.

.
.

9 Ocak 2026 Cuma

GÜN 9 / MEKTUP 5

 Hello sevgili takipçilerim,

Bugün mektup günü ya, ben de mektup gibi başlayım dedim. Pazartesi'den bu yana ne yaptın derseniz, gaybubetimde çok kitap okudum diyemeyeceğim maalesef. Üzerimde bir ağırlık var, anneannem olsa "Allah hayırlar halketsin gıı, saklar sakıl kötü bişi olmasın" derdi, ben demeyeceğim, zira benimki tembellikten ya da avarelikten. Anneannem her sıkıntısını kötü bir olasılığa yorardı zaten, ben  atalete yoruyorum. Kitap okumadım ama pazartesi günü başladığım 50'şer dakikadan 8 bölümlük ruh karartıcı "The Beast In Me" dizisini bitirdim. Hiç de bayılmadım, niye o kadar uğraştım bitirmek için onu da bilmiyorum. Otur iki satır oku değil mi? Neyse, bazen oluyor böyle. Aşağıdakiler Ocak ayında okunması planlanan kitaplar, artık kaç tanesi olursa:

Bugün mektup günü malum, biraz uzunca bir mektup okuyacaksınız, aslında bir roman teşkil edecek kadar çok anımın olduğu insanlardan bahsediyorum ama her şey de yazılmıyor işte. Buyrunuz:

MEKTUP 5

Vefakâr ve cefakâr Çaydanlık, selam sana,

O evin en olmazsa olmaz eşyası sendin, Şevkiye Abla gözünü açar açmaz yakardı altındaki ateşi ve ancak gece uykuya geçmeden önce kapatırdı. O yıllarda çay benim için gereksiz bir içecek olduğundan ibiğinden akan o kızıl sıvıdan taş çatlasa 5-6 bardak içmişimdir ama gerek Şevkiye Abla ve ailesine, gerekse yolu düşen konu komşuya az hizmet vermedin. Çay Şevkiye Abla’nın sol, sigara ise sağ elinin uzantısı gibiydi. Zift gibi, katran gibi içerdi üstelik.

Senin varlığının farkına epey sonra vardım, o evle ilk tanışmamı biraz yüzüm kızararak hatırlarım. Annem eşliğinde ilk kez girdiğim odadaki beşikte minik bir kız bebek yatıyordu, birkaç aylıktı ancak. Ondan 3-4 yaş kadar büyük abisi ise beşiğin parmaklıklarına tutunmuş kardeşini seyrediyordu. Annem, Şevkiye Abla ve komşuların Asker Anası adını taktıkları kayınvalidesi Münevver Teyze beşiğin başında sohbete dalmışlardı. Küçük oğlanın kardeşine bakışını sevgisine yoran ben, “Haydi kardeşini öpsene” diyerek yol gösterdim çocuğa. Beriki fırsat kollarmış, eğildi ve bebeğin şeftaliye benzeyen pürüzsüz yanağını “Hart” diye ısırdı. Bebek feryat figan, başındakiler çığlık çığlığa, o karmaşada suçluluk duygusuyla tabanları yağlayıp evimize dar attım kendimi. Oğlana yapılan teşvikten haberleri olmayan büyükler kim bilir nasıl azarladılar zavallıyı. 

Taşındığımız günden çok kısa bir süre sonra diğerleri kadar biz de Babil Kule’li olmuştuk. Aynı balkona açılan tren katarı benzeri altı dairenin kadınları neredeyse tüm zamanı birlikte geçirirlerdi. Sabah kocalar işe uğurlandı mı gün onlarındı artık. Hikmet, Fadime, Nermin, Nurcan, Şevkiye ve Perihan bu katarın daimi yolcularıydı, aralarına sık sık üst kattan Gülşen de katılırdı. Tamamı ev hanımıydı, çok sonra içlerinden ikisi çalışmaya başlayacaktı ama buna daha epey zaman vardı. Annem bir nevi makinistti, Şevkiye Abla ise ikmalci. Saç mı boyanacak, gel Şevkiye Abla, kaş mı alınacak, neredesin Şevkiye Abla, etek boyu mu belirlenecek, haydi Şevkiye Abla, kocalara pijama mı lazım, dik Şevkiye Abla. Sakin bir karıncaydı Şevkiye Abla, sürekli çalışan, yorulduğunu bilmeyen, ketum, sabırlı. Beslenmesini sende kaynayan çay ve elinden düşmeyen sigara sağlarken başkalarını beslemek için türlü çeşit yemek yapardı. Arı kovanı gibi işlerdi evi; kayınvalide, vefat eden görümceden kalan iki kız çocuğu, kendi çocukları, kocası yetmez gibi her hafta sonu ziyareti eksik olmayan görümceler, yeğenler, kuzenler, yaz tatillerinde Almancı ablalar, bitmek bilmez bir akraba trafiği. Bir kez şikâyet ettiğini, yüzünü eğdiğini, ben bunlara hizmet etmeye mecbur muyum dediğini duymadım. Çok bunalırsa sigara ve katran çay eşliğinde anneme anlatırdı üç-beş şey, bunun dışında ağzına fermuarı çekti miydi zırnık alamazdınız yakınma niyetine.

Ah akşamlar, Şakir Zümre sobanın bize çok geniş gelen küçük salonu hamam gibi ısıttığı kış ve balkon kapısından çayır çimen kokusuyla açık hava sinemasından mırıltıların geldiği yaz akşamları. Haftanın en az üç günü birlikte geçerdi. Kimi zaman başrolde sen olurdun vefakâr ve cefakâr çaydanlık, dolar dolar boşalırdı ince belli bardaklar. Kimi zaman İlhan amca aşka gelir ya bir şarap, ya da rakı şişesi açardı. Ayhan Işıkvari ince bıyıkları, kalın kaşları, sevecen yüzü ile kadeh tokuştururlardı babamla. Bazen Şevkiye Abla ile annem de eşlik ederdi birer kadehle ama onlar daha çok sana meftundular, gelsin katran kıvamı çaylar, tütsün cuğaralar.

Apartmana giren ikinci ve rahatlıkla izlemeye gidebileceğimiz TV senin sahiplerinindi. Çilingir sofrası kurulduysa, ekrana Emel Sayın çıktıysa, hele ki Murat Amca da o sofradaysa of ki of! Murat Amca’nın çekik gözleri yüzünde oluşan kocaman gülümsemeyle iyice kısılır, adeta mest olurdu. Gülşen Teyze’nin kıskançlığı tavan yapar, tabak çanak almak bahanesiyle TV’nin önüne gerilir, Murat Amca’yı delirtirdi.

Yaz gelince seni istirahate bırakır çoğu zaman birlikte tatile çıkardık Şevkiye Ablalar’la. Sen kaynamaktan helak olmuş karnını dinlendiredur, biz çoğunlukla Amasra’da denize giriyor olurduk. Tatil erkeklerle biz çocuklara tatildi esasında. Bir pansiyona yerleşilirdi, kadınlar evde ne yapıyorlarsa tatilde de aynısını, üstelik daha kısıtlı imkânlarla yapıyor olurlardı. Çoğunlukla tatil ekibine Şevkiye Abla’nın kız kardeşiyle ailesi, bazen de ortak ahbaplar dâhil olurdu. Kadınlar yemek, bulaşık, temizlik olarak gruplaşırken erkekler ancak alışveriş yapar, pişirileni yiyip yutar, deniz-kum-güneş üçgeninde yayılırlardı. Sen görevini kaldığımız pansiyonun demirbaş çaydanlığına devretmiş olurdun tatil süresince ve bu kez o yerine getirirdi sabahtan akşama kaynama, demleme faaliyetini. Şevkiye Abla yine çay ve sigara eşliğinde yapardı üstüne düşen işleri.

Bir seferinde İlhan Amca bana ve diğer ufaklıklara sandal sefası yaptırmaya karar verdi. Bir kayık kiraladı, doldurdu içine bizi, derinleşen denizden ezelden ebede korkan ben ses çıkaramadım bu isteğe kırmamak adına. Açıldık, bir büyük, bir ergen ve dört çocuk. Mendireğe yanaşmıştık ki küreklerden birinin ıskarmozu kırıldı. Yedeği yok, kürek çalışmıyor, İlhan Amca panikledi, çaktırmamaya çalışıyor ama ben anlıyorum, üstelik ben ondan daha panik hallerdeyim, ya batarsak, diğerlerini bilmem ama ben anında boğulurum, sığ suda yaptığım su balesi derinde can kurtarmıyor zira. Çok uğraştık dönebilmek için tek kürekle, İlhan Amca’nın saçına ilk aklar sanırım o zaman düştü. Bir daha mı sandala binmek, tövbeler tövbesi.

Bir seferinde Ağustos ortası niyet ettik Amasra tatiline, on günün yedi gününde yağmur yağdı, denize üç kere falan girebildik. Annem babamın başının etini yedi, “Ben sana iznini Ağustos’a bırakma demedim mi?” diye. Babam öyle bunaldı ki işi şairliğe vurdu, pansiyonun tahta masasına bıçakla kazıyarak şu dörtlüğü hatıra bıraktı:

Geldik Amasra denen şehre

Denize girip yanalım deyu

Yağmur, rüzgâr elvermedi

Aklınız mı yoktu enayiler deyu

Babil Kulesi’ne ilk taşındığımız yıllarda bir bayram arifesi okuldan döndüğümde annemi evde bulamadım, ilkokul üçte falan olsam gerek. Kapı duvar, annem evde olmayacağını bana haber vermemiş, olağan bir durum değil, ödüm koptu. Çantayı bir yana fırlattım “Annem öldü mü?” diye bağırarak iki gözü iki çeşme ağlamaya başladım. Sesime Şevkiye Abla koşup geldi. “Dur kızım annen niye ölsün, ağlama, biraz hastalandı, baban hastaneye götürdü, gel bize gidelim” diyerek elimden tuttu, iki kapı ötedeki daireye götürdü. Sümüğümü çeke çeke girdim içeri. Sakinleştirdi beni, önüme bir tas çorba koydu. Gözyaşlarımın tuzunu arttırdığı çorbayı zoraki içtim. İyice yatıştığıma kanaat getirince “Haydi çarşıya gidelim” dedi. Sebebini anlamasam da takıldım peşine. Bir kumaşçıya girdik, pembe kareli bir eteklik ve düz pembe bluzluk kumaş kestirdi. “Ne olacak bunlar?” soruma cevap bulamadan eve döndük. Önce mezura ile ölçümü aldı, sonra her daim açık duran dikiş makinesinin başına geçti. Ben çantamdan defterlerimi çıkarıp ödevlerimi yapana kadar bayramlık pileli eteğim ve bluzum dikilmişti bile. Meğer hamile olan annem ben okula gittikten sonra düşük yapmış ve acilen hastaneye götürülmüş. Çok ağır geçen hamileliği onu son günlerde iyice zorladığı için âdeti hilafına bana bayramlık dikememişti. Durumu bilen Şevkiye Abla’nın içi beni bayramlıksız bırakmaya elvermemişti. Akşam babam annemin iyi olduğu haberiyle geldi, o gece Şevkiye Ablalar’da misafir oldum. Bayram sabahı annem hastaneden geldi. Bayramlığıma ilaveten annemin de evde olduğu o bayram benim için başka bir bayram oldu.

Babil Kulesi’nden taşındıktan sonra bile Şevkiye Abla ve ailesi ile bağımız hiç kopmadı. Annemin vefatından bir süre sonra onu da kaybettiğimizin haberini aldık. Sevgili çaydanlık eminim benim gibi sen de hiç unutmamışsındır sahibini. Umarım gittiği yerde de demli çayını içip sigarasını tüttürüyordur…

 

Sağlıcakla kalınız...

5 Ocak 2026 Pazartesi

FİLMLER, DİZİLER, DİŞLER, ÇİÇEKLER VS VS...

Yeni yılın ilk haftası sakin ve soğuk geçti. Kendimi ısıtsam da ayaklarımı ısıtamadım bir türlü. Çorap-kalın patik-Kocam Bey'in kocaman terlikleri bu aralar ayak kombinim. 

Yılın ilk pazartesisine ise isli, sisli, pis puslu olarak uyandık (Bu isimde bir tiyatro oyunu vardı yanlış hatırlamıyorsam), ilerleyen saatlerde biraz açıldı, şimdilerde güneş var. Şu sıralar şehrin su boruları değişiyor ve tüm sokaklar toz, yağmur yağdı mı çamur içinde. Yollar delik deşik ve soluduğum toz alerjik öksürüğümü azdırdı iyice. 

Hafta sonu bir önceki postumda bahsettiğim temsile gittim: "Shakespeare'nin Bütün Oyunları". Uzun zamandır bu kadar gülmemiştim, Shakespeare'nin 6 oyununun parodi halini izledik, oyuncular o kadar sempatik, o kadar başarılıydılar ki gülmekten yerlere yattık. Antalya Devlet Tiyatromuz bu sezon kendini aştı, izlediğim her oyun çok iyiydi. 

Pazar gününü film ve dizi izleyerek geçirdim. Önce MUBİ'de "Piyano Kazası" isimli bir film izledim. Çok ünlü bir influencer (bu deyim bana sözkonusu kişinin grip olduğunu düşündürüyor, salgın yaşamış dervişin fikri ve zikri 😂) kızın yaşadıklarını konu almış, o açıdan ilginç bir filmdi, yoksa sanatsal anlamda çok sözü edilecek  bir şey değil. Sonra hızımı alamadım, haydi dedim şu "Kasaba" dizisine de bir göz atayım Neşfilikis'de. Başlayış o başlayış, sekiz bölümü ardarda dizdim boncuk gibi Okan Yalabık biraderimi çok severim, onun da hatrı vardı bir yerde ama gereksizce uzatılmış, fazla karmaşık bir konuydu. Okan Yalabık+Edirne+Kırkağaç uğruna 8 parça çiğ tavuğu yedik bakalım. 

Bugün diş hekimimle randevum vardı öğlen, üçer haftalık aralarla iki kez yapılan kanal tedavisinin 3.sü yapılacaktı ve temennim son olmasıydı. Bekleme salonuna girdiğimde biri çok yaşlı, diğeri genç iki kişi oturuyordu, "Geçmiş olsun" diyerek boş olan bir yere oturmuştum ki yaşlı olan söylenmeye başladı. "Ne oldu?" dedim, ona "Geçmiş olsun" dememişim. "E hepinizi kastettim" cevabını verip etrafı incelemeye başladım. Bir yerde uzun süre beklemek zorundaysam çevreyi gözden geçirir ve "Buradaki eşyalardan birini bana verecek olsalar hangisini alırdım?" oyunu oynarım, ne yapayım ruhum hala çocuk, onu oyalamam lazım 😂 Rengi solmaya yüz tutmuş yapma bir orkide, çelik çerveli çirkin bir masa saati, iki borunun üstüne yerleştirilmiş madeni melek kanatları, cam bir kapta rengarenk boyanmış haşhaş kapsülleri, ııh hiçbirini beğenmedim ama çok ısrar ediyorsanız şu küçük sukulenti alayım derken öksürük tuttu. Sukulent yerine su aldım, tam ağzıma götürüyordum ki yaşlı kadın buyurdu: "Otur da iç!" Esbab-ı mucibesini biliyordum ama kadına gıcıklık olsun diye "Neden?" dedim. "Allah çarpar, otur, Bismillah de, öyle iç" fevasını verdi. "Allah böyle basit işlerle uğraşmaz sanırım" lafı ağzımdan çıkmak üzereydi ki diş hekiminin asistanı eliyle "Boşver, pek normal değil" işareti yaptı, sonra da muayene odasına alındım 😂 Diş hekimime "Bu kez sondaj sonuç verir, petrol buluruz umarım" der demez cevabı şu oldu, "Aman petrol falan bulmayalım, Trump heveslenip buraya da gelir" dedi, gülerek oturdum herkesin pek korktuğu benim de en kolay oturduğum tıbbi koltuk olan dişçi koltuğuna. Neyse ki sondaj işlemi bugün sona erdi ve dolgu yapıldı, işim bitti. Aslında ağzımın içinde daha büyük bir iş var, doktorum implanttan bahis açtı ama önce bir piyango bileti almam ve kazanmam lazım ücretini ödeyebilmem için. 

Diş hekiminden çıkınca yeni dolguma Antalya'yı tanıtmak için yürüyüşe çıktım. Ara sokaklardan Konyaaltı Caddesi'ne, oradan da Atatürk Parkı'na geçtim. Gökyüzü puslu, dağlar sisli, deniz durgundu:

 

Park sonrası önce çiçekçiye uğradım, kendime çiçek almasa mıydım yani, o kadar kanal tedavisi sıkıntısı çekmişken. "Almalıydın tabii" dediğinizi duyar gibi oldum ve aşağıdakiler benimle eve geldi:

Hüsnüyusuflar ve Umut'un deyimiyle "Papat"lar.

Çiçeklerimi eve bıraktıktan sonra bu kez kuaföre ve markete gitmek için çıktım. Kuaför kaşlarımla ilgilendi, yarın için boya randevusu verdi, sonra da beni markete yolculadı. Market alışverişini yıldırım hızıyla yapıp eve döndüm, şimdi de kahve eşliğinde klavye tıkırdatıyorum.

Bu sabah Neşfilikis'de "The Beast In Me" dizisine başlamıştım, yemek zamanına kadar bir bölüm daha izleyeyim, kalın sağlıcakla...

3 Ocak 2026 Cumartesi

GÜN 3, MEKTUP 4

 Yıl geldi de gidiyor bile bugün 3 olmuş 😂

Yılbaşından iki gün önce markete bazı eksikler için gittiğimde biri mor, biri pembe yarı açmış iki sümbül görüp almıştım. Pencere önüne koyunca aşka gelip tamamen açtılar, mis gibi kokuyorlar ama boyunları ince, kafaları ağır, sürekli yamuluyorlar sağa sola, düzeltmekten yoruldum. Sonunda yanlarına birer çubuk dikip bağlamaya karar verdim. Aldım ipi, çubuğu bir yandan bağlarken "Ama niye eğiliyorsunuz ki, aşkolsun. Bak bağlayacağım şimdi, dik durun e mi?" derken yakaladım kendimi. "Tövbelerce" dedim aklım başıma gelince Hakiki Muhabbet Aslıcığımın kulağını çınlatarak. "Bu aralar kedilerle konuşmam yetmedi, bitkilere de dadandım, iyi saatte olsunlar mı tebelleş oldu nedir, yürü git kadın kafayı yemeden" diyerek ayrıldım sümbülün yanından. Okuyup üfleyin dostlar bana, halim hal değil 😂

Öğleden sonra yılın ilk tiyatro oyununa gideceğim, "Shakespeare'nin Bütün Oyunları". Yorumlar güzel olduğunu yazınca haydi dedim, gösterimden kalkmadan ben de izleyeyim. Arkadaşım da gelecek, oyun öncesi fuayede bir yeni yıl kahvesi de içeriz belki.

Yılın ilk kitabı ve sohbet ettiğim sümbül aşağıda:

Bugün mektup günü malum, bakalım sevecek misiniz? Sizi Babil Kulesi sakinleriyle başbaşa bırakıyorum. Hafta sonunuz güzel geçsin...

MEKTUP 4

Merhaba İyi Buzdolabı,

Esasen seninle çok fazla bir yakınlığımız olmadı ama tanışmamızın eğlenceli bir öyküsü var. Sahip olduğun ya da sana sahip olan diyelim aile apartmana taşındığımız ilk yıllarda bitişik komşumuzdu. İri yapılı, upuzun boylu, kel kafalı Kasım Amca ki biz ona çaldığı ve her daim duvarda asılı duran cümbüşünden ötürü Cümbüşçü Amca derdik, eşyalarımız eve indirilirken koşup gelmiş, kendini gümrük şefi olarak tanıtmıştı. Şefliği yıllar içinde her hastalandığında ellerinde hediyelerle ziyarete gelen memurları tarafından da tescillenmişti.

Kasım Amca’nın bizim eve zırt pırt yaptığı çıkartmalar çeşitli nedenlerle tekrarlanırdı. Yeni aldığımız ya da onlara yeni alınan bir eşya, verilmesi gereken bir müjde, başka şehirde yaşayan kızı, damadı ve torunlarının ziyaret haberi, fiyatı düşen bir yiyecek maddesi, ölçülecek tansiyon, yapılacak enjeksiyon, hasılı bu liste uzar giderdi. Seninle de bu vesileyle tanışmıştık İyi Buzdolabı, acaba atıldığın beyaz eşya çöplüğünde hafızanın bir kıyıcığında kalmış mıdır o olay?

Hayatı kolaylaştıran alet edevatın evlerimize yeni yeni girmeye başladığı zamanlardı. Babil Kulesi ahalisi çoğunlukla orta, bir miktar da dar gelirli hanelerden oluşurdu, o yüzden bu aletlere kavuşmak epey zaman alır, kavuşabilenlerinki de neredeyse ortak kullanılırdı.  Gözümüze kocaman görünen iki oda bir salon ve daracık mutfaktan oluşan küçük dairemize taşındıktan bir süre sonra babam emektar tel dolabımızı emekliye ayırmaya karar verdi. Annem bu emeklilikten çok memnun, babamsa pamuk elleri cebe gideceği için biraz huzursuzdu. Araştırdı, soruşturdu, sonunda bütçesine ve evimizin boyutlarına uygun bir buzdolabında karar kıldı. Dolabın eve geleceği günü ailecek heyecanla bekledik, mutfak o kadar küçüktü ki kendisi de küçük olmasına rağmen mutfağı mekân tutamayacaktı, ona yatak odasında bir yer hazırlandı. Sonunda teşrif ettiler, önce buzdolabı, sonra Kasım Amca. Buzdolabına baktı baktı, babama dönüp “Başıma iş açtın” dedi. “Neden?” diye sordu babam, “Ee şimdi benim hanım tutturur bize de al” diye cevapladı. Behiye Hanım Teyze, kocasının aksine minicik bir kadındı ama koskoca Kasım Amca’yı bu kadar endişelendirdiğine göre dediği dedik, çaldığı düdüktü. Yarım ağızla hayırlı olsun diyen Kasım Amca kös kös döndü evine. Biz kıymetli buzdolabımızı yatak odasındaki zorlukla boşalttığımız köşeye yerleştirdik, fişini taktık, bir süre karşısına geçip seyrettik, hatta anneannem kapağını açıp pembe renkli iç duvarlarına bakarak “Amaan nasıl da güzelmiş, pembiş pembiş” diye sevgi sözcükleri fısıldadı. Annem içini düzenledi ve hepimiz sahip olduğumuz buzdolabının huzuruyla akşam yemeğine oturmuştuk ki Kasım Amca tekrar geldi, “Aldım” dedi, “ben de aldım”. “Ne aldın Kasım Bey” diye sordu babam. “Ne alacağım, buzdolabı, aldın getirdin soktun eve, Behiye başımın etini yedi ben de isterim diye”. Yaa İyi Buzdolabı, böyle de jet hızıyla geldin bitişik komşunun evine, bize “Güle güle kullanın” demek düşerdi, dedik, yemeğimize geri döndük, Kasım Amca o akşam heyecandan yemek yiyebildi mi orası belirsiz.

Ertesi akşam Kasım Amca heyecan içinde yine evimize damladı, “Biliyor musunuz” dedi, “iyi buzdolabı kar yaparmış, bizimki yaptı”. Ve selamsız sabahsız annemlerin yatak odasına dalıp iyi olmadığını düşündüğü buzdolabımızın önce kapağını, sonra buzluğunu açtı. Açtı açmasına da hüsrana uğradı zira bizimki de kar yapmıştı. Yüzü düştü bir an, sonra toparladı, “Sizinki de iyiymiş, haydi gözünüz aydın” dedi ve gitti.

Sevgili İyi Buzdolabı sen Kasım Amcaların evinde hangi odada duruyordun hatırımda kalmamış ama bir süre sonra bizimki yatak odasından sıkıldı, mutfağa biraz uzak düşüyordu. Mecburen salona aldık, tam köşeye çaprazlama yerleştirdik. Mırıldayan motoruyla salonumuzun demirbaşlarından biri oldu o evden taşınana kadar. Gövdesi bilindik dolap işlevini görürken tepesi de kolayca el ulaştığı için nereye koyacağımızı bilemediğimiz eşyaların biriktirme merkezine dönüştü. Tam ortada içinde toz tutmuş kırmızı plastik güllerle Amasra'dan alınmış ahşap bir vazo, yanı başında doktor olan halama eşantiyon olarak gelmiş, omuzundaki su testisinde ilaç firmasının adı yazılı çirkin ötesi bir zenci kız biblosu, tiktakları sinirimi bozan masa saati, annemin ruju ve göz kalemi, her daim kullanılan ilaçlar ve babamın şırıngalarını muhafaza eden çelik kutu. Bu demirbaşlara ilaveten günübirlik konuklar da olabiliyordu.

Buzdolabı alındıktan sonra kapımız sık sık çalmaya başladı: “Annem biraz buz istiyor”, “Şu kıymayı dolabınıza koyuverseniz”, “Soğuk suyunuz varsa bir sürahi alabilir miyiz?”. Eh isteyen komşu olunca hayır da denmiyordu haliyle ama zaten küçük boy olan dolap nüfus yoğunluğundan nefes alamaz hale geldi bir süre sonra. Aynı itibarı ya da samimiyeti diyelim senin gördüğünü sanmıyorum sevgili İyi Buzdolabı, zira Behiye Hanım Teyze annem kadar yüz vermiyordu istekte bulunanlara.

Günün birinde babam gittiği pazardan sebze-meyveye ilaveten yeşil kapaklı beyaz plastik bir sürahi ile döndü. Sürahinin önemli bir marifeti vardı, kapağın ibiğe denk gelen yerine bir delik açılmıştı ve içine su koyup bardağa boşaltmaya başladığınızda kuş gibi ötüyordu sevgili İyi Buzdolabı. Basit bir fizik kuralıydı esasen ama bizimki gerçekten içinde bir kanarya varmışçasına şakıyordu. Evimize dalışlarından birinde bu ötüşe şahit olan Kasım Amca’nın ilk işi aynı sürahiden almak oldu. Gel gör ki onun sürahisi bizimki kadar iyi ciklemiyordu, olamazdı, iyi buzdolabının kar yapması hesabı iyi sürahinin de bizimkinden daha güzel şakıması gerekirdi. Kasım Amca o yıllarda henüz yayına başlamamış Gırgır Dergisi’ndeki Zihni Sinir’e taş çıkartacak bir proje geliştirdi. Sürahideki deliğin tam karşısına ikinci bir delik açtı. Babamın sonradan gülerek sağda solda anlattığı gibi bizimki “dürülüdürülü diye öterken onunki “dütdürülüdütdürülü” şeklinde ötsün istemişti. Lakin bırakın kanaryayı, sakayı zavallı sürahi dut yemiş bülbüle dönmüştü. Kasım Amca bu hezimetten sonra bir hafta kadar bizim eve uğramadı.

Sevgili İyi Buzdolabı, senin aran nasıldı bilmiyorum ama Kasım Amca’yı tüm fesatlıklarına, büyüklenmelerine, aklına her geldiğinde evimize damlamalarına, işe gitmek için ortak balkondan merdivene doğru yürürken mutlaka bizim yatak odasının alçak penceresine yapışıp içeriyi gözetlemeye çalışmasına rağmen severdik. Emekli olup memleketine taşındıktan bir süre sonra vefat haberi geldi. Sen hala onlarla mıydın bilemedim ama oradaki komşusu bir başka model aldıysa eminim ki seni ıskartaya çıkarmıştır Behiye Hanım Teyze’nin arzusu üzerine. Ben seni, Kasım Amca’yı, üzerinde Zeynel Abidin Cümbüş yazan alüminyum bir tencereye benzeyen cümbüşü hiç unutmadım. Kasım Amca yattığı yerde, sen hurda eşyalar mezarlığında huzurla uyuyun…

 

1 Ocak 2026 Perşembe

HEPİ NİV YIIIR

Pandemi boyunca yeni yıla hep evde Mr ve Mrs Smith olarak girdik, özel günlere meraklı benim için tatsız ve geceyarısını bile beklemeden yatma isteği uyandıran zamanlardı. Son iki yıl Ankara'da çocuklarla birlikteydik neyse ki ve bu sene sevimsiz 2025'i kapatırken kalabalık bir kadroyla toplaşabildik nihayet. Davet Kocam Bey'in kuzeninden geldi, daha önce bahar aylarında iki kez misafirleri olduğumuz çok güzel bir yayla evine sahipler Gödene'de, Gödene Kumluca'nın yaylası. İlk kez bir kış günü yayla deneyimi yaşayacaktık, bizi bir diğer kuzenle eşi evden aldı ve öğlen saatlerinde yola çıktık. Kâh güneşli, kâh bulutlu ama soğuk bir gündü yılın son günü, ağaçların yaprak dökenleri çıplaktı, çamlar gözü yeşile doyururken dağlar cam gibi berrak bir görüntü sergiliyordu. Kıvrıla büküle virajlı yoldan tepelere tırmandık ve sonunda ulaştık menzile. 

Biz görmeyeli yenilenen evler olmuş, bahçedeki güller kış uykusuna yatmış, ağaçlar çıplanmış, evin önünden akan ufak derecikteki balıklar yüzmeye devam etmiş. Kediler güneşin altında mayışırken önceden tanıştığımız sarı ve beyaz iki köpek bahçe kapısının önünde hoşgeldin havlanmasıyla karşıladılar bizi. Misafir olacağımız evin karşısındaki en sevdiğim ev, en sevdiğim yıprak haliyle cephesindeki yeşillikleri gümrahlaştırarak bıraktığım gibi duruyordu:


Gün akşama meyledip bulutlar pamuk yığınları gibi dağların üstüne çökmüş ve hafiften sis basmışken biz de yeni yıl sofrası hazırlıklarına başladık:

 

Sonrası bilindik, ye, iç, TV izle, sohbet et, tekrar ye, tekrar iç, tekrar TV izle, tekrar sohbet et, yine ye, yine iç, böyle devam et, mide fesadına uğra 😂 Sonra 2026 "Ce" desin ve hoş gelsin. Ben de gecikmeli olarak ellerimle hazırladığım sıcak şarap kadehimi hepimizin sağlığı ve gideni aratmamasını umduğumuz bir yeni yıl için kaldırayım, gecikmeli de olsa 😄


İlerleyen saatlerde girdiğimiz yataktan sadece huysuz ben uykusuz ve üşümüş olarak anneannemin deyimiyle "Zabaaan köründe" kalkmış olsam da gördüğüm sürpriz tüm uykusuzluğa ve üşümeye değerdi. Dağlarına kar yağmıştı memleketimin:

Muhteşem bir görüntüydü, uzun süre izledim. 

Kahvaltı sonrası mıntıka turuna çıktık. Baharına bayıldığım yaylanın kışı da kendi üslubunca güzeldi:

Biri mesafeli, biri dost canlısı köpüşler

 Dalları göğe uzanan asırlık çınarlar

 
Su başanda durmuşuz
çınarla ben
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim
Suyun şavkı vuruyor bana
bir de çınara
Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi,
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim, bir de kedinin
Suyun şavkı vuruyor bize
çınarla bana, bir de kediye
......... 
(Nazım Hikmet/Masalların Masalı)
 
 
Güzel bir giriş yaptık yeni yıla, katkıda bulunan herkese çok çok teşekkür, umarım devamı da güzel gelir, hepimiz için. Çok ihtiyacımız var zira. Yeni yılınız kutlu olsun sevgili blog dostlarım...