.

.
.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

MUTLU BAYRAMLAR

Bayram mesajımı size Snoopy'm getirsin:


Bayramınız kutlu, yüreğiniz umutlu, yüzünüz güleç, kahveniz köpüklü, ikramlarınız bereketli, arayıp soranınız çok, sevdikleriniz yanınızda, sağlığınız yerinde olsun. Barış ve huzur içinde bir dünyada daha nice bayramlarınız olsun.

Not: Mümkünse bayram kahvelerinizi fotoğraflayıp iki satır mesajla Kahveli Blog'umuza yollarsanız bayram süresince yayınlar ve çok mutlu oluruz. Mail adresi: kahveciguzelleri@gmail.com  . Şimdiden teşekkürler...

17 Ağustos 2012 Cuma

KİTAPTAN KULELER


Euphoric'in önerisiyle evde bekleyen kitap kulelerini görüntüleme etkinliği başlattık, yok mu katılan?

Benim Ankara'daki ilk kulede bekleyenler şunlar:

-Cumhuriyet'in Ütopyası Ankara 
-Bir Dönem İki Kadın/Oya Baydar-Melek Ulagay
-Karagöz ile Boşverin Beni/Ferhan Şensoy
-Kış Bahçesi/Kristin Hannah
-Yavaş/Nihan Eren
-Bertie'nin Dünyası/Alexander McCall Smith
-İskoçya'da Aşk/Alexander McCall Smith
-Kahve Öyküler/Alexander McCall Smith
-Kadınlar Dekameronu/Julia Voznesenkaya (Bunun yarısı okunmuş durumda)
-Bir Burjuvanın İtirafları/Sandor Marai
-Büyükler İçin 17 Masal/Elif Savaş Felsan
-Zarf/Haydar Ergülen
-Eldivenler, Hikayeler/Murathan Mungan
-Şeylerin Masumiyeti/Orhan Pamuk

Benzer yükseklikle 2 kule daha var ve benim gözüm kitapçılarda, gönlüm kitaplarda. Bakalım ne olacak...

16 Ağustos 2012 Perşembe

KOCAMAN BİR YILDIZ KAYDI


İlk sesiyle yer etmişti hayatımda; küçücük bir kızdım, henüz ilkokulun ilk sınıflarında. Akşamın olmasını bekler, radyonun başına yerleşirdim. Reklam programları arasında "Uğurlugiller" skeci yayınlanırdı ve ben buna bayılırdım. Metinlerini Selçuk Kaskan'ın yazdığı bu kısa radyo oyunu yetişkin iki çocukları olan ve evin emektarı Arap Bacı ile birlikte yaşayan bir aileyi konu alırdı.  Müşfik Kenter değildi o zaman benim için sanatçı, evin babası Salim Bey'di. Karısı Nebahat Hanım'ı Yıldız Kenter seslendirirdi ve ben onların kardeş olduğunu bilmez gerçekten karı-koca sanırdım soyadlarının aynı oluşuna bakarak (Şükran Güngör'ü de bir ara kadın sanmıştım:). Kızları Türkan'a o güzel sesiyle Çolpan İlhan can verirdi ve yurtdışında yaşayan oğul Doğan ise sanırım Genco Erkal'dı. Yaşlı bir kadın olduğuna yemin edebileceğim Arap Bacı Kalfa'nın aslında oyuncu Tevfik Gelenbe olduğunu öğrenince çok şaşırmıştım. Sadece ben değil komşu teyzeler arasında da şaşkınlıkla karşılanıp günler boyu konuşulmuştu. Yıllarca devam etti "Uğurlugiller"in radyodaki yayını. Müşfik Kenter oturma odamızdaki sihirli kutudan süzülen aşina bir ses olarak hayatımıza girdi. Ve hep orada kaldı, aileden biri gibi, sanat dünyasının demirbaşlarından biri gibi,-bugün Asu'da yazısında değinmiş-Olympos'ta yaşayan ölümsüz bir tanrı gibi. Ondandır belki reel olarak hiç tanışmadığımız birinin ölümünün bu kadar acı verip bu kadar eksiklik duygusu yaratması. 

Uğurlugiller radyo oyunu sonradan TV'ye de uyarlandı ama ben artık büyümüştüm, izlesem de radyodaki kadar cazip gelmiyordu, seçenek çoktu çünkü ama Müşfik Kenter hâlâ en beğendiğim aktör olmaya devam ediyordu. Bu kez üniversitenin ilk sınıfındaydım. Soğuk bir kış günü evden çıkmış, önce-Ankaralılar bilir- Meşrutiyet Caddesi'nin dik yokuşunu tırmanmış bir süre sonra da inişe geçmiştim. Fena halde üşümüş, Ankara'nın o zamanlar berbat derecede kirli havasından genzim yanmış ve yorulmuştum. Bezgin bir şekilde ilerlerken karşımdan gelen adam beni "zınk" diye yerime çaktı. Uzun siyah paltosunun etekleri uçuşan, kalkık yakalarının arasından görünen müthiş karizmatik yüzündeki mavi gözleri adeta ışık saçan uzun boylu adama bakarken donup kalmıştım. Bir an "Ben bunu tanıyordum ama kimdi?" düşüncesi sardı kafamın içini, Müşfik Kenter olduğunu anladığım anda ilâh zaten yanımdan epeyce uzaklaşmıştı. Bir süre arkasından bakakaldığımı hatırlıyorum, sonra da Müşfik Kenter hep o bir anlık, uçucu ama müthiş etkileyici görüntüsüyle yer etti aklımda. 

Yıllar onun yüzüne çizgiler ekledi, ben yetişkin bir insan oldum ama sanatına olan hayranlığım, o güzel sesinin bana verdiği huzur duygusu hiç bitmedi. Ne yazık ki sahnede izleme imkanını bulamadım. Dedim ya, bana ölümsüz gibi gelirdi, hep erteledim fırsat olduğunda. Yine de en azından filmlerde, dizilerde seyretmek, sesini dinlemek bile büyük bir şans. Türkiye'nin değerleri arka arkaya yok olup giderken çocukluğumuzun, gençliğimizin birer parçasını da yanlarında götürüyorlar. Huzur içinde uyu güzel sesli kocaman adam, seni unutmayacağız...


15 Ağustos 2012 Çarşamba

BEL AĞRILI BİR HİKAYE

Evvelki akşam geçen haftaların sıcağı, teri ve cereyanıyla had safhada hassaslaşmış belime ters bir hareket yapınca acaip bozuldu, tepkisini anında elektrik çarpmış gibi bir cızlamayla gösterdi ve ardından ağrı kartını dayadı burnuma. Dik otururken ve ayakta dururken bir şekilde tahammül edilebilen ağrı yatma vakti geldiğinde bel nahiyemde ter ter tepinmeye başladı. Bedenimin hiçbir yanına yatabilme şansı tanımadı bana-ki yüzüstü yatmadan uyuyabildiğim çok nadirdir-sabaha kadar fırdöndü misali döndüm yatakta, zaten sorunlu olan uykum hepten yokoldu. Gece boyu ağrıyı en az hissedebileceğim şekilleri denedim; yüzüstü yatıp bir süre nefes almazsam ya da aldığım nefesi bir süre vermezsem ağrıyı daha az duyumsuyordum. Lakin bu işi uzun zaman yaparsam daldığım uykudan bir daha uyanamayacağım kesindi, vazgeçtim. Yan yatıp sırtımı 45 derecelik bir açıyla geriye verdiğimde de biraz rahatlıyordum ama bu defa sırtım sinyal veriyordu. Sırtüstü yatmaya bir dakikadan fazla tahammül edemediğim için gece boyu topaçtan beter hallere düşüp sabaha karşı muhtemelen bitkinlikten biraz dalmışım. Kalktığımda ağrı biraz hafiflemiş ya da dikey konumumdan dolayı sinmişti bir köşeciğe. İşlerimi halledip uzun süredir görüşemediğim lise kızlarıyla buluşmak için belağrılı bedenimi giydirip süsledim ve yola koyuldum. Ana caddelerden birinde üstüme üstüme gelen yoğun trafiğin içine kendimi kahramanca atma gücünü belimden dolayı bulamadığım için mecburen Angara Başganı'nın mebzul miktardaki âtıl üst geçitlerinden birini kullanmaya karar verdim. Ağır ağır çıktım o dik merdivenlerden, bitmek bilmedi. Sonunda tepeye ulaştığımda benden başka muhtemelen akşamki bir sefahat aleminden kalma iki adet yeşil renkli "Güzel Marmara" şarabı şişesi, yerde birkaç müstehcen çizim, geçidin üstünü şemsiye gibi kaplayan çınarlardan dökülmüş yapraklar ve artık seyrelmeye başlayan akasya çiçekleri vardı. Her geçişimde olduğu gibi bu kez de üst geçidin çınar gölgesi alan esintili köşesine bir çay ocağı açma fikrimi gündeme getirdim, ardından asansör sistemi kurmanın maliyeti yükselteceğini düşünerek caydım:) Ağır ağır indim merdivenlerden ve buluşma mekanımıza ulaştım.


Burası eskiden Akman Kızılay şubesi idi, bu yaz başı kapandı ve beni çok üzdü. Şimdi yerine bir başka mekan açılmış ama Akman adını da yaşatıyorlar. Dekorasyon biraz değişmiş olsa da hâlâ Akman bozası var, iç salondaki pencere vitrayları da korunmuş. Onun dışında yiyip içtiklerimiz pek takdire şayan değildi ama görevliler ve servis geçer not aldı. Zaten çok da umurumuzda olmadı yiyecekler, içecekler. Biz bir-iki eksikle de olsa biraraya gelmenin keyfiyle lafı birbirimizin ağzından kapmakla meşguldük.  Öyle ki bel ağrım bile geçici olarak etkinliğine ara verdi. 

Dönüş aynı güzergahtan oldu, bu kez üstgeçide tırmanmadım, kendimi attım araç trafiğinin ortasına, kibar sürücülerdi yol verdiler. Bizim evin önündeki caddenin sürücüleri aynı kibarlığa sahip olmadıklarından kendi üstgeçidimizi kullandım. Yaklaşan bayram nedeniyle üstgeçit üstü dilenci ve esnaf(!) popülasyonu yoğunlaşmıştı akşam vakti. Girişte yelpaze satıcısıyla başladı, havalar serinlemeye durduğu için satışlar da durmuştu, etrafa bakarak çekirdek çitliyordu yelpazeci. Az ilerisine Deniz Gezmiş'in yaşam öyküsünü konu alan bir kitaba gömülmüş çorap satıcısı konuşlanmıştı. Müşteri yanaşınca kitabı tezgahın altına ters çevirip bıraktı, çoraplar 1 liraymış ihtiyacınız varsa, uzaklaşmadan onu da öğrendim. Leş gibi kokan suni deriden kemerler satılan bir tezgahın yanından geçtim, cılız tartıcı çocuk "tartıyım mı teyze?" dedi, ters ters baktım, kadınlara yaş ve kiloyla ilgili birşey söylenmeyeceğini öğrenmemiş henüz bu yavru:) Geçidin sonuna yaklaştığımda kulağıma gelen nağmeler kaval sesine aitti. Yaşlıca bir adam mendilini önüne açmış elindeki kavaldan biteviye aynı sesleri çıkarmaktaydı. Kulağımda "dürülülü" sesiyle indim kaldırıma ulaşan merdivenleri. 

Akşam artık bittiğini düşündüğüm ağrı meğer sinsice pusuya yatmış, benim yatmamı bekliyormuş. Dünkü macera bu gece de tekrar etti kendini, üstelik sabaha karşı zor bela daldığım uykumdan çalan telefonun sesiyle uyandım. Sabahın 5'inde arayan bilmediğim numara "Mamıt abeeey nerdesin?" diye sordu, "Öyle biri yok" deyince de "Kusura bakman yalnış dokanmışız" diyerek kapattı. Kalbimin çarpıntısı yarım saat sürdü, sülalesine gönderdiğim iltifatlarsa hâlâ devam ediyor...

Hâlâ okuyacak gücünüz kaldıysa bu uzun yazıya ek: Kahve blogumuzu ihmal etmeyiniz lütfen: http://fincandakimucize.blogspot.com/

13 Ağustos 2012 Pazartesi

ÖYLESİNE


Snoopy der ki:

"Hem okudum hemi de yazdım
Yalan dünya senden bezdim of of!.."


11 Ağustos 2012 Cumartesi

BİR DÜĞÜN HİKAYESİ


Dün akşam kuzenlerden birinin oğlunun düğününe davetli idik. Şık bir mekanda önce nikah kıyılacak, ardından düğün yemeği ve eğlencesi ile devam edilecekti. Eh araziye uygun olsun diye ben de şık birşeyler giyeyim istedim. Siyah dantel bir tuvaletim var, onu çıkardım dolaptan, giyindim, süslendim, yola koyulduk. Önce kuzenlerin evine gidilecek, oradan hep birlikte düğünün olacağı yere. Biz gittiğimizde damadın anne babasıyla-ki babası benim kuzen oluyor-diğer akrabalar yola çıkmaya hazır bekliyorlardı. Tam arabalara binileceği sırada farkettim ki ben o şık dantel tuvaletimin içine astar giymeden çıkmışım. Böyle bir şeyi nasıl yaptım akıl erdiremedim ama sanırım aceleyle unutmuşum. E ne yapacağız, böyle gidilmez, gayet transparan bir durum, Cannes Film Festivaline katılacak yıldız adayı değilim sonuçta. Kuzenimin eşine-yani damadın annesine-nazım geçer, gözünü seveyim dedim bana bir astar uydur. Bu arada nikah vakti yaklaşıyor, herkes söyleniyor, bir grup bindi gitti, biz dolaplarda astar arama derdindeyiz. O meret de bir türlü bulunmuyor, kadıncağız deşmedik dolap çekmece bırakmadı, damadın babası yani benim kuzen "geç kaldık" diye söylenmeye başladı. Onu da yolladık, biz aramaya devam ediyoruz. Lakin vakit geldi çattı, neredeyse nikah başlayacak, kadıncağız oğlunun nikahını kaçıracak. "Gidelim bari dedik, arabada bir çözüm buluruz". Sıkışık akşam trafiğinde mümkün olduğunca gaza basıp salona yetişmeye çalışırken ben de arabada duran oğlumun bebekliğinden kalma üzeri ayıcıklı pazen battaniyeyi belime doladım. Karizma yerle bir ama yapacak birşey yok. Kanter içinde salona girdik ki nikah kıyılmış bitmiş. Kuzenin eşi yani damadın annesi yüzüme öyle bir bakış fırlattı ki, yerin dibine girsem olurdu.
Sonra mı?
Sonra telefonun alarmı çaldı, uyandım:))

10 Ağustos 2012 Cuma

FİNCANDAKİ MUCİZE: KAHVE


Berbat bir başağrısıyla uyandım bugün. İlaç içmek için mutfağa gittim, ilacı unuttum elimde kahveyle döndüm. Normalde kahve başağrısını tetikler ama benim kafeine ihtiyacım var, içmem gerek. Hem içmekle kalmadım kahveli blogu açıp tek tek kahvelere baktım, katmerli oldu yani. 

"Fincandaki Mucize: Kahve" isimli mis kokulu, lezzetli blogumuz katkılarınızla giderek güzelleşiyor. Fotoğraf, yazı gönderen, izlemeye alan arkadaşlara buradan tekrar teşekkür ediyorum. Bu blog ortak bir blog, sizin yolladığınız fotoğraf ve yazılarla varlığını sürdürecek, lütfen desteğinizi esirgemeyin. Sevdiğiniz bir mekanda içtiğiniz bir kahve, anısı olan, sizi biryerlere taşıyan bir fincan, şık bir sunum, ilginç bir tasarım, hatta çirkin bir mekan ve tatsız bir kahve bile konu olabilir yollayacağınız fotoğraf ve metinlere. Sizin adınız veya rumuzunuzla yayınlanacaktır gönderilenler. Bloglarınızda duyurursanız katılımcı sayısını arttırabilir, blogu daha da renklendirebiliriz. Haydi bir gayret, her ne kadar blogda varsa da fotoğraf ve metinlerin yollanacağı mail adresini tekrar yazıyorum:
kahveciguzelleri@gmail.com
Blog linki:
Bugün güzel fotoğraflar ardarda gelecek, gözatmanızı öneriyor, tekrar teşekkür ediyorum.


Bunlar da posta kutumun dünkü ganimetleri. Posta kutusu demek yanlış aslında, sevgili postacımız bu dört zarfı bu defa doğal gaz borusunun arkasına sıkıştırmış. İkisi yanyana üstelik. Sanırım kendisinin posta kutularına alerjisi var, değerse kaşıntısı tutuyor:) En azından getiriyor, bu da birşeydir diyorum ve kartları yollayan İnsan Olmak, Cessie, Aylağın Günlüğü ve Vladimir'e teşekkür ediyorum...