.

.
.

19 Aralık 2014 Cuma

SELAM


Evet, farkındayım blogu biraz boşladım bu aralar. Hatta Kahveli Blog'u daha da uzun zamandır ihmal ediyorum. Dün utanıp mesaj bıraktım: "Blog sahibi kendini izne ayırdı, 2015'de görüşürüz" diye. Yukarıdaki fotoğrafı da telafi amaçlı koydum zaten. 

Enerjim düşük sanki, eskiden yeni yıl zamanı daha heyecanlı olurdum, ruhuma mutfak cini gelip oturur, Aralık sonuna kadar da gitmezdi. Bu sene likörle portakal reçeli dışında pek mutfakla ilgim olmadı, cin Alaaddin'in lambasında mahsur kaldı sanırsam :)

Koca haftada yaptığım yegane etkinlik "Fakat Müzeyyen, Bu Derin Bir Tutku" filmini izlemek oldu. İyi ki de izlemişim çok beğendim. Yıllar önce İlhami Algör'ün yazdığı kitabını okumuştum, kitabı sevdiğim halde pek filme uyacak metinler olmadığını düşündüğüm için de festivalde filme gitmemiştim. Ama çok güzel uyarlamışlar, Erdal Beşikçioğlu her zamanki gibi nefis oynamıştı, Sezin Akbaşoğulları ise hem çok güzeldi, hem de rolünün tam hakkını vermişti. Bunun dışında her gün bir battaniye motifi örmeye devam ediyorum. 45 adet oldu, üçte birini tamamladım sayılır. Yıl bitmeden planladığım 100 kitabı bitirmek için de hızla kitap okuyorum. Şu anda elimde 95. kitap olarak Algan Sezgintüredi'nin "Maktulün Şansı" isimli polisiyesi var. 10 günde 5 kitap daha okuyabilir miyim bilmiyorum.

Durum bundan ibaret sevgili takipçilerim. Biraz silkelenip canlanmam lazım sanırsam. Huzurlarınızdan ayrılırken hepinize harika bir hafta sonu diliyorum...

11 Aralık 2014 Perşembe

NEREDESİN LEYLAK HANIM?


Bir önceki postun tarihine baktım da bir hafta olmuş buralara uğramayalı. Ncık, ncık, ncık! Ayıp Leylak, evini ihmal ediyorsun, yakıştıramadım sana. İyi tamam da buraları seller sular götürdü, oturduk evde mahpus gibi ne yazsaydım yani, can simidi gönderin, boğuluyoruz mu deseydim.

Durun bir düşüneyim neler olmuş; bir kere emanet Japonları evlerine geri postaladık. Miki ve Mika'lıktan çıkıp asıllarına rücû ettiler. Bugün okuduğum çizgi roman Snoopy'yi de sayarsanız 4 adet kitap bitirdim. "Turgut Uyar'ın Çocuklarıyız" beni çok tatmin etti, iyi bir kitaptı, şairi birinci elden yani 4 çocuğundan okuyup bilinmeyen yönlerini öğrendim. Ardından okuduğum "Yağmur Durmadı" deliler gibi yağan yağmurla senkron tutturması açısından anlamlıydı ama "Beğendin mi?" derseniz cevabım "Hayır" olur. Kötü bir tercümeydi, 2 sayfayı aşan, sonuna gelene kadar başını unuttuğum cümleler vardı. Kitabı kapattığımda aklımda kalan tek bir satır bile olmadı. Yegane güzel yanı kapak resmiydi. Ve sonra pek güzel bir polisiye okudum, her sayfası dolu dolu, polisiye gibi bir polisiyeydi, Hesna Onbaşı'dan "Süleyman'ın Kuyuları". Aşkım Snoopy ise bugüne renk katan bonus oldu. 

Bunca yıldır Antalya'da yaşarım, bu derece çılgın bir yağmuru 3. ya da 4. tecrübem. Tüm gece boyunca ve ertesi gün öğlene kadar hiç kesilmeksizin, adeta kovayla boşalırcasına, ardarda şimşek ve gökgürültüleri eşliğinde yağdı, sabaha karşı bir ara dolu da indirdi. Gazetelerde, TV'de görmüşsünüzdür şehre verdiği zararı. Her şeyin fazlası gibi yağmurun fazlası da zarar. 

Dün nihayet güneş yüzünü gösterdi, zincirinden kurtulmuş gibi attım kendimi dışarı. Ruhum öylesine kasvetlenmişti ki kaç gündür dinmeyen yağmur ve karanlık havadan kendimi ışıltılı yılbaşı süslerine vurdum. Hiç niyetim yokken ağacı çıkarıp kurdum ve süsledim. Renkli renkli iki pırıldasın da kararan gönlüm aydınlansın biraz. Bu arada yağmurun kırıp yerlere indirdiği Benjamin ağaçlarının dallarını topladım sokaktan çöpçü gibi, öyle taze ve yeşildiler ki kıyamadım. Eve getirip yıkadım, pakladım, vazoya yerleştirdim. Üzerlerine de birkaç yılbaşı süsü asınca gelin gibi oldular. Aferin bana değil mi?

Fotoğraftaki zürafa kızımız Zarife, yılbaşı için pek hevesli. Boynuzuna kurdelesini taktı, ağacın yanına yerleşti yeni yıl için gün sayıyor. Ben de ağır ağır yeni yıl kartlarımı yazıp postalamaya başladım. Bu yıl postacı ile ne maceralar yaşayacağım meraktayım. 

Şimdi izninizle diyorum, akşama yemek yok, bütün gün yattım üzerinize afiyet. Kısır yapıp turşu ve marul eşliğinde götüreceğiz. Üstüne de çay, bundan iyisi Şam'da kayısı. Haydi akşamınız güzel olsun...

5 Aralık 2014 Cuma

FALAN FİLAN...


-Japon konuklarımız var, iki tane. Birkaç günlüğüne bizde ikamet edecekler. İsimlerini sormadık, onlar da söylemediler ama ben "balık balık" diye anonim bir seslenişe karşı olduğum için kendilerine geçici Capon isimleri koydum: Miki ve Mika. Miki "güzel ağaç", Mika da "yeni ay" demekmiş. Türkoloci ihtisasımı Caponya'da yaptığım için bilirim :)

-Caponlara alışamadım henüz. Kitaplığın yanındaki masaya yerleştirdim, kitaplara bakıp feyz alırlar diye. Bilgisayar başındayken arkam dönük oluyor, geriden gelen "şlap şlap" sesleriyle irkiliyorum. Keratalar kuyruklarını kavanozun camına vurarak deliler gibi döneniyorlar. Sanırım onlar da bizim evi yadırgadılar. Her gün tepelerinde gördükleri sarışın, küçük çocuğu arıyor olsalar gerek. Sabah yem verirken bana bakıp, "bize Miki, Mika diye seslenen kara kafalı yaratık kim ola ki" diye düşündüklerine eminim. Sahi balıklar düşünür müydü?

-Dün bir arkadaşa gittim, yanlış otobüse binmişim. 1 saat sürdü yolculuğum ve gideceğim yere hayli uzak bir durakta indiğim için epey yürüdüm. Yürümek dert değildi de otobüs yolculuğu fenaydı. Yanımda oturan adam feci soğan kokuyordu, arkamdaki Rus kadın yol boyunca bağıra bağıra telefonda konuştu. Biraz daha devam etseydim inmeden Rusça'yı sökebilirdim. Şoförse başka bir alemdi, telefonun kulaklığının bir ucu kulağında, diğer ucu dişlerinin arasında Rus kadınla yarışırcasına telefonda konuştu. Mesleği seçtiğine pişman, "gençliğimi yedi bu iş benim" diye sürekli sızlandı. 

-Her güne bir battaniye motifi etkinliğim devam ediyor, başlayalı 30 gün, motif sayısı 30 adet. Başat gidiyoruz yani, kendimi tebrik ediyorum. 

-Her güne bir "Mr. Selfridge" etkinliğine başlayalı da 10 gün oldu, birinci sezonu bitirdim, bugün 2. sezona başladım. Eğlenceli bir dizi, keyifle seyrediyorum. Önceleri bu adam kime benziyor diye düşünüp duruyordum ki Lale hatırlattı. "Ankara'nın Dikmen'i" dizisinde oynayan BKM Oyuncularından Bülent Emrah Parlak'a ikizi gibi benziyor Mr. Selfridge. Yabancı dizide yerli aktör oynuyormuş gibi bir duyguyla izlemekteyim.

-Oya Baydar'ın "Yetim Kalacak Küçük Şeyler" ve Ayşe Sarısayın'ın "Ansızın Günbatımı" kitaplarını bitirdim, vasattılar, pek etkilenmedim. Bugün şair Turgut Uyar'ın çocuklarının ağzından anlatılan "Turgut Uyar'ın Çocuklarıyız"a başlayacağım. 

-Henüz yeni yıl havasına giremedim, ayın 15 inden sonrası için umudum var.

-Şimdi müsaadenizle, elektrik süpürgemden randevu almıştım, onunla buluşmam lazım...

2 Aralık 2014 Salı

İŞTE BENİM ZEKİ MÜREN

 

Yapı Kredi Kültür Merkezi'nde "İşte Benim Zeki Müren" ismiyle sanatçının tüm hayatını konu alan bir serginin açıldığını duyuyor ama İstanbul dışında yaşamanın böyle konulardaki şanssızlığı nedeniyle gidemiyor olmama hayıflanıyordum. Neyse ki sergi kitap olarak ayağıma geldi. Ciltli, oldukça kalın, şömiz baskılı, renkli ve siyah-beyaz fotoğraflarla yüklü kitap Zeki Müren'in çocukluğundan başlayarak ölümüne kadar yaşamının detaylarını gözler önüne seren bir arşiv olmuş. Dönüp dönüp bakacağım bir anılar demeti...


Zeki Müren'in hayatıma girişi ilkokul çağlarında, Seyran Sineması'nın kadınlar matinesinde izlediğim Belgin Doruk'la birlikte oynadığı "Hayat Bazen Tatlıdır" filmi ile olmuştur. Siyah-beyaz filmin bazı sahneleri (Zeki Müren'in şarkı söylediği sahneler) renklendirilmişti. Şarkılar ve filmin renkli bölümleri o kadar hoşuma gitmişti ki uzun yıllar gördüğüm bir rüya gibi hatırlamıştım. 

 

Bizim evde Türk Sanat Müziği çok çalınır ve söylenirdi. Annem, babam ve eline aldığı her müzik aletinden anlamlı bir ses çıkartabilen büyük dayımın dilinden şarkılar düşmezdi. Haliyle Zeki Müren de hem güzel sesi, hem ilginç yaşam tarzı ile evimizdeki sohbetlerin konuğu olurdu. Annem hep onu sahnede canlı olarak dinlemeyi hayal ederdi ki çok geçmedi bu hayali gerçek oldu. Şimdi kendi cilalanmış ama ruhu ölmüş olan Gençlik Parkı'nda, yerinde metro istasyonunun olduğu Yazar Bahçesi vardı. Bir açık hava gazinosu, Gönül Yazar'ın halen soyadını taşıdığı eski kocası Necdet Yazar işletirdi. Gariptir babamın tek memur maaşlı bütçesi bizi ailecek ara sıra böyle çalgılı gazinolara götürmeye yeterdi. Şimdiki zamanları düşününce imkansız geliyor. Yazları Gençlik Parkının bulvara bakan bölümündeki Yazar Bahçesi'ne, daha iç kısımlarda kalan Japon Bahçesi'ne, Lunapark'a bitişik Lunapark Aile Gazinosu'na, kışları da Güneypark ve Köşk Gazinosu'na giderdik. Kimleri izlemedim ki buralarda. İşte ılık bir yaz akşamı da Zeki Müren'i dinlemek için nevalelerimizi yüklenmiş Yazar Bahçesi'ne gelmiştik. Masaya semaver söylenmiş, önce fasıl, sonra kadrodaki diğer sanatçılar eşliğinde yenmiş içilmiş ve sıra Zeki Müren'e gelmişti. Hepimiz heyecanlıydık ama en çok annem. Sahnenin hazırlanması için uzun bir ara verilmiş ve sonra alkışlarla Sanat Güneşimiz sahneye doğmuştu. Gerçi o zamanlar henüz Sanat Güneşi değildi, Paşa olmasına da vakit vardı ama çok ünlüydü, çok sevilir, çok ilgi görürdü. Aklımda en çok iki sahne kalmış; "Elveda Bütün Hatıralar" şarkısını söylerken "yine mevsimler dönecek, yine yapraklar düşecek" bölümünde sahnenin yukarısından üzerine yağan sarı yapraklar ve filmiyle de ününü arttırdığı "Bahçevan" şarkısında giydiği bahçıvan kostümü, kolundaki içi yapma meyvelerle dolu sepetle "Deh deh düldül, deh deh düldül, sen düldülsün, ben bülbül, baaaaahçeeeeevan geldi" deyişiydi. Gazino alkıştın yıkılmış, annemin gözleri parlamış, anneannem "an gııı, nası herif bu?" diye şaşmış, bense çok eğlenmiştim. 

Bu benim canlı olarak ilk ve son görüşümdü ama zaman içinde şarkılarını severek dinleyecek-bilhassa ilk dönem şarkılarını-, kasetlerini alacak, yılbaşındaki görkemli TV showlarını kaçırmayacak ve ölümünü neredeyse canlı yayında izleyerek çok üzülecektim. Sonraları düşündüğümde "herhalde kendisi de böyle ölmek isterdi, sahnede, halkın gözü önünde" diye düşünüp teselli olacaktım. Annemlerse bir canlı izleme deneyimi daha yaşayacaklardı, bir kış günü Köşk Gazinosu'nda, insanların birbirini çiğnediği, geceyarısı yer kapma kuyruğuna girdiği bir aile matinesinde. Bir savaş anısı gibi uzun zaman dinlemiştik öncesini ve sonrasını birlikte gittikleri eniştemden.

Dün sayfalarını tek tek çevirdiğim kitapla hem Zeki Müren'i andım, hem de geçmişte kalan bazı anıları tazeledim, sizi de mahrum etmeyim dedim. Ne kadar iyiyim değil mi :)

30 Kasım 2014 Pazar

PUF


Görsel: Buradan

Öğleye kadar en önemli uğraşım buz kalıbına dönmüş ayaklarımı ısıtmaktı, ne yaptımsa muvaffak olamadım. O süreçte boş durmadım tabii ki, "Mr. Selfridge" dizisinin 1. sezon 3. ve 4. bölümlerini izledim, izlerken bir adet battaniye motifi ördüm, ortalıkta yayılmış duran kimi kitap ve broşürleri toparladım, portakal reçelinin ikinci aşamasına geçip yarım saat kendi suyunda kaynattım. Mutfak mis gibi koktu. Soğuduktan sonra buzdolabına kaldırdım tekrar ve akşama ne yemek yapacağımı düşünmeye başladım. Pazar günleri yemek işini çoğunlukla geçiştiriyoruz, sanırsın çalışıyoruz ama işte eski alışkanlık. Kısır mı yapsam diye geçiriyordum aklımdan ki iki haftadır kısır yediğimizi hatırladım, caydım. Derken kafamda "puf" diye bir ampul yandı ve "puf böreği" yapmaya karar verdim. Bu kararı verdiğim için puf böreğinde usta olduğumu sanmayın, hayatım boyunca bir kere yaptım onu da bir yemek kitabından bakarak ve komşudan oklava alarak yapmıştım, yarısını da oklavayı iade ederken komşuya götürmüştüm. Sözkonusu yemek kitabı yıllar içinde parçalanıp mefta olduğu için sanal aleme başvurdum. İnternette bulduğum onyüzmilyonbin tarif üç aşağı beş yukarı birbirinin aynıydı. Malzemeleri asgari müşterekte birleştirip bir liste yaptım. Evdeki yoğurt süzme, karbonat bayat, oklavaysa hâlâ yoktu. 2 kişilik hane halkının 2. bireyini markete yolladım süzme olmayan yoğurt ve bayat olmayan karbonat almak üzere. Oklava markette satılmadığı için evdeki merdaneyi görevlendirdim. Yakın zamana kadar o da yoktu ama yılbaşı kurabiyesi yapmak için bir tane edinmiştim Allahtan. Malzemeler gelince önce çayı ocağa koydum, sonra sıvı malzemeleri karıştırdım, başladım un eklemeye. Bu "aldığı kadar" savsaklaması sanırım tarifini paylaşmak istemeyen haris aşçılar tarafından uydurulmuş. Bir de "kulak memesi" var ki ayrı bir facia, parmaklarım hamurla kulağım arasında mekik dokudu..... dersem inanmayın tabii ki. Kaç zamanın mutfak kadınıyız yahu, kulak memesi kıvamını bilmez miyim hiç :) Yalnız tarif sanırım 10 çocuklu bir aile için verilmiş, ekle babam ekle hamur una doymadı. Paketin tamamını boşalttım içine, oldu bir küvet dolusu hamur, sonunda kulak memesine ulaştım. Sırtını pışpışlayıp "hadi canım sen biraz dinlen" diyerek iç malzemesini hazırlamaya başladım. Peynirle dereotunu karıştırıp "bu kadar tembellik yeter" dedim hamura ve tezgahı unlayıp açmaya başladım. Merdane oklavaya benzemiyor tabii ki, sık sık aksilik etti, kavga dövüş açabildim. Bu arada tezgahı, yerleri ve üstümü başımı un içinde bıraktığımdan hiç söz etmeyim iyisi mi :) Annem puf böreği yaptığında kenarı sivri bakır bir tencere kapağıyla keserdi tavaya atmadan önce. Annemi anmak için ben de asimetrik yapmaya karar verdim ama bakır tencere kapağı olmadığı için evdeki en sevdiğim alet olan pizza kesicisiyle kestim. Eğriş büğrüş şekiller çıkardım. Pişince yanyana getirip puzzle yaparım dedim. Sıra kızartmaya gelince farkettim ki market siparişi verirken riviera zeytinyağı da vermek lazımmış. Bir süredir evdeki yegane sıvı yağ sızma zeytinyağı çünkü. O kadar çatlak su kaçırmaz dedim ve başladım cozur cozur kızartmaya. Koca bir kase tepeleme dolunca hamurun bir kısmını buzluğa kaldırdım, zaten yorulmuştum. Artık beslenme saati başlasındı. 

Şu anda midemde dinlenmeye terkettiğim puf börekleri eşliğinde yazıyorum, uykumu getirdi kâfir. Hani öyle pek muhteşem olmamıştı ama idare ederdi. Not vermek gerekirse 10 üzerinden 7 verirdim öğretmen olarak. Sanırım hane halkının ikinci elemanı daha çok beğendi, o 7,5 dan 8 verebilir diye düşünüyorum :)

29 Kasım 2014 Cumartesi

ARS LONGA VİTA BREVİS*

Cumartesi akşamını buluverdik bile, nasıl geçiyor günler anlamıyorum. Güzel bir haftaydı, etkinlik açısından verimli, iklim açısından biraz üşütücü. 

Perşembe akşamı Antalya Piyano Festivali kapsamında Gürer Aykal'ın yönetimindeki Akdeniz Filarmoni Orkestrası'nın seslendirdiği, solistliğini Freddy Kempf'in yaptığı "Gershwin Gecesi"ndeydim. Şahane bir konserdi. Leonard Bernstein'den "Batı Yakası Hikayesi Süiti", Gershwin'den "Rapsody in Blue" ve "1. Piyano Konçertosu"nu dinledik.




Ve sonra bir günlük domestik bir ara verip yılbaşı için kahveli portakal likörü ve portakal reçeli ilk aşamasını hazırladım. Hep sanat, hep sanat nereye kadar değil mi :)

Bugün tekrar etkinliklerime geri döndüm, Opera sahnesinde "Paris'te Bir Gece" isimli opereti izlemeye gittim. Operet renkli, eğlenceli ve güzeldi. Yanımızda oturan izleyici hanımsa ilginç. Perde arasında arya söyleyip çıkışta da tüm Fransızca şarkıları anladığını belirtti. Zira İsviçre'ye gidip geliyormuş ve orada kulak aşinası oluyormuş, mesela "je" Fransızca "ben" demekmiş ve şarkılarda da çok fazla "je" geçmiş. Ben cahilliğime yanmaya giderken sizi operetten görüntülerle başbaşa bırakayım. Fotoğraflar ANTDOB'un Facebook sayfasından alıntıdır:





*Ars longa vita brevis: Sanat uzun, hayat kısa

28 Kasım 2014 Cuma

BULUTLAR NEREYE GİDER?

Bugün blogger arkadaşım Mavianne Antalya'daydı, buluştuk. Biz kahve eşliğinde sohbet ederken bulutlar da bize eşlik etti. Her şey çok güzeldi, Mavianne'ye "yine gel" diyor sizleri de bulut showa davet ediyorum: