.

.
.

26 Mart 2026 Perşembe

BAYRAM ERTESİ

Son blog yazısından bu yana epey tatsız günler geçirdim. Sıkıntılı ve yalnız geçen bayrama çok sevdiğim bir kuzenimin ölüm haberi de tuz biber ekti. Bayram süresince davulcu bile uğramadı, sadece ilk gün niye o kadar beklediğine akıl erdiremediğim, aynı apartmanda oturan eşimin yiğeni gecenin onunda çaldı kapımızı, bayramlaştık. Yegane müşteri o oldu, bayram süresince dükkan sinek avladı. Tatlıları Kocam Bey yedi, ben kahve yanında çikolata tırtıkladım, o kadar. Hava dersen Antalya'ya yakışmayacak kadar kapalı, serin ve yağmurluydu, benim ruh halimse vefat eden kuzenimden dolayı hava durumundan daha kötüydü. 

Bir haftayı kâh eski günleri anıp iç çekerek, kâh albüm karıştırarak, kâh gözyaşı dökerek geçirdikten sonra dün "Yeter!" dedim kendime. Boyası gelmiş saçıma, batan tırnaklarıma ve şekil verilmesi gereken kaşlarıma bakıp "Git cila çektir, kendinle birlikte ruhunu da parlat" komutu verdim yapay olmayan zekama. Aldım çantamı elime, düştüm kuaförün yoluna. Neşeli kuaförümü kalfalık günlerinden beri tanırım. "Hoşgeldin Hocam" diyerek karşılandığımda içeride sohbet etmek için gelmiş gibi duran tek bir kişi vardı. Ben pedikur suyunun hazırlanmasını beklerken "Öğretmen misiniz?" diye sordu. "Dim" dedim, "artık dünyanın en keyifli mesleğini yapıyorum, emekliyim". Kuaför içeriden "Nereden anladın öğretmen olduğunu?" diye seslendi, "E hocam dedin ya" dedi kızcağız, hep birlikte gülüştük. Derken pedikür leğeni geldi ve ben tüm sakarlığımla kenarına takılıp suları yerlere saçtım, kendim de ayakkabılarımdan çoraplarıma, hatta pantolon paçalarıma kadar ıslandım. Aferin, hep böyle ol. Kuaförüme nazım geçer bereket, özürlerimi "Aman hocam ya, düşmedin ya ona şükür" diyerek karşıladı. Ortalık temizlendi, yeni su geldi, ayaklarım suyun içinde istirahatte iken saçlarım boyandı, ardından pedikür halledildi, halledilirken batıklar yüzünden biraz canım yandı, kendime ait yeni bilenmiş makasların da bunda bir miktar payı olabilir. Önemsemedik, el tırnaklarım törpülendi, kaşlara şekil verildi, saçlar yıkandı, bir miktar kahkül kırpıldı ve bitti. Oh, aynada gördüğüm suretten memnun kalınca ruhum da biraz gülümsedi. Kuaför tezgahından geçmek her derde olmasa da bazı sıkıntılara deva.

Kuaförden çıktığımda bayram boyunca gökyüzünü mesken edinmiş kara bulutlar dağılmış, güneş çıkmıştı, ruhum biraz daha gülümsedi, zira kendisi güneş enerjisiyle şarj oluyor. Akşam için tiyatro biletim vardı. Başrolünde Nevra Serezli'nin oynadığı "Ağaçlar Ayakta Ölür" için. Hevesle ve merakla bekliyordum dünya gözüyle Nevra Hanım'ı sahnede izlemeyi. Başlama saatine yakın her daim etkinlik arkadaşım arabasıyla gelip beni aldı. "I" sırasındaki yerlerimize süphanallah boncuğu gibi dizildik üç kişi. Tam yerleşmiş sohbete başlamıştık ki üç kişi daha gelip tepemize dikildi, "Bu yerler bizim". "Hayır bizim". "X" videolarındaki "Çıkar telefonunu" diyen emmiler gibi "Gösterin biletlerinizi" dediler. Gösterdik, onlar da akıl erdiremedi. Lakin kadın başımızda dikiliyor, dedim görevliye sorsanız. "Siz sorun, sizin de sorununuz" buyurdu. Eskiden olsa kalkar onunla birlikte sorardım, bu memleket bana az olsa aldırışsız olmayı öğretti galiba, kalkmadım. Neyse bunlar gittiler görevlinin yanına, az sonra görevli gelip tekrar biletlerimizi istedi. Biletlerde Sıra "I", Koltuk "I9" yazıyor. Yalnız "I"nın üstünde ve altında buradaki gibi çizgi yok. Haliyle 19 okunuyor. Meğer bizimki "I" sırası 9-7-5 numara imiş. Baştaki harfi rakam sanıp 19-17-15 okumuşuz. Bileti alalı neredeyse bir ay olduğu için ben aldığım yeri unutmuşum haliyle. Kalktık paşa paşa geçtik yan tarafa. Sonra da gülme krizine girdik. Kriz yer yer oyun esnasında da devam etti. Bir de kadına afra tafra yaptık yahu, ay yine gülesim geldi. 

Neyse oyun başladı. Müthiş yorumlar okumuş, övgüler dizilmiş olduğu için beklentim çok yüksekti ama üzülerek söyleyeyim ki müsamereden hallice bir şey izledim. Oyun bilinen, ünlü bir oyundur, çok yıllar önce çocukken Amasra'da, bir yazlık sinemada Yıldız Kenter'in  büyükanne rolünü oynadığı filmini izlemiş ve o yaşta gözyaşlarımı tutamamıştım. Basbayağı dram olan bir konuyu komediye çevirmişlerdi ve pek de gülecek bir şey yoktu. Hizmetçi rolündeki kızın peruk mu, gerçek mi olduğunu anlayamadığım kırmızı yün yumağı gibi saçlarına bakmaktan dikkatim dağıldı. Ayakta ölen ağaçları temsil için yapraksız dört tane direk vardı  dekorda, ben onların evi tutan sütunlar olduğunu sanırken ağaç olduğu ortaya çıktı 😂 Kısacası hiç sevmedim oyunu, Nevra Serezli yılların oyuncusu, haliyle iyi oynayacaktı ama o da benim için oyunu kurtarmaya yetmedi.Oysa Konken Partisi'nde Melek Baykal'ı izlerken hayran olmuştum. Sonuçta baştaki maceralı, kahkahalı yer kavgası anı oldu bize, izlemesem de aklım kalacaktı, her şeye rağmen iyi bir şey yaptık. Dönüş yolunda oyunun kritiğini yapmaktan ziyade yer olayına gülmeye devam ettik.

Bugün hava limonata gibi, Antalya güneşlendi, içimiz açıldı. Bir yürüyüş eyler miyim ilerleyen saatlerde belli olur ama çok methini duyduğum "Ağabey" kitabına başlayacağım, orası kesin.

Hepinize güneşli, keyifli ve TV ekranlarında Trump'u görüp duymaktan azade günler dilerim...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder