Hello sevgili takipçilerim,
Bugün mektup günü ya, ben de mektup gibi başlayım dedim. Pazartesi'den bu yana ne yaptın derseniz, gaybubetimde çok kitap okudum diyemeyeceğim maalesef. Üzerimde bir ağırlık var, anneannem olsa "Allah hayırlar halketsin gıı, saklar sakıl kötü bişi olmasın" derdi, ben demeyeceğim, zira benimki tembellikten ya da avarelikten. Anneannem her sıkıntısını kötü bir olasılığa yorardı zaten, ben atalete yoruyorum. Kitap okumadım ama pazartesi günü başladığım 50'şer dakikadan 8 bölümlük ruh karartıcı "The Beast In Me" dizisini bitirdim. Hiç de bayılmadım, niye o kadar uğraştım bitirmek için onu da bilmiyorum. Otur iki satır oku değil mi? Neyse, bazen oluyor böyle. Aşağıdakiler Ocak ayında okunması planlanan kitaplar, artık kaç tanesi olursa:
Bugün mektup günü malum, biraz uzunca bir mektup okuyacaksınız, aslında bir roman teşkil edecek kadar çok anımın olduğu insanlardan bahsediyorum ama her şey de yazılmıyor işte. Buyrunuz:
MEKTUP 5
Vefakâr ve cefakâr Çaydanlık, selam sana,
O evin en olmazsa olmaz eşyası sendin, Şevkiye Abla gözünü açar açmaz yakardı altındaki ateşi ve ancak gece uykuya geçmeden önce kapatırdı. O yıllarda çay benim için gereksiz bir içecek olduğundan ibiğinden akan o kızıl sıvıdan taş çatlasa 5-6 bardak içmişimdir ama gerek Şevkiye Abla ve ailesine, gerekse yolu düşen konu komşuya az hizmet vermedin. Çay Şevkiye Abla’nın sol, sigara ise sağ elinin uzantısı gibiydi. Zift gibi, katran gibi içerdi üstelik.
Senin varlığının farkına epey sonra vardım, o evle ilk tanışmamı biraz yüzüm kızararak hatırlarım. Annem eşliğinde ilk kez girdiğim odadaki beşikte minik bir kız bebek yatıyordu, birkaç aylıktı ancak. Ondan 3-4 yaş kadar büyük abisi ise beşiğin parmaklıklarına tutunmuş kardeşini seyrediyordu. Annem, Şevkiye Abla ve komşuların Asker Anası adını taktıkları kayınvalidesi Münevver Teyze beşiğin başında sohbete dalmışlardı. Küçük oğlanın kardeşine bakışını sevgisine yoran ben, “Haydi kardeşini öpsene” diyerek yol gösterdim çocuğa. Beriki fırsat kollarmış, eğildi ve bebeğin şeftaliye benzeyen pürüzsüz yanağını “Hart” diye ısırdı. Bebek feryat figan, başındakiler çığlık çığlığa, o karmaşada suçluluk duygusuyla tabanları yağlayıp evimize dar attım kendimi. Oğlana yapılan teşvikten haberleri olmayan büyükler kim bilir nasıl azarladılar zavallıyı.
Taşındığımız günden çok kısa bir süre sonra diğerleri kadar biz de Babil Kule’li olmuştuk. Aynı balkona açılan tren katarı benzeri altı dairenin kadınları neredeyse tüm zamanı birlikte geçirirlerdi. Sabah kocalar işe uğurlandı mı gün onlarındı artık. Hikmet, Fadime, Nermin, Nurcan, Şevkiye ve Perihan bu katarın daimi yolcularıydı, aralarına sık sık üst kattan Gülşen de katılırdı. Tamamı ev hanımıydı, çok sonra içlerinden ikisi çalışmaya başlayacaktı ama buna daha epey zaman vardı. Annem bir nevi makinistti, Şevkiye Abla ise ikmalci. Saç mı boyanacak, gel Şevkiye Abla, kaş mı alınacak, neredesin Şevkiye Abla, etek boyu mu belirlenecek, haydi Şevkiye Abla, kocalara pijama mı lazım, dik Şevkiye Abla. Sakin bir karıncaydı Şevkiye Abla, sürekli çalışan, yorulduğunu bilmeyen, ketum, sabırlı. Beslenmesini sende kaynayan çay ve elinden düşmeyen sigara sağlarken başkalarını beslemek için türlü çeşit yemek yapardı. Arı kovanı gibi işlerdi evi; kayınvalide, vefat eden görümceden kalan iki kız çocuğu, kendi çocukları, kocası yetmez gibi her hafta sonu ziyareti eksik olmayan görümceler, yeğenler, kuzenler, yaz tatillerinde Almancı ablalar, bitmek bilmez bir akraba trafiği. Bir kez şikâyet ettiğini, yüzünü eğdiğini, ben bunlara hizmet etmeye mecbur muyum dediğini duymadım. Çok bunalırsa sigara ve katran çay eşliğinde anneme anlatırdı üç-beş şey, bunun dışında ağzına fermuarı çekti miydi zırnık alamazdınız yakınma niyetine.
Ah akşamlar, Şakir Zümre sobanın bize çok geniş gelen küçük salonu hamam gibi ısıttığı kış ve balkon kapısından çayır çimen kokusuyla açık hava sinemasından mırıltıların geldiği yaz akşamları. Haftanın en az üç günü birlikte geçerdi. Kimi zaman başrolde sen olurdun vefakâr ve cefakâr çaydanlık, dolar dolar boşalırdı ince belli bardaklar. Kimi zaman İlhan amca aşka gelir ya bir şarap, ya da rakı şişesi açardı. Ayhan Işıkvari ince bıyıkları, kalın kaşları, sevecen yüzü ile kadeh tokuştururlardı babamla. Bazen Şevkiye Abla ile annem de eşlik ederdi birer kadehle ama onlar daha çok sana meftundular, gelsin katran kıvamı çaylar, tütsün cuğaralar.
Apartmana giren ikinci ve rahatlıkla izlemeye gidebileceğimiz TV senin sahiplerinindi. Çilingir sofrası kurulduysa, ekrana Emel Sayın çıktıysa, hele ki Murat Amca da o sofradaysa of ki of! Murat Amca’nın çekik gözleri yüzünde oluşan kocaman gülümsemeyle iyice kısılır, adeta mest olurdu. Gülşen Teyze’nin kıskançlığı tavan yapar, tabak çanak almak bahanesiyle TV’nin önüne gerilir, Murat Amca’yı delirtirdi.
Yaz gelince seni istirahate bırakır çoğu zaman birlikte tatile çıkardık Şevkiye Ablalar’la. Sen kaynamaktan helak olmuş karnını dinlendiredur, biz çoğunlukla Amasra’da denize giriyor olurduk. Tatil erkeklerle biz çocuklara tatildi esasında. Bir pansiyona yerleşilirdi, kadınlar evde ne yapıyorlarsa tatilde de aynısını, üstelik daha kısıtlı imkânlarla yapıyor olurlardı. Çoğunlukla tatil ekibine Şevkiye Abla’nın kız kardeşiyle ailesi, bazen de ortak ahbaplar dâhil olurdu. Kadınlar yemek, bulaşık, temizlik olarak gruplaşırken erkekler ancak alışveriş yapar, pişirileni yiyip yutar, deniz-kum-güneş üçgeninde yayılırlardı. Sen görevini kaldığımız pansiyonun demirbaş çaydanlığına devretmiş olurdun tatil süresince ve bu kez o yerine getirirdi sabahtan akşama kaynama, demleme faaliyetini. Şevkiye Abla yine çay ve sigara eşliğinde yapardı üstüne düşen işleri.
Bir seferinde İlhan Amca bana ve diğer ufaklıklara sandal sefası yaptırmaya karar verdi. Bir kayık kiraladı, doldurdu içine bizi, derinleşen denizden ezelden ebede korkan ben ses çıkaramadım bu isteğe kırmamak adına. Açıldık, bir büyük, bir ergen ve dört çocuk. Mendireğe yanaşmıştık ki küreklerden birinin ıskarmozu kırıldı. Yedeği yok, kürek çalışmıyor, İlhan Amca panikledi, çaktırmamaya çalışıyor ama ben anlıyorum, üstelik ben ondan daha panik hallerdeyim, ya batarsak, diğerlerini bilmem ama ben anında boğulurum, sığ suda yaptığım su balesi derinde can kurtarmıyor zira. Çok uğraştık dönebilmek için tek kürekle, İlhan Amca’nın saçına ilk aklar sanırım o zaman düştü. Bir daha mı sandala binmek, tövbeler tövbesi.
Bir seferinde Ağustos ortası niyet ettik Amasra tatiline, on günün yedi gününde yağmur yağdı, denize üç kere falan girebildik. Annem babamın başının etini yedi, “Ben sana iznini Ağustos’a bırakma demedim mi?” diye. Babam öyle bunaldı ki işi şairliğe vurdu, pansiyonun tahta masasına bıçakla kazıyarak şu dörtlüğü hatıra bıraktı:
Geldik Amasra denen şehre
Denize girip yanalım deyu
Yağmur, rüzgâr elvermedi
Aklınız mı yoktu enayiler deyu
Babil Kulesi’ne ilk taşındığımız yıllarda bir bayram arifesi okuldan döndüğümde annemi evde bulamadım, ilkokul üçte falan olsam gerek. Kapı duvar, annem evde olmayacağını bana haber vermemiş, olağan bir durum değil, ödüm koptu. Çantayı bir yana fırlattım “Annem öldü mü?” diye bağırarak iki gözü iki çeşme ağlamaya başladım. Sesime Şevkiye Abla koşup geldi. “Dur kızım annen niye ölsün, ağlama, biraz hastalandı, baban hastaneye götürdü, gel bize gidelim” diyerek elimden tuttu, iki kapı ötedeki daireye götürdü. Sümüğümü çeke çeke girdim içeri. Sakinleştirdi beni, önüme bir tas çorba koydu. Gözyaşlarımın tuzunu arttırdığı çorbayı zoraki içtim. İyice yatıştığıma kanaat getirince “Haydi çarşıya gidelim” dedi. Sebebini anlamasam da takıldım peşine. Bir kumaşçıya girdik, pembe kareli bir eteklik ve düz pembe bluzluk kumaş kestirdi. “Ne olacak bunlar?” soruma cevap bulamadan eve döndük. Önce mezura ile ölçümü aldı, sonra her daim açık duran dikiş makinesinin başına geçti. Ben çantamdan defterlerimi çıkarıp ödevlerimi yapana kadar bayramlık pileli eteğim ve bluzum dikilmişti bile. Meğer hamile olan annem ben okula gittikten sonra düşük yapmış ve acilen hastaneye götürülmüş. Çok ağır geçen hamileliği onu son günlerde iyice zorladığı için âdeti hilafına bana bayramlık dikememişti. Durumu bilen Şevkiye Abla’nın içi beni bayramlıksız bırakmaya elvermemişti. Akşam babam annemin iyi olduğu haberiyle geldi, o gece Şevkiye Ablalar’da misafir oldum. Bayram sabahı annem hastaneden geldi. Bayramlığıma ilaveten annemin de evde olduğu o bayram benim için başka bir bayram oldu.
Babil Kulesi’nden taşındıktan sonra bile Şevkiye Abla ve ailesi ile bağımız hiç kopmadı. Annemin vefatından bir süre sonra onu da kaybettiğimizin haberini aldık. Sevgili çaydanlık eminim benim gibi sen de hiç unutmamışsındır sahibini. Umarım gittiği yerde de demli çayını içip sigarasını tüttürüyordur…
Sağlıcakla kalınız...

Kesin içiyordur annen de yanındadır....
YanıtlaSilLeylakcığım yine hiç bitmesin diyerek okudum :) Aklıma da bir şey takıldı. Hani Emel Sayın çıkınca onun önüne geçip kızdıran teyze ile amca hikayesi var ya, ne kadar naif insanlar yaaa, dertleri kızgınlıkları bile tatlı tatlı, ince ince... Fakat asıl şu var; sen o yaşta bunları gözlemleyecek, anlayacak sosyal zekaya nasıl sahiptin? Çok ince gözlemler, ya da o tahta banktaki dörtlük nasıl aklında bu kadar net kalmış, helal olsun vallahi.. Bu bana şunu düşündürdü; eskiden gözlemlerdik, şimdiki çocuklara bakıyorum da hiçbir merakları yok sanki etraflarında ne olup bittiğine dair.... Bu nedenle de sosyal zekaları gelişemiyor belki. İlginç geldi bunlar bana...
İmza. Evinde çaydanlığı olmayan, kainattaki tek Türk insanı. :)))
Umarım öyledir, ne dedikodu birikmiştir ama :)
SilO yıllarda öyleydi C'cim, enflasyon nedir bilmezdik, insanlar birbirine güvenirdi, gelirimiz aşırı değildi ama kimse halinden şikayet etmezdi. Kıbrıs meselesi gündemdeydi, en büyük korkumuz ya savaş çıkarsa idi, annem özellikle pilot olan kardeşini düşünürdü :) O yüzden hastalık olmadıkca dert, tasa bunlardı. O teyzenin kıskançlığı evlere şenlikti yalnız, onlara yazılan mektupta da anlatacağım, birinde oturup başka bir kadının ağzından kocasına aşk mektubu yazmış, işyerine yollamış. Adam da karısının yazısını tanımış ciddiye bile almamış mektubu, koymuş bir çekmeceye. Bir-iki yıl sonra kadın mektubu bulmuş, kendi yazdığını unutmuş, bu kadın kim diye adamın başının etini yemiş, anla işte. Gerçek bu olay :)
Benim hafızaya gelince, Tanrı ve aile vergisi olsa gerek, hep kuvvetliydi hafızalarımız ama bende ayrıca senin dediğin gibi bir gözlem merakı da vardı, biraz da ondan kaynaklı unutmamam. Şimdiki çocuklar aradıkları her şeyi küt diye buluyorlar, biz emek sarf ederdik, o yüzden de kaydederdik hafızada bir yere. Dediğin doğru bence.
Evinde çaydanlık olmaması Alman eşinden ve Almanya'da yaşamandan kaynaklı bence, Türkiye'de olsan bulunurdu bir tane. Seviyom seni :)
İyi ki söz ettiğiniz kadar kuvvetli hafızanız sevgili öğretmenimiz ve elbette mizahınızın tadı, yazıdaki hüzün anlarını bile yaşamın bi gerçeği olduğunu kabullenerek, çok keyifle okudum yine.
YanıtlaSilGerçekten ben de geçmişe dair anılarını okuduğum her sefer hafızana alkış tutanlar arasındayım Leylağım. :)
YanıtlaSilC.ciğime yazdıklarında haklısın, gözlerdik, izlerdik filan ama senin hatırlama kapasiten olağanüstü, maşallah. <3