28 Ağustos 2014 Perşembe

ORDAN BURDAN

Tamamını İstanbul'da bıraktığım enerjimi daha yeni yeni şarj ediyorum. İlk iki gün kelimenin tam anlamıyla süründüm, sabahları kendimi yataktan adeta kazıdım, gün boyu elim kolum kalkmadı, ayaklarımın şişliği üç gün inmedi. Dündenberi biraz kendime gelmeye başladım, oysa İstanbul'da nefes almadan gezerken hiç yorulmamıştım, motivasyon başka şey demek ki.

Dün kızkardeşle "Botanica"ya gittik, sokak içinde, bir apartmanın giriş katında, yeşillikler arasında saklı bir mekan. Bilmeseniz burada cafe var diye dönüp bakmazsınız. 


Serin serin oturup kahvelerimizi içtik, pek güzel oldu. Bugün de blog kızkardeşlerinden biriyle yine ilk kez gittiğim bir mekandaydım: "D'lish Cupcake". Limonata içip karamelli cupcake götürdük, yetmedi üstüne kahve içtik, oturma süremiz uzayınca bir de çay eklendi siparişimize, aman da ne güzel ettik :)



Gitmek isteyen olursa Tunalı Hilmi'nin Bülten Sokak'la kesiştiği yerde, Kebap 49'un çapraz karşısı. Kapkekçi müşteri başına komisyon olarak birer kapkek ikram eder herhalde bize, o kadar reklamını yaptık :)

Alt kat komşumuzun kızı evleniyor yarından sonra, sanırım aşağıda kına gecesi var, pek acıklı türkü sesleri geliyor ritm tutturamayan bir darbuka eşliğinde. Kendisine mutluluklar diliyor ve ben kitabıma dönüyorum. Kalın sağlıcakla...

27 Ağustos 2014 Çarşamba

KISA BİR GEZİNİN ANATOMİSİ 6

Ve İstanbul'daki sonuncu güne sonunda biraz uyuyup dinlenmiş olarak gözlerimizi açtık. Gürültücü ahali gece ya yoktu ya da biz yorgunluktan bayılmıştık, Nasreddin Hoca'nın eşeği gibi tam araziye uyum sağlamaya başlamışken dönüş vaktimiz gelmişti. Valizleri toparladık ve ilk kez bahçedeki kahvaltı salonuna gidip aşağıdaki manzaraya karşı kahvaltımızı ettik, ilk kez aynı zamanda son kez oluyordu tabii ki.


Oda anahtarını resepsiyona teslim ettiğimiz sırada arkadaşlarımız geldi, valizleri bagaja yerleştirip Sultanahmet'e doğru  hareket ettik. Arabayı bir otoparka emanet ettikten sonra arkadaşları kızkardeşle paylaştık. O daha önce ziyaret etmediği Ayasofya'ya doğru, ben Yerebatan Sarnıcı'na doğru çıkışta buluşmak üzere arkadaşlar eşliğinde ayrıldık. Yerebatan Sarnıcı'nı çok küçükken şöyle bir görmüştüm, hayal meyal hatırlıyorum, tabii ki o zaman çok daha bakımsız ve ilkel bir haldeydi. Bu sefer daha düzenli bir hale getirilmiş. İlk anda sokağın yakıcı sıcağından sonra bedenimizi saran serinlik hoş geldiyse de bir süre sonra rutubet giysilerimizi üstümüze yapıştırdı. 


Büyülü bir atmosferi var Yerebatan Sarnıcı'nın, masalsı ışıklandırması ve hoparlorlerden dökülen Göksel Baktagir nağmeleri insana kendisini mistik bir alemdeymiş gibi hissettiriyor. Zemindeki suyun içinde sazan olduğunu düşündüğüm-yanılıyor olabilirim tabii ki-bol miktarda besili balık oynaşıp duruyordu, attığımız bir avuç leblebi için sıkı bir mücadele içine girdiler. 



Medusalar baş üstü ve yanak üstü yatmaktan yorgun, tepelerine binen sütunların ağırlığından bitkin, ziyaretçilerin fotoğraf makinelerinin flaşlarından bezgin sessiz sedasız durmaktaydılar. İçlerinden ah tepe üstü ya da yan yatmasaydım da şu insancıkları bakışımla taşa çevirseydim diye düşündüklerine eminim :)

1500 yaşından da büyük sarnıçtan çıktığımızda ekibin diğer elemanları henüz Ayasofya turlarını tamamlamadıkları için meydandaki cafelerden birine yerleşip kahve eşliğinde iki lafın belini kırdık. Yetmedi ikinci kahveyi de istedik, son yudumları alırken ekürimiz tamamlandı. Planlarımızda Kariye vardı ama ayaküstü yaptığımız bir plan değişikliğiyle Kariye'yi iptal edip Süleymaniye Camii'ne gitmeye karar verdik. Tramvaya atladık, Beyazıt'ta inip menzile doğru yürümeye başladık. Sahaflar Çarşısı'ndan geçerken matbaa için teşekkür bâbında İbrahim Müteferrika'nın yanağından bir makas almayı ihmal etmedim tabii ki.


Hava normalin üstünde sıcak, Beyazıt civarı da inşaat alanı gibiydi. Üniversitenin kemerli ana kapısının hemen önündeki alt geçit inşaatı nedeniyle epey dolaşmak zorunda kaldık. Ter içinde camiye ulaştık ve gezmeye başladık:



Süleymaniye'den sonra Mimar Sinan'ın türbesine, cellat taşına ve Mimar Sinan'ın Süleymaniye Külliyesi'ne imaret binası olarak inşa ettiği, şimdi lokanta olarak kullanılan Darüzziyafe'ye uğradık.


Dönüşte yol üstünde şu uyuyan şirine rastladık:


Üniversitenin bahçesinde küçük bir tur atıp Sultanahmet'e geri döndük. Otobüsümüzün hareket saati yaklaşıyordu, Tarihi Sultanahmet Köfteci'sinde karnımızı doyurup Ayasofya'ya son bir selam verdikten sonra servise bineceğimiz Bakırköy'e doğru hareket ettik.


Kısacık İstanbul seyahatimizi bizim için en güzel hale getiren arkadaşlarımızla vedalaşıp servise bindik, yaklaşık 2 saatlik bir sürede İstanbul'dan çıkmayı ancak başarabildik. Bir süre sonra yolculuk o kadar sıkıcı hale geldi ki önümüzdeki ekranlarda beliren görüntüdeki üstten ikinci seçeneği tıklamamak için kendimi zor tuttum :)


Bakırköy'den itibaren yaklaşık 7,5 saat süren bir otobüs macerasını AŞTİ'de noktaladık. Yorulan bedenimiz, şişen ayaklarımız ama şahane anılarımızla birlikte evin yolunu tuttuk.

Bir başka gezide görüşmek üzere efendim...

26 Ağustos 2014 Salı

KISA BİR GEZİNİN ANATOMİSİ 5

Bizi Kız Kulesi'nden geri getiren tekneden inince çay bahçesindeki Lale ve Özlem'i alarak Haliç vapurunun saatine kadar bir şeyler içip klimalı ortamda biraz serinlemek üzere Simit Sarayı'na yollandık. Çay, kahve, simit, serinlik derken vakit geldi, minibüsle iskeleye ulaşıp Haliç vapuruna kurulduk. Ekibim tente altına yerleşip muhabbet ederken ben vapurun parmaklıklarından sarkıp klasik Capon moduma geçtim. Fotoğraf çekme uğruna amele yanığım katmerlendi, olsun varsın soğuyunca geçer :)

Vapurumuz Haliç iskelelerine çaprazlama uğrayıp yolcu indirip bindirdikçe ben de en az tren garları kadar sevdiğim iskeleleri makinemin belleğine kaydettim. Buyrun siz de bakın:







Fener Rum Lisesi

Eski Galata Köprüsü

Rahmi Koç Müzesi/Fenerbahçe vapuru




Niyetimiz son iskele Eyüp'de inip Eyüp Sultan Camii'ni ziyaret etmek ve biraz orada vakit geçirmekti ama sonra vazgeçip Balat'a gitmeye karar verdik. Görevli vapurun Balat'a uğramadığını söyleyerek dönüşte Ayvansaray'da inmemizi önerdi. Dediğini yaptık, Ayvansaray'dan bir taksiye atlayıp yeni belirlediğimiz rota uyarınca Bozdoğan Kemeri'ne doğru yola düştük. Niyetimiz Lale'nin önerisiyle Kadınlar Pazarı'ndaki Şeref Büryan'da Siirt büryan kebabı yemekti. Nitekim aynen gerçekleştirdik, hem de yanında yayık ayranıyla.


Karnımızı doyurup enerjimizi şarj edince Zeyrek'e doğru yürüyüşe geçtik. Yol boyu envai çeşit yiyecek sergileniyordu. Van Gölü'nden tutulup tuzlanarak satılan inci kefali en ilginç olanıydı:




Ara sokaklardan geçerek yaptığımız yaptığımız yürüyüşün sonunda Molla Zeyrek Camii'ne ulaştık.


Pantokrator Manastırı Kilisesi de denilen bina Doğu Roma Dönemi'nden kalma bir yapı. İlk kilise 12. yüzyılın ilk çeyreğinde  yapılmış, daha sonra ikinci ve üçüncü kiliseler eklenmiş. Fatih İstanbul'u alınca Zeyrek Mehmet Efendi'nin müderrisliğinde burada bir medrese açılmış ve daha sonra camiye dönüştürülmüş. Şu anda halen tadilat faaliyetleri devam etmekte, bu nedenle içini gezemedik, yan tarafa Zeyrekhane'ye girdik. Karşımızda bu manzara:


Yanımızda bu manzara:


eşliğinde kahvelerimizi höpürdettik. Bizden başka kimse olmadığı için kendimizi evimizde gibi hissedip bir güzel yayıldık minderlere, neredeyse uyuyacaktık. İyice dinlenince ayaklanıp Balat'a doğru yola koyulduk. Niyetimiz ara sokaklardan Balat sahile ulaşmaktı ama Lale kendi blogunda da yazdığı gibi rotayı biraz şaşırdı ara sokak yerine ana caddelerden ilerledik, olsun varsın, yine de bir sürü ilginç şey gördük:



Şurası mıydı, burası mıydı derken bir baktık Gül Camii'ne gelmişiz. Biz 3 yıl önce gezmiştik içini  ama kızkardeş de görsün istedik fakat kapı kilitliydi, imam da ortalarda görünmüyordu, ancak dıştan bakmakla yetindik. Civarda dolaşırken bu neşeli çocuklarla biraz şakalaştık:


Sonra da Fatih'in Sekbanbaşısı Abdurrahman Ağa'nın mezarının bulunduğu Ayakapı'dan çıkıp Haliç gezimizi sonlandırdık.

Taksiyle hayli yoğun bir trafikte ulaştığımız Eminönü'den vapura binip akşam inmeye yüz tutarken Kadıköy'e geçtik.



Atalet'in Canıtınları bizi yolda karşıladı ve birbiriyle daha önceden tanışmış ya da yeni tanışacak olan 9 blog kızı olarak Hamsi Pub'da buluştuk. Bol kahkahalı, hoş sohbetli, sıcak, samimi bir yemek yedik, Kadiköy Çarışısının, restoranların gürültüsü, darbuka ve keman sesleri, diğer müşterilerin konuşmaları da gecemize vokal yaptı. Gecenin sonunda kızkardeşle karşıya geçmek için vapura bindik, sakin ve serin bir akşamın tadını çıkararak Karaköy'e doğru yol aldık.



Pek tabii ki yanından geçerken Haydarpaşa Garı'na bir veda öpücüğü yollamayı ihmal etmedik. 

Yarın son gün, bitiyor efendim...

KISA BİR GEZİNİN ANATOMİSİ 4

İstanbul'daki ikinci sabahımıza yine çok az uyumuş olarak uyandık. Bu mekan bir harika dostum, sabahlara dek dinmiyor uğultusu. Aslında uyumayınca erken kalkma derdi olmuyor, otomatikman erkencisin zaten de kendine gelmek biraz zaman alıyor. Bugün blog kızları günü idi, Lale'nin Bahçesi ile önceden yaptığımız plan uyarınca Anadolu yakasına geçecektik. Madem erkenciyiz, kargaların kahvaltı zamanından bile önce ayağa kalktık, sahil yolundan yürüyerek gidelim Eminönü'ne dedik ve giyinip çıktık sokağa. Maşallah havanın saatten haberi yoktu, kendini öğlen sanıyor ve kızgın ışınlarıyla güneş tepemizi delerken nem de ikinci bir deri gibi üstümüze yapışıyordu. Buna rağmen yılmadım ve "Antalyalı'ya ne yapar bu kadarcık sıcak" diyerek zavallı kızkardeşi peşimden sürükleyip yürümeye başladım.


Lakin kazın ayağı öyle değilmiş, tek bir gölge olmayan çıplak kaldırım bir nevi Çin Seddi gibiydi. Sarayburnu'na kadar refüjdeki teller nedeniyle karşıya geçmek mümkün olmadığı gibi yürü yürü bitmek bilmiyordu.


Turgut Reis bile halimize bakıp karşıdan seslendi: "Bre ahmak hatunlar bu sıcakta ne işiniz var yayan yapıldak, nargile içmeye gelirim diye söz verdiniz, gelmediniz. Bir uğrayıp hatrımı alsaydınız sizi kadırgamla Üsküdar'a bırakırdım" dedi. "ha, şey, hımm, evet evet" diye birşeyler geveleyip acele kaçtık oradan. Neme lazım koca kaptan-ı derya, kızdırmaya gelmez, hem aramızda adresten doğan bir yakınlık da var kalbini kırmayalım. Zamanında adını taşıyan bir caddede ikamet etmişliğim bulunmakta.

Neyse az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, sıcaktan saçlarımız alnımıza yapıştı, susuzluktan dilimiz dışarı sarktı derken ufukta kara-pardon Sarayburnu-göründü. "Amanın" dedik, "Çin Seddi'ni aştık, savunmayı yardık, geçelim karşı tarafa gölgeye". Karşıya geçince ulu ağaçları, rengarenk çiçekleri ve herşeyden çok gölgede duran bankları ile Gülhane Parkı çok cazip geldi. Yolu uzatmayı göze alıp daldık içeriye, önce oturup biraz soluklandık, terimizi soğuttuk, sonra yerli Capon olaraktan geldiğimizi fotoğrafla belgeledik. 


Güllü Gülhane'nin harflerinden birini ileride lazım olur diyerek cebe atıp devam ettik park içinde yürümeye:




Tahmin ettiğiniz gibi kaftanın arkasından kafamızı uzatıp fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedik. Bu fotoğrafları sonra "gürbüz padişah" yarışmasına göndereceğiz  :)


Parkı boylu boyunca katedip tekrar Sultanahmet'e çıkınca kendimize güldük, güya yolu uzatmamak için Sahil Yolu'ndan gelmiştik. Etrafımıza bakıp fotoğraf çeke çeke sonunda Eminönü'ne vardık, jetonmatikten kazık fiyata jetonumuzu alıp iskelede hazır bekleyen Üsküdar vapurunun en rüzgarlı mevkiine yerleştik. 



Vapurdan iner inmez bir taksiye atlayıp Lale'nin Bahçesi, Ekmekçi Kız ve Macera Kitabım'ın bizi beklediği Filizler Cafe'ye ulaştık. Sarıldık, özlem giderdik ve karşımızda Kız Kulesi, masamızda blog kızları ile keyifli, muhabbetli, kahkahalı kızkıza bir kahvaltı yaptık :)


Niyetimiz Kızkulesi'ne geçmekti ama yürüsen 5 dakikada ulaşacağın Kız Kulesi'ne tekne ücreti olarak adam başı 20 lira denilince İstanbul'un yerlilerini sahildeki çay bahçesine emanet ettik, kızkardeşle ikimiz gitmeye karar verdik. Teknenin yanaşmasını 20 dakika süreyle kızgın güneşin altında bekleyince edindiğim amele yanığına bir de sinir bozukluğu eklendi. Neredeyse cayıyorduk ki nazlı nazlı yanaştı teknemiz, binmemizle inmemiz bir oldu zaten, bir sürü merdiven çıkıp terastan İstanbul'u seyrettik. Esasen bir gün önce Galata Kulesi'nden, hem de daha yüksekten seyretmiştik, kulenin içinde de bir numara yokmuş. Onca sıcağa, vakit kaybına ve fahiş bilet fiyatına değmedi desem yalan olmaz.



Fenere tünemiş karabatak kuledeki en sevimli şeydi. Hera ile Leandros'u canlandıran duvar resmine bakarken gözyaşlarımı tutamadım dersem inanmayın sakın. Yine de efsanenin aslı varsa yazık olmuş gençlere.




Kulenin en güzel yeri dışı olduğuna göre içine girmek için niye bu kadar heves ettik anlamadım. Belki üstümüzden bir kuş geçer demişizdir.


Bizi getiren bu tekne hareket etmeden yetişip geri döndük, gelirken kaybettiğimiz zamanı dönerken telafi etmiş olduk. Beynimize geçen güneşinse telafisi mümkün değil tabii ki...


Kızımız arkamızdan hüzünlü gözlerle bakakaldı...

Günün ikinci yarısı bir dahaki posta...