.

.
.

18 Kasım 2022 Cuma

ÇAY BAHÇELERİNDEN CAFELERE / 18 KASIM

Dün hareketli bir gündü, kenarlarından kırılıp yanak içimi ve dilimi kesen dolgulu dişimi yamatmak ve aile hekimine uğrayıp ilaç yazdırmak için evden çıktım. Hava hâlâ güneşli ve yaz kıvamında Antalya'da ama bazen ne yapacağı belli olmuyor, rüzgar çıkıyor, yağmur yağıyor, serinliyor falan, o yüzden penye bir mont aldım yanıma düştüm yola. Önce aile hekimine gittim, kimsecikler yoktu. İstediğim ilaçları, istediğim miktarda yazıp mutlu etti beni sağolsun, ardından eczaneye uğradım, ilaçları aldım, çantaya attım. Gelgelelim dişçi randevuma vakit vardı, yakındaki çocuk parkına girdim, kocaman ve bomboş parkta bir banka oturup kitabımı çıkardım (Çember Apartmanı/Defne Suman), okumaya başladım. Gölgeye oturmuşum, montu sırtıma attım. Sonra baktım randevu saatim yaklaşmış, diş hekiminin muayenehanesine yollandım. Maskemi taktım, içeri girdim, galoşları ayağıma geçirdim, diş hekiminin işi bitene kadar galoş giydiğim pufun üstünde oturup sekreterle maske takmayanların dedikodusunu yaptım ve sonra davet edilince geçtim herkesin korkulu rüyası olan, benimse hiç umursamadan yerleştiğim koltuğa. Diş hekiminin yıllardır hastasıyız ailecek, muayenehanesini ilk açtığı günlerden bu yana, yeni doğan çocukları evlenme çağına geldi, biz hala devam ediyoruz. Ağzımın içinde meşguliyet olmadığı zamanlarda sağdan soldan, eskilerden konuşarak ilk dolguyu bitirdik ve farkettik ki dolacak iki diş daha var. Zaten ağzımın içinde normal tek bir diş yok, bu dolgular da esasen dolgulu dişlere ek olarak yapılıyor. Onca sondajın sonunda petrol falan çıkmadı haliyle ama ben işlemler bitip koltuktan doğrultuğumda "Amanın!" dedim, "nerede benim montum?". Zira omzumda yoktu, koltuğun üstünde de, göz ucuyla galoş giydiğim pufa baktım, o da boş. Kafamın içinde şeytanlar cirit atıyor, "Off yepisyeniydi, pek rahatttı, dişe vereceğim dünya para, bir de mont gitti elden", diye düşünürken sekretere rica ettim sağa sola bakması için. Sağolsun bulup getirdi, pufun arkasına düşmüş. Eşeğini kaybedip tekrar bulan Nasreddin Hoca kadar sevindim. "Ne kadar süreyle yemek yemeyim?" diye sordum, "Hemen yiyebilirsin" cevabını aldım. "E hadi getirin o zaman yiyecek ne varsa" deyince güldüler, ben onları güldürdüm, Allah da beni güldürsün 😃

Bundan sonraki planım arkadaşımla buluşup yemek yemek, sonrasında da denize karşı bir mekanda kahve içmekti. Buluşma saatine vaktim olduğunu görünce aynı çocuk parkına gidip güneşli bir banka yerleştim ve kitabıma kaldığım yerden devam ettim. Arkadaştan geliyorum telefonunu alınca da buluşacağımız yere yollandım. Mahallemizin onca yıllık pidecisinde karnımızı doyurduk. O pideci ki öğretmenlik zamanlarımızda çok pide taşımıştır etrafında yemek yenecek bir yer olmayan okulumuza. Hepimiz kilo almıştık pideyle beslenmekten 😃Yemek sonrası "Nereye gitsek?" diye düşündük. Gönlüm sakin, kendi halinde bir çay bahçesi arzuluyor hep ama kalmadı artık öyle bir yer. Çay bahçeleri cafelere, cafeler yeni nesil cafelere dönüşeli beri ara ki bulasın. Oysa ne sıcak, ne samimi mekanlardı. Gençlik Parkı'na giderdik çocukluğumda, Luna Park diye dellendiğim için oraya en yakın çay bahçesine yerleşirdik. Recep Özgen Çay Bahçeleri; damalı örtüleri, parıldak semaverleri, kırmızı beyaz tabaklı ucuz cam bardakları, tahta sandalyeleri ile sade ve sevimlilerdi. Luna Park'a yakın olanında minik bir havuz, ortasında da işeyen bir çocuk heykelinden fışkıran fıskiye vardı. Pideler yaptırıp gider ve semaver getirtirdik. Lokmaları sabırsızlıkla yutar, çay sevmediğim için gazozumu hüpletir, büyükleri "Luna Park" diye darlardım. Anneannem çok kızardı: "Bi rahat ver be, şurda iki oturalım, b.k mu var Luna Park'ta". B.k yoktu ama eğlence vardı, anneannem bugibugiye binemeyeceği için haliyle gölete bakan sandalye ona daha cazip gelirdi.

Yazları deniz tatilinin önüne ya da arkasına mutlaka babamın memleketi Ulukışla ve annemin memleketi Niğde sıkıştırılırdı. Niğde eğlenceliydi, yaşıma yakın kuzenler vardı ve el üstünde tutulurdum, Ulukışla'da ise çok sıkılırdım onca büyüğün arasında. O yıllarda küçük bir kasaba gibi idi, elektrik bile saat 18.00'den sonra verilirdi. Sıkıntıdan patlar, dedemin evinde sıkıntımı giderecek bir şey bulamaz, annemi darlar dururdum. Yegane eğlence bazı akşamlar gidilen merkezdeki Kervansaray'ın yanına açılmış çay bahçesi idi. Oraya gidince biraz eğlenirdim en azından. Büyükler çay içip aile dedikoduları yaparken ben de etrafı gözlerdim. Yine tahta masalar, tahta sandalyeler, muşamba örtüler, olmazsa olmaz kırmızı-beyaz çay tabakları, plastik taslarda nemlenmiş şekerler. Ağaçlar arasına uzatılmış renkli ampuller ve ortadaki küçük havuzun fıskiyesinde dans eden pinpon topları. Sirkte imişim duygusu verirdi. Niğde'de ise, öğleden sonraları sıcağında kimi ağaçların gölgesine, kimi evdeki sedirlere yayılmış hane halkına seslenirdi teyze: "Kalkın uşak, ne yatıp durursunuz, Ticaret Lisesi'nin bahçesine gidelim". Muhasebe öğrenmeye gitmezdik haliyle tatildeki Ticaret Lisesi'nin bahçesine, orası yazları çay bahçesi olarak işletilirdi. Çok daha fazlası ve güzeli geldiğimiz bahçede olsa da lisenin ağaçlarına karşı çay içerek sohbet edilirdi. Bazen insan şamfıstığından bıkıp leblebiye gönül indirebilir haliyle 😃

Çocukluğumun çay bahçelerinin en güzeli ise Amasra'da idi; Sefa Park. Sonraları ismi revaçta olan bir şarkıya atfen "Sev Kardeşim" olarak değişmişti, muhtemel ki işletmesi de. Ama ne zaman Amasra'yı düşünsem ve güzel bir gün batımına denk gelsem aklıma Sefa Park gelir. Konu komşu gittiğimiz yaz tatillerinde denizden sonra, gün batımına yakın giderdik Sefa Park'a. Güneş altından bir top gibi cıva benzeri denizin içinde erirdi. 

Ben yine nerelerde kayboldum dostlar, çenem kadar klavyem de susmuyor. Çay bahçesi bulmak artık çok zor ne yazık ki, biz de falezlerin üstündeki parkta konuşlanmış cafelerden birine oturduk, bu sefer her zamanki mekanını değiştirdim. Hava, manzara ve sohbet nefisti. Dolgudan dolayı hassaslaşmış dişlerimi falan unutturdu:


Haksız mıyım?

15 Kasım 2022 Salı

KASIM / 15 KASIM

Kasım ayını yarılamışken düşündüm, ben bu ayı hiç sevmezdim diye. Aylara bir rütbe verecek olursak Kasım bir devlet dairesinin bodrumundaki arşivde, siyah kollukları dirseğine kadar takılı, yakın gözlükleri burnuna düşmüş, emekliliği yaklaşmış, ışıksız ve nemli bodrumda çalışmaktan benzi solmuş bir arşiv memuru olabilirdi derdim hep, ta ki emekli olana kadar. Hayatının ilk gençliği bozkırda geçmiş, kasım ayında paltoyu sırtına geçirip Ankara'nın kirli havasını soluya soluya, yapraklarını dökmüş ağaç iskeletlerinin arasından, şehrin griyle bezenmiş dekoruna bakarak okula gidip gelmiş, evde de soba sıcaklığına sığınmış biri olarak Kasım'ı sevmemem doğaldı. Yegane kış ayı Kasım mıydı diyeceksiniz ama Aralık yılbaşı süsleriyle ortamı parlatır, Ocak'a doğum günüme evsahipliği yaptığı için iltimas ederdim. Şubat dersen kısacıktı, göz açıp kapayana kadar geçerdi, hem ardı da bahardı zaten. Bilen bilir Ankara sonbaharı Eylül sonu ve Ekim'de yaşar, Kasım'da kış kendini göstermiştir çoktan. Hakkını yemeyeyim bozkır da olsa sonbaharı pek güzeldir başkentimizin. Şimdi diyeceğim şu ki emekli olup dünyaya özgür gözlerle bakmaya başladığımda, vaktimin tamamı kendime ait olduğunda keşfettim Antalya'nın Kasım halini. Hiç öyle arşivde unutulmuş evrak memuru havası yoktu, bir plazanın üstü katlarında konuşlanmış beyaz yakalı olmasa da güzel sanatlar alanında çalışan, sıcak kanlı, orta yaşlı bir eleman rahatlıkla olabilirdi, hemen bir kademe değişikliği yaptım ve aldım Kasım'ı yukarılara. Artık seviyorum kendisini, keşke yakınlardaki tatsız olayı da yaşamasaydık ama  yeterince üzülüyoruz zaten bir de burada deşmeyeyim. 

Geçen haftanın günlerinden birinde güneşli ve pırıldak havayı görünce yürüyüşe çıktık. Antalya'nın mebzul miktardaki parklarının çoğunu birkaç kez tavaf edince cadde boyu yürümeyi teklif ettim Kocam Bey'e. Lakin caddenin sonuna gelince Varyant'ın ötesinden görünen manzaranın cazibesine dayanamadım ve "Haydi" dedim, "Beachpark'a inelim". Yapraklarını döküp boncuklarıyla kalmış tesbih ağaçlarının ve sararmaya başlamış çınarların gölgelediği yaya yolundan keyifle ilerliyorduk ki:


Islak bir zemine atılmış bir meyve kabuğuna basmamla kendimi yerde bulmam bir oldu. Islak zemin de, meyve kabuğu da gayet küçüktü ama bana yetti kaymam için. Normal şartlarda da çok düşen bir insanım çocukluğumdan bu yana ama eskiden acı verseler de Cevriye ve Tevriye organikti, yerlerine taşınan kiracılar emanet, buluttan nem kapıyorlar. Ödüm koptu, üstelik sakınılan göze çöp batar hesabı kası yırtık kolumla, arızası en çok olan sol dizimin üstüne iniş yaptım. Düşmek tamam elimde değil de, kalkmam çok sıkıntılı. Dize basamayınca insan yerden kalkamıyor arkadaşlar, eskiden biri dese inanmazdım. Ters dönmüş kaplumbağa gibi debelendim. Hatta önce biraz oturdum düştüğüm yerde, kadıncağızın biri yardıma geldi, dedim "Sağolun, ben nasıl kalkacağımı planlıyorum, yardımın faydası olmaz". Neyse sonra çeşitli artistik patinaj hareketleri ve Kocam Bey'in yardımıyla doğruldum. Sağı, solu yokladım, abartılı bir ağrı yok. Yakındaki cafeye girip oturduk biraz toparlayım diye, neyse ki korktuğum olmadı. Bir miktar kas ağrısıyla atlattım. En ufak bir dikkatsizliğe gelmiyor, kırmızı ışık yanmadan bütün arabalar duruyor olsa da karşıya geçmem, hızlı yürümem, yüksek basamaklara yanaşmam ama minicik bir su birikintisi yaptı yapacağını. Devamlı başım önümde de yürüyemem ki kardeşim. Neyse iyiyim, bir sorun yaratmadı ama günümün canına okudu.

"The Crown" dizisinin 5. sezonunu 10 bölüm tekmili birden izleyip bitirdim. "Benim Güneşli Maad'ım" isimli bir anime seyrettim MUBİ'de, ki çok güzeldi. Biraz neşeli bir şeyler izleyeyim diye kanallardan birinde başlayan "Güzel Günler"i aldım listeme. Hep aynı konular, hep aynı oyunculuk ama biraz kafa dağıtmaya da ihtiyaç var. TV'de değil yayın gününden sonra nette izliyorum, sıkıldım mı kalkıyorum başından. Elimde Defne Suman'ın "Saklambaç"ı var, ardından da aynı yazarın son kitabı "Çember Apartmanı" ile devam edeceğim. Bugünlük bu kadar, kalın sağlıcakla...


11 Kasım 2022 Cuma

YAZMAK ÜZERİNE / 11 KASIM

Dün bloga yorum onayı yapmak için gelen kutusunu kurcalarken spama düşmüş bir yoruma denk geldim, ilk kez yorum bırakan, tanımadığım biriydi ve 10 yıl önceki bir paylaşımımda kandilimi kutlamıştı an itibarıyla. Sağolsun, kutlasın elbette ama 10 yıl önce o gün kandil miydi bilemedim. Her neyse o sayfayı açınca diğer postlara da atladım, neredeyse bir saat eski yazılarımı okudum. Blogların dutluk zamanıydı ve olgunlaşan dutlar birer birer dalından ayrılmadan meğer ne bereketli bir alemmiş. Her gün yazmışım, yazdıklarımı okurken çok eğlendim, başkası yazmış gibi uzun uzun güldüm bazılarına, altta da bir sürü yorum, 35-40'a ulaştığı olmuş. Yorum bırakan bloggerlerin bazılarını hatırlayamadım bile, demek ki epey olmuş buralardan gideli. Bazılarını ise özlemle andım, ne güzel yazarlardı. Ne yazık ki-buna dinozor modunda yazmaya devam eden ben de dahilim-çoğumuz Instagram'ın renkli ve anlık görüntülerine dahil olduk. Çok sevdiğim bloggerların bir kısmı tamamen çekildi piyasadan, izlerine ulaşmak mümkün değil. Neyse ki bir kısmını Instagram'da yakalıyorum. Az da olsa hâlâ yazanlar var, umarım devam ederler. 

Başkalarını bilmem ama yazmak benim için bir içdöküm, bir nevi terapi. Okumayı-yazmayı söktüğüm günden beri çok sevdim ikisini de. İlkokul 3. sınıfta dergi çıkarmaya kalkmıştım da teklifte bulunduğum arkadaşlarım birer bahane bulup yan çizmişti. Baktım kendim çıkaramıyorum bari dergilerde adım geçsin diye oturup bir şiir yazdım. Doğduğu günden beri şehirde yaşayan ben şiirime "Köyümde Akşam" adını verdim, romantizm boyumu da aşmış görüldüğü gibi. Ne de olsa Kemalettin Tuğcu kitapları ve Yeşilçam filmleri ile büyüyen bir kuşaktık, ağlak edebiyat ruhumuzda derin yaralar açarken siyah-beyaz Türk filmleri kalbimizi küt küt attırıyordu. Dozu aşan bir romantizm 😋 Velhasıl şiiri döşenip "Mavi Kırlangıç" isimli çocuk dergisine yolladım. Basılan bütün çocuk dergilerini alırdım; Doğan Kardeş, Çocuk Haftası, Mavi Kırlangıç, Tina, Zıpzıp. Sonuncu bir çizgi roman dergisiydi, babam da okurdu benimle birlikte, zira hem çocuklara, hem büyüklere hitap ederdi. Babam kelimeleri bozarak kullanmayı çok severdi ve dergiye "Pızpız" adını takmıştı. Yayından kalktığında hepsini toparlamış ve ciltletmişti. O cilt 24 daireli apartmanımızın en az 10 dairesi tarafından okunmuş, sonra bir şekilde kaybolup gitmişti, keşke duraydı, şahane maceralar vardı tekrar okunmalık. Ara verip internete baktım da sahaflarda 1500 lira civarında satışa sunulmuş tüm sayıları kapsayan cilt. Vay be servet kaçırmışız 😊

Neyse ben bu muhteşem pastoral şiirimi dergiye yolladım, her hafta heyecanla gazete boyutunda çıkan az sayfalı dergiyi koşturup alıyorum ama heyhat yok benim şiir. Bu arada yine bir Google incelemesi yaptım, şimdilerde Kızılay "Mavi Kırlangıç" adıyla bir çocuk dergisi çıkarıyormuş, benim dergiyle alakası yok. Epey bir zaman geçtikten sonra aldığım dergide adımı görüverdim. Kalbim çarparaktan bir duvara oturdum ve okudum. İyi de benim şiirle yegane benzerlik başlık ve ismimdi. Nasıl bir editörün eline düştüysem benim o Nobellik şiirimi değiştirmiş oyuncak etmişti 😃 Bir yandan ağlamaklı olurken, bir yandan da olsun adım çıkmış ya diye seviniyordum. Ah çocukluk, babam teselli etti beni. "Önemli olan cesaret edip yollamandı" dedi, "yaza yaza öğreneceksin", sağol Baba. Öğrendim galiba yaza yaza, şiir maceram Mavi Kırlangıç editörü sayesinde sona erdiyse de düzyazı alanında "yılmak yok, yola devam" yaptım 😃

Fen bölümünde okuduğum lisede en sevdiğim ders Edebiyat ve Kompozisyondu. Peki ne işim vardı Fen Kolu'nda. O yıllarda gelenekti, Fen Kolu'nu seçmeyen tembel ilan edilirdi, nefret ede ede takip ettim üç yıl o sayısal dersleri. Keşke tembel ilan edileydim, kime neydi benim tembelliğimden. Yüksek okulda da kurtulamadım sayılardan, tuttum Ekonomi, Maliye, Muhasebe okudum, peh! 

2009 yılıydı, annemi bir süre önce kaybetmiştim, emekliye ayrılmıştım ve kendime bir meşgale arıyordum, bilgisayara sardım. Blogları okumaya başladım ve bir gün cesaret edip açtım bu blogu. Ne iyi etmişim. Şu hayatta başıma gelen en güzel şeylerden biri oldu.Ufkum ve çevrem genişledi, şahane dostlar edindim, yazma kabiliyetim gelişti, her şeyden öte müthiş keyif aldım bu işten. Keşke ilk zamanlardaki gibi rağbet görmeye devam etse ama korkarım ki bir süre sonra biz sona kalanlar da terk edeceğiz gemiyi. Ne diyelim, gelin ata binmiş, ya kısmet. Bugüne kadar burada duygu, bilgi, dostluk alışverişinde bulunduğum eski, yeni tüm bloggerlere selam, yazmaya devam...

Blogun adını aldığı çiçekle gelsin bugünün fotoğrafı:



9 Kasım 2022 Çarşamba

SALI SALLANIR / 9 KASIM

Antalya'ya pazartesi günü sonbahar gelmişti, dün geri gitti. Bir süre daha pastırmaları kuruturuz sanırım. Bu şehre belli olmuyor. Öğretmenlik yaptığım yıllarda, okul bahçesinde yaptığımız 10 Kasım anma törenlerine poyraz nedeniyle dişlerimiz takırdayarak iştirak ederken aynı yılın 24 Kasım'ında sıcaktan bunaldığımız vâkidir. O yüzden sonyaz günlerinin tadını çıkarmaya bakalım.

Gelgelelim dün yaptığım yürüyüşten hiç tat almadım. Şehre bir şeyler olmuş sanki, tadı kaçmış, kirlenmiş, eskimiş gibi, canım sıkkın döndüm çok sevdiğim mekanlardan. Oysa hava çok güzeldi, ne yakıyor, ne üşütüyordu ve gökyüzünde pamuk pamuk bulutlar kümelenmişti:

Yıllar önce ilk kez Antalya'ya gelip kampa katıldığımız Sağlık Koleji'nin yıkılmasından sonra yerine yapılan parkta mola verdik biraz, manzara seyretme niyetiyle, şehrin en güzel görüntülerini sunar:


Şu, burnun ucundaki sivilce misali yükselip silueti bozan otele gıcığımı her daim belirtiyorum, burada da anmadan geçemeyeceğim. 

Gelgelelim bunca güzel manzarayı sunan park tam bir mezbeleliğe dönüşmüş. Boşaltılmış kir-pasak içinde havuzlar, yerlerde çöpler, niye bu kadar bakımsız çözemedim, manzaraya bak, gerisini boşver diyorlar herhalde. 

Sonra devam ettik, tramvay saatini kaçırdığımız için tabanvayla gidiyorduk şehrimizin en eski ve bir zamanların en havalı parkına. Karşıdan gelen 10 kişiden 8'i yabancı idi ve Türkçe'den ziyade Rusça duyuluyordu ana caddemizde. Yanlış anlaşılmasın ırkçı falan değilim, sağlıklı yaşam standartları sağlandıktan sonra mültecilere de asla karşı olamam ama bir aydır şehirde gördüğüme göre bu işin şirazesi biraz kaymış, iş mülteci kabulunden çıkmış, maddi gücüne güvenen Antalya'ya koşmuş. Ne diyor şarkı: "Yeşillikler, mavilikler Antalya'da hoş/Dost ellere, kardeşliğe Antalya'ya koş". Turist olarak kastedilmişti ama ne diyeyim. Pek iç açıcı bir durum yok yanisi, kiralar ve ev fiyatları da uçmuş ki hem nasıl.

Derken başımı yukarı kaldırdım ve Saat Kulesi'ni gördüm. Ne zamandır restorasyondaydı, çevresi örtülüydü. Tepe kısmı açılmış, bir kubbe ve alem eklenmiş. Bildiğimiz hali böyle olmayınca önce biraz panikledim, yine saçma sapan bir restorasyona kurban gitmiş diye düşündüm ama eve gelip internette araştırınca Kule'nin ilk halinin böyle olduğunu, 1930'larda kubbenin fırtınada uçtuğunu ve onun yerine dendan denilen kale burçlarının yapıldığını okudum, şimdi orijinal haline döndürülüyormuş ve yakında açılacakmış. Haydi bakalım, bekleyip göreceğiz:

Görsel: Buradan

Bir hayal kırıklığı da parka ulaşınca yaşadım.  Bugün bende mi bir tuhaflık vardı, algılarım mı açıktı bilmiyorum, her şeye olumsuz tarafından baktım galiba. Karaalioğlu Parkı Antalya'nın en eski ve en ünlü parkı diyebiliriz. 1975'de ilk kez Antalya'ya gelip bu parka girdiğimizde rüya görüyorum sanmıştım. İç Anadolu'dan ilk kez Akdeniz'e inmişler olarak bitki örtüsü ve parkın dizaynı aklımızı başımızdan almıştı. Girişteki içinde ikamet edilen güzel evlere, palmiyelere, çeşitli sıcak iklim ağaçlarına, rengarenk çiçeklere, miradorlardan görünen denize ve heybetli Beydağları'na bakakalmıştık. Sonra şehre yerleştiğimde uzun süre en sevdiğim mekan olma özelliğini korudu, oğlum oranın çocuk bahçelerinde, çeşitli oyuncaklarında büyüdü, biz hafta sonlarını denize nazır çay bahçelerinde geçirir olduk. Festival zamanları kurulan çarşılardan alışveriş ettik. Sonra başka parklar açıldı, şehir büyüdü, burası eski cazibesini yitirdi, yakınımızda daha güzel mekanlar açılmıştı. Yine de çok severim ama bu sefer canım sıkıldı. Çok bakımsız, girişte, tam Kaleiçi'nin başlangıcında bir inşaat yapıldığını gördüm, bildiğimiz beton bir yapı, nedir, ne amaçla yapılıyor bilemedim ama orada bir inşaatı yadırgadım. Park gayet bakımsız. Yoruldum, bir kahve içmek için dışardan çok sevimli, bol çiçekli görünen bir cafeye oturduk, ılık, neredeyse soğuk bir kahve içtik. Bunu belirttiğim garson fincana dokunup doğruluğundan emin olmak istedi, "buyur iç de içinde kalmasın" demek istedim, hasılı sitemimizi de kimse kaale almadı, gidilmeyecek mekanlara bir isim daha ekledik. Birazcık özenle daimi müşterisi olabileceğimiz güzel bir mekan böyle böyle müşteri kaybedip kapanma yoluna gidiyor. Bir çeşit şımarıklık sanki bu Antalya cafelerinde sık görülen. "Manzara verdik, daha ne istiyorsunuz" der gibi. 

Yorulduk, gökteki pamuk bulutları da dağıttık, artık eve dönelim dedik, bir güne bu kadar can sıkıntısı yeter. Tramvay durağına yürüdük, maskelerimizi taktık ve bindik. Tramvaydaki tek maskeliler olarak ilginç bakışların hedefi olduk. Yorgunluğumuzu ve açlığımızı mahallemizin pidecisinde giderip evimize konuşlandık şükür. 

Antalya'da sonbaharı erken karşılayan ağaçlar çınarlar ve incirler, yerdeki yapraklar hep onlara ait, geri kalanlar hâlâ yeşil, çiçekler hâlâ rengarenk, alttaki fotoğraf Müze bahçesinden:




2 Kasım 2022 Çarşamba

EKİM OKUMALARI / 2 KASIM

Sanırım uzun zamandır en az kitap okuduğum ay Ekim ayı oldu. Önce Ankara'dan Antalya'ya dönüş, yerleşme çalışmaları, kızkardeşle gezip tozma, ardından topluca Covid derken, Ekim ayının üçte ikisi tek satır okumadan geçip gitti. Kalan üçte bire ise 5 kitap sığdırabildim, bonus olarak da ara ara elime aldığım bir şiir kitabı. 

-27 Mayıs 1960'a 5 kala bir vapur yolculuğuyla başlıyor "Yeni Baştan"ın hikayesi. Arka planda 27 Mayıs'ın ayak sesleri duyulurken vapurda bir aşk filizleniyor, o aşkın sonunda doğacak kızın ağzından okuyoruz geçmişi ve bugünü. Çok kahramanlı, çok sayfalı, çok katmanlı bir roman bu, bir çeşit gayrıresmi tarih. Biraz fazla uzatılmış olmasına rağmen severek okudum.  

-İtiraf edeyim "Renkli Çekmeceli Şifonyer"i kapağına aldanarak aldım. Özünde güzel bir öyküydü ama anlatımdaki parça parçalılık mı, benim kafamın tam yerinde olmayışı mı bilemedim, bir türlü içine giremedim öykünün. Kapağın içeriğe galip geldiği kitaplardan oldu "Renkli Çekmeceli Şifonyer".

-Kemal Varol'u bir sahaftan tesadüfen aldığım "Jar" ile tanımıştım. Daha sonra çok etkilenerek okuduğum "Ucunda Ölüm Var" ve "Aşıklar Bayramı" geldi. Üçlemenin son kitabı "Babamın Bağlaması"nı da bu nedenle hemen sipariş ettim ama ne yazık ki umduğumu bulamadım. Diğerlerinden sonra çok hafif geldi ve hiçbir duygu geçmedi. Üstelik "Aşıklar Bayramı" filmini izledikten sonra okununca gözümün önünde Kıvanç Tatlıtuğ ve Settar Tanrıöğen döndü durdu :)

-"Gün Işığının Tadı" adı gibi sıcacık, insanı sarmalayan bir öykü idi. Ailesiyle sorunlar yaşayan ve yatırıldığı psikoloji kliniğinden kaçan Sally bir çiftlikte yalnız yaşayan Liss ile karşılaşır ve  daveti üzerine onunla kalmaya başlar. Çiftlik hayatı Sally'ye çok iyi gelecek kendini tanımaya ve barışmaya başlayacaktır. Okunası... 

-Ve "Radyo Şarampol"den beri sabırsızlıkla beklediğim Şükran Yiğit'in son kitabı "Bir Kış Yolculuğu". İncecik ama dolu dolu bir novella. Karısının bir kaza sonucu ölümünden sonra bir araştırma için gittiği Krakow'da onun izlerini süren bir adamın öyküsü. Her zamanki gibi şayan-ı tavsiyedir :)

Şiir kitabına gelince Birhan Keskin'in düzenlediği, kendi sevdiği şiirlerden oluşturduğu bir Cemal Süreya seçkisi: "Seviş Yolcu". Gidip gelip okudum çoğunu bildiğim şiirleri. Zaten şiir de bir sefer okunmak için değildir.

Bu ay Storytel dinlemelerim de geçen ayki kadar verimli değildi. Toplamda 4 kitap dinleyebildim:


-Buket Uzuner okumayı "İstanbullular"dan sonra bırakmıştım. Storytel'de Defne Kaman'ın Maceraları'nı görünce "Toprak"dan başlayayım dedim ama çok da sarmadı, devam etmeyeceğim.  

-Sinem Sal'ın "Yumruklarımın Kısa Tarihi" fazla uzun olmayan öykülerden oluşuyor. Okusam bu kadar keyif alır mıydım, sanmıyorum. Dinlemek daha iyi geldi.

-Mahir Ünsal Eriş'in "Gaip"ini dinlemiştim daha önce Beyti Engin'in sesinden. Aynı sanatçının "Acaip"i de seslendirdiğini görünce hemen başladım dinlemeye. Bir süre sonra da "Gaip"le bağlantısı olduğunu farkettim. Bu ayki dinlemelerim içinde en iyisiydi diyebilirim.

-"Mantolu Kadın" bir polisiye. Kesintisiz dinleyemediğim için pek heyecan vermese de fena değildi. Başak Daşman'ın seslendirmelerini özellikle tercih ediyorum...

Bu ayı da böyle kapattık, umudum Kasım ayında daha fazla okuyabilmekte...


31 Ekim 2022 Pazartesi

EKİM SONU / 31 EKİM

Annem çocukları sokaklarda neşeli, keyifli gördü mü, "Bahara salınmış kıriler gibi" derdi. Kıri "eşek yavrusu, sıpa" demek. Koca gözlü bir sıpayı yeşil çimenlerin üstünde zıplarken görmek isterdim doğrusu. Bunun yerine testte negatifi gördüm ve kendimi sonbahara saldım. Hoş sonbahar demek ne derece doğru, tartışılır. Antalya burası ve hala yaz. Hava sıcak, insanlar denizde, ağaçlar, otlar yemyeşil, çiçekler rengarenk. Sonbaharı hatırlatan tek şey kızarma hazırlığındaki Amerikan sarmaşıkları ve uçlarından kuruyan çınar yaprakları. Bir de şu adını bilmediğim, hüdayinabit çalılar:

İlk gün falezler üstünde, denize nazır bir cafeye konuşlandık ve kendimizi ödüllendirdik. Kaplan desenli bir yavru kedi vardı ortalıkta gezinen. Sonra birden anne kedi ağzında iki dilim salamla şimşek gibi atıldı ortaya, sağa baktı, sola baktı, masaların altını kontrol etti ve sonunda yavru kaplanı bulup ağzındaki salamı ona sundu. Tüm cafe onları seyrettik, pek firaklı bir görüntüydü. 

Ertesi gün Covid nedeniyle geciken grip aşımı yaptırmaya gittim, önce aile hekimine uğrayıp "Yaptırmam caiz midir ya hekim efendi?" dedim, icazet verince günlerdir eczanede bekleyen aşıyı alıp sağlık merkezine geri döndüm, eli hafif bir hemşire tarafından aşılandım. Sonra da arkadaşımla buluşma saatim gelene kadar mahallemin sokaklarında turladım. Bugüne kadar farkına varmadığım bahçeler, evler, dükkanlar gördüm, dibimizde bir otel bile varmış, şaşakaldım.

Vee aylar sonra pedikürcüme uğradım, gariban ayaklarıma kıyak çektim. Sonra da parkta yürüyüş yaptım. Miss gibiydi...


Ağaç mineleri coşmuş, parkın her yanında allı morlu serilmişlerdi. Yıllar önce, Antalya'ya ilk kez kamp nedeniyle geldiğimizde çiçeklere hastalık derecesinde tutkun anneannem bunlara bayılmış, bir tanesini kökleyip yanında Ankara'ya götürmüştü. Balkonunda bir tenekeye ektiği dal neredeyse ağaç boyutlarına gelmişti. Ölümünden sonra evini boşalttığımızda balkon kapısından geçirip içeriye alamamıştık, o derece büyümüştü. Kendi haline bıraktık balkonda, sahibiyle birlikte onun da varlığı silindi yeryüzünden. O yüzden her gördüğümde annennemi yanımda imiş gibi hissederim. 

Parkta iki tur attım, cesaretimi toplayıp, dizlerime tembihler edip merdivenlerden Falezler'in alt taraflarına indim. Her yer çok pisti, çekirdek kabukları, bira ve cola şişeleri, plastik poşetler, pet şişeler, kahve bardakları dört bir yanı sarmış. Keyfini yapan çöpünü arkada bırakıp gitmiş. Ah halkımızın iflah olmaz bencilliği, şu manzaralara reva görülenler... 


Dün Falez Park'a yürüdük Kocam Bey'le. Cam Piramit'te Kitap Fuarı açılmıştı ama girip gezmek içimden gelmedi. Hem Pazar günü kalabalığı, hem evdeki okunmayı bekleyen kuleler, hem de internet sitelerindeki indirim daha fazla olduğundan kişisel tarihimde ilk kez bir Kitap Fuarı cezbetmedi beni. Onun yerine parkın içinde turladık, müdavimi olduğumuz gözlemeciye uğradık, gün batımını seyrettik, döndük eve.



Katıklı ev hapsinden kurtulmam şerefine gezmek dışında film ve dizi izleyip kitap okudum. Şu aralar Netflix'de çok adı geçen "Cici", "The Good Nurse" ile "Anadolu Leoparı"nı seyrettim. Sonuncusu pek parlak değildi ama Uğur Polat'ın oyunu ve çocukluğumun mekanlarından, artık dağılmış AOÇ Hayvanat Bahçesi'nde çekilmiş olması durumu kurtardı. GAİN'de "Cezailer" diye bir dizi izliyorum, "Andropoz"u izleyip bitirdim ve E. Günaydın'ın hep aynı rol, hep aynı ses tonu halinden sıkıldım. Ha bir de "Hotel Portofino" dizisini izledim, konu bilindik ama Portofino manzaraları ve oyuncuların kendileriyle giysileri o kadar güzeldi ki, çok keyif aldım.

Kitapları ve Storytel'den dinlediklerimi bir dahaki postta detaylı anlatacağım, o zamana kadar güneşli geçsin günleriniz...




24 Ekim 2022 Pazartesi

ÜÇÜNCÜ ŞAHIS HİKAYELERİ 1 (SABAHLIK) / 24 EKİM

Kadın yine sabahın köründe uyandı. Çekili perdelerden sızmaya çalışan erken gün ışığının gönülsüzce aydınlattığı odanın kapalı kapısına, daha doğrusu kapıya monteli askıya kaydı gözleri. Kapüşonlu, uzun kollu bir eşofman üstü, yine kapüşonlu ama kolsuz bir eşofman üstü ve bir kot pantolon asılıydı. "Burada daha çok giysi vardı, evde yanan ışık sızmazdı odaya, nereye gitti onlar?" diye düşündü sabah mahmurluğuyla, sonra hatırladı. Yaz başında elbise dolabında bir düzenleme yapıp pek çok giysiyi tasfiye etmiş, onlardan boşalan yerlere de kapı arkası askısındakileri yerleştirmişti. 

Kapı arkası askıları; orta sınıf evlerin olmazsa olmazı, "koyacak yer bulamadığını as merkezi", zihni bir an çok gerilere gitti. Yıllar önce, daha çok gençlerken yaptıkları bir seyahati hatırladı. Arkadaşlardan birinin evinde konuk olmuşlardı bir geceliğine. Kendi odalarını vermişti arkadaşları, yattığı yerden yine kapı arkasına takılmıştı gözü kadının. Tabii ki askı vardı ve askıda bir sabahlık, bir de robdöşambr asılıydı. "Robdöşambr" ne görkemli bir isim, dedesinin de vardı, deve tüyü rengi, yaka ve kol ağızları kahverengi biyeli, dili dönmez "Davlumbaz" deyip geçerdi isterken, "Davlumbazım nerde benim?". Ne dedesiyle, ne misafiri oldukları arkadaşla robdöşambr arasında bir bağlantı kuramadı, gözünün önünde Önder Somer canlandı. El örgüsü bir yelek daha çok yakışırdı esasen arkadaşa ve dedeye. Sabahlığa kaydı gözü, pazen olduğunu karar verdi karanlıkta görebildiği kadarıyla, "Sıcak tutar" diye düşünürken kendi sabahlığını hatırladı, hayatta sahip olduğu tek sabahlığı. Nişanlıyken almıştı arkadaşlarıyla çıktığı bir alışverişte, iyi bir marka, şık bir şey. Pembeli, eflatunlu çiçek desenli, kapitone astarlı, kol ve yaka ağızları fırfırlı, kalın ve uzun bir sabahlık. Evlenip Denizli'ye gittiğinde, o ıssız sokaktaki sürekli tüten bir sobayla ısıtmaya çalıştıkları tuhaf evde, tayini çıkmadığı için eve mahkum olduğu, arkadaşsız, yalnız günlerinde uyanınca üzerine geçiriverdiği sabahlığı sıcacık bir dost olmuştu ona. Fırfırları kopup kapitoneleri sökülene kadar giymişti onu, bir daha da sabahlık almamıştı. Sabahın köründe derse yetişmeye çabalarken hangi sabahlıkla salınacak vakti vardı ki? Eşofmanların pratik arkadaşlığına geçiş yapmıştı. 

Sabahlık, sabah, Sabahat, Urkuş...

Urkuş? Urkuş nereden çıktı şimdi? Hatırladı, çocukluk yıllarında aynı apartmanda komşularıydı. İri yarı, çok esmer, konuşkan, girişken, külhan bir kadın. Kendini Sabahat diye tanıtmıştı taşındığında ama komşular aralarında adının aslında "Urkuş" olduğunu fısıldaşırlardı toplaştıklarında. Kadının aklına bir anısı geldi, sabahlıktan Urkuş'a, zihin tuhaf bir çağrışımlar yumağı. Apartmanlarının çevresi göz alabildiğine kırlıktı, baharda gözlere ziyafet sunardı çiçekli çimenli. Sabahat ya da Urkuş'un, her neyse ismi, yiğeni gelmişti memleketten. Kadının akranıydı, karışmıştı aralarına. Evin civarında "lik toplama" yarışı başlamıştı. "Lik nedir?" mi diyeceksiniz, gazoz kapağına lik denirdi kadının çocukluğunda, toplanıp biriktirilirdi ne işe yarayacaksa, garip bir oyun da oynanırdı galiba. Bir süre sonra anneler hışımla hepsini çöpe atardı ama "aramak" eyleminin heyecanı sanırım, hiç vazgeçilmezdi toplamaktan. Urkuş Sabahat'in misafir yiğeni de dahil bir grup çocuk daha fazla lik toplama telaşıyla otların arasında eşelenirken kadın ve yiğen aynı liki aynı anda görüverdiler. Eller aynı anda uzandı, kadının eli daha hızlıydı, lik onda kaldı. "İlk ben gördüm" diye bağırdı yiğen, "Hayır ben!" dedi kadın, sen gördün, ben gördüm derken yiğen kadının üstüne atladı. Kadın çocukken de kavga etmeyi bilmezdi, ancak sonu bir-iki gün süren küslükle bitecek hafif bir ağız dalaşı, o kadar. Örgülü saçına yapışan ele, yüzünü tırmıklamaya çalışan parmaklara hayretle baktı önce, yiğeni itip ağlayarak kaçmaya başladı, merdivenleri nefes nefese tırmanıp eve gitti. Anneanne evdeydi, torununu saçı-başı dağılmış gözyaşları içinde görünce "Ne olduuu?" diye feryadı koyuverdi. O ağlayarak anlatmaya çalışırken kapıda Urkuş Sabahat ve yiğen göründü. Urkuş Sabahat çıldırmış gibiydi, "Misafirimi dövmüş, anası-babası eşek demiş" diye bağırıyordu. İftiranın böylesi ama anneanne yer mi? Ellerini beline koyup Urkuş'la torunun arasına bir kale gibi dikildi, "Defol git çaşarat" dedi, "benim torunum ne adam döver, ne kötü söz söyler, sen önce yanındaki yoluk saçlıya terbiye ver". Anneanne sinirlenince sınır tanımazdı, hele de sözkonusu yakınlarını korumaksa, söylenmeye devam ediyordu ki Urkuş pes etti, yiğenin toruna yaptığını anneanne kendisine yapacak diye korktu zahir. "Çocuktur, olur" diyerek indi merdivenlerden. 

Ey sabahlık sen nelere kadirsin, kadına neler hatırlattın. Sabahlık demişken bir de "lizöz" vardı kadının "işe yaramayan giysiler" listesinde ilk sıralarda yer alan. "Robdöşambr" gibi Fransızca'dan geçme bir isim, doğum yapan kadınlara giydirilir. Her genç kızın çeyizinin olmazsa olmazıdır. Herkesin çocuk doğuracağına kesin gözle bakılır ne hikmetse, bu bir işe yaradığı çok ender görünen giysilerden de bir, bazen birkaç tane yapılır. Kadının da vardı, annesi ne rengini, ne şeklini ona danışmadan örmüştü bir tane; pembe, üstelik kolunun bacağının, yakasının nerede olduğu belirsiz bir garip model. Kadın doğum için hastaneye giderken tüm itirazlarına rağmen eklendi hastane çantasına bebek giysilerinin yanına. Orlondan örülmüş, kapkalın bu giysi Antalya'nın Temmuz sıcağında nasıl giyilecekti, bunu düşünen yok. Nitekim giyilmeyi bırak hastanede unutulup taburcu olundu. İlk ve son sabahlıktan sonra ilk ve son lizöz de tarihin karanlıklarında kayboldu...

Görsel: Buradan