Bu hafta köprüden önce son çıkış misali arkadaşlarla vedalaşma buluşmaları ayarladım. Dün bunlardan birinden dönerken bindiğim otobüs hayli kalabalıktı. Bir süre ayakta bekledikten sonra inen birinin yerine oturdum. Aynı koltuktaki kadın yakında ineceğini söyleyerek beni cam kenarına yönlendirdi. Hemen sol yanımızda da uzun boylu, hayli zayıf, avurtları çökmüş yaşlı bir adam düşmemeye çalışarak ayakta dikiliyordu, kulaklarında kulaklık, artık müzik mi dinliyor, biri arar diye telefonunu hazır mı bekletiyor bilemedim. Bir durak sonra yanımdaki kadın inmek için kalktı ve ayaktaki yaşlı adama oturmasını önerdi, herhangi bir hareket olmayınca bir kez daha önerdi. Sen misin otur diyen, adam bir celallensin, kulağında kulaklık olduğu için ses tonunu da ayarlamıyordu muhtemelen, başladı bağırmaya: "Sen bana ne karışıyorsun hanımefendi, ister otururum, ister oturmam". Kadın, "Yorulmayın diye söyledim" diyor, adam bir daha bağırıyor: "Ispat ediyorsun". Kadın diyor, "Ispat değil ısrar ediyorum". Neyse ki durağa geldik, kadın indi de adam daha fazla bağırıp çağıramadı. Geçen günkü otobüs yolculuğumdan sonra bunu da yaşayınca anladım ki yaşlanmış da olsa erkekler kadınların verdiği yere oturmayı kendilerine yediremiyorlar. Ayakta gidin o zaman, şeytan azapta gerek 😬 Gördüğünüz üzere otobüs yolculuklarında bile psikolojik ve sosyolojik çıkarımlar yapma konusunda rakip tanımıyorum 😂
Bu otobüse binmeden önce kedi suyu içtim:
Otobüsü beklerken de gökyüzüne uzanan jakaranda dallarını izledim, mor bir rüyaya benziyorlardı, eskiyen çiçeklerini de yere sermişlerdi.
Jakaranda; bana Latin Amerika ülkelerini hatırlatıyor. Bu şehre gelmeden önce bildiğim ağaçlar da, isimleri de sınırlıydı. Çam, çınar, kavak, çiçeklilerden leylak, iğde ve akasya, bir de meyveler. İlk kez Denizli'ye gittiğimde nar ağacı görüp bakakalmıştım çiçeklerine. Sonra Antalya'ya geldim ki vay anam vay, ben ağaç mı görmüşüm, bilmişim şimdiye kadar. Narenciyeler, mercan ağaçları, Kıbrıs akasyaları, fırça çalıları, yalancı orkideler, oya ağaçları, ismine hayran gülibrişimler, pavlonyalar, duvak ağaçları, erguvanlar, manolyalar, ağaç menekşeleri ve yaz geliyor haberiniz olsun diyerek mor bir bulut gibi salınan jakarandalar. Bahar şahane mevsim de bu sene bir türlü ortamını bulamadı. Dün bir yağmur, sel oldu aktı ortalık. Dolu indirdi bir ara, sen ne biçim Mayıssın cicim, geçen yıl bu vakitler sıcaktan patlayıp dururduk, şunları yazarken sırtımda hırka var, ayıptır ayıp.
Şimdi bu ağaçları bırakıp da Ankara'ya gidilir mi? Acaba kendini bana saklayan halen açmış durumda leylak var mı ola? Hadi işalla. Cuma akşamı kısmetse Ankara'da görüşmek üzere hoşça kalın dostlar...


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder