.

.
.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

OYUN İÇİNDE OYUN

Lise yıllarımda fena halde kantoya merak salmıştım. Nurhan Damcıoğlu'nun en parlak zamanıydı, tek kanalllı TV'de Ramazan ayı başta olmak üzere sık sık boy gösterirdi. Dinleye seyrede hem kantoları, hem dansını iyiden iyiye öğrenmiştim. Bilhassa okulda, arkadaşlar arasında söylediğim kantolarla anılır olmuş ve adımı da bir dönemin ünlü kantocusuna atfen "Deniz Kızı Eftelya" takmışlardı. Normal şartlarda bir yakınımızın düğününde bile kalkıp oynamaya nazlanan bir tiptim, kantoya duyduğum ilgi şaşırtıcıydı. Öğretmenler bile öğrenmişti kanto söylediğimi, boş ders olmasın kazara, hemen sahneye(!) pardon tahtaya çağrılır, sözlü yerine kantoya kaldırılırdım. Lise bitene kadar sürdü merakım, sonra hayatın hayhuyu içerisinde unuttum gitti. Kantoların sözleri hala aklımda ama iş oynamaya gelince ııh, artık ne o nefes ne de güç var:)

 

Tiyatro Festivali kapsamında Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen "Kantocu" oyununu izlemeye giderken yolboyu aklımdan bunlar geçiyordu. Sadece kantolar değil, Direklerarası eğlencelerinin gerek radyolarda, gerek TV'de sık sık yayınlandığı bir çocukluk geçirmiş herkes gibi izleyeceğim oyunda neler göreceğimi aşağı yukarı tahmin ediyordum. 


Fuayeyi dolduran kalabalığın arasında oyunun yazarı ve yönetmeni Haldun Dormen de vardı. Tabii bu kadar kalabalık olunca ve biz biletleri gecikmeli olarak aldığımız için neredeyse en arka sıradaydı yerimiz. Bu durum hiç hoşumuza gitmedi, neyse ki görevlilerden biri ricamız üzerine bizi ön tarafta boş olan bir sıraya aktardı. O kadar avantajımız olsun artık, kadrolu izleyici haline geldik gide gele:)


Oyunun konusu 1920'lerin başında, Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında geçiyor. Verjin sahneye aşık bir genç kızdır. Direklerarası'nda bir tiyatro kumpanyasında kantoculukla başlar oyunculuğa kadar yükselir. Bu arada gönlünü kumpanyanın reisi Kenan Efendi'nin yiğeni Kuvayı Milliyeci Cemil'e kaptırır. Bir yandan aşkı, bir yandan işi, bir yandan yeni Cumhuriyetin kurulma sancıları arasında olaylar gelişir. 



Çalgılı-çengili, şarkılı-türkülü, danslı-eğlenceli sahneler birbirini izledi. Zaman zaman oyuncular izleyicilerin arasına karıştı.  Kostümler gözalıcı, dekorlar hoştu.


Genel anlamda eğlenceli, keyifli bir oyundu. Çok emek harcanmış, çok uğraşılmıştı. Benim açımdan ele alacak olursak Direklerarası türü oyunlar artık ilgimi çekmediği için çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim, tarzım değildi demek daha uygun aslında. Verilen onca emeğe saygısızlık etmek istemem. Zaten finalde de çok alkış aldı. Yalnız bir oyuncu vardı ki özellikle bahsetmek istiyorum, 2 yıl önceki festivalde izlediğim ve Ankara'da uzun yıllar kapalı gişe oynayan (ki ben yine bayılmamıştım o oyuna da) Fosforlu Cevriye'de Güllü karakteriyle çok beğendiğim Kader İlhan bu oyunda da Mari rolüyle yine göz doldurup diğerlerinin arasından sıyrılmayı başardı.


Selam sonrası salonda oyunu izleyen Haldun Dormen yönetmen ve yazar sıfatıyla sahneye davet edildi ve kısa bir konuşma yaptı. 


Eh, bu da fuayede Haldun Dormen'e imzalattığım Program dergisi, koleksiyona bir ilave daha. Bugünlük bu kadar efendim. Yarın yeni bir oyunda buluşmak üzere...

22 Mayıs 2012 Salı

FRİDA


Tiyatro Festivali nedeniyle izleyeceğim ikinci oyun "Frida-İzlenimler" idi. Romanya Deva's Art Theatre tarafından sahnelenen gösteriyi izlemek için başlama saatinden 15 dakika önce salondaki yerimizi aldık. Koltuğum ikinci sırada olmasına rağmen en sağda yer aldığından bir yandan izleme hali ve dolayısıyla hafif boyun tutulması ortaya çıktı. Ben yerime yerleştikten az sonra önümüzdeki sıraya yabancı oldukları anlaşılan 5 kişilik bir grup oturdu. Şansa bakın ki tam önüme oturan adam muhtemelen Ortadoğu ve Balkanların en uzun boylu adamı idi. Sırabaşı koltuğun rahatsızlığına bir de tam önümdeki sırık faktörü eklenmiş oldu. Lakin çilem dolmamış olacak ki az sonra yanımdaki boş yere salonun en endişeli tipi yerleşti. Genç bir kızdı ama tam anlamıyla bir vesvese kumkuması idi. Oyun başlayana kadar kulağımdan kuruttu, beynimi yedi. Yok efendim buradan rahat görür müymüşüz, vay efendim ne şanssızmışız, acaba boş yer kalır mıymış, yer değiştirmek mümkün olur muymuş. Çemkirmemek için zor tuttum kendimi. Allahtan oyun başladı da kesti sesini. 


Oyun tamamen sözsüz, mimik ve beden diline dayanan bir gösteri idi. Müzik ve ışık efektleri anlamı güçlendirici faktörler olarak çok yerinde kullanımıştı. Frida Kahlo'yu tıpatıp ona benzeyen minyon bir oyuncu oynamakta idi, tek eksiği bıyıklarıydı. Yukarıdaki fotoğrafta Frida'nın çocukluğu ve çocuk felci geçirmesi canlandırılmakta. 


Burada 19 yaşındaki Frida'nın çocuk felci sonucu bacağında oluşan sakatlık yetmezmiş gibi geçirdiği otobüs kazası sonrası yaralanması temsil ediliyor. 




Frida Meksikalı ünlü ressam Diego Rivera ile tanışıyor ve evleniyorlar. Evlilikleri "fil ile güvercinin evliliği" olarak isimlendiriliyor. 


Geçirdiği kaza yüzünden büyük acılar çeken ve korseyle yaşamak zorunda kalan Frida kendini resim yaparak avutmaktadır.


Frida Rus devriminin liderlerinden Troçki ile tanışıyor ve bir süre birlikte yaşıyorlar.


Frida ve kaybettiği bebekleri. Bedensel acılarına ilaveten bebek sahibi olamamanın psikolojik sıkıntılarını da yaşayan Frida yine de hayata bağlanmaya çalışmaktadır.


Ameliyatlar, korseler, acılar, yatağa bağlı kalmalar, üzüntüler, sıkıntılar ama bir yandan da sefahat, eğlence, resim çalışmaları, sergiler koşut olarak gitmektedir. Ama bünye daha fazla dayanamayacak ve Frida 47 yaşında arkasında 100'ü geçik eser bırakarak dünyadan göç edecektir.

Hayatı acılar içinde geçen ama buna rağmen acılardan bile zevk almayı başaran bu sıradışı ressamı olağanüstü bir performansla Romen sanatçı Mara Opris canlandırdı. Oyun sona erdiğinde aldığı alkış da başarısının göstergesiydi. Unutulmayacak bir gösteri daha belleğime kazındı. Darısı bundan sonrakilere...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

YARATICILIĞIM ZİRVE YAPTI:))


Şu blog alemine girdim gireli bayılmasam da bir sürü mim cevapladım. Kimini gönülsüz, konu kitaplarsa keyifle. Madem bu işin raconu budur uyalım diyerek. Ödül işi bana tuhaf gelse de mimlerle aram yavaş yavaş düzelmeye başladı, hatta can sıkıntısından bugün oturup bir mim de ben yarattım. Ne yani benim neyim eksik, o kadar cevapladıysak bir tane de sorarız, serde öğretmenlik var hem. Hemi de kitaplardan sorarız. Efendim ilk uygulamasını kendim yaptığım, yaratıcılıkta zirveye çıktığım "mim"in kuralları şöyle:

-Kitaplığınızın önüne gidiyorsunuz. Eğer kitaplığınız yoksa evinizde bulunan kitaplardan rastgele birini seçiyorsunuz.
-Soldaki en üst raftan başlayarak kitapları sayıyorsunuz. Yaşınıza denk gelen kitabı yerinden alıyorsunuz. (yaşınızı mimde belirtmeniz gerekmiyor:)
-Kitabın yaşınıza denk gelen sayfasını açıyorsunuz. 
-Sayfanın başında yer alan ilk paragrafı aynen yazıyorsunuz, paragraf çok uzunsa 5 sıra yeterli. Tabii kitabın adını, yazarını, yayınevini, basım tarihini, sayfa sayısını ve kitapla ilgili bir cümlelik düşüncenizi de belirtiyorsunuz.
-Eh şartlarınız uygunsa, bir de benim yaptığım gibi fotoğraflayıp koyarsanız tadından yenmez. Yok uğraşamam fotoğrafla diyorsanız canınız sağolsun. Hepsi bu kadar...

Efendim, kitaplığımın en üst rafından soldan sayarak yaşıma ulaştığım kitap Alev Alatlı'nın "Viva La Muerte!" isimli kitabı. Boyut Yayınları'ndan çıkmış, 1992 basımı, 479 sayfa. Ömrüm boyunca en severek okuduğum, en çok bilgilendiğim, bir serinin ilk kitabı olduğu için devamını merakla ve sabırsızlıkla beklediğim bir kitaptır.
Yaşıma denk gelen sayfanın ilk paragrafı ise şöyle:

"Kadıncıktan Portreye: Bana verdiğin acıdan zevk almıyorum. Ama senden yüz çeviremem.
Şiran'ı unutacaksın diye ferman verseler,
cevabım lâm ve elif olurdu:
La!
Haykırırım,
La! La! La!"

Ve ben patenti bana ait bu mimi Lale'nin Bahçesi'ne, Atalet'e, Vladimir'e, Baykuş Gözüyle'ye, Selgin'e, Kunegond'a ve Bilge'nin Annesi'ne paslıyorum. Haydi bakalım kitaplık başına...

Not: Ben mimi birkaç kişiye pasladım ama yazmak isteyen herkes yazıp arkadaşlarıyla paylaşabilir, sevinirim...

20 Mayıs 2012 Pazar

TİYATRO HAYATIN TA KENDİSİDİR


İki gündür gayet ıslak bir Antalya'da çimlenmemeye çalışıyorduk, bu sabah itibarıyla güneş çıktı. Lakin batı yönünde dağların üstüne fena halde çöreklenmiş bulut yığınları var, o nedenle ilerleyen saatlerin akibeti ne olur bilemiyorum. Renklerinin siyah değil de beyaz olması biraz ümitlendirse de akşama doğru bir sağanak yaşamamız mümkün. Bekleyip göreceğiz.

Meteorolojik bildirimde bulunduğuma göre dünkü etkinliğime geçebilirim. Antalya'da 19 Mayıs günü dokuz ayın Çarşambası bir araya gelmişti desem yeridir. Hemen hemen aynı saatlerde 19 Mayıs yürüyüşü, Bülent Ortaçgil'in Senfoni Orkestrası eşliğindeki konseri ve biletlerini 10 gün öncesinden aldığımız Tiyatro Festivali kapsamında sahnelenecek İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun "Ölüleri Gömün" oyunu. Bu çakışmanın üstüne yağmur da tüy dikince işler karıştı. Birine katılır diğerine yetişiriz planları gökten yağan suya düşünce kısmet sadece tiyatroya oldu. Olsun, tiyatroya destek boynumuzun borcudur. Ayrıca çok etkileyici bir oyun izledik. 


Salon hıncahınç doluydu, hatta aralara sandalyeler konmuştu. Festivale gösterilen bu ilgiden çok mutlu oluyorum bana ne oluyorsa. Sanırım dekor düzenlemesi yüzünden biraz geç açıldı kapılar ve yerimize yerleştik. Sahne düzeni ilginçti, ışıklar etkileyiciydi ve ne yazık ki bende başağrısı ve öksürük yapan duman efekti bolca kullanılmıştı. 


Irwin Shaw'ın yazdığı savaş karşıtı temalı bir oyundu "Ölüleri Gömün". Şakir Gürzumar'ın yönettiği oyunun kalabalık bir kadrosu vardı. Civan Canova ve Musa Uzunlar ana rollerden birindeydiler.  Sahnede onları gören izleyicilerden "Fatmagül" fısıltıları işittik. Bu kadar başarılı oyuncuların dizilerle tanınmış olması da ayrı bir düşündürücü konu.

Yüksek volümlü müzikleri, yer yer kullanılan ateşli silahları, ürpertici ses efektleriyle bünyeyi; savaş tacirlerini, yokolup giden hayatları, din-medya-politika baskılarını anlatan konusuyla da zihinleri epeyce sarsıp yordu.  İyi bir oyun seyretmenin hazzına hayatın gerçeklerinin acısı karıştı oyun bittiğinde. Hep söylemişimdir, tiyatro hayatın ta kendisidir; sahnede olup bitenler yer yer bir şamar, yer yer bir okşama olarak değer yüzümüze.


Oyun bitti, oyuncularla karşılıklı birbirimizi alkışladık. Binbir karışık duyguyla hayal sahnesinden dinmiş yağmur sonrası toprak kokan şehrin gerçekliğine çıktık. 

18 Mayıs 2012 Cuma

YAĞMUR VURURKEN CAMA


Yukarıdaki fotoğraf 15 dakika arayla çekildi, balkondan bizim sokak. İlk fotoğraftaki antrasit renginden siyaha dönüşüp neredeyse tepemize çökecek olan bulutlar çok sürmedi öyle bir yağmur indirdiler ki aman da aman. Sanırsınız gökyüzünden dev kovalarla su boşaltılıyor. Bir şarıltı, bir gürültü, seller aktı. İçerlek olan balkondan mutfağa su girdi öyle tarif edeyim. 15 dakika sonra da yağmur durdu, ikinci fotoğraftaki hale dönüştü ortalık. Şu anda iyice açıldı gökyüzü, görünmeyen Beydağları tepelerine buluttan bir hale takmış olarak arzı endam etmeye başladılar bile.

O 15 dakikalık yağmur süresine ben bir tatlı sığdırdım. Dün pazardan fazla alınıp tüketilmeyen ve bu sabah hesapsızca verilmiş şeker gübresi yüzünden yayılıp gevşemiş çilekleri gökgürültüsü ve yağmur şakırtısına kafiye yaparak blenderden geçirdim, içine biraz pudra şekeri, 2 kaşık nişasta ekleyip çilek peltesine dönüştürdüm. Karıştırırken de yeni bir kitaba başladım: "Aralık Düğünü/Anita Shreve". Pelte kaynayana kadar 10 sayfasını okuduğum kitapta doğadan "zarif bir varlık" olarak söz ediliyordu. Ben tam bu satırları okurken gökyüzünden o zerafete uymayan şakırtılarla inen yağmuru görse yazar fikrini değiştirir miydi acaba diye düşünmeden de edemedim. Tatlı hazır olduğunda yağmur dinmiş, doğa eski zerafetine kavuşmuştu, tabaklara aktarıp çıktım mutfaktan, şimdi soğumayı bekliyorlar. Bu akşam için kaç yılın mutfak deneyimine sahip biri olarak şaşırtıcı bir şekilde ilk defa pişireceğim bir yemek planlıyorum. Şimdi "böf strögönöf", "bolonez soslu dana madalyon", "eskargo" tarzında ismi fiyakalı, kendi isminden menkul bir yemek bekliyorsanız yanılıyorsunuz. Bildiğiniz kırk yıllık mücver yapacağım yemek ve gerçekten ilk defa yapacağım, bizim evde yenen birşey değildir çünkü. Ama dün bir yerde fırında hazırlanmışının fotoğrafını görünce canım çekti ve bugün bir ilke imza atmaya hazırlanıyorum:) Esasen bugünü ilkler günü ilan ettim, ilk kez çilek peltesi yaptım, yeni bir kitaba başladım ve iyice katmerlensin diye yeni bir krem tüpü açtım. Oh, yaşasın yenilik!.. (Duyan de estetik ameliyat yaptırdım ya da taşındım falan sanacak:)

Ha merak ettiyseniz çilekli tatlılar aşağıda:


17 Mayıs 2012 Perşembe

ORADAN BURADAN


-"Tirza" sonunda bitti. Elimde bu kadar oyalanmaması gerekirdi normalde ama araya başka etkinlikler, başka işler karışınca uzun sürdü biraz okumam. Genellikle uyumadan önce okuduğum için dün gece rüyama bile girdi. Çarpıcı bir kitap, etkiledi beni. Genelde tüm okuyanlar beğenmiş, benim de başına yerleşmese de listeme dahil oldu. Kahramanların hiçbirini sevmedim, hatta çoğundan tiksindim. Tüm kahramanlarını sevmediğim bir kitabı sevmek de ilginç bir deneyim oldu. Yaşı ilerlemiş, sıkıcı bir yaşamın içindeki bir babanın çok sevdiği kızıyla olan ilişkilerini konu alan ve sayfalar ilerledikçe katmanları açılıp şaşırtan, yönü değişen bir ilişki bu. Bu blogun sahibesi tarafından tavsiye edilir, okuyup okumamak, beğenip beğenmemek sizin elinizde.

-Dün otobüste giderken gözüm bir fırının vitrinine takıldı, şöyle bir ilan vardı: "3 tane sosyete poğaçası 1 lira". Sosyete poğaçası nedir, gören-bilen varsa insaniyet namına beni aydınlatsın.

-Bir başka ilanı da geçen gün mezarlığın karşısına dizilmiş, defin malzemeleri satıp cenaze işleri yapan dükkanlardan birinde gördüm: "Mezarlarınıza maddi ve manevi bakım yapılır". "Haydi maddiyi anladık, çiçek dik, toprak kabart, ot ayıkla falan da manevi ne" diye düşünürken açıklamasını gördüm altında. Dua imiş. Yahu ölülerimize dua için de taşeron mu kullanacağız artık, kendimiz bulunduğumuz yerden dua edip yollasak yolda trafiğe mi takılır? Ne garabettir anlamadım.

Neyse çenem düştü, daha fazla konuşmadan gideyim ben. Haydi kalın sağlıcakla...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

KİTAPLI MİM, MİMLİ KİTAP

Bu mim sevgili Asortik Krep'ten paslandı bana. Aslında benzer çok mim cevapladım ama sözkonusu kitaplar olunca beis yok, tekrar tekrar yazabilirim. Haydi başlayalım netekim:


Evet, soru 1: Ne sıklıkta kitap okursunuz:

Benim için okuma sıklığı falan yoktur, ben okurum. Her zaman, her yerde, gece, gündüz, sabah, akşam farketmez. Ha kimi zaman fırsat bulamayıp biraz ara açtığım olur ama okumak benim için belirli sıklığı olan bir eylem hiçbir zaman olmadı. Yani ne sıklıkta yemek yersem, ne sıklıkta uyursam, ne sıklıkta banyo yapar, ne sıklıkta diş fırçalarsam kitabı da o sıklıkta okurum. Hayatımın içinde birşey kısacası, ölçüsü yok.

2- En sevdiğiniz yazarlar:

O kadar çok ki aslında ama vazgeçemediklerim var, iyi de yazsalar, kötü de yazsalar mutlaka alıp okuduklarım var. Herhangibir kitabını sevmemiş olmam o yazardan vazgeçmeme neden olmaz, inatla almaya devam ederim, sevmişimdir bir kere. Yerliler arasında bir "Top 10" yaparsam:
*Füruzan
*Sevgi Soysal
*Alev Alatlı
*Barış Bıçakçı
*Onur Caymaz
*İnci Aral
*Orhan Pamuk
*Tahsin Yücel
*Ayla Kutlu
*Pınar Kür
Bu liste uzar gider aslında ama yukarıda yazdığım yazarların (bir 10 daha ekleyebilirim aslında) tüm külliyatını hatmetmişimdir ve çıkan her kitabını da kesinlikle almışımdır. 

Yabancılara gelince, uzatmayım "Top 5" yapayım onlarda:

*G.Garcia Marquez
*Isabel Allende
*Carol Joyce Oates
*Arundathi Roy
*John Berger


3- En Beğendiğiniz Kitaplar:

Of, o kadar çok ki... En iyisi "Top 10"umdan en sevdiğim birer taneyi yazayım:
*47'liler/Füruzan
*Yenişehir'de Bir Öğle Vakti/Sevgi Soysal
*Yaseminler Tüter mi Hâlâ/Alev Alatlı
*Bizim Büyük Çaresizliğimiz/Barış Bıçakcı
*Ezilmiş Leylaklar Kitabı/Onur Caymaz
*Kıran Resimleri/İnci Aral
*Sessiz Ev/Orhan Pamuk
*Peygamberin Son Beş Günü/Tahsin Yücel
*Emir Beyin Kızları/Ayla Kutlu
*Bir Deli Ağaç/Pınar Kür

Yabancılardan:
*Yüzyıllık Yalnızlık/Marquez
*Ruhlar Evi/Isabel Allende
*Kalp Koleksiyoncusu/C.Joyce Oates
*Küçük Şeylerin Tanrısı/Arundathi Roy
*Düğüne/John Berger

4- Yerli-yabancı hangi kitapları tercih edersiniz?

Hiç farketmez, güzel olsun yeter ki...


5- Bugüne kadar en beğendiğiniz kitap serisi:

Pek seri takip ettiğim söylenemez, tek bir seri vardı yenisini sabırsızlıkla beklediğim: Alev Alatlı'nın "Viva La Muarte", "Nuke Türkiye", "Valla Kurda Yedirdin Beni" ve "Ok. Musti, Türkiye Tamamdır" isimli 4 kitabından oluşan "Orda Kimse Var mı?" serisi. Ha bir de Mehmet Murat Somer'in "Hop-Çiki-Yaya" adlı polisiye serisi.

6- Daha çok hangi tarzda okumaktan hoşlanırsınız?

Kişisel gelişim ve bilimkurgu dışında kitap türü ayırdetmem. Kişisel gelişim asla okumam, bilmkurgu ise birkaç tane okumuşluğum vardır ama tercihim olamaz. Anı, mutfak kültürü, ilginç polisiyeler, şiir, deneme, gezi kitapları sevdiğim türler arasında yer alır. Roman ve öykü vazgeçilmezlerimdir.


7- En son hangi kitabı okudunuz?

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi/Derviş Şentekin
Edebî açıdan pek parlak olmasa da akıcı bir polisiye idi. 

8- Şu anda hangi kitabı okuyorsunuz?

Tirza/Arnon Grunberg


9-Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsunuz, yeterli mi?

Kitap bloglarını seviyorum, faydalı buluyorum ama bazıları çok ciddi, asık suratlı, ağır ceza reisi havasında. Kitabın kapak resmi ve altında çok ciddi alıntılar ve neredeyse okumaya gerek kalmayacak yoğunlukta açıklamalar. Bunu gereksiz ve anlamsız buluyorum. Kitabın keşfedilecek bir yanı kalmıyor. Bir kitap tanıtılacaksa sevimli bir düzenlemeyle fotoğraflanmalı ve kitap hakkında küçük ipuçları verilip detaya girilmemeli. Beğenip beğenmeme konusu da kişisel fikriniz olarak belirtilmeli. Kesinlikle okumayın ya da mutlaka okuyun gibi direkt ifadeler bence yazara da, kitaba da haksızlık olabilir.

10- Kitap okumak sizin için ne ifade ediyor:

Tek ve kesin bir cümleyle "hayatımın olmazsa olmazı". Elimde, odamda, başucumda, çantamda, masamda, kısacası gözümün değdiği heryerde kitap olmalı. Bir kitaplığı olmayan ev bende otel ya da pansiyon duygusu uyandırır. Zaman zaman düşünürüm, dünyadaki bütün kitapları okumaya ne yazık ki ömrüm yetmeyecek ve ben öldükten sonra okuyamayacağım kimbilir ne güzel kitaplar yazılacak diye. Benimki öyle bir tutku işte, düşünmeden para harcayacağım tek obje, beni mutlu eden en önemli nesne.

Ha bir de okumakla ilgili şunu ilave edeyim; kitap benim olsun isterim, çok yakınım değilse birinden ödünç kitap almayı hiç sevmem, keza birine ödünç kitap vermeyi de...

Asortik Krep pekçok kişiyi mimlemiş, ben isim belirtmeyim, yazmayı arzu eden, kitap seven herkes cevaplasın bu mimi. Kitaplar hep hayatımızda olsun dileğiyle...