizimler, Ayşegül'ün şirinliğine, kardeşi Can'a, kedisine, köpeği Fındığa. Birkaç yıl önce YKY mağazasının vitrininde görüp heyecanla dalmış ama sayfalarını karıştırınca hayal kırıklığına uğramıştım, ne resimler o eski canlılığında, ne öyküler eski tadında idi. Kahramanların adı bile değişmişti. Bırakayım anılarımdaki gibi kalsın demiş ve almadan çıkmıştım. Ben okumakla kalmazdım o kitapları, hangi akla hizmet ediyorsam bir defter açar ve sayım yapardım. Her kitapta kaç tane adam, kaç tane kadın, kaç tane kedi, kaç tane ağaç, kaç tane koltuk, kaç tane elma vs var sayar not ederdim ve bundan müthiş keyif alırdım. Dedim ya, tek çocuklar kendini avutmak için her yolu dener. Google'da arattığımda hep yeni baskıların kapaklarını buldum, orijinal kapaklar Fransızca aslında idi, aşağıya bir-iki tane bırakıyorum, Gilbert Delahaye, Marcel Marlier çocukluğumun hayal tacirleriydiniz, toprağınız bol olsun:



Şu yanaklar tam makas almalık değil mi? Ya omuzdan bakan Fındığa ne demeli?


Türkçe'de "Ayşegül Çiftlikte" adıyla yayınlanmıştı, en sevdiklerimden biriydi. Müthiş pastoral çizimler vardı iç sayfalarda.


"Ayşegül Denizde"


Ve Ayşegül'ün en hamarat hali: "Ayşegül Evde"

Okuyarak eğlenmek derken bayıldığım "Tina", yayını sona erene kadar aldığım "Doğan Kardeş" ve "Çocuk Haftası", yolladığım bir şiiri epeyce değiştirerek yayınlayan "Mavi Kırlangıç" dergilerini unutmayalım. Başlarında kendimi unutur, saatler geçirirdim. Ve her genç kızın olmasa da her küçük kızın rüyası Kemalettin Tuğcu amcamızın yoksul edebiyatı kitaplarını da unutmayalım. Bir nesil onlarla büyüdü.

Kitaplar dışındaki ikinci eğlence kaynağım bebeklerdi. Saatlerce kendi başıma evcilik oynayabilirdim. 10 cm boyutundaki plastik bebekler favorimdi. Bizim çocukluğumuzda şimdiki havalı bebekler, Barbie'ler falan hak getire. O saçları olan, gözleri açılıp kapanan bebekler ancak yurtdışında akrabaları olan şanslı çocuklara gelirdi. Ben kel kafalı plastik bebeğime makara ipinden saçlar yapar, boyama kırmızı donu görünmesin diye çeşit çeşit giysi dikerdim. O bebeklerden bir tanesi şimdi elime geçse mutluluktan deliririm herhalde. 

Sadece plastik bebeklerle oynamazdım, kağıt bebekler de ilgi alanımdı, hatta yaşım büyüdükçe daha da fazla ilgi alanıma girer olmuştu. Yenimahalle'nin en büyük kitapçısı Sipahi Kitabevi'nin merdivenle inilen loş dükkanına dalar, kağıt bebek yığınlarını kurcalamaktan usanmazdım, birini alsam diğerinde aklım kalırdı. Epey zengin bir birikimim vardı ve envai çeşit senaryolarda rol verirdim onlara. Kimi zaman kendim çizer, kendim giydirirdim, el yapımı koleksiyonum da oldukça zengindi. Google'da ne kadar aradıysam da benim zamanımdakilere rastlayamadım, en benzerlerinden bir-ikisini bulabildim ancak:



Evdeki tüm etkinliklerden sıkılma aşamasına geldiğimde sokaklar beni beklerdi. Bir önceki yazıda anlatmıştım, evimizin bizzat kendisi ve çevresi her tür sokak oyunu için idealdi. Saklambaç, seksek, yakantop, istop, kukalı saklambaç, ip atlama hatta çelik çomak. Bazı afacan erkek arkadaşların komik şakaları da bizi eğlendirirdi. Birkaç tuğlayı süslü kağıtlara sarar, kurdeleyle bağlayıp bir de şık fiyonk yaptıktan sonra ucuna upuzun bir sicim bağlar ve asfaltın ortasına bırakırlardı. Sonra hep birlikte zulaya yatardık. Süslü paketi caddenin ortasında gören birkaç hevesli ve enayi sürücü arabasını durdurur, inip pakete hamle ettikleri anda ipi çekiverirdik. Tanrım o insanların yüzü hala gözümün önünde, yürüyen paket hahaha 😀 Sadece biz değil o zamanın insanları da naifmiş. 

Daha neler neler, anlatmakla bitmez. Bıktırır diye uzatmıyorum ama yeni neslin çocukları tabletlere ve telefonlara hapsedilmiş bir sanal dünyayla eğlenmeye çalışırken benim biraz için acımıyor değil...

18 Şubat 2017 Cumartesi

YENİ BİR ŞALANJ 1

Buralar ıssız kalmasın aşkına yeni bir meydan okumaya başlıyoruz topluca. Bu defa İlham Kedisi başlattı. Ben Ferminanım kardeşimden öğrendim, baktım sorular pek bi şahane, katılmak şart oldu dedim. Bu defa ben de "şalanj" diyeceğim Ferminaanım gibi, bugün itibarıyla başlıyoruz, katılmak isterseniz şuraya bir tıklayın ve kolları sıvayın, klavyeleri cilalayın 😀

İlk sorumuz şudur ve uzun uzun yazmaya pek müsaittir:

1-Nasıl bir apartmanda büyüdün?

Ben apartmanda büyümedim aslında, Babil Kulesi'nde büyüdüm. Bunu pek çok kez anlattım ama yeni takipçiler açısından tekrarlayacağım. Anneannem ve dedemin evi yıllar önce, ben daha bebekken annemle benim de içinde bulunduğumuz bir anda sel felaketine uğrayıp yıkılmış, kullanılamaz hale gelmiş. Hatırlamıyorum elbette ama o kadar çok anlatıldı ki saat saat tekrarlayabilirim olup biteni. Halkın uyarıldığı halde inanmayıp boşaltırlarsa devrin iktidarı tarafından istimlak edileceği söylentisiyle evlerini terketmediği için büyük can ve mal kaybının olduğu bu sel felaketini çoğu kimse bilmez. Hatip Çayı denen akarsuyun taşması sonucu civardaki pek çok ev yıkılmış, eşyalar telef olmuş, yüzlerce insan ve hayvan ölmüş. Felaketzedeler bir süre çadırda yaşamış, sonrasında evlerini tamir ettirmiş ya da başka evlere geçerek hayatlarını sürdürmüş. Birkaç yıl sonra devlet evleri selde yıkılan ya da kullanılamayacak hale gelen bu felaketzedelere 4 blokluk, 96 dairelik bir site yaptırıp düşük faiz ve uzun taksitlerle ev sahibi olmalarını sağlamış. Bu dairelerden biri de anneanneme düşmüştü. Bir süredir kirada oturduğumuz evden çıkıp inşaatı biten ama daha elektriği ve suyu bağlanmayan bu eve taşındığımızda 4 yaşındaydım. Bir hafta sonra elektrik bağlantısı yapılırken bağlantıyı yapan ustayı elektrik çarpmış ve ödümüzü koparmıştı, bereket bir şey olmadı adamcağıza ama ben bunu hiç unutmadım. 2 yılı anneannemle o evde, geri kalanı sitenin diğer bir bloğunda kirada geçen 14 yılla büyüdüğüm yer burası oldu. 18 yaşıma basacağım yıl taşındığımız bir başka semtteki bir başka apartmansa başlıbaşına bir yazının konusu olabilir. 

"Seylap Evleri" olarak anılan 4 blokluk bu sitede her blok kendi içinde bir dünya idi. A-B-C-D olarak isimlendirilmiş bloklardan "A" olanında 2, "C" olanında ise 12 yılım geçti. "C" harfini o zamandan beri severim. Dört bloktan üçü griye, ortadaki bir tanesi ise sarıya boyalı idi, B blok. Diğerlerinden harfleriyle bahsedilirken o hep "Sarı Blok" diye anılırdı. Bizim C blok sitenin en başında idi, hemen yanında pazar yeri ve kocaman bir arsa vardı, yani bizim sınırları belirsiz oyun alanımız. Sonradan o arsaya bir açık hava sineması yapıldı ki gel keyfim gel. İlk yıl yan duvarlar alçak tutulduğu için mahallecek arsaya kilim serip beleş film izlemiştik, ertesi yıl ayıldı işletmeci, branda gerdi yine de bazı bedavacılar filmin sesine razı olup arsa-kilim olayını sürdürdüler.


İşte çocukluğumun ve ilk gençliğimin Babil Kulesi, C Blok. Kapısında siyah nokta olan 16 numarada oturduk. Aynı ortak balkona açılan 6 daire kapısı ve balkona bakan pencereler mahremiyeti biraz ortadan kaldırsa da samimiyeti arttırıyordu. Biz o apartmanda, o balkonlarda, balkon altlarında, girişe çıkan merdivenlerde, merdiven sahanlıklarında, kömürlüğe inen basamaklarda, ön bahçede, arka bahçede, sitenin etrafını çevreleyen gözalabildiğine kırlarda büyüdük bir sürü komşu çocuğu. Annelerimiz hepimizin annesi, kardeşler hepimizin kardeşiydi sanki. Yaz boyu daire kapıları ardına kadar açık dururdu, kışın soğuk yüzünden mecburen kapansa da anahtar mutlaka kapının üstünde bırakılırdı, dileyen dilediği gibi girip çıksın diye. Şimdi böyle bir yakınlığa tahammül edebilir miyim bilmiyorum ama bizim çocukluğumuz komşuluğun, samimiyetin, içtenliğin henüz kaybolmadığı, Yeşilçam filmlerine ağlanabilen naif zamanlardı. Kapımızın hemen karşısındaki sahanlıkta kauçuk toplarla "bir-ki-üç buçuk" oynarken çıkardığımız gürültüye o an kızabilen Naciyanın teyze iki saat sonra pişirdiği bir yemeği "Çocuk yesin" diye kapıdan uzatabilirdi. Bahçedeki ağaçların bir kısmını kar beyazı tülbendinin daha da güzelleştirdiği çehresi ve gülen yumuk gözleriyle Müyesser teyze eşliğinde bizzat dikmiştik. Evimize ekmek almaya giderken komşulara da uğrar "alınacak bir şey var mı?" diye sorardık. Bakkalımız bakkal değil Niyazi abi, kasabımız Hüseyin amca, kırtasiyecimiz "Mustaabey amca"ydı. "Deli Bakkal"a topluca yanaşmazdık ama bitişik komşusu Mehmet amca'nın sehpa bacaklarının teline plastik boru geçirmek için topluca yardıma koşardık. Ön bahçenin, arka bahçenin, yan taraftaki arsaların dili olsa da anlatsa, kilometrelerce koşarak yakantop oynamış, onbinlerce zıplayarak ip atlamış, seksek oynamaktan ayakkabı altları eskitmişizdir. Kimi zaman Zehranım teyzenin rehberliğinde henüz bakir kırlardan geçip Atatürk Orman Çiftliği'ne tarlalar arasından ot toplayarak geziler yapmış, taze başakların sütlü tanelerini yemiş, ballı babaların balını emmişiz, kimi zaman şantiyenin bahçesinden papatyalar, gelincikler toplarken oramızı buramızı yaralamışızdır. Bloğun arkasındaki üzerinde kocaman "ölüm tehlikesi" levhası olan trafo bile oyun alanımız olmuş, az evcilikler kurmamışızdır o beton setin üstünde. Hıdrellezlerde gül dibine dilekler bırakmış, düğünlerde oynamış, cenazelerde ağlamışızdır. Sema'nın kedisi Duman ölünce bir cenaze alayı eşliğinde şantiyenin bahçesine gömdüğümüzü hatırlarım mesela. Yaz öğlenleri balkonlarda komşu teyzelerle kurulan ortak sofralar, akşamları Ankara manzaralı arka balkonda yenilen akşam yemekleri, radyodan yükselen "Tarla Dönüşü" programı, ardından ajans. Sonrası belki babalarla Alemdar Sineması'nda iki film üstüste ya da hafta sonları annelerle Seyran Sineması'nda kadınlar matinesi, ağlamaklı siyah-beyaz yerli filmler. Komşu arsaya gelen ip cambazları, sirk bozuntuları, sihirbazlar, açık hava sinemasındaki konserler, seçim öncesi parti toplantıları, bir külah çekirdekle yıldızların altında izlenen filmler. Kapıya gelen yoğurtçular, her gün bir gazetenin ilavesini para almadan bana bırakan gazete dağıtıcıları, tatil dönüşü aşırı bronzlaşan anneme "Ne o kız, bu ne hal, ateşten atlamış tilkiye dönmüşsün" diyebilecek kadar yakınımız olmuş sucular, üniversite sınavı sonucunu alamadan taşındığımızda sonuç belgemi yeni evimize kadar eliyle getiren postacılar, bir tanesi kaza sonucu gözümüzün önünde ölen müjde getirdiğinde gülerek kapıyı çalan telgraf dağıtıcıları, mahallenin gediklisi erkek bohçacı 😀, her gün kaldırımdan şarkı söyleyerek geçen karasevdalı "Deli Bardakçı", annemin pazardaki değişmez deterjancısı "Şaşmazcı", kuaför "Çinçi", hangi birini unutayım. Daha yazsam satırlara sığmaz. Biz çok şanslı bir kuşaktık, bunların her biri şimdi tatlı bir rüya, bir hayal. Artık apartman da yok zaten, 2 yıl önce yıkıldı. Anılarımızın üstünde yeni bir inşaat yükseliyor şimdi, soğuk, yabancı. Devir değişti, biz değiştik ama ne mutlu ki hatıralar değişmiyor...