Birkaç gündür görev bilinci olan bir Babanneçiko olarak torun Çiko ile hemhâl olmakta idim. Dolayısıyla değil yorumlara cevap verip paylaşımları okumak bilgisayarı bile açamadım. Bugün haftanın son ödevini de tamamlayıp rutinime döndüm.
Perşembe günü Küçükesat'taki eskiden sebze, meyve, balık, et vs ürünlerin satıldığı ve artık oldukça harap hale gelmiş Hal binasının restorasyon sonrası durumunu görmek için Esat Hal'e gittik Çiko ile birlikte.
Restorasyon iki yıl kadar, belki de daha fazla sürmüştü, nihayet bu yıl bitti ve halka açıldı. Bina yenilenmiş, birtakım cafeler, restoranlar açılmış. Çalışma odaları, terasta açık hava sineması, girişte sergi salonları var. Sergi salonlarından birinde Rahmi Koç'un katkılarıyla açılmış, "Beygir Gücü" adlı at ağırlıklı bir sergi vardı ve oldukça ilgi çekiciydi. Hem Çiko, hem biz keyifle gezdik. Yan tarafa ise semtin geçmişiyle ilgili kalıcı bir arşiv sergi açılması planlanmakta imiş. "Beygir Gücü" sergisi yıl sonuna kadar gezilebilir, Ankaralılara öneririm.
Şunları görünce babamın yaptığı güzelim at arabası maketleri geldi aklıma, neredeyse tamamının parçaları kayıp ya da kırık. Ne kadar uğraşmıştı oysa.
Belki binlerce at gördük ama benim aklım şunda kaldı:
İstedim vermediler
Ehliyetin yok dediler
😂
Ben de avunmak için kendimi kahveye vurdum
Çiko ile olan birlikteliğimize bugün birlikte bir çocuk operasına giderek hafta ortasına kadar ara verdik. Oyuncular yetkin olmasına yetkindi ama Çiko'yu da, beni de çok açmadı. Neyse ki 45 dakika sürdü de daha fazla azap çekmedik.
Ağustos ayı okuma hızım son sürat devam etmekte. Daha önce "Hayatta Kalanlar" ve "Malmö İstasyonu" isimli kitaplarını okuduğum Alex Schulman'ın yeni kitabı "17 Haziran"ı iki gün önce bitirdim. "Malmö İstasyonu"nu hiç sevmedim, "Hayatta Kalanlar"ı ise çok sevmiştim. "17 Haziran" fastastik başlayan girişiyle biraz rahatsız etse de giderek akışa kapıldım, gerilim ve heyecan arttı ama ne yazık ki beklediğim gibi bomba bir final gerçekleşmedi. Bu bakımdan hayal kırıklığı olsa da kitap yine de iyiydi diyebilirim. Şu an elimde "Hayvan Hükümranlığı" isimli kitabıyla tanıdığım Jean-Baptiste Del Amo'nun "Adamın Oğlu" isimli eseri var. Henüz başlardayım, umarım güzel devam eder. Storytel'de ise Japon yazar Asako Yuzuki'nin "Tereyağı" isimli kitabını sesli dinliyorum. Tüm Japon mutfağı sıraya girdi kulaklarımdan bir bir geçiyor. Bereket sevdiğim bir mutfak değil, yoksa yutkunmaktan tükürüksüz kalırdım, ne tereyağı merakıymış yahu, dinlerken bile kolesterolüm tavan yaptı 😂
Bugünlük bu kadar diyeyim, gidip biraz blog komşularımı ziyaret edeyim. Kalın sağlıcakla...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder