24 Nisan 2014 Perşembe

GÜNÜN ETKİNLİĞİ: "PETER VE KURT"

Bugün kendim için, daha doğrusu ruhumdaki bir türlü büyümeyen çocuk için bir şey yaptım; bir geri dönüş, yüzde gülümseme yaratacak bir anımsama ve gerçek anlamda bir keyifti.

İlkokulu evimize yakın sıradan bir devlet okulunda okudum ve güzel anılarla ayrıldım. Her şeyden öte olağanüstü bir öğretmene sahip oldum, "İmza: Ben" kitabını okuyanlar orada yazdığım mektubu okudularsa biliyorlardır zaten. Şimdi düşündüğümde okulun da en az öğretmenim kadar iyi izler bıraktığını, o yıllar için hayli donanımlı olduğunu anlıyorum. Hangi sınıftaydım hatırlayamıyorum, 3 ya da 4 olmalı, haftada bir gün son saat tüm sınıflar için müzik dersi olarak ayrılmıştı. Ünlü müzik adamı F.aruk G.üvenç o saatte gelir, müdürün odasında programına başlar, biz de sınıflara yerleştirilmiş hoparlörden yayılan ortak yayında dinlerdik. Teorik müzik bilgileri verir, bestecilerin hayatını anlatır, mandolin çalma teknikleri öğretir ve çalıştırdığı öğrencilere sunum yaptırırdı. İşte o yıl bu sayede hayatımın ilk klasik müzik konserini dinledim, hem de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın salonunda. Sahnede sunulan eser Rus besteci Sergei Prokofiev'in çocuklar için yazdığı "Peter ve Kurt" isimli senfonik masalı idi. Masalda yer alan her bir hayvanı bir müzik aletinin canlandırdığı ve böylece enstrümanların da çocuklara tanıtıldığı dinletiyi çok eğlenerek izlediğimizi hatırlıyorum. Gelgelelim eve gidince dinlediğim konserden çok oturduğumuz koltukların ne kadar yumuşak ve rahat olduğunu anlatmıştım annem ve babama :)

Bu olayı tekrar gündeme getirmemin sebebi aynı konseri bugün bir salon dolusu 5 yaş ve altı çocukla birlikte bir kez daha dinlemiş olmam. Mail kutuma senfoni orkestrasının sitesinden düşen iletiden 23 Nisan nedeniyle bu konserin düzenlendiğini öğrenmiş ve geçmişteki bu anıyı canlandırmak adına gitme kararı almıştım. Konser saati yaklaşırken de ruhumdaki çocuğu elinden tutup Kültür Merkezi'ne yollandım. Salonun yaş ortalaması sayemde yükselmiş oldu :) Bağrışan çığrışan, koşuşturan bir sürü şirin velet mor peruğu ve puanlı kostümüyle palyaço kılığına girmiş genç adamın anında şişirip oyuncağa dönüştürdüğü balonları almak için yarış halindeydi. Gözlüklü ve tombalak olan bir oğlancık palyaçonun uzattığı kılıcı beğenmeyip iade etti ve yerine aldığı çakma makineli tüfeğiyle sarışın arkadaşının yanına koşturdu. Onun elinde de başka bir balon makineli vardı. Bu çağda Kaleşnikof kullanmak varken yuvarlak masa şövalyesi mi olunurdu netekim :) Sonra her ikisi de makinelerini salona doğrulttular, yanlarındaki örgülü saçlı şirin kız balondan çiçeğiyle silahlara vurup katliamı engellemek istediyse de başarılı olamadı. İki kafadar "tatatatata" sesleriyle salonu taradılar ve konser başlamadan cümleten öldük :) Neyse ki ışıklar söndü, orkestra elemanları yerlerini almaya başladı ki, daha kanlı boyutlara ulaşmadan eylem sona erdi :)


Senfonik masalın anlatıcısı "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin Sümbül Ağa'sı Selim Bayraktar idi. Büyük bir ustalıkla kullandığı mimikleri, jestleri, ses tonu ve sempatik tavırları ile müthiş bir anlatım gerçekleştirdi.



Orkestra üyelerinin bir kısmı masaldaki kahramanlara uygun kılıklara bürünmüşlerdi ve çok sempatik görünüyorlardı.  


Orkestra şefi Murat Göktaş yönetiminde çok güzel bir konser izledik, salonu dolduran minikler de şaşırtıcı bir sakinlikle, gürültü etmeden, çok eğlenerek etkinliğin sonunu getirdiler.


Konser bitiminde orkestra ve anlatıcı o kadar çok alkış aldılar ki bis yapıp "23 Nisan kutlu olsun" şarkısını çocuklarla birlikte çalıp söylediler.


Bu gördükleriniz kılıçlı şövalye grubu, lakın çıkışta kapı önünde bekleyen 4 yaşlarında bir minik elindeki tüfekle nişan alıp beni konser sonrası Cenneti'ne postaladı :)

Kısacası ruhumdaki ufaklık ve ben bu etkinlikten son derece memnun ayrıldık. Biz erdik muradımıza, siz çıkın kerevetine :)

23 Nisan 2014 Çarşamba

İYİ Kİ...




Sevgili Fındık,

Yıllar evvel bir 23 Nisan sabahı okulun tatil olmasından da istifade geç saatlere kadar yatmayı düşünürken evden gelen takırtılarla erkenden uyanmıştım. Ortaokul son sınıftaydım, biliyorsundur herhalde. Annemle babamı kapıdan çıkarken yakalamış, babam kapıyı çekerken "anneni hastaneye götürüyorum, benden haber bekle" diyebilmişti sadece. Oturup kalmıştım öylece. Endişe, merak, huzursuzluk, korku, sevinç, kısacası bir dolu farklı duygu kafamın içinde elele tutuşmuş bir nevi 23 Nisan kutlaması yapar gibi zıplayıp duruyordu. Oflayıp poflamamın bir faydası yoktu, üstelik cep telefonlarının hayatımıza girmesine daha uzun yıllar vardı. Kafamın içinde dolaşan her türden cini kovabilmek için eve birilerini çağırmaya karar verip Semra ablaların zilini çalmıştım. Annemin doğuma gittiği haberi böylece komünal yaşamlı Babil Kulesi apartmanımıza yayılmış, benim endişe ve merakların bir kısmı komşulara transfer olmuştu. Semra abla hemen bize gelmişti, ardından diğer komşu kızları da. Öyle çok şarkı türkü söyleyip, öyle çok gürültü etmiştik ki kapı güm güm vurulduğunda annemden haber geldi sanıp hep birlikte koşturmuştuk açmak için. Haber falan yoktu, gelen beyaz tülbentinin çevrelediği sevimli suratıyla Müyesser teyzeydi. Lakin bu defa kızgın bakıyordu her zaman gülen gözleri. "Utanmıyor musunuz kız" diye azarlamıştı beni, "anan orda canıyla uğraşıyor, sen çalıp çığırıyorsun". Bilseydi ki benimkisi heyecan ve endişeden güm güm atan kalbimin sesini daha yüksek tondan başka bir sesle bastırma çabasıydı. Bilmiyordu, tahmin bile edemiyordu ki akşam babama şikayet etmişti, "topladı herkesi eve, gürültüleri dünyayı tuttu, merak bile etmedi anasını" diye.
Böyle böyle akşam olmuş, kızlar eve dağılmış, benim heyecan tavan yapmış iken babam senin geldiğini müjdeleyerek dönmüştü eve. Şaşkındım, sevinçliydim, heyecanlıydım, karmakarışıktım. "Hazırlan" dedi sonra, "halanlara bırakacağım seni". Özenle hazırlanmıştım, kolları dantelli beyaz buluzumu, kırmızı örgü yeleğimi ve lacivert pantolonumu giydiğimi çok iyi hatırlıyorum, en güzel, en yeni giysilerimdi ve ben artık abla idim, yakışırdı.
Seni görebilmek için 2 gün beklemek gerekti, sonra eve geldiniz, yadırgadım. Annem annem değildi sanki, sense bir minik bohça. Birkaç güne alışacaktım, hayatıma öyle bir girecektin ki, bir daha hiçbir kuvvetin söküp atması mümkün olamayacaktı. Derken bir küçük anne oldum sana, ayağımda uyuttum, çorbanı, mamanı hazırladım, şarkılar söyledim, masallar anlattım, gezmelere götürdüm. Kırmızı örgü bir palton vardı, bir de kırmızı yün eşarp paltoyla takım, hep o kıyafetledir gözümün önündeki bebeklik resmin. Birini merak ettiğinde öyle şirin bakardın ki başını yana yatırıp. Ağır ağır büyüdün sonra, ben yeni yetme bir genç kız, sen bir minnak çocuk. Elele sinemalara, parklara, tiyatrolara, arkadaş toplantılarına gittik. Evlenip başka bir şehre taşındığımda deli gibi özlerdim seni, rüyalarıma girerdin, kardeşim değil çocuğumdun sanki. Çılgın ergenlik günlerinde az mı kavgalar ettik, az mı küstük, az mı güldük ona buna. Sonra birden arkadaş olduk. En çok seninle gülmekten zevk aldım, en çok seninle sohbet etmekten, en çok sana yazmaktan. Küçük kardeşim, büyük çocuğum, dert ortağım, ağlama duvarım, kahkaha makinem, sakar Sakinem, yangında ilk kurtarılacağım, tehlike anında kırılacak camım, yaslanacak omzumsun. İyi ki doğmuşsun, sensiz öyle eksik olurdum ki...
Haydi birlikte dinleyelim hep bana atfettiğin o şarkıyı: "Gel ey denizin nazlı kızı, nûş-i şarâb et"



22 Nisan 2014 Salı

ARZ-I HAL


Görüşmeyeli ne mi yaptım Blogcum, sırayla anlatayım. Pazar günü epeydir gitmediğim Falez 2 Park boyunca güzel bir yürüyüş yaptım. Fotoğraf o günden. Yer gök insan doluydu, çocuklar uçurtma uçuruyor, büyükler akşamüstü başlayacak şenlik konserini bekliyordu. Biz konseri beklemedik, arkadaşa uğrayıp çay içtik. 


En sevdiğim meyvenin mevsimi geldi, yaşasın. Kilolarca çilek tüketiyorum bu aralar, daha doğrusu tüketmek zorunda kalıyorum. Zira şeker gübresini öyle bol atıyorlar ki çileklere, eğer hemen yemezseniz kendilerini salıp küfleniveriyorlar. İşte bu kavanoz da bitirilemeyip reçele evrilen çileklere ev sahipliği yapıyor. 


Dün arkadaşımın davetiyle bir ilkokulda düzenlenen 23 Nisan Şenliği ve kermesine katıldım. Okul bahçesine develer ve eşekler getirilmiş, çocuklar binip geziyorlardı, pek güldüm :) Ben aynı zamanda yazar olan arkadaşın standında oturup kitap satışına yardımcı oldum, aynı okulda çalışan ve uzun zamandır görmediğim bir başka arkadaşla epey kahkaha attım, velilerin hemen oracıkta açtıkları gözlemelerden yiyip ayran içtim, hasılı hoşça vakit geçirdim. Dönüşte yol üstünde göğe uzanıp minareyle yarışan bu devasa yapma gelinciklere rastgeldim. Koklamak istedim, boyum yetişmedi :)


Yanılıp D&R'a girdim bir göz atmak için, selam verip borçlu çıktım. Evdeki Babil Kulesi'ne iki kitap daha eklendi. Gerçi bu aralar hızlı okuyorum, ardarda "Kırık Kalp Sendromu/Ayşe Başak Kaban", "Pala Hayriye ve Bitirgen/Figen Şakacı", "Hırsız ve Burjuva/Hüsnü Arkan" ve haliyle "İmza: Ben"i okuyup bitirdim. Şu anda elimde Joyce Carol Oates'in "Acı Ülke"si var.

Balkonda yetiştirmeye çalıştığımız domatesler 2. meyveyi de verdi ama hala yeşil ve yaprakları sararmaya başladı, sebebini bilemedik. Çekirdekten büyüttüğümüz biberlerinse keyfi yerinde. Çok yakındır açıp bibere dönüşmeleri. Bir de kumrular rahat verse, yapraklarını yiyip toprağını didiklemese :) Leylağımın çiçekleri soldu ama yaprak çıkarmaya ve gelişmeye devam ediyor. 


Bu fotoğrafı geçen gün yürüyüş yaparken çektim. Bir nevi nostalji fotosu bu. Gördüğünüz alanda birkaç yıl önce Sağlık Koleji'nin binası vardı, sonra yıkılıp parka dönüştü. Antalya'ya 70'lı yılların ortasında ilk kez geldiğimizde o binada kalmıştık Sağlık Bakanlığı kampı iştirakçileri olarak. Sabahın köründe kampın hizmetimize verdiği otobüse doluşup Lara tarafına plaja gidiyorduk daha uykumuzu açamadan. Antalya'dan çıkıştı son beton yapı Talya Oteli'ydi ve gerisi dere-tepe, çayır-çimen, çiçek-böcekti. Şimdi bakıp bakıp şaşıyorum oralara yapılmış binalara. Öğleden sonraları ise kafamıza göre değerlendiriyorduk. Biz kampın bir grup genç katılımcısı Kolej binasının arka bahçesine geçiyor, denize inen kayalıklardaki dar merdivenlerde sekiyor, ömrümüzde ilk defa gördüğümüz keçiboynuzu ağacına ağzımız açık bakıyor, kayaların arasından denize dökülen minik şelaleleri keşfe çıkıyorduk. Bina yıkıldı, iyi de oldu ama anılar yerli yerinde duruyor. Hele de kıpkırmızı açmış gülleri, erguvan ve yalancı orkide ağaçlarını, katır tırnaklarını görüp denizden esen rüzgarla saçlarımı uçuşturunca pek keyiflendim. Her yıkılanın yerine böyle güzel şeyler yapılsa keşke.

Efendim arz-ı halim budur, şen olsun gününüz...

20 Nisan 2014 Pazar

ÇOCUKLAR ÇİÇEKTİR

Dün Antalya'da "23 Nisan Uluslararası Çocuk Festivali"nin açılışı nedeniyle "Sevgi Korteji" düzenlenmişti. Çeşitli ülkelerden davetli gelen çocuklar önce geçit törenine katıldılar sonra kısa gösteriler yaptılar. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim, sizler için gidip izledim...deeermişim :) Ben bu renkli görüntülere bayılıyorum, belki sizler de görmek istersiniz, buyrun bol bol fotoğraf (Sıkılırsanız yarıda bırakmak serbest, küçük fotoğrafları tıklayarak büyütebilirsiniz:):