Ben bitirdiğimizi sanmıştım, meğerse teslim günümüz bugünmüş. Kaptanım öyle dediyse öyledir, yazarım bir yazı daha, hem de 16. olarak.
16 rakamını çok severim, çocukluğumun geçtiği Yenimahalle'de 11 yıl boyunca oturduğumuz dairenin kapı numarası idi. Ne güzel insanlar girip çıktı o kapıdan, her biri kalbimde saklı. Size en komiklerinden birini anlatayım, son yazıda anılarımı da resetlemiş olayım:
Bir kış günü annemle evdeyiz, kapı çaldı. İlkokul sondayım sanırım. Gidip açtım, kapıda o güne kadar hiç görmediğim bir kadınla adam. Adam kasketli, ceketinin içinde bir örgü süveter, kadın pazen elbisesinin üstüne bir hırka geçirmiş, başında eşarp. Şaşkın bakmış olmalıyım ki adam, "Nayım Dayı'nın evi burası mı?" dedi. "Naim"i, "a"yı kısaltarak ve araya "y" ekleyerek "Nayım" şeklinde telaffuzundan köyden geldiklerini anladım. "Evet" dememe fırsat kalmadan adımlarını attılar içeri, annem geldi o sırada yanımıza. Kendilerini tanıtsalar da ne annemin, ne benim kim oldukları hakkında bir fikrimiz yok. Babamın köy eşrafındaki sonu gelmeyen halalarından, amcalarından, yengelerinden, yeğenlerinden biri olsa gerek dedik, buyur ettik. Akşam babam geldi ve kim olduklarını biraz düşününce çıkardı, bakınız o bile düşünüp çıkardı. O kadar uzak bir hısımlık, belki de sadece komşuluk. Meğer kadının böbreklerinden sıkıntısı varmış, hastaneye gelmişler. Bizim ev o yıllarda otel, hastane, doğumevi, aşhane, iş bulma kurumu, alışveriş durağı olarak hizmet verdiğinden şaşırmadık haliyle. Neyse ertesi gün babam bunları hastaneye götürdü, kadına ameliyat gerekmiş, yatış yapmışlar. Emmi de "Hanım size emanet" deyip fıymış. Babam akrabalarına, hısımlarına, hemşerilerine çok düşkün bir adam, ayrıca iyi bir adam, elinden geleni esirgemez kimseye. Bunu da iş edindi kendine. Çalıştığı kurum kadının yattığı hastaneye yakın, her öğlen ziyaret ediyor. Bir gün işi çokmuş gidememiş, ertesi gün gittiğinde kadın sitem etmiş. "Sen niredeydin? Benim gozlerim seni çok aradı". Babam her akşam gelip bunları anlatıyor, annem sinir oluyor. O güne kadar varlıklarından ve varlığımızdan haberi olmayan insanlara yoğun mesai harcanıyor. Neyse kadını ameliyata almışlar, anestezi etki edene kadar doktor konuşmuş bununla, ertesi gün babama anlatıyormuş diyalogu. Doktor soruyormuş: "Nerede yaşıyorsun?" "Adana'da". "Ne iş yapıyorsunuz" "Hayvancılık, çitçilik". "Ooo sürünüz vardır sizin, kaç tane?". Kadının cevap: "Nidecin, gidip de güdecin mi? Bi dene var, git de güt". Doktor ne yaptı bilmem ama biz bu cevaba yıllarca güldük. Sonunda kadın taburcu oldu, babam onu otobüse bindirip Adana'ya yollayacak, kocası gelip götürme zahmetine katlanmadı. Tam kapıdan çıkacaklar, babam anneme döndü, yavaşça: "Kadının sırtında bir hırka, üşür yazık, senin mantoyu giydirsek mi?" Annemin gözlerinde çakan şimşekleri tahmin edersiniz, babam cevabı bile beklemeden kadının kolundan tutup çıktı 16 numaranın kapısından. Babam kaçtı kaçmasına da annem iki sene boyunca manto hikayesini babamın başına kaktı durdu 😂
İyiye yönelik resetlemelerimiz bol olsun diyerek bitireceğim seriyi. Dün baktım apartmanın önündeki çam ağacında iki yeni kuş. Bizim göçmen Arap bülbülleri teşrif etmişler simsiyah kafaları ve sarı kanat altı tüyleriyle. Pek sevindim. Bulgur miktarını arttırdım ama Trump adını taktığım iri kumrudan kimselere rahat yok ki, geleni bir kanat darbesiyle yolluyor aşağı, Antalyalı deyimiyle "Miçikli yiyesice" 😂. Yeni konuklarımızdan birini koyayım şuraya, tanışın:
Yazının başlığına "Veda Busesi" dedim, Reset serisiyle vedalaşma adına. Rast makamında bir Yusuf Nalkesen bestesi olan bu şarkıyı ne zaman dinlesem hüzünlenirim. Sevgiliye veda olduğunu düşündüğüm sözlerinin gerçek hikayesini öğrenince daha da çok hüzünlenir oldum. Sözleri Orhan Seyfi Orhon'a ait olan şarkıyı Nesrin Sipahi'nin sesinden dinlemek ve hikayesini öğrenmek isterseniz aşağıdaki linke tıklayınız lütfen:

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder