.

.
.

7 Aralık 2009 Pazartesi

OFF!.. NİHAYET


Bugünlerde en büyük arzum yukarıdaki fotoğraflarda gördüğünüz Pet Society oyunundaki hayvanımsım Cico'nun yerinde olmak. Hatunun dünya umurunda değil; öksürükmüş, hastalıkmış, geçim derdiymiş, ülke sorunlarıymış, dünyanın haliymiş, küresel ısınmaymış, işsizlikmiş ne gam. Besleyen var, yıkayan var, giydiren var, gezdiren var. Çekmiş üstüne Noel Ana kostümlerini, süslemiş çamını, asmış çorabını şöminesinin üstüne, komşu komşu geziyor. Oh, nerde çalgı, orda kalgı. Kucaklaşalım, oynayalım, hayattan kâm alalım. Ne imrenilesi bir durum valla, keşke yer değiştirmek mümkün olsaydı...

Bugün imrenilesi ve mıncıklanası Cico'mum evini yılbaşı konseptine uygun şekilde süsledikten sonra çaktırmayarak ama fena halde tırsarak hastanenin yolunu tuttum. Aslında hayli zayıf olmasına rağmen giydiği en az 2 beden dar pantolon yüzünden belüstünde cankurtaran simitleri oluşmuş havalı sekreter kız binbir nazla adımı listeye ekledi. Yazdığım çeşitli senaryolardan en iyi olanının hayata geçmesi dileğiyle oturdum doktorun kapısına sıramı beklemeye başladım. 2 hasta girip çıktı muayene odasına, tam sıra bana geldi derken doktor hanım cep telefonuyla hararetli bir konuşma yaparak dışarı çıktı. Bir yandan konuşmasına devam ederken bir yandan da bana "Aaa daha ben sizi muayene edecektim değil mi?" dedi ve çekti gitti, ben arkasından bakakaldım. Akabinde zayıf ama can simitli sekreter kız, elindeki simidi belindeki simide arkadaş ederek kafeteryaya yöneldi. Sorgusuz sualsiz kaldık oracıkta, yapacak birşey yok elimiz mahkum beklemeye başladık sekreter-doktor ikilisini. Allahtan insaflı çıktılar da yarım saate varmadan avdet ettiler yerlerine. Az sonra da çağırıldım içeriye ve tomografi sonucunun normal olduğu müjdesini aldım, kısa bir muayeneden sonra da bronşlarımın hassasiyetini giderici ilaçlar yazılıp 15 gün sonra kontrola gelmem tembihlenerek yolcu edildim. Kapıdan içeriye girerkenki ağırlığımla çıkarkenki ağırlığım epey farklıydı, çooook hafiflemiş olarak eczaneye yollandım. Tam hastanenin kapısından çıkıp birkaç adım yürümüştüm ki bir kalabalık kesti önümüzü, yerde yatan, soluk almakta güçlük çeken morarmış bir yaşlı kadın ve etrafında yardım etmeye çalışan insanlar topluluğu oluşturuyordu kalabalığı. Yurdum insanı iki adım ötedeki hastaneden yardım istemektense kendi imkanlarıyla çözüm üretmeye çalışıyordu herzamanki gibi. Nitekim kontrol randevusu almak için tekrar hastaneye dönünce kadının öldüğünü öğrendim ve fena halde moralim bozulup üzüldüm. Ölümün ne zaman, nerede geleceği belli olmuyor işte, bu kadıncağızı da yolda yakalamış, Allah rahmet eylesin.

Doktor, hastane angaryası ve sevimsiz eylemini en hafif şekliyle atlatmaktan dolayı çok mutluyum. Yılbaşı için hazırlanmış vitrinler, sokaklar, sergiler, sinemalar, gezmeler beni bekliyor. Bu işten kurtulduk madem, yiyelim badem...

5 Aralık 2009 Cumartesi

KERMES

Sabah daha kargalar kahvaltısını yapmadan, çipil çipil, ıslak bir havada yollara düştüm, Dışişleri Mensupları Eşleri'nin düzenlediği kermese katılmak için. Bana gelen bildirimde kermesin Ankara Palas'ta olacağı yazıyordu, ona güvenerek erkenden Ankara Palas'a gittim. Gittim ama kapı duvar, in cin top oynuyor. Üstelik herhangi bir açıklama falan da yok. Bizim gibi kermese diye gelmiş iki hanımla sorduk soruşturduk ve etkinliğin Hilton Otel'de olduğunu öğrendik. Sağolsun hanımlar arkadaşımla beni de arabalarına aldılar ve birlikte ulaştık Hilton Otel'e. Alt kat salonlardan birinde düzenlenmişti kermes ve iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Çeşitli ülkelerden standlar kurulmuştu ve önlerinde hanımlar adeta etten bir duvar örmüşlerdi. Birkaç parça dışında çok ilginç birşey bulamadım, onlar da hayli fiyatlıydı.

En sempatik standlardan biri: Moğolistan. Keçeden yapılma ürünler ve minik Moğol milli kıyafeti giymiş biblolar ilgi çekiciydi. Bir minyatür Moğol çift çantama transfer oldu buradan.

Bunun ne olduğunu tahmin edebildiniz mi? Ben söyleyim, keçe torbası içinde "Aşık". Ben oynamadım çocukluğumda elbette ama babamdan da, erkek akrabalarımdan da çok işittim "Aşık oynamak" lafını. Moğollar'da devam eden bir gelenek anlaşılan ki keçe torbası içinde satışa sunulmuştu. Buradan şu sonucu çıkardım: "Moğollarla kimse aşık atamaz".

İran standı burası. Sedef işleri ve İran pirinci satışa sunulmuş alıcılarını bekliyordu.

Güleryüzlü Japon hanımların nezaret ettiği Japon standı. Çok zengin çeşit yoktu, birkaç parça porselen fincan ve çay setleri dışında.

Almanya ve Bulgaristan standları yanyana idi ve şarap satışı yapılıyordu.

Bu ürünler yerli malı. Vehbi Koç'un Keçiören'deki bağevinin bahçesinde yetişen ürünler işlenmiş ve şık ambalajlarda satışa sunulmuştu Vekam Vakfı tarafından. Neler mi vardı; yemyeşil kurutulmuş nane, ayva reçeli, elma rendesi, ıhlamur, kurabiyeler, vb...

Şirin Moğol çift dışında fazla birşey almadım, birkaç kitap ayracı, iki magnet ve bir de Kıbrıs standından bir çift fincanla birlikte paketlenmiş 2 paket Türk kahvesi. Kendisi "Girne'nin Halis Con Kahvesi" olarak adlandırılmıştı ve toplam 5 liraydı. Salon o kadar kalabalık ve o kadar sıcaktı ki fazla duramadık, ter içinde ayrıldık oradan, hanımları standların başında yığılmış vaziyette bırakarak.

Günümüz Flamingo Pastanesi'nde şu yukarda gördüğünüz fincandaki sıcak sıvıyı yudumlayarak sona erdi. Bol tarçınlı ilk salebimizi içerek kış sezonunu açtık, vatana ve millete hayırlı olsun.

3 Aralık 2009 Perşembe

KEPENKLER İNİK

Hava kapalı, ruhum kapalı...
Kapıya gelen kışa, Ankara'ya ve eve alışmaya çalışıyorum. Gerçekten eve ve eşyalara alışmam için bir süre "oryantasyon çalışması"na katılmam gerekebilir. Çünkü az evvel salonun tam ortasına, radyatörün dibine yerleştirdiğim çamaşır kurutma telini gözüme soktum. İnanılır gibi değil ama resmen üst telin köşesi tam gözümün içine girdi, Allahtan yuvarlak olan kısımdı çıkarmadı gözümü, yine de hafiften kanlı bir görünüm aldı kendileri, umarım morarmaz da insanların kinayeli "Geçmiş Olsun" larına açıklama yapmak zorunda kalmam:)) Bizim köyde çamaşırları balkona asarız kış bile olsa, böyle çamaşır tellerine falan alışık değilim ki.

Ruhumun kepenkleri inik bir süreliğine. Kendi kuytuma çekildim aydınlatmaya çalışıyorum kararan yerleri. "Mahur Saz Semaisi" konumundayım yani bu ara. Onu dinlerken de şu kitabı okuyorum:

Eğlenceli bir kitap, ismi dersen harika, meyveleri anlatıyor ve görünümü çok güzel; siyah ciltli, bir de renkli kuşe kağıttan kapağı var. Bu haliyle bana kakao oranı yüksek, içi meyveli kocaman bir çikolatayı anımsatıyor.

Kitap okumadığım zamanlarda yaklaşan yılbaşının konseptine uygun eğlencelikler yaratıyorum, kepenklerin aralıklarından biraz ışık sızsın diye, Noel Baba'lı kupada kardan adamlı kış çayı içmek gibi çocukca şeyler. İçimdeki çocuğun şımartılmaya ihtiyacı var bu ara, kendini ihmal edilmiş hissediyor.

Neyse, ben kaçtım. "Kızılcık"da kalmıştım, gidip okuyayım ne marifetleri varmış. Görüşmek üzere...

2 Aralık 2009 Çarşamba

HASTANEDE

Bu öksürük kesilmek bilmeyince istemeye istemeye doktora gitmeye karar verdim. Sağdan-soldan gelen baskıları da inkar etmemek gerek tabii ki, bana kalsa yine baştan savardım zira son yıllarda yaşadıklarımın sonucu müthiş bir hastane fobim var. Dün randevu aldım ve bugün de gittim hastaneye. Önce başvuracağım servisin yerini öğrenmek için danışmaya uğradım. Danışma görevlisi çok kötü bir sarıya boyadığı saçlarına yeşil fiyonk iliştirmiş çakma bir Barbie idi. Kirpiklerine cömertçe sürdüğü rimellerin ağırlığından gözkapaklarını kaldıramadığı için yere bakarak "Bir üst katta" dedi. Çıktık işlemlerimizi yaptırdık ve beklemeye başladık. Az sonra doktor geldi, şaşırtıcı bir şekilde selamladı bizi, özel hastane olmasından kaynaklandığını düşündüm. Yanımda orta yaşlı bir hanımla asker emeklisi olduğunu düşündüğüm babası oturuyordu. İlerlemiş yaşına rağmen çok şıktı beyamca, pantolon, ceket, kravat gayet uyumlu idi. Kızıyla tatlı bir atışma içinde sıralarını beklediler, adları okununca da arka arkaya girdiler doktorun yanına. Sonra da bana sıra geldi. Derdimi anlattım, muayenemi oldum ve istenen tetkikleri yaptırmak üzere dalgalı kızıl saçlı, hoş sekreter hanımın ardına düştüm. Elime verilen barkoddaki sırayla önce kan verdim, acıdan ziyade damarıma bir iğnenin girmesi duygusu sinirimi bozduğu için kan alma süreci boyunca duvardaki hastaneyi tanıtıcı ilanları okudum. Bitiremeden işlem sona erdi, sonra da tomografi sırasına girdim, bereket kontrastsız idi, o iğrenç ilaçlı sıvıyı içmeden ve damarıma ikinci iğne girmeden yattım uzay mekiğine. Zavallı carpal tunnel sendromlu ellerim başımın üstünde 10 dakika kıpırtısız durduğu için fena halde uyuştular, nefesimi üç kere patlama aşamasına gelene kadar tutması da cabası. Kazasız belasız bitirdim uzay mekiği macerasını ve tekrar üst kata solunum testine çıktım. Ama asansöre binmediğim için nefes nefese kaldım, o durumda yapılan solunum testinin verimli bir sonuç vereceğinden hiç emin değilim. Bütün bunlar 1,5 saatlik süre içinde tamamlandı ve önümüzdeki hafta gidip sonuçları alacak ve doktoru tekrar göreceğim. Umarım olumsuz birşey çıkmayacaktır.

Bu doktora gitme işi beni hem ruhen hem bedenen yorduğu için burada kesiyor ve izninizi rica edip spagetti pişirmeye gidiyorum. Sağlıklı günler dileğiyle...

EK:

Az evvel sevgili Özlem'den romancı Cahide Birgül'ün öldüğünü duydum. Hala inanabilmiş değilim. Daha Eylül ayında kitabı çıkmış ve sabırsızlıkla yeni kitabını beklediğim içim mail atıp müjdelemişti bana. Hemen almış, çok beğenmiş ve bir kutlama maili yazmış ama cevap alamamıştım. Meğer sebebi varmış. Işıklar içinde yat sıcak gülüşlü kadın, o güzel romanları çok özleyeceğim...

Bir diğer acı kayıp da sinema dünyasından. O naif, o içten, o çocuksu filmin yapımcısı, yönetmeni, senaryo yazarı, kısacası "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak"ı yoktan var eden adam, Ahmet Uluçay yok artık. Rahat uyusun...



1 Aralık 2009 Salı

NİHAYET SOKAKLARDA

Sonunda inzivadan çıktım. Gidip bakayım, bu Ankara sokaklarında neler var, neler yok, ben Antalya'dayken ne gibi değişiklikler olmuş diyerek düştüm yollara. Kendimi hala Antalya'da zannettiğimden ince giyinmişim, üşüdüm tabii ki, ancak alışacağım yeni ortamıma, henüz geçiş dönemindeyim. Kendimi Yüksel Caddesi üzerinden Kızılay'a attım, özlemişim buraları. Yerler silme kuru yapraktı. Akasyalar, çınarlar savurmuşlar saçlarını, dökmüşler beyaz tellerini sokaklara. Antalya'da henüz yaprak dökümü başlamamıştı ben gelirken, koca şehirdeki kuru yaprak sayısı Yüksel Caddesi'ndeki kadar bile değildi. Pek hoşuma gitti üzerlerinden hışır hışır yürümek.



Çocuk gibi ayakkabımın burnuyla yaprakları savura savura yürüdüm, Ankara'daki en iyi dostlarımdan Dost Kitabevi'ne. Ankaralılar bilir, şehrin en ünlü kitabevlerindendir, ben Konur Sokak'taki küçük şubeyi severim, daha sıcak, daha samimi gelir. Gide gele çalışanlarla da ahbap olduğum için kendimi yabancı hissetmem. Bütün standları dolaştım, "Yeni Çıkanlar"ın önünde daha çok oyalandım ve 5 adet kitapla çıktım. Şimdi Serapçım merak eder neler aldığımı, yazayım bari:
1- Canım Sevgilim Ines/Isabel Allende
En sevdiğim yabancı yazarın yeni kitabı, epeydir bekliyordum, çok sevindim.
2- Momo/Michael Ende
Büyüklere de hitap eden bir çocuk kitabı.
3- Torunlar/Ayşe Gül Altınay, Fethiye Çetin
Fethiye Çetin'in daha önce "Anneannem" adlı kitabını okumuştum. Bu defa başka torunlar anneannelerini anlatıyorlar.
4- Fettan Vişne, Günahkar Elma/Ayşe Kilimci
Ayşe Kilimci yaşdaşım ve sevdiğim bir yazardır. Bu defa değişik bir tür denemiş, meyveleri anlatıyor. Kitabın dizaynı da pek güzel, siyah ciltli, renkli resimli.
5- Yalnız Değilsin/Alev Alatlı, Ayşe Kulin, Nurşen Mazıcı, Liz Behmoaras
Dört kadın yazarın değişik konulardaki yazılarını topladıkları bir kitap bu. Esas alış nedenimse fanatiği olduğum Alev Alatlı. Alev Alatlı'nın kitaplarıyla tanışmam çok ilginçtir, anlatırım birgün.

Kitapçıdan çıkıp CD satan bir dükkana daldım ve epeydir aklımda olan müthiş bir CD aldım: "Dokunuşlar". Kanun ağırlıklı bir CD bu ve kanunu Tahir Aydoğdu çalıyor. İçinde en sevdiğim Refik Talat'ın "Mahur Saz Semaisi", Aleko Bacanos'tan "Gel Ey Denizin Nazlı Kızı", Hacı Arif Bey'den "Vücud İkliminin Sultanı Sensin" gibi harika parçalar var. Türk Sanat Müziği sevenlere şiddetle tavsiye olunur.

Son durak baharatçı idi. Malum kış geldi, öksürük var, domuzsal grip var, ıhlamur ve türevlerini çokça tüketmek lazım. Baharatçıya girince bayram çocuğuna döndüm; oydu, buydu derken koca bir torbayla çıktım, biraz da satıcı kız gaz verdi, yalnızca baharatla kalmadım ginsengli şampuan bile alıverdim. Neler mi vardı torbamda, sayayım: Tilia, salvia, cinnamon, syzygium aromaticum, alpinia, piper nigrum, zingiber officinale (toz, kök, taze ve şekerleme olarak) ve kurutulmuş malus domestica.

Eve döndüğümde çok yorulmuştum dostlar ama olsun iyi geldi bana dışarı çıkma işi kaç günün üstüne. Şimdi baharatçıdan aldığım ıhlamuru, çubuk tarçın, havlıcan, karanfil, zencefil, top karabiber ve elma kurusu ile demleyip bal ve limon eşliğinde yudumlamaktayım. Ay ne yapayım huyum kurusun, ailemin binbir emekle ders aldırarak öğrettiği Latince'yi (bilmem biliyor muydunuz, babam Roma İmparatoru idi) arada kullanmazsam unutuyorum, o yüzden baharatların adını Latince yazıvermişim:))) Ne demişler bir lisan bir insan...

30 Kasım 2009 Pazartesi

OH! BAYRAM BİTTİ...

Bayramın 4. gününü de kapı dışarı çıkmadan tamamladım sonunda. Bu bir ilktir bunca yıllık yaşamımda, öyle kapandım kaldım evde; kasvetli, keyifsiz, kırık-dökük. Oysa bu ev zamanında ne kalabalık bayramlar görmüştü. Bayram büyüklerle bayram oluyor galiba, biri ebediyen gidip diğeri de yaşadığı kenti değiştirince bize de onların evinde kolu-kanadı kırık bayram yapmak düştü. Neyse fazla derinlere daldım, şarkıdaki gibi:
"Hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir, gönlümün kıyısına vurur."
Geçelim bu konuyu fazla açılmadan yoksa boğulacağız.

Ayşe Şasa'nın anılarını bitirdim. Oldukça ilginç bir yaşamöyküsüydü. Batılılaşma eğilimindeki zengin bir ailede doğmuş, yabancı mürebbiyelerle köşklerde büyümüş, iyi okullarda okutulmuş, sonraları sinema dünyasına dahil olmuş bir kadın Ayşe Şasa, Yeşilçam'ın önemli senaryo yazarlarından. "Ah Güzel İstanbul, Gramofon Avrat, Dinle Neyden gibi filmlerin senaryosu ona ait. Üç evlilik yapmış, üçü de sinema dünyasından; Atilla Tokatlı, Atıf Yılmaz ve Bülent Oran. Her üçü de yapımcı, yönetmen, senarist olarak Türk sinemasına emeği geçmiş kişiler. Ayşe Şasa'nın çocukluğu çok yalnız ve sorunlu geçiyor, aile en iyi Batılı eğitimi verebilmek adına çocuklarını Türkçe dahi bilmeyen yabancı mürebbiyelere emanet edip kendi dünyalarında yaşıyorlar. Çocukları çok sert bir disiplinle yetiştiren bu dadılar yeri geldiğinde şiddete başvurmaktan bile kaçınmıyorlar. Şefkat yoksunu ve yalnız geçirdiği yıllar depresif bir kişilik geliştirmesine neden oluyor. Okuduğu seçkin okullar, içine girdiği sanat dünyası bile ondaki bu şefkat açlığını, yalnızlığı gideremiyor ve hayatının uzun bir dönemini depresyon ve psikolojik bozukluklarla boğuşarak, dış dünyaya kapalı geçiriyor. Bu yoğun depresif dönemden çıkmasına son eşi Bülent Oran yardımcı oluyor ve Ayşe Şasa daha sonra doğduğu ve yetiştiği ortamın tam tersi bir yaşama, tasavvufa ve dine yöneliyor, kurtuluşu orada buluyor. İbret verici bir öyküydü aslında. Ebeveynlerin çocuklarına en iyi eğitimi vermek isterken onları nasıl harcayabildiklerine canlı bir örnek. Depresif bir yaşamöyküsü olması da bunalarak geçirdiğim dört günlük bayram tatiline pek uygun düştü doğrusu.

Tatil bitti, normal yaşama dönebiliriz artık. Emekli olsam bile tatil dönemlerinde kendimi hayattan soyutlanmış hissediyorum. Gündelik hayhuy normal düzeninde akmalı ki ben de içine girebileyim.

Antalya'dan Ankara'ya gelince balık bollaştı, çok komik aslında sahil şehrinde yaşayıp balığın iyisini Ankara'da yiyebilmek. Şimdi Ulus'taki Hal'den gelen iri iri çinekopları hazırlama zamanı, en sevdiğim balıktır, yiyelim bakalım belki içindeki fosfor beynimin daha iyi işlemesini sağlar. Ama önce içine bir çubuk tarçın ve birkaç karanfil atılmış ekinezya çayı içeceğim boğazımı yumuşatması için.

Kalın sağlıcakla...

29 Kasım 2009 Pazar

GEÇEN YIL BUGÜN


Üçüncü gün de aynı sıkıcılık ve temposuzlukla geçti, Farmville, Pet Society, Ayşe Şasa'nın anıları üçgeninde. Ben yorgun, keyifsiz, öksürüklü mızıklandım durdum günboyu. Sonra aklıma takıldı acaba geçen yıl bu vakitler de yine böyle durağan ve sıkıntılı mıydı diye. Açtım fotoğraf klasörünü, kurcaladım dosyaları ve buldum, hem de günü gününe. Meğer geçen sene tam da bugün bizim evde çiğköfte partisi varmış arkadaşlarla, elbette yanında tüketilmesi gereken içeceklerle birlikte. Yalnız zaman ne çabuk geçiyor ona akıl erdiremedim, mutfakta yaptığım hazırlık, eşim çiğköfteyi yoğururken ona verdiğim lojistik hizmet, masayı düzenleyişim, kahkahalı sohbetler daha dün gibi. Acaba dünyanın dönüşü mü hızlandı, bir yılın bu kadar çabuk geçmemesi gerekirdi. Neyse ne kadar kafa yorsak da bu sırrı çözemeyeceğiz, en iyisi ben sizi geçen yılın görüntüsüyle başbaşa bırakayım. Bir gün buyrun bekleriz, size de yaparız...