Bu sabah ilk işim dişimdi, işlerimi genellikle kafiyeli yaparım, hem de zengin kafiye, bana da o yakışır zaten. Dişçi amcası dişimi muayene ettikten sonra ne yazık ki acı gerçeği ona değil bizzat bana iletti. Suç ağrıdığını ve kırıldığını sandığım özbeöz, hakiki, gerçek, bana ait kaç yıllık dişimde değil, geçen sene bu zamanlarda oraya taşınıp bitişik komşusu olan köprüdeymiş. Bilenler bilir o köprü geçen yılki 3D projemin ikinci ayağı olarak ağzıma yerleşmişti 8 daire kiralayarak. Ben geceleri uykuda çenemi sıkıp gıcır gıcır gıcırdatırken kendi dişime kıyamamış köprünün ayağı olan dişin üstündeki porseleni kırıvermişim meğerse. Tabii o kadar gıcırdatmaya köprü temellerinden sarsılmış ve gevşemiş, hava aldığı için de hem ağrı hem hassasiyet yapıyormuş. Buyrun buradan yakın, "hiçbirşey yapamam" dedi diş hekimimiz, "çıkarmaya çalışırken kırılabilir". El mahkum Ankara'ya gidene kadar bekleyeceğiz, gider gitmez de dişçi ablamıza başvuracağız bu sefer. Artık çıkarır yeniden mi yapar, tamir mi eder onun bileceği iş. Benim bilemeyeceğimse yaklaşık 2 ay bu ağrıyan ve kamaşan dişle ne yapacağım. Gitmişken alt çenede ufak bir dolgu yaptırıp ayrıldım muayenehaneden, pazara uğrayıp eve döndüm. Balkona çıktığımda da yukarıdaki manzarayla karşılaştım. Bizim Cukka nane saksısına 7 yıldızlı Dubai otelinde suit kiralamış petrol şeyhi gibi yerleşmiş. Kılını kıpırdatmadı beni görünce. Ben sinirlenip söylendikçe alık alık baktı suratıma, neden sonra kıçını kaldırıp şöyle bir etrafı süzdü ve uçup gitti ki ne göreyim. Arkadaş yumurtlamaya niyetlenmiş ve 3-5 kuru çam iğnesi getirip yuva niyetine benim yeni yeni canlanıp geliştiği için sevindiğim nanelerimin üstüne yerleştirmiş. Nane saksısı doğumevine dönüşmüş anlayacağınız. "Kusura bakma Cukka kardeş" dedim, "size fazla yüz verdik galiba, nanelerin arasına da doğurulmaz doğrusu". Saksıyı içeri aldım, yerine boş başka bir saksı yerleştirdim, çerçöpünü üstüne koydum, bilmem tenezzül edip gelir mi, yoksa daha lüks başka bir balkondaki 5 yıldızlı saksıyı mı tercih eder bilemem.
Diyette üç günlük yeşil çorba zamanı geldi. Diş hekiminin muayenehanesinden çıkınca mahallenin pazarına uğradım. Aman da aman pazara bahar gelmiş, ne bolluk ne bolluk; çilekler, çiçekler, yeşil yeşil otlar. Hem gözlere hem mideye şenlik. Köylü kadınlarda hangi otu bulduysam topladım, eve gelip yıkadım pakladım ve yeşil çorbamı pişirdim. Yeşilliklerim çorbaya dönüşmeden önce sizin için poz verdiler. Pazı, brokoli, kereviz, maydanoz, ebegümeci, semizotu, dereotu, yeşil soğan, kabak, yeşil biber ve bir küçük kök kereviz doğranıp porsiyon başına 1 çorba kaşığı aşurelik buğdayla tencereye girdi. Pişince kaseye aktarıldı ve içine bir tatlı kaşığı zeytinyağı ilave edilip lüpletildi öğlen öğünü olarak. Çok lezzetli olduğunu söyleyemeyeceğim ama mideye ve bünyeye iyi geleceği kesin.

Efendim bu da "acı filiz", "dikenucu", "yabani kuşkonmaz" ya da "tilkişen" gibi isimlerle anılan bitki. Kendisi akşam yemeğim olarak bünyeme dahil olacak. İlk kez yiyeceğimi itiraf edeyim, satın alırken yaşlı bir teyze nasıl yapacağımı tarif etti. Yeşil soğanla kavrulup yumurta kırılacakmış üstüne. Bir başka satıcıdan "arapsaçı" ya da "rezene" denen anason kokulu otlardan alırken şık giyimli, hoş görünümlü çok yaşlı bir hanım kolumdan tuttu, "ay ben seni tanıdım, sen kimin kızıydın dur bakayım" dedi. "Benzettiniz galiba" derken "Giritli değil misin sen?" dedi, olmadığımı söyleyince de "E nereden biliyorsun bakayım sen arapsaçını" diye sordu. Sonra aramızda ufak bir sohbet gelişti, ben Giritli arkadaşımdan bahsettim, o otun fasulyeyle yapılacak değişik bir tarifini verdi, birbirimize afiyet olsun diyerek ayrıldık. Pazar iyi birşey ya, meyhaneden sonra en iyi muhabbet pazarda gelişiyor:))

Sadece ot almadık herhalde pazardan, bu kırmızılı sarılı lale ve aşağıdaki şebboylar da günün çiçek ganimetleri oldular. Şebboylar pek güzel kokuyorlar, lalemse pek zarif.
Şimdi gidip bir kahve yapıp kitabımı okuyayım. Bu akşam bir müzikal izlemeye gideceğim, "Batı Yakasının Hikayesi". Onunla ilgili havadisler yarına, kalın sağlıcakla...