.

.
.

2 Eylül 2015 Çarşamba

3. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ (VOLUME 4)

Haydi gözünüz aydın, bu son post, tatil bitti :)

Nerde kalmıştık, ha yorgun argın kendimizi otele atmıştık. Son sabaha yine erkenden uyanıyoruz, eşyaları toparlıyoruz, mütevazı otel odamıza ve görevlilerden birinin şirin köpeği Latte'ye veda ediyoruz, sırt çantalarımızı resepsiyona emanet ediyor ve bu kez metro istasyonu yerine catwalk yürüyüşümüzle otobüs durağına yöneliyoruz, otobüs değil dolmuş geliyor ve bizi Tophane'de indiriyor. İki gün boyunca aşağıdan yukarıya baktığımız semte şimdi göz hizasından bakacağız, bu defa şehri kuşbakışı seyredeceğiz. 

Önce biraz etrafta dolanıyor, eski evleri izliyor ve gülüyoruz. Ankara'nın eski semtlerinde eski evleri fotoğraflayabilmek için çektiğimiz sıkıntıları, bir örnek çirkin restorasyonlarla oyuncak edilmiş mahalleleri, iyi korunmuş bir eski yapı görünce çocuk gibi sevinmelerimizi konuşuyor ve uzun süre Kale civarına gitmemeye karar veriyoruz. Burada mahalle bakkalının dükkanı bile tarih kokuyor. Nitekim birazdan karşımıza Bim Market çıkacak, yerleştiği binayı görünce bir kez daha gülüyoruz Ankara'daki halimize:


Sonunda Tophane Parkı'na geliyoruz ve kapıdan girer girmez Saat Kulesi tüm ihtişamıyla karşımıza dikiliyor.


Saat Kulesi'ni ilk yaptıran Sultan Abdülaziz, lakin ilk kule zamanla yıkılıyor. 1904 yılında yeniden yapılmaya başlanıyor ve II.Abdülhamit'in tahta çıkışı şerefine 1905'de hizmete giriyor. 6 katlı ve 65 metre uzunluğunda olduğunu öğreniyor, "Sana bugün bir tepeden baktım artık yeşil olmayan Bursa" demek için seyir teraslarına yöneliyoruz. 



Şehirleri ve yeşili katletmekte rakip tanımıyoruz vesselam. En azından bu şehirde yukardan bakınca güneş enerjisi panelleri görünmüyor diyerek avunuyor ve Osmanlı'nın kurucularına bir selam çakmaya gidiyoruz. 

Tophane Parkı'nın girişinde sağlı sollu Osman ve Orhan Gazi'nin türbeleri yer alıyor. Osman Gazi ölünce önce Söğüt'te defnediliyor daha sonra naaşı oğlu Orhan Bey tarafından Bursa'ya, "Gümüşlü Kubbe" denilen bu türbeye naklediliyor. Türbe kubbesi güneşte parladığı için bu adı alan eski bir Bizans şapeli, daha sonra depremde hasar görünce Sultan Abdülaziz tarafından yeniden yaptırılıyor. 


Babadan sonra oğulun, Orhan Gazi'nin türbesini ziyaret ediyoruz. Bu türbe Aya Elia Manastırı'ndaki kilisenin yerine yaptırılmış, zeminde kullanılan bazı mozaikler de bunu belgeliyor zaten. Bu türbe de yine depremde yıkılıyor ve Abdülaziz tarafından yeniden inşa ettiriliyor. 



Tophane Parkı'ndan çıkıp yan taraftaki Sümbüllü Bahçe Konağı'na yöneliyoruz, niyetimiz bir kahve içip biraz dinlenmek.





Lakin hemen hemen tüm masalar boş olmasına rağmen "saat 11'den önce kahve servisimiz yok, sadece kahvaltı" diye geri çevriliyoruz asık suratlı bir garson tarafından (pardon tenzil-i rütbe yapmayım şef garson olabilir kendisi). Aç olsak bile böyle bir karşılamadan sonra orada bir şey yiyip içmeyeceğimiz malum, manzaraya şöyle bir göz atıyor çıkıyoruz.



Yokuş aşağı Heykel'e doğru iniyoruz yine catwalk adımlarıyla, sağ yanımızda Bursa surları var:



Biraz önce üstünde olduğumuz bölgenin şimdi alt tarafına iniyoruz, Bursa doğumlu çizer Cemal Nadir'in kahramanlarından rölyefler yapılmış, görüntülüyoruz:



Sümbüllü Bahçe Konağında içemediğimiz kahveyi içecek güzel bir mekan arıyoruz, lakin günlerden Pazar ve saat çok erken, üstüne üstlük bir de Zafer Bayramı nedeniyle resmi tatil. Şehir adeta ıssız, öyle ki akşam kalabalığında gezdiğimiz yerleri bu ıssız haliyle günışığında neredeyse tanıyamıyoruz. Sonunda Apolyont Han'a giriyor ve açık cafelerden birine oturup hemen bir kahve istiyoruz. Handa camekan içinde bir landon sergileniyor. 18. yüzyıl yapımı Hancı Halil Ağa'nın landonu:


Kahve sonrası civarda dolaşıyor, ara sokakları keşfediyoruz, çoğu dükkanın kepenkleri kapalı:


Dönüş vakti yaklaşıyor, karnımız acıkıyor, bir ümit Mavi Dükkan'ı tekrar deniyoruz ve yine başaramıyoruz. Henüz döner hazır değil. Bursa'dan doğru dürüst bir İskender yemeden dönmek de varmış kaderde :) Çiçek Izgara'ya gidiyoruz, vakit henüz erken, mekan boş, terasa yerleşiyoruz havuz başına. Kocaman bir atkestanesi-ki kendileri velinimetimdir, bilen bilir-ağacına bakarak sonunda İskender olmasa da bir benzeri olan nefis bir "pideli et" yiyoruz. Üstüne bir kahve daha lüpletip kalan son zamanımızı değerlendirmek için Ulu Cami'ye yöneliyoruz.


Yıldırım Bayezid tarafından 14. yüzyılın sonlarında yaptırılan Ulu Cami 20 kubbesi, sonradan eklenen iki minaresi ve kunt yapısıyla gerçekten kocaman bir cami. Kadraja sığdırmak çok zor:



Kapıdan birer örtü alıp içeri giriyoruz. Bursa'da camilere girmek için insanı-daha doğrusu kadınları-adeta teşvik ediyorlar. Ankara'da Hacıbayram Camii'ni ziyaret için görevliyle yaşadığımız sıkıntıları, başka bir camide, arkadaşımızın annesinin mevlütünde bulunduğumuz yere gelen erkekler tarafından adeta kovulduğumuzu hatırlayınca bu çok rahatlatıcı geliyor, sanki camiler sadece erkeklere mahsus. Benzer bir hoş durumu da Tirilye'de yaşamıştık, Fatih Camii'nin içini görmek istedik ama örtümüz yoktu, kapıdaki-imam olduğunu düşündüğümüz-kişi "girin görün, çekinmeyin" diyerek kolaylık sağlamıştı. Bir de keşke girişlerde İstanbul'daki çoğu camide olduğu gibi galoş adeti olsa, hem kolaylık, hem de ayak kokusunu önleme ve temizlik bakımından hijyenik. 


Söylentiye göre camiin yapımında sonradan Karagöz olarak ünlenen ve işçileri sürekli güldürerek çalışmalarını engellediği için Yıldırım Bayezid tarafından öldürtülen Kambur Bali Çelebi ile  Hacı İvaz (Hacivat) da çalışmış. Rivayetin farklı çeşitlemeleri de mevcut. Ayrıca "Mevlüd"ün yazarı Süleyman Çelebi ömür boyu Ulu Cami'de imamlık yapmış. 

Otobüs vaktimiz yaklaştığı için uzun uzun gezip inceleyemiyoruz camii, daha çantalarımızı almak için otele gideceğiz. Son olarak biniyoruz Muradiye dolmuşuna, çantalarımızı sırtlanıyor, terminal otobüsüne yerleşiyor ve bizi Eskişehir'de tren garına götürecek olan otobüsümüze biniyoruz. Bursa'yı sevdik; canlı, tarih kokan, gecesi gündüzü hareketli, insanları birbirine karşı hoşgörülü bir şehir. Belli mi olur, belki yine geliriz...

3. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ (VOLUME 3)

Tirilye'den güzel anılarla dönüyoruz Bursa'ya ve metrodan alıştığımız üzere Şehreküstü istasyonunda inip kalabalığa karışıyoruz. Bu istasyonun duvarlarında çok güzel çini ve mozaik panolar var:


Bir-iki ufak hatıra eşyası alışverişi yaptığımız mağazadaki genç satıcı Irgandı Köprüsü'ne gitmek istediğimizi duyunca yaya olarak gitmemizi önerip yol tarifi yapıyor. Böylece vasıtaya binmekten vazgeçiyor ve hakikaten kısa sayılacak bir yolun sonunda köprüye ulaşıyoruz.




Osmangazi ile Yıldırım ilçelerini birbirine bağlayan, Gökdere üzerindeki Irgandı Köprüsü 1442 yılında Irgandılı Ali'nin oğlu Hacı Muslihiddin tarafından inşa ettirilmiş. Üzerindeki dükkanlar ile dünyadaki ilk arastalı köprü olma özelliği taşıyor. 19. yüzyılda depremde zarar gören, Kurtuluş Savaşı'nda Yunanlılar tarafından bombalanan köprü 1949 yılında dükkansız olarak onarılmış. 2003 yılında Osmangazi Belediyesi tarafından aslına uygun bir şekilde restore edilen köprünün üzerindeki dükkanlarda geleneksel el sanatları çalışmaları yapılıyor. Dünyadaki dört arastalı köprüden biri ve ilki olan köprü yeşil ağaçların arasında parlak sarı rengiyle çok dikkat çekici ve göze hitap eden bir görünüme sahip, benim gönlümü de ilk bakışta çeliyor. Köprü üstündeki dükkanlardan köprüyü temsil eden el yapımı minyatürlü ayraçlar ve çini bir kolye satın alıp ayaklardan birindeki cafede yorgunluk atıyoruz. Sonra da Yeşil Türbe'yi ziyaret için yola koyuluyoruz. 


Türbenin etrafı karınca gibi insan kaynıyor, çoğu Arap turist. O kadar kalabalık ki türbeyi dışardan fotoğraflamak mümkün değil, yukarıdaki görüntüyü netten kopyaladım, idare edin artık. 


Çelebi Mehmet türbeyi yaptırdıktan 40 gün sonra vefat ediyor ve buraya defnediliyor. Türbede Çelebi Mehmet'inkiyle birlikte kızları, oğulları ve dadısına ait 8 sanduka bulunuyor. Türbeyi ziyaret ediyor, kalabalıktan Yeşil Camie girmekten vazgeçiyor, yan taraftaki hediyelik eşya dükkanlarında şöyle bir dolaşıp hiçbir şey almadan çıkıyoruz. Niyetimiz Çekirge'ye gidip Hüsnügüzel'de Nazım Hikmet'in Bursa Hapishanesinde yatarken karısı Piraye ile buluştuğu Servinaz otelini ve kaplıcalarını görmek. Bir taksiye biniyoruz ve galiba taksi bizi biraz fazladan dolaştırıyor, günahı boynuna. Hüsnügüzel'e yakın bir yerde iniyor ve önce Murat Hüdavendigar türbesini ve camiini ziyaret ediyoruz.



Ve bu da Hüdavendigar Türbesi'nin yanındaki semte ismini veren Çekirge Sultan'ın mezarı. Öyküsünü merak ediyorsanız buraya bir TIK lütfen:


Türbenin önüne lokma arabası parketmiş, İzmir'deki gibi bir merhumun hayrına lokma dağıtıyor. Bir küçük kase de bize uzatıyorlar, hemen lüpletiyoruz :)


Camii ve türbe ziyaretlerini bitirip şehre bir de kuşbakışı bakıyoruz. Fotoğrafta görülen pembemsi dumanın esrarını çözemedik, önce bulut sandığımız şeyin bir yangından kaynaklandığını tahmin ediyoruz ama sebebini öğrenemiyoruz.


Sonra sıra Hüsnügüzel'e geliyor. Biraz heyecan yapıyoruz, ne de olsa koca Nazım'ın izi var buralarda. Şair Bursa Hapishanesinde yatarken karısı Piraye zaman zaman gelip Hüsnügüzel'deki Servinaz kaplıca otelinde kalır ve bahçesindeki havuzun başında Nazım Hikmet ile buluşurmuş. Otel civarı şu anda harap durumda, metruk yerlerden biraz ürkerek geçiyor ve sözkonusu bahçeye ve havuza ulaşıyoruz:





Hüsnügüzel'den ayrılırken bindiğimiz dolmuşun genç sürücüsü bize ertesi gün Terminal'e nasıl ulaşacağımız konusunda tüyolar veriyor, otobüslerin numaralarını ve geçeceği durakları söylüyor, sempatik bir genç, inene kadar Bursa, onun memleketi İzmir ve bizim memleket Ankara üstüne sohbet ediyoruz. Dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına gelen tilki gibi yine Heykel'de iniyoruz dolmuştan. Sırada Kozahan ve aç karnımızı doyurmak var. Önce alışveriş diyor, eşarp ve fular cenneti Kozahan'a dalıyoruz. 


Alışveriş bitiyor, hava kararıyor ve acıktığımızı hissediyoruz, lakin biraz gecikmişiz. İskenderci Mavi Dükkan'ı deniyoruz bir umut ama heyhat yine muvaffak olamıyoruz, bu defa kapalı. Sonunda yorulup ilk bulduğumuz mekana giriyor ve İskender'in anavatanında bugüne kadar yediğimiz en kötü, en sıradan İskender'i yiyoruz. Bari hayal kırıklığına uğrayan midemiz bayram etsin diyerek Kafkas Şekerleme'ye uğrayıp karyokayla ödüllendiriyoruz ve artık ayaklarımız bizi taşımaz hale gelince Muradiye dolmuşlarının peronunda alıyoruz soluğu. Son bir gayretle otele çıkan yokuşu tırmanıyor ve Bursa'daki son gecemizi geçirmek için yataklara seriliyoruz.

Bursa'ya veda yazısında görüşmek üzere...

1 Eylül 2015 Salı

3. GELENEKSEL BACISAL SEYAHAT ETKİNLİĞİ (VOLUME 2)

Bursa'daki 2. günümüzde yorgunluktan çok iyi uyuyamamıza rağmen erkenden açıyoruz gözümüzü. Kahvaltımızı edip artık iyice aşina olduğumuz metro durağına doğru yola koyuluyoruz. Bugünkü programımızın ilk yarısında Mudanya ve Trilye var. 


Kaldığımız otel öyle dik bir yokuşun tepesinde ki aşağı inerken adeta catwalk yürüyüşü yapıyor, böylece kendimizi manken gibi hissedip aşırı mutlu oluyoruz :) Metro istasyonuna giderken stadyumun önünden geçiliyor, bu itibarla hızla Bursaspor taraftarlığına geçiş yapıyoruz:


Metroda yardımcı olan çok sağolsunlar, bizi 1 no'lu Emek metrosuna yönlendirip Organize Sanayi istasyonunda inerek Mudanya minibüslerine binmemizi öneriyorlar. Söz dinliyor, gelen metroya yerleşip Organize Sanayi'de iniyor ve hemen yan taraftaki minibüs durağından Mudanya minibüsüne geçiyoruz. Aşağı yukarı 20-25 dakika içinde Mudanya şehir merkezindeyiz. Gözümüz deniz arıyor ama görmüyoruz. Her zamanki gibi dersimize çalışıp gelmişiz ve Mütareke Müzesi ile Giritli Mahallesi'ni görmek niyetindeyiz. Arkasında deniz olduğunu tahmin ettiğimiz tahta perdeler boyunca yürüyor ve karşımızdan gelen gençlere adres soruyoruz. Daha onlar ağzını açmadan hemen geride oturan bir kadın söze giriyor, "Dahacık ilerde, gel guzum gel ben sizi götüreyim" diyor. Zaten 200 metre ötede görünen beyaz binanın aradığımız müze olduğunu anlıyor ve gerek olmadığını, zahmet etmemesini söylüyoruz ama teyze pek arkadaş canlısı, takılıyor peşimize ve bir saniye susmadan müzeye ulaşana kadar tüm hayat öyküsünü detaylarıyla anlatıyor. Kızkardeşle çaktırmadan birbirimize bakıyor ve tüm Mudanya'yı teyzenin rehberliğiyle dolaşıp kulağımızdan eskiyeceğimizi düşünüyoruz. Biz müzeye ulaşana kadar teyze çoktan ablaya dönüşmüş, kocasının içkiciliğinden damadının paragözlüğüne kadar tüm aile sırlarını öğrenmişiz bile. Müzenin kapısından girip biz müzekartlarımızı gösterirken teyze bizi Allah'a emanet edip gidiyor neyse ki. Derin bir "oh" çekip müzeyi gezmeye başlıyoruz. 



Müze binası ve mütarekeyi imzalayan İsmet İnönü, Birleşik Krallığı temsilen General Harrington, Fransa'yı temsilen General Charpy ve İtalya'yı temsilen General Mombelli'yi gösteren canlandırma.

Müze ziyaretimiz sonrası tahta perdelerin bitiminde sonunda denizi görüyoruz. Müzedeki görevlilerden öğrendiğimiz kadarıyla deniz kirli, girilmiyor ve kapalı olan bölümde de uzun zamandır devam eden çalışmalar var.



Denizin kirli olduğunun söylenmesine rağmen karabataklar dışında koltukaltlarına yükselen bir mesafede suya girmiş sohbet eden haşemalı iki kadınla, biraz daha ötede göbekleri yere değmek üzere olan iki yaşlı amcayı görüyoruz denizin içinde, başka da  kimseler yok, kıyıda balık tutan birkaç kişiyi saymazsak.


 Foto: Kızkardeş (nam-ı diğer Madeni Cesaret)

Bir miktar deniz havası aldıktan sonra hemen Mütareke Meydanı'nın devamındaki Giritli Mahallesi (şimdiki adıyla Halitpaşa Mahallesi)ne dalıyoruz. Mahallenin planı Piçiretu isimli bir İtalyan mühendis tarafından yapılmış. Eskiden camiin doğusunda Türkler, batısında Rumlar otururmuş. Mütareke sonrası Rumlar Yunanistan'a gidince onlardan boşalan evlere Girit'ten gelen Türkler yerleştirilmiş. Evler hala çok güzel ve pek çoğu bakımlı. 








Evleri incelemekten boynumuz tutulmuş ve güneşten beynimiz yanmış olduğu için depoyu doldurmak amacıyla kıyıdaki bir cafeye oturup kahve ve soda ısmarlıyoruz. İşletmeci mi, görevli mi olduğunu anlamadığımız bir şahıs siparişlerimizi bezgin bir edayla getirip masaya bırakıyor. Müşteriden bıktı desek ortalıkta neredeyse in cin top oynuyor. Kahvemizi içip kalkıyor, mahallede biraz daha dolaşıyoruz. Niyetimiz Tahir Paşa Konağını da ziyaret etmek ama itiraf etmek gerekirse ikimiz de pek sevmedik şehri, vazgeçiyor ve Trilye'ye gitmeye karar veriyoruz. Dolmuşa binmeden önce eski bir Rum kilisesinden restore edilen Uğur Mumcu Kültür Merkezi'nin arkasında gördüğümüz duvar yazısı yüzümüzü güldürüyor:


Trilye dolmuşunu uzun süre bekliyor ve sıkılıyoruz, ayrıca çok sıcak ve hayli yorgunuz. Derken dolmuş ufukta görünüyor ve ne yazık ki tıklım tıklım dolu. Çaresiz biniyor ve az sonra ineceklerini ve yerlerini bize bırakacaklarını söyleyen iki kadının yanında ayakta dikiliyoruz. Araçta herkes kendi aleminde, bir kısmı sohbette, bir kısmı uyukluyor, yeri gelmişken toplu taşım araçlarında en rahat ve kolay uyuyabilen insan türü sanırım Bursa'da. Bindiğim her tür taşıtta oturur oturmaz uyuyan ve ineceği durakta otomatikman uyanan insanlara rast geldim.  Ezelden ebede uyku zorluğu çeken bir insan olarak doğrusu çok imrendim. Her neyse biz düşmemek için koltuğun kenarlarını sıkı sıkı kavrayıp ayakta iki kadının inmesini beklerken az ilerden bir başka kadın bindi ve biner binmez "ay çok kalabalık, ay ayakta mı gideceğim" diye isyan etti. Şöfor "isterseniz ayaktakiler inin, yeni bir dolmuş çağırayım" deyince de ilk önce yine o itiraz etti, "benim eve gitmem lazım, devam edin, devam" dedi ve şoförün bir başka durakta binmeye çalışan 2 yolcuyu "nereye sığdıracaksın" diyerek almasını engelledi. Çok geçmedi bu defa yaşlıca bir adam durdurdu aracı, kadın onu tanıyordu galiba, buyur etti. İkisi sohbete başladılar, sohbetin ana konusu gençlerin ve kadınların (niyeyse kadınların) yaşlılara yer vermemesi idi. Derken bize yerini verecek olan kadınlar indi ve biz de oturduk. Oturduğumuz an olay çıktı. Diğer kadın kalkmamızı ve yerimizi ayakları ağrıyan yaşlı adama vermemizi emretti. Araçta bizden daha genç bir sürü erkek ve genç insan varken neden bizi kaldırmak istediğini sorduğumuzda da edepsizleşip bağırıp çağırmaya başladı, vay efendim onlar önceden oturuyormuş, biz yeni oturmuşuz, oturmamalıymışız. Biz muhatap olmak istemedikçe o konuşmaya devam etti, sonunda inen oldu da ikisi de oturup sustular. O sırada Trilye'ye gelmiştik. Sinirimiz bozmaya değmez dedik ve dolmuştan indiğimiz anda meseleyi yok sayıp kendimizi Trilye sokaklarına saldık.


Tirilye Orhan Bey zamanında Osmanlı topraklarına katılmış ve yerel halka hiç dokunulmamış. Mübadele sonrası göçle halk yer değiştirmiş, beldede artık Rum nüfus yaşamıyor ama Rumlardan kalma pek çok eser var. İsminin anlamı hakkında rivayet muhtelif, MS 376'da İznik konsülü tarafından aforoz edilen üç papazın buraya yerleşmesinden dolayı "Üç aziz" anlamına gelen "Triilee" dendiği de söyleniyor, barbunya balığı anlamına gelen "Trigleia"dan geldiği de. 60'lı yılların başında adı "Zeytinbağı" olarak değişmiş ama sonraları tekrar Tirilye'ye dönmüş. Kentin bende anısı büyük. İlk ve bugüne kadar tek gelişim 5 yaşındayken. Halam hükümet tabibi olarak Tirilye'ye atanmış, biz de onu ziyarete gelmiştik. O küçük yaşıma rağmen bende çok iz bırakmış ki gezdiğim sokaklar hiç yabancı gelmedi, hatta halamın yaşadığı sokağı bile şıp diye buldum, üstelik onaylattım. Oradaki bir dükkanda çalışan kadına sorduğumda tanıdı, attığını düşündüm ama adını ve özelliklerini söyleyince emin oldum, kaldığı evin de kendi evi olduğunu söyledi. Hani şu hep Tirilye tanıtımlarında görülen çatal sokakta, yeşile boyalı bir ev, önüne gidip anılarımı canlandırdım. Halamın bebeğime ördüğü pantolon ceket takımı, "boynuma sarılıp öpmezsem vermeyeceğim" deyişini, utangaçlığımdan bunu yapamadığımı, örgü takımı almadan eve döndüğümüz için yaşadığım üzüntüyü ve eve gidip valiz açıldığında içinden çıktığında ne kadar sevindiğimi hatırladım. 


Ev bu binanın arkasındaki sokakta idi, yenilenmiş olarak hala duruyor. Ne mutlu ki Tirilye korunan yörelerden, yoksa bunca yıl sonra o ahşap evi bulabilmek neredeyse imkansızdı.


Taş Mektep; 1909'a tarihlenen bu binada Kıbrıs eski cumhurbaşkanı Makarios da eğitim görmüş. Bina sonraları-1924 yılında-öksüz ve yetim çocuklar için "Darüleytam"a çevrilmiş. Günümüzde ise görüldüğü üzere harap halde. 


Taş Mektebin yanındaki bu evin camına asılan kağıtta "Perili Ev" yazıyor, kağıdın içeriği ise şöyle :)


Sokaklarda dolaşmaya devam ediyoruz, karşımıza güzel, beyaz bir bina çıkıyor, eski postane binası imiş.


Alttaki dükkanın camında şehrin görülecek yerlerinin krokisini gösteren ve binanın tarihçesini içeren bilgiler asılı. Ateşböceği Ercan burada doğmuş, babası da postacı olarak bu binada çalışmış.


Krokide, "şu an burdasınız" yazan binanın sol üstünde görünen bina "Dündar Evi" adıyla anılan eski bir kilise. Mübadele sonrası Rumların gitmesiyle özel mülkiyete dönüşüp ev olarak kullanılmaya başlanmış, şu anda metruk ve harap durumda:


Yakındaki bir başka eski kilise ise "Kemerli Kilise", 18. yüzyıla tarihlendirilen kilise de harap durumda ve adını içinde bulun ve karşı binalara uzanan kemerlerinden alıyor:



Şehrin sokaklarında dolaşmaya devam ediyoruz, karşımıza yine eski bir kiliseden bozma Fatih Camii çıkıyor:



Sokaklar ve evler çok güzel, kimi botokslanıp yenilenmiş, kimi estetik cerrahlara ve güzellik salonlarına yüz vermemiş doğal halleriyle yaşlanmayı seçmişler, birbirlerine yaslanmış dostca yaşayıp gidiyorlar:





O kadar çok dolaşıyoruz ki yoruluyor, terliyor ve acıkıyoruz. Daha sonra devam etmek üzere sahile iniyor ve rastgele "Tirilye Balık Restaurant" yazan mekanı seçip giriyoruz:



Balık yerine başka deniz ürünleri seçiyoruz ve kalamar, ahtapot, balık simiti ile Saganaki denen peynirden yapılma bir Rum mezesi ısmarlıyoruz. Saganaki adı bize peynirin atalarının Japonya'dan göç etmiş olduğunu düşündürüyor ve servis yapıldığında kendisini "Koniçiva Ancinsan, hai wakarimasu" diye karşılıyoruz, peynir bize bön bön bakıyor, Shogun seyretmediği belli:) Yemeğimizi bitirmek üzereyken arkadan biri ismimi sesleniyor, hayretle dönüp bakıyorum. Önce bir an şaşalıyorum, günün sürprizi oluyor bu. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek karşılaşma Tirilye'de gerçekleşiyor, seslenen kişi blog arkadaşım çok sevgili Natali, yani Baykuş Gözüyle. Kısacık da olsa görüşmenin mutluluğuyla keyfim katlanıyor ve yemek sonrası beldeyi gezmeye kaldığımız yerden devam ediyoruz. 




3 Fotoğraf: Kızkardeş, nam-ı diğer Madeni Cesaret


Dışı ilginç ve süslü hediyelik eşya mağazasına giriyor ama zevkimize hitap eden bir şey bulamıyoruz, birer magnet alıp çıkıyoruz.

Ara ara karşımıza hoş, eğlenceli ve zarif sürprizler çıkıyor:



Fotoğraf: Kızkardeş

Fotoğraf: Kızkardeş


Şehrin genel panoramasına karşı selfielerimizi de çekip son olarak plaj yöneliyoruz, bu yönelme biraz terapi amaçlı :) 5 yaşımdan kalma, o yıllarda kendisinin de yaşı küçük olan ve tabip olan halamla birlikte kalan bir diğer halam arkadaşlarıyla birlikte beni alarak plaja götürmüştü. Ben sahilde kum-taş, Allah ne verdiyse oynar ve keyiflenirken birden havalandığımı hissettim. birkaç kol ve gökyüzünden başka bir şey görmeden denize doğru götürüldüm ve tüm haykırışlarıma rağmen defalarca batırılıp çıkarıldım. Niyet iyiydi muhtemelen, böylece ben denize alışacak ve kolayca yüzme öğrenecektim lakin akibet böyle olmadı. Ben o boğulma korkusuyla yaşadığım travmayı hala üzerimden atamadım, itiraf.com tadında yazacak olursam hala yüzme bilmiyorum ve denize girmek bende hala korkuya sebep olur. Kızkardeş dedi ki haydi gidelim, o korkun geçer. Gittik, baktık, döndük. Antalya'ya gidince bir travma atlatma tecrübesi yaşayalım bakalım :)

Vakit ikindiye yaklaşırken bizi Bursa'ya götürecek dolmuşa binmiş ve bu güzel beldeye veda ediyorduk. Gün bitmedi tabii ki, o da bir dahaki yazıya. Burayı okuyorsanız sabrınızdan dolayı kutlarım :)