.

.
.

28 Mart 2012 Çarşamba

ERGUVANÎ GÜN


Aslında bugün dışarı çıkmayacaktım, uslu kızlar gibi evde oturup kitabımı okuyacaktım ama sabahki bulanık havanın ardından yüzünü gösteren pırıl güneş beni baştan çıkardı. Yüklendim makinamı, düştüm yollara. İlk gözüme çarpan fotoğraftaki erguvan oldu ve arkası da geldi.


Birkaç gün önce tek tük çiçek açan, henüz yeşil yapraklarını fışkırtmamış ağacımız bugün donanmıştı. Ekmekçi Kız için çektim fotoğraflarını...


Sonra yıllar, yıllar önce ailemle kampa geldiğim Sağlık Koleji'nin (ki çoktan yıkıldı) arka bahçesi olan yere daldım. İlk kez bu açıdan Yat Limanı'nı fotoğrafladım. Yabani incirler-ki kendilerine eşek inciri de denir, pek güzel reçeli olur-meyve vermeye başlamışlar, Yat Limanı manzarasının önünde bana mankenlik yaptılar. 



Gördüğünüz gibi narenciye ağaçları tomurcuklanmış. Yakındır çiçeğe durmaları, o zaman siz bir hayal edin sokaklardaki kokuyu. 


Bir diğer erguvanı Kaleiçine bakan surların dibinde farkettim, mekanı nasıl güzelleştirmiş değil mi? Aslında pekçok fotoğraf çektim ama bıktırmayayım sizi şimdiden, Antalya daha nice bahar güzelliğine gebe. İlerleyen günlerde yeni fotoğraflarda görüşmek üzere...

27 Mart 2012 Salı

VEE SONUNDA BEN 1-DİZ 0


Bu sabah güne hafiften rüzgarlı ama güzel ve güneşli bir havada denize bakan bir cafede kahvaltı ederek başladık. Ortam, manzara, sohbet, herşey çok keyifliydi. Papatyalar açmış, otlar yeşermiş, Kıbrıs akasyalarının sarı ponponları yaprakların arasından kafalarını uzatmışlardı. Kısacası doğa uyanmış, canlanmış hatta halaya durmuştu.


Sofrada ne kadar salam ve jambon varsa hepsini masanın altından ayrılmayan bu arkadaş yuttu. Arsız:))


Kahvaltı sonrası parkta yürüyüşe çıktık ve o zamana kadar dikkatimizden kaçan bu ağacı gördük. Çok garip birşeydi, ağaç gövdesinde kaktüs dalları. İn midir, cin midir, nedir bu? Var mı bilen, anlayan?


Malum Kütüphane Haftası ya, hazır gelmişken yeni açılan Doğan Hızlan Kütüphanesine üye olayım dedim. Evraklarımı verdim, görevli kartım çıkana kadar oturup beklememi söyledi. Gazeteleri kitapları karıştırırken epey vakit geçtiğini farkedince gidip kartımı sordum. "E verdim ya" dedi kütüphane memuru, "Yoo almadım" deyince "Bankonun üstüne bırakmıştım" diye söylenerek aranmaya başladı. Ve anlaşıldı ki az önce kitap ödünç alan bir adam kendi kartıyla birlikte benimkini de toparlayıp gitmiş. Haydii, telefonlar edildi, kartın gerçekten farkına varmadan alındığı teyit edildi. Gel gör ki ancak akşama geri getirebileceğini söyledi. Onca beklediğime mi yanayım, kartımı almadan ayrıldığıma mı yanayım, bir kez daha uğramak zorunda kaldığıma mı yanayım, "Hay böyle Kütüphane Haftasına" diyerek çıktım kütüphaneden.



Neyse ki hava güzel, neyse ki mevsim bahar, neyse ki öğleden sonra buluştuğum arkadaşım şahane idi. Kütüphaneymiş, kartmış unuttum gitti. Bu harika günün tadını çıkartıp kaç gündür kilitlenip beni eve bağlayan dizimden de çok pis intikam almış oldum. Beklesin o hain daha bitmedi, yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır:))

26 Mart 2012 Pazartesi

YAZ SAATLİ PAZARTESİ


Dün internette gezinirken rastladım yukarıdaki resme ve çok sevdim. Claudio Acciari isimli İtalyan bir çizere ait, bana çocukluğumda okuduğum ve çok sevdiğim "Gundula" isimli romandaki çizimleri hatırlattı. Resimdeki kızın yaşlarındayken ben de aynı şekilde okurdum kitapları ve dergileri. Kendimi bir an Yenimahalle'deki evde, göbekli, kocaman, kırmızı halının üstüne uzanmış arkadaşım Neruka'dan ödünç aldığım "Resimli Roman" dergilerini okurken hayal ettim. Hatta az sonra annemin gelip terliğinin burnuyla popoma ufak bir tekme atmasını, "kalk da şu üstünden çıkarıp attığın pijamalarını topla" demesini bekledim. Gelen giden olmadı tabii, zaten resimdeki kız da ben değildim. Öylesine bir geri dönüştü işte. Neyse siz Claudia Acciari'nin diğer çizimlerini görmek isterseniz bloguna buyrun:http://claudioacciari.blogspot.com/

Dizim bugün biraz daha iyi, dostlar sağolsun telefonla bana ulaşıp yapmam gerekenleri aktarıyorlar, iyi ki varlar hayatımda diyorum, hep var olsunlar. Bugün öğleden sonra dışarı çıkmayı bile düşünüyorum, bir geçmiş olsun ziyareti yapacağım, yarın içinse daha kapsamlı bir programım olacak. Dizimi bu kadar şımarttığım yeter, yüz verdikçe astar istedi şerefsiz:) Okka ile Cukka'yı soracak olursanız iyiler, sabırla ve sırayla oturuyorlar yumurtaların üstünde. Hatta şu anda başımı kaldırıp bakınca gördüm ki ikisi birlikte yerleşmişler saksıya. Kalkıp fotoğrafladım. Kuş görmekten bıktınız ama bu görüntü eklemeye değer:


Evet Pazartesi'ye böyle başladık, dilerim güzel devam eder. Hepinize sağlıklı, keyifli, güneşli bir hafta diliyorum...

25 Mart 2012 Pazar

PAZAR SIRALAMASI


-Buz-diz olayı devam ettiği için güzel ve güneşli bir Pazar günü daha evde heba edilmektedir.
-Laleler gündüz tabak gibi açılıp akşam olunca sımsıkı kapanmaktadır.
-Yaz saati uygulaması henüz benimsenemediği için bünye salaklaşmış durumdadır.
-Leman Sam dinlemekten hâlâ bıkılmamıştır, on yüz milyon bin+555. kez olmak üzere şu anda yine dinlenmektedir.
-"Devrimden Sonra" isimli film Lale'nin blogunda görülmüş, izlenmiş ve beğenilmemiştir. 
-"Sen Doğmadan Önce" yarılanmış ve okudukça hüzünlenilmiştir.
-Yukarıdaki fotoğrafta ağzında koca çöp ile yumurtaların üstünde oturan eşimin deyimiyle eniştemiz Okka'dır. Cukka'nın bugün altın günü varmış oraya gitmiş, o dönene kadar kuluçkaya yatma işini kocası üstlenmiştir. Görüldüğü üzere ideal ve paylaşımcı bir aile tablosu çizilmektedir. Cümle erkeklere ibret olsun denmiş ve monoton bir Pazar gününe geri dönülmüştür...

24 Mart 2012 Cumartesi

BU CUMARTESİ


Dizimde buz poşeti kanepeye serilmiş Margaret Mazzantini okuyorum: "Sen Dünyaya Gelmeden". Niyetim 2 gün bu şekilde dinlenip kilitlenmiş dizimin kilidini açmak. Ara sıra perdenin açık kalan ucundan yumurtalarını çiftlemiş Cukka ile bakışıyoruz. Göksel Baktagir fon müziği yapıyor, laleler de kendimi bahçede imişim gibi hissetmemi sağlıyor. Eh güneş de var, bundan iyisi dizimin ağrısının geçmesi olabilir ki eminim o da yakındır. Haydi kalın sağlıcakla...

23 Mart 2012 Cuma

OKKA-CUKKA VE YOLDAKİ HOKKA


Tomurcuk olarak aldığım lale de açtı bugün, kıpkırmızı ve çok güzel, kendisini Lale'nin Bahçesi'ne gönderiyorum sevgilerimle...

Dün "West Side Story" müzikalini izlemeye gittim söylediğim gibi. Yıllar önce güzelim Nathalie Wood'un başrolünde oynadığı filmini defalarca izleyip hayran kalmış bir kuşağın insanı olarak gösteriyi müzikler dışında biraz zayıf buldum. Yine de verilen onca emeğe bir şükran ifadesi olarak gidip izlenmeli diyorum. Zaten müzikler olağanüstüydü, onları dinlemek bile yeterli olabilir. Fotoğraf çekmek yasaktı o nedenle müzikalin ünlü parçalarından "America"yı filminin videosundan izleyip hafızalarınızı tazeleyin.



Efendim Cukka'yı merak edenler olabilir içinizde. Biliyorsunuz 7 yıldızlı nane saksısı suitinden kovalamıştım kendisini ve başka bir saksı (daha doğrusu deterjan kovası) tahsis etmiştim. Burun kıvırmadı, akşama doğru çörünü çöpünü toparlayıp yerleşti yeni mekanına, sabah baktım yumurtlamış.


Şimdi bilinen laftır değil mi; "Yuvayı dişi kuş yapar". Hayır efendim hiç te öyle değilmiş, aşağıdaki fotoğrafa bakın, ispatı orada. Cukka hanım yeni evde doğum sancısı çekerken değerli eşi Okka Bey'de yuvaya gerekli malzemeyi taşımaktaydı. 


Malum lüks daireden kovulup daha mütevazı bir eve taşındılar ya biraz sıkıntıdalar. Daha rahat bir hayat sürebilmek için paraya ihtiyaçları vardı. Çözümü evin dışına reklam almakta bulmuşlar, böylece ismini "Hokka" koymayı düşündüğümüz yeni bebeğimizin geleceğini de biraz güvence altına alabiliriz belki.


Okka ile Cukka'nın maceraları sürecek, bizi izlemeye devam edin...

Not: Gördüğüm lüzum üzerine adsız yorum seçeneğini iptal etmek zorunda kaldım. Blogu olmadan izleyen arkadaşlarım lüftfen isminizi yazarak yorumunuzu bırakın. Çok teşekkürler...

22 Mart 2012 Perşembe

YEŞİL YEŞİL


Bu sabah ilk işim dişimdi, işlerimi genellikle kafiyeli yaparım, hem de zengin kafiye, bana da o yakışır zaten. Dişçi amcası dişimi muayene ettikten sonra ne yazık ki acı gerçeği ona değil bizzat bana iletti. Suç ağrıdığını ve kırıldığını sandığım özbeöz, hakiki, gerçek, bana ait kaç yıllık dişimde değil, geçen sene bu zamanlarda oraya taşınıp bitişik komşusu olan köprüdeymiş. Bilenler bilir o köprü geçen yılki 3D projemin ikinci ayağı olarak ağzıma yerleşmişti 8 daire kiralayarak. Ben geceleri uykuda çenemi sıkıp gıcır gıcır gıcırdatırken kendi dişime kıyamamış köprünün ayağı olan dişin üstündeki porseleni kırıvermişim meğerse. Tabii o kadar gıcırdatmaya köprü temellerinden sarsılmış ve gevşemiş, hava aldığı için de hem ağrı hem hassasiyet yapıyormuş. Buyrun buradan yakın, "hiçbirşey yapamam" dedi diş hekimimiz, "çıkarmaya çalışırken kırılabilir". El mahkum Ankara'ya gidene kadar bekleyeceğiz, gider gitmez de dişçi ablamıza başvuracağız bu sefer. Artık çıkarır yeniden mi yapar, tamir mi eder onun bileceği iş. Benim bilemeyeceğimse yaklaşık 2 ay bu ağrıyan ve kamaşan dişle ne yapacağım. Gitmişken alt çenede ufak bir dolgu yaptırıp ayrıldım muayenehaneden, pazara uğrayıp eve döndüm. Balkona çıktığımda da yukarıdaki manzarayla karşılaştım. Bizim Cukka nane saksısına 7 yıldızlı Dubai otelinde suit kiralamış petrol şeyhi gibi yerleşmiş. Kılını kıpırdatmadı beni görünce. Ben sinirlenip söylendikçe alık alık baktı suratıma, neden sonra kıçını kaldırıp şöyle bir etrafı süzdü ve uçup gitti ki ne göreyim. Arkadaş yumurtlamaya niyetlenmiş ve 3-5 kuru çam iğnesi getirip yuva niyetine benim yeni yeni canlanıp geliştiği için sevindiğim nanelerimin üstüne yerleştirmiş. Nane saksısı doğumevine dönüşmüş anlayacağınız. "Kusura bakma Cukka kardeş" dedim, "size fazla yüz verdik galiba, nanelerin arasına da doğurulmaz doğrusu". Saksıyı içeri aldım, yerine boş başka bir saksı yerleştirdim, çerçöpünü üstüne koydum, bilmem tenezzül edip gelir mi, yoksa daha lüks başka bir balkondaki 5 yıldızlı saksıyı mı tercih eder bilemem.


Diyette üç günlük yeşil çorba zamanı geldi. Diş hekiminin muayenehanesinden çıkınca mahallenin pazarına uğradım. Aman da aman pazara bahar gelmiş, ne bolluk ne bolluk; çilekler, çiçekler, yeşil yeşil otlar. Hem gözlere hem mideye şenlik. Köylü kadınlarda hangi otu bulduysam topladım, eve gelip yıkadım pakladım ve yeşil çorbamı pişirdim. Yeşilliklerim çorbaya dönüşmeden önce sizin için poz verdiler. Pazı, brokoli, kereviz, maydanoz, ebegümeci, semizotu, dereotu, yeşil soğan, kabak, yeşil biber ve bir küçük kök kereviz doğranıp porsiyon başına 1 çorba kaşığı aşurelik buğdayla tencereye girdi. Pişince kaseye aktarıldı ve içine bir tatlı kaşığı zeytinyağı ilave edilip lüpletildi öğlen öğünü olarak. Çok lezzetli olduğunu söyleyemeyeceğim ama mideye ve bünyeye iyi geleceği kesin. 


Efendim bu da "acı filiz", "dikenucu", "yabani kuşkonmaz" ya da "tilkişen" gibi isimlerle anılan bitki. Kendisi akşam yemeğim olarak bünyeme dahil olacak. İlk kez yiyeceğimi itiraf edeyim, satın alırken yaşlı bir teyze nasıl yapacağımı tarif etti. Yeşil soğanla kavrulup yumurta kırılacakmış üstüne. Bir başka satıcıdan "arapsaçı" ya da "rezene" denen anason kokulu otlardan alırken şık giyimli, hoş görünümlü çok yaşlı bir hanım kolumdan tuttu, "ay ben seni tanıdım, sen kimin kızıydın dur bakayım" dedi. "Benzettiniz galiba" derken "Giritli değil misin sen?" dedi, olmadığımı söyleyince de "E nereden biliyorsun bakayım sen arapsaçını" diye sordu. Sonra aramızda ufak bir sohbet gelişti, ben Giritli arkadaşımdan bahsettim, o otun fasulyeyle yapılacak değişik bir tarifini verdi, birbirimize afiyet olsun diyerek ayrıldık. Pazar iyi birşey ya, meyhaneden sonra en iyi muhabbet pazarda gelişiyor:))


Sadece ot almadık herhalde pazardan, bu kırmızılı sarılı lale ve aşağıdaki şebboylar da günün çiçek ganimetleri oldular. Şebboylar pek güzel kokuyorlar, lalemse pek zarif.


Şimdi gidip bir kahve yapıp kitabımı okuyayım. Bu akşam bir müzikal izlemeye gideceğim, "Batı Yakasının Hikayesi". Onunla ilgili havadisler yarına, kalın sağlıcakla...