Komşu ziyaretinden geldim, kapıyı falan da çalmadım. Ziyaretten haberi oldu mu bilmiyorum ama bıraktığım notu kapıdan aldığına göre artık haberdardır. Söz konusu komşu ile uzundur komşuyuz ve ayrıca hemşeri sayılırız. O Antalya'da büyüyüp başka şehirlere yelken açmış, ben tam tersi başka şehirlerde büyüyüp Antalya'da ulaşmışım olgunluk yıllarıma. Yüzyüze gelince de hemşeriliğe ilaveten dostluğu da büyütmüşüz. Tahmin etmişsinizdir kimden bahsettiğimi, Radyo Z elbette. Hep güzel yazar zaten de beni bugünkü yazısıyla 12 Eylül'e ışınladı. O henüz çocuk sayılırmış, bense epey gençtim. O olmayası tarihin öncesinde de çok çekmiştim okul yıllarında, yazıya dökmek istemediğim tatsız şeyler, geride kalan genç ölümler, olaylar, kavgalar, hatırlamak istemediğim bir sürü kötülük. Çok zor şartlarda biten okul sonrası bir şekilde tayin olup kapağı Denizli'ye atmışız. Hiç bilmediğim, görmediğim bir şehir. Uzun zaman sokakta herkesin yabancı olduğumu anlayıp bana baktığını düşünmüştüm. Hiç alışık olmadığım bir taşra hayatı, yabancısı olduğum insanlar, şiveler, adetler. Bir yandan da ilk kez kendine ait bir ev, yeni bir meslek, yeni arkadaşlar, yeni bir yaşam biçimi. Bir süre sonra öyle sevdim ki o çirkin şehri, bıraksalar ebediyen kalırdım ama şartlar Antalya'ya sürükledi bizi.
Turizmin başkenti dediğimiz şehir 80 yılında güzel olmasına güzeldi de, Ankara'da, hatta Denizli'de bile kolaylıkla erişebileceğim şeyler burada bilinmiyordu, bulunmuyordu, yoktu. Yaş pasta deyince muzlu rulo, tost deyince yarım ekmek arası kaşar veriyorlardı. Şarküteri ürünü ara ki bulasın, boza da öyle. Bunları geçtik de okul berbat haldeydi. İdari personel rehavet içinde, dersler yapılmıyor, keyfi çatan öğrenci haydi boykot deyip basıp gidiyor, benim Denizli'deki son derece düzenli okulumda birinci dönemin başında okuttuğum konuya Nisan sonunda henüz gelinememiş bile, üstüne üstlük ev de bulamamışız, eşyaları depoya atıp kayınvalidenin bir odasına sıkışmışız. Ve ayrıca bebek bekliyorum. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Neyse sonunda ev bulundu, taşındık, tatil oldu, bebek beklenenden üç hafta önce geldi, hava Cehennem gibi sıcak, bebek sürekli ağlar, izin sürem doldu, okula gitmek gerekti ve bu arada kayınbiraderimin nişanlanası tuttu. Kız isteme töreni, derken nişan ve nişanın hemen ertesi başka şehirden gelen kız tarafının benim evde yemeğe alınması uygun görüldü. Devamlı zırlayan üç aylık bebekle kalabalık bir sofra hazırlandı, yendi içildi, ertesi günü damat tarafının kasabasının ziyaretine karar verildi, bir yığın bulaşık bana bırakıldı ve gece sona erdi.
Sabahleyin İsmail'in sesiyle uyandım. İsmail kim derseniz anlatayım, içimde hala ince bir sızıdır. Hemen yanımızdaki apartmanın zemin katının bütün dairelerinde Batman'lı kalabalık bir aile oturuyordu. Hani hükümet gibi derler ya öyle bir iri yarı, otoriter anne, annenin yarısı kadar ve pek sözünün geçtiğini düşünmediğim bir baba ve biri hariç hepsi evli 12 yetişkin erkek evlat. Her bir odada biri karısıyla oturuyor. Odalardan birinde ise İsmail'in annesi oturuyor, o Antalyalı. İsmail'in babası ise yan oda ile değişimli olarak uğruyor. Yan odada adamın aslında ilk karısı var ama o imam nikahlı, İsmail'in annesi ise resmi. İşin esası apartmanın yapımında bu ailenin iş makineleri kullanılmış, Müteahhit de zemin daireleri para yerine onlara vermiş. İsmail'in babası bu arada mahalledeki bakkalın kızını gözüne kestirip nikahı basmış. Şimdi hangisi kuma hangisi değil, çözülemeyen bir durum mevcut. Sayılamayacak kadar çok çocuk var farklı yaşlarda, el yüz kirli sokakta oynuyorlar, arka bahçede beslenen birkaç koyun da var sayarsak, önlerine atılan karpuz kabuklarını çocuklarla paylaşıyorlar. Susayan çocuklar eve gitmeye üşenirse üst katlarda yıkanan balkonlardan akan suyla gideriyorlar susuzluklarını ama hepsi de sapasağlam. Ben içlerinden ikisiyle ahbaplık kurdum, biri büyükçe bir kız, adı Gurbet. Annesini kızdırdığını "Oy Gurbetiii" diye bağırışından anlıyorum ama çok sevimli bir çocuk, arada balkon altına geliyor, sohbet ediyoruz. İsmail ise has adamım. Pazar filelerimi taşıyor, odun aldıysak eve çıkarıyor, caddenin karşısında bir çiçekçi var, işe yaramayan çiçekleri attığında içlerinden taze olanları seçip kapıma getirip mahcup bir gülümsemeyle veriyor. Henüz 5 yaşında, üç yıl daha ömrü olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Babasına zorla aldırdığı bisikletten daha hevesini alamadan bir arabanın çarpması sonucu öldüğünü öğrendiğimde günlerce ağladım. Kuş kadar bir şeydi, "Yenge" diyen sesi ve kara gözleri hala hayalimde.
İsmail'in sesiyle uyandığım sabah 12 Eylül'müş meğer. "Sokağa çıkmayııın" diye bağırdığını balkona çıkınca anladım ama o henüz ne olduğunu anlamamıştı. TV'yi açtık, Hasan Mutlucan "Yine de Şahlanıyor Aman Kolbaşının Kır Atı"nı söylüyordu. Çok geçmedi Kolbaşı da çıktı ekranlara, malum nutkunu atınca Hasan Mutlucan'la yer değiştirdi. Gün boyu ikisi arasında gidip geldik, sokaklardaki anonsları dinledik, kamyonetle dağıtılan ekmeklerden edindik. Tabii dünürlerin de kasaba ziyaret planı suya düştü. Sonrası öncesinden de kötüydü. Güya anarşi bitmiş huzur gelmişti, aman ne huzur. Bizim kuşak ne zaman huzur gördü ki zaten.
Evren Antalya'yı çok sevmişti sanırım, 12 Eylül'ü takip eden günlerde kaç kez gidip geldiyse biz de fareli köyün kavalcısı gibi yüzlerce öğrenciyi ardımıza takıp onu karşılamaya gittik Havaalanı yoluna. Henüz bakir oralar, çevre yolu, kaldırım yok, çocuklar yola çıkıyorlar, engellemek için yol kenarından yürüyüp güya bariyer oluşturuyoruz. Derken iki öğrenci gülerek geliyor, "Hocam hocam vali size dedi ki, hocanımlar tavuk gibi yolun ortasından yürüyorlar". Bize bunu diyen aynı vali, birkaç ay sonra açılan Fikret Mualla Retrospektif Sergisi'ne telgraf yollayıp ölmüş adama başarılarının devamını diliyor. Hangimiz tavuk bilemedim 😂
Ortam berbat, herkes gölgesinden korkuyor, kitaplar yok ediliyor falan, tatsız zamanlar. Ayrıca komik yasaklar var, mesela Öğretmenevleri'ne kot pantolon ve şortla girmek zinhar yasak. Öğretmenler önlük giyecek, kadın öğretmenlere de pantolon yasak, giymeyin yahu erkek misiniz? Bana tuhaf gelen bir yasak daha var ki hala akıl erdiremem ve ne yapacağımı tam bilemem. Dilekçelerde imzanın ismin altına değil de üstüne atılması. Yakınlarda dilekçe yazmadım, şimdilerde uygulama ne yönde acaba?
Bu günler de geçiyor, Kolbaşı ressamlığa başlıyor, kadın öğretmenler pantolon giyebiliyor, Öğretmenevlerinde kıyafet serbest oluyor, önlükleri atıyoruz da imza işi hala müphem 😂
Herkesin 12 Eylül'ü kendine diyerek fazla uzatmadan yeni çıkan Isabel Allende kitabından söz edeyim. Bir Ruhlar Evi değil elbette. Isabelimiz bu kez göçmenlik konusuna el atmış. Bir salı günü Türkiye'ye gelen sarışının Meksika sınırına diktirdiği duvar da konu ediliyor. Özellikle Meksika, Guatemala, San Salvador gibi ülkelerden iltica eden insanların yaşadıkları zorlukları, bilhassa da çocuklardaki psikolojik etkileri 2. Dünya Savaşı'nın Samuel'i, El Salvador'un Leticia'sı, San Salvador'un Anita'sı üzerinden anlatmış. Dünyanın dört bir yanı insanı kahreden olaylarla dolu. Ve ben bu yazar kadına hayran olmaya devam ediyorum.
Storytel'de ise "Tereyağı"nı bitirdim ve çok sıkıldım, aşırı uzatılmıştı. Bir kez daha karar verdim ki-başıma bir şey gelmeyecekse-ben Uzakdoğu Edebiyatı'nı pek sevmiyorum.
Pazar gününüz keyifli geçsin diyerek bitiriyorum...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder