.

.
.

5 Haziran 2011 Pazar

HAFTANIN OKUYANI 3

 
Bu haftanın okuyanı ABD'li çağdaş bir ressama, John Williams'a ait. Orijinal ismi "Sunny Reading". Yazlık bir resim yani, güneşli, sıcak, rehavet içinde geçen öğleden sonraları hatırlatıyor insana. Ben kendimi gördüm resimde: Antalya'da bir yaz günü, okul kapanmış, tatile girmişiz. Birdenbire bir boşluk hissi, bütün zaman kendine ait. Henüz bilgisayar başında saatler geçirme dönemlerine girilmemiş. Yalnızlık arkadaşı sadece kitaplar. Lakin hava sıcak, hem de çok sıcak. Terden saç-baş bir yana gitmiş, sırtta en incesinden bir penye elbise. Bütün odalar ve bütün oturulup yatılacak yerler denenmiş, sonuçta nisbeten serin olan yatak odasına, yatağa yangelinmiş, okumaya dalınmış. Birazdan terle ıslanmış rahatsız bir uykuya geçilebilir, zaten hafiften uyku pozisyonu alınmış. Kitaba bir isim bile verebilirim: Laura Esquivel'den Acı Çikolata. İçinde bolca yemek tarifleri olan hoş bir roman, öyle ki yaz sıcağında canımın kuru fasulye istemesine sebep olmuş üşenmeyip kalkıp pişirmiştim. Kısacası bu resimdeki benim:)

Haydi bakalım sıra sizde...

4 Haziran 2011 Cumartesi

GÜNE GÜZEL BAŞLAMAK


Sabahın köründe kalkıp yüklükteki saf yünden kilime tebelleş olan güvelerle verdiğim mücadele canıma okumuş olsa da parkta yürüyüş yapma arzumdan caymadım. Henüz saat 10 olmasına rağmen sıcak kendini hissettiriyordu. Ama hafiften esen rüzgar, denizin maviliği, ufukta görünen tekneler, puslu gökyüzü, zeytin ağaçları, çiçekler, palmiyeler, yaprakların hışırtısı, havadaki ıtırlı koku sıcağa aldırış etmemi engelledi. Kendimi Yaşar Kemal romanlarından birinin kahramanı gibi hissederek yürüdüm de yürüdüm. Sizleri de unutmadım tabii ki, buyrun benimle yürüyün, benim gözümden seyredin etrafı. Fotoğrafları tıklamayı unutmayın ki küsmesinler size:)









Yeni bir yürüyüşte buluşmak üzere iyi hafta sonları...

2 Haziran 2011 Perşembe

PARANTEZ

Gökyüzünde parlayan güneş

Balkonuma uzanan çınar dalları

Tezgahta fasulye

Salkımında domates

Vazoda çiçek niyetine semizotu


Ve Yaz Çılgınlığı

Antalya, ev, dinginlik, aydınlık, telaşa küçük bir parantez...

1 Haziran 2011 Çarşamba

ANTALYA'DAN SON TURFANDA


Nihayet bugün kendimi parklara atabildim. Biraz gecikmişim tabii ki, ağaçların saltanatı bitti bitecek. Ateşağaçları (umarım doğru biliyorumdur ismini) bile hafiften çiçeklerini söndürmeye başlamış ama yine de çok güzeller. Zümrüt taşlarla süslenmiş bir tacın arasına yakut damlalar kakılmış sanki (bu tanımlamamı hoşgörün, zira Muhteşem Sülüman dizisi oynamakta şu an TV'de, gözucuyla da olsa etkilenmişimdir:).



Bu sıralar keyfi en yerinde olan, en görkemli dönemini yaşayan ağaçlar jakarandalar. Eflatun bir rüya gibiler, uçucu, bulutumsu.

Zakkumlara gelince, Akdeniz Bölgesi için sıradan ağaççıklar onlar. Çocukluğumda anneannemin Ankara'da zakkum yetiştirebilmek için verdiği uğraşıyı düşünüyorum da, bir türlü başaramamıştı kadıncağız. Şu görüntüde benim ilgimi zakkumdan çok göletin karşı kıyısında fotoğrafçıya poz veren nişanlı çift çekti. Abajur etekli, çılgın pembe tuvaletinin eteklerini toparlayıp park içinde dört döndü gelin hanım kızımız. Nişanlıktan ziyade sünnet yorganına sarınmış gibiydi, öyle süslü, öyle sırmalı.


Bu gördüğünüz kocaman balkonlu semiz hatunlar Büyükşehir Belediyesi'nin Kibelya Bebek Projesi kapsamında yapılmış maketler. Parkın girişine konuşlanmışlar.  Kibelya Bebek Yapım Atölyelerinde kadınlara kurs verilip sertifika sahibi olmaları sağlanmış. Bebeklerin esin kaynağı ise bereketi simgeleyen ana tanrıça Kibele. Hoş olmuş değil mi?

Şimdilik bu kadar, siz fotoğrafları tıklayıp büyütün bir zahmet, yarına başka fotoğraflarda görüşmek üzere...


31 Mayıs 2011 Salı

"BEN KÜÇÜKKEN"


"İnsanın evi gibisi yok" diyen boşa dememiş, geldiğimden beri sevine sevine dolaşıyorum odadan odaya. Henüz Antalya'nın parklarını, bahçelerini, sahillerini denetleme fırsatım olmadı, şimdilik evde ne var ne yok hatırlamaya çalışıyorum. Bu kadar uzun süre ayrı kalınca eşyalarımı bile unutmuşum, bazı şeylere bakıp "Bu nereden çıktı?" diye şaşırıyorum. Aslında çok da uğraşmama gerek yok, 15 gün sonra tekrar döneceğim Ankara'daki kürkçü dükkanına. Yaz sonuna kadar orada olacağım.

Vladimir mimlemiş beni: "Ben Küçükken". Eh konu güzel, bende de laf çok, yazalım bari:)

Ben küçükken büyüktüm aslında, büyüdükçe küçüldüm, ruhum geriye doğru sayıyor beden ilerlese de. Oysa küçük bir çocukken ciddi, sakin, uysal, utangaç bir kızdım. Tam 14 yıl  tek çocuktum; en iyi arkadaşım kendimdim ve kendimle çok iyi vakit geçirirdim. Hâlâ da öyleyim; yalnızlıktan hiç şikayet etmem, etrafımda kimse yokken hiç sıkılmam, kendimi oyalarım.
Çok küçük yaşlardan itibaren çok sevdiğim şeyler oldu; kimi yiyecek, kimi bitki, kimi hayvan. İlkiyle ilgili bizzat hatırlanan birşey yok ama sürekli kahkahalarla gülünerek başıma kakılıp dalga geçildiği için gayet iyi biliyorum: Zeytin. Öylesine siyah zeytin meraklısıymışım ki ilaç içirmek istediklerinde zeytinin içine koyup verirlermiş, tabaklar dolusu yermişim, şimdi bir ay yemesem pek aramam. Unutulmayan vukuatımsa babamın evin önündeki küçük bahçeye diktiği sebzelerin dibine koyduğu keçi gübrelerini zeytin sanıp sevinçle toplayarak ağzıma tıkacakken engel olunmasıdır. Aile büyükleriyle oturulmuş her sofrada sofraya gelen zeytin bu müthiş maceramı bir kez daha gündeme getirir. O dönem aile arasında "Zeytini" olarak anıldım. Sonra zeytinle yollarımız ayrıldı hayatıma çiçekler girdi. Her gördüğüm çiçeği yolmak, toplamak, koklamak, eve getirmek isteğiyle bir çeşit bitkisel Elmayra'ya dönüştüm. Neyse ki henüz Elmayra Türkiye'ye teşrif etmemişti lakabım "Çiçek"e dönüştü. Zavallı sülalem dağ tepe tırmanıp yüce Prenses Çiçek'in katli vacip emrini verdiği çiçekleri koparıp sundular bana. Yaş biraz daha ilerleyince romantizm de sona erdi, garabet bir yaratığa merak saldım bu defa: Fişgene. Çoğunuz bilmez İç Anadolu'da minik sümüklü böceklere fişgene denir. Tabii sadece kabuklarını topluyordum, canlısının ardına düşecek yürek nerede bende? Yaz tatillerinde  annemin teyzesinin Niğde'deki bahçesine gidiyorduk ve ben fişgene peşinde saatlerimi geçiriyordum. Öyle ki dönüşümde kuzenlerim bana yazdıkları mektubun içine fişgene koyup yolluyorlardı. İlkokulun ortalarına doğru bu garip tutkularım son buldu, hayatıma bir daha hiç çıkmayacak bir tutku girdi: Kitaplar. Okumakla kalmadım, içlerinde kayboldum.
Ben küçükkken hala sebebini çözemediğim bir huyum vardı, el öpmekten nefret ederdim. Ailecek bir gezmeye giderdik, insanlar hoşgeldin deyip el uzatırlardı, ben başımı önüme eğip elimi arkaya saklardım. Tabii başta annem ve babam olmak üzere bu yüzden bol bol ayıplanır, eleştirilir hatta azarlanırdım ama bir türlü yanaşmazdım el öpmeye. Aslında utanıyordum galiba, niye utanıyordum bilmiyorum çözemedim hala dedim ya. Bir psikiyatri seansına ihtiyacım var muhtemelen, gitsem mi ki:))
Yenimahalle gibi o yıllarda Ankara'nın dışında, düzenli, yeşillik ve bakir kalmış bir memur semtinde oturduğumuz için müthiş bir çocukluk geçirdim. Yaz tatili gelince ipini koparmış gibi kendimizi sokaklara atar, gerek sitemizin devasa bahçesinde gerekse sitenin arka tarafında ta Atatürk Orman Çiftliği'ne kadar göz alabildiğine uzanan kırlık alanda envai çeşit oyun oynardık. Yakantop, istop, kukalı, kukasız saklambaç, seksek, ip atlama, çelik çomak ve benzeri oyunları oynamaktan perişan gece yattığımız yeri beğenirdik. Hemen dibimizdeki açık hava sineması alçak duvarlarıyla emrimize amadeydi, battaniye serdiğimiz arsada  çekirdek çitleyerek "Size baba diyebilir miyim amca?" diyen Ömercik için az gözyaşı dökmedik. Evcilik oyunu mekanımız ise arka bahçedeki koca trafonun geniş beton çıkıntısıydı. Üzerinde kocaman "Ölüm tehlikesi" yazan tabelanın altında, sırıtan kurukafayı kanıksamış otlardan yemek pişirip, gazoz kapağından çaylar içtik. 
İlkokul yıllarım olağanüstü öğretmenim sayesinde çok keyifli geçti. İçimde kalan yegane ukde hiçbir bayram törenine katılamamış olmamdır. Ne olurdu sanki sırtımda bir kelebek kanadı ya da üzerimde gelincik taçyapraklı bir etekle şeref tribününün önünden Cumhurbaşkanı'nın sadece bana baktığını sanarak geçiverseydim:))

Sanırım bu kadar yeter, ben de sevgili Asu ve Müge'yi mimleyim bari...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

İKLİM DEĞİŞTİ AKDENİZ OLDU, GÜLÜMSEDİK


Pazar günü sabah makul bir saatte hareket ettik Ankara'dan. Lakin ben yine yolculuk öncesi koşuşturmanın verdiği yorgunluk, geç yatıp erkenden kalkmanın getirdiği uykusuzluk nedeniyle yolun büyük kısmını sütçü beygiri misali ayakta uyuyarak geçirdimse de (ki yüzlerce kez gidilip gelinmiş Ankara-Antalya arasında bir Leylak Dalı klasiğidir bu durum) uyanık olduğum zamanlarda etrafın güzelliğini hayran hayran izlemekten kendimi alamadım. Şoförle aramızda nikahtan kaynaklanan bir akrabalık olsa da torpil yapmadı, fotoğraf çekmem için yollarda durmayınca ben de seyir halinde ancak bu kadar görüntüleyebildim arabanın camından manzarayı. Günlerdir yağan yağmur bedenlerimizi  çimlenmenin eşiğine getirse de doğaya çok iyi gelmiş. Yeşilin canlılığı, tazeliği ve tonları şimdiye kez gördüklerimden çok farklıydı. Tabiat yıkanmış adeta, suya doymuş. Kendimi pastoral bir tablonun içinde gibi hissettim. Uzun zamandır bulutlarla bu kadar yakından hemhâl olmamıştım. Sanki elimi uzatsam yakalayıverecektim pamuk şeker kıvamındaki yığınları.


Gözümü bulutlardan ayırabildiğim anlardan birinde önümüzde giden aracı görünce kahkahalara boğuldum. Muhtemelen piyasaya ilk çıktığı yıllarda alınmış bir Şahin'di solladığımız. Pas lekelerinden asıl rengi kaybolmuş, çamurlukları düşmüş, orasından burasından  yere sürünen birşeyler sarkan aracın arka camında kocaman görkemli harflerle "UÇAN TENEKE" yazıyordu. Hemen alta da daha küçük boyutta "........ Kardeşler" eklenmişti. Pilot kabinine(!) baktığımdaysa gerçekten birbirine su damlası kadar benzeyen kara kuru, 3 numara traşlı, seyrek bıyıklı ve cin bakışlı iki genç adamın sözü geçen kardeşler olduğunu tahmin ettim. Onlara hayırlı uçuşlar dileyerek yola devam ettik.


Afyon'a yanaşırken yağmur başladı; sakin, iç açıcı, keyifli bir yağmur. Çok sürmedi ardımızda bıraktık zaten. Mola verdiğimiz İkbal'de aç karnımızı doyurup devam ettik yolumuza.


Dağlar, tepeler, ovalar aştık. Mevsim ve konum itibarıyla yolun iki tarafında buğday tarlalarına haşhaş tarlaları komşuluk ediyordu. 


Nasıl güzel bir çiçektir haşhaş çiçeği ve nasıl güzel dalgalanır o çiçekler incecik saplarının üstünde rüzgarla. Saatlerce seyredilebilir ve esrik hale gelinebilir seyrinden bile, tüttürmeye gerek yok:)


 Keçiborlu'ya girerken bizi yol kenarındaki gelincikler karşıladı.


Burdur'a girerken de şiddetli bir yağmur, yer gök birbirine karıştı, silecekler yetersiz kaldı. Çok ilginçtir ki Burdur'dan çıkar çıkmaz şıp diye kesildi o tufan gibi yağmur, neredeyse bir çizgi çizilmiş bir yanı ıslak, bir yanı kuru kalmıştı. 
Ve efendim Kepez'e yaklaşırken iklim değişti Akdeniz oldu. Buralara yaz gelmiş çoktan. Saat 14.30 civarında girdik Antalya'ya. Kapıdan girer girmez uzun pantolonları, atletleri, gömlekleri fora edip şort ve askılı bluzlere geçiş yaptık. Sonra da temizliğe giriştik. Balkonları yıkamam bir saati geçti. Döktüğüm her kova su, vurduğum her süpürge darbesinde yokluğumdan istifade balkonumu babasının evi gibi kullanan ve muhtemelen doğumhane hizmeti alan, bu esnada da bilumum tıbbi ve biyolojik atıklarını, tüy ve teleklerini terkedip giden mahallenin kumru nüfusuna, daha birinci cemre havaya düşerken çakma barbeküsünü yakıp küllerini hem balkona hem kapı altından mutfağıma savuran etobur ve bulduğum kürek dolusu çekirdek nedeniyle siyah zeytinsever olduğuna hükmettiğim üst kat komşuma ve yedi sülalelerine saygılarımı sundum. ortalığı iyi kötü temizleyip bilgisayarımı kurmaya sıra geldiğindeyse yaşadığım hayal kırıklığı büyük oldu. Herkes yanında kuş kafesini ya da kedi-köpek sepetini taşırken ben sabırla kasamı taşıyorum ama bazen monitör ara kablosunu unutmak gibi bir gaflete de düşebiliyorum. Laptop önereceksiniz biliyorum ama F klavye alışkanlığım laptoplara karşı bir soğukluk uyandırıyor bünyede, mahkumum emektarıma. O nedenle dün bilgisayardan uzak geçti, sabah ilk iş olarak kablo temin edildi. Aranıza tekrar hoşgeldim efendim, bir süre size Antalya semalarından sesleneceğim. Şimdilik hepinize sevgiler yolluyorum, tafsilatlı haberler bir dahaki posta...

Fotoğrafları tıklayıp büyütün isterseniz, hiç fena değiller zira:)

28 Mayıs 2011 Cumartesi

HAFTANIN OKUYANI 2


Bugünkü "okuyan"ımız Balthus'den. 1908-2001 yılları arasında yaşamış Balthus ilginç bir ressam, Paris'te doğmuş ama ailesi aslen Polonyalı. Hayattayken eserleri Louvre Müzesi'nde sergilenen ender sanatçılardan olan Balthus resimlerinde çoğunlukla  ergenlik çağındaki kızları konu alıyor. Gizemli bir yaşamı olan ve hakkında çeşitli söylentiler çıkan ressamın Rilke'nin gayrımeşru oğlu olduğu da iddia ediliyor. Türkiye'de en bilinen yapıtı poster olarak basılan, kitap okuyan yarıçıplak yeni yetme bir genç kızı resmettiği "Katya kitap okuyor" isimli tablosudur.  

Yukarıdaki resmine gelince; elinde minik bir kitap tutan kadın bence bir tiyatro oyuncusu. Rolünü ezberlemeye çalışıyor. Kitaba değil de başka bir noktaya bakıyor oluşu okuduğu satırları kafasının içinde tekrar ederek ezberlemeye çalıştığını gösteriyor. Hatta belki de kuliste, sahneye çıkmadan önce son bir kez repliklerini gözden geçiriyor, üzerindeki kıyafet de sahne kostümü.

Haydi bakalım, ben yorumumu kendimce yaptım, sıra sizde. Neler düşündürüyor size "Karanlıklar Prensi" olarak da adlandırılan Balthus'un bu tablosu?