20 Eylül 2014 Cumartesi

KİTAP MEYDAN OKUMASI (6)

İyi gidiyoruz iyi, 6. güne geliverdik bile. Günün sorusu şu:

6. gün: Seni hüzünlendiren bir kitap:

Geçen yıl okumuştum sanırım, Sivas'ta,  Madımak yangınında kaybettiğimiz şair Behçet Aysan'ın kızı Eren Aysan'ın derlediği "Bir Eflatun Ölüm"ü. 


Okurken hüzünlerden hüzün beğeniyorsunuz da, kitabı hazırlarken şairin kızının duyduğu hüznü tasavvur bile edemiyorsunuz.

"Giderken kazağını unutma sakın
Ölüler de üşür, ölüler de
Son konuşmamız bu
Güz geldi, düştü yaprak..."
"kozalak yaktım ben de
sessizlikte-
ömrümün kozalaklarını
küllere sıvanmış
baştan başa dolaşıp
ağrıyan ormanı.
yağmur dindi sevgilim bak dinle
her şey dindi, acıysa dinmemiş halde."

Anısına saygıyla...


19 Eylül 2014 Cuma

KİTAP MEYDAN OKUMASI (5)

Ve 5. güüüün :) Sorumuz şudur:

5. gün: Seni mutlu eden bir kitap

Normalde okumaktan zevk aldığım tüm kitaplar beni mutlu eder ama illa birini seçmem gerekiyorsa çocukluğuma dönmem gerekiyor. Çocukluk dediğime bakmayın, 10 yaşında küçük bir kızken elime aldığım bu kitabı hayatımın çeşitli dönemlerinde dönüp dönüp okumuşluğum vardır, hala da ara ara kitaplıktan çekip karıştırırım. Hangi kitap mı, aşağıda:

Jean Webster'in yazdığı "Leylek Dede"yi ne zaman okusam yüzümde bir gülümseme hasıl olur. Kitabı ailece çıktığımız bir yaz tatilinde bizimle birlikte gelen kuzenim, Amasra çarşısındaki tozlu, küçük bir kitapçıdan alıp hediye etmişti bana. Pansiyona döner dönmez okumaya başlamış ve öyle sevmiştim ki o gün denize girmekten bile vazgeçmiştim. Yetimler yurdunda kalan ve zengin bir adam tarafından vasiliği üstlenildikten sonra koleje gönderilen Judy Abbott'un yaşam öyküsü anlatılır kitapta. Judy'nin ağzından günlükler şeklinde yazılmış roman çok akıcı ve eğlenceli, bilhassa yeni yetme genç kızların seveceği türden bir kitaptır. Okuduğum zaman verdiği mutluluğun yanı sıra bana Amasra'yı anımsatır, denizin kokusunu getirir, o güzel tatile ve çocukluğuma geri götürür. Şu anda evimden ve kitaplığımdan uzak olduğum için fotoğrafı benim gibi "Leylek Dede"yi çok seven ve kahramanın adını kendine blog adı olarak seçen "Hakiki Muhabbet/Judy Abbott"un sayfasından yürüttüm, beni hoşgöreceğinden eminim.

Kitap zaman içinde farklı isimlerle de yayınlanmış, "Örümcek Dede", "Uzun Bacaklı Baba" gibi, ayrıca sinema ve çizgi filmi yapılmış. Bir-iki yıl önce hem "Uzun Bacaklı Baba" isimli yeni bir baskıyı hem de aynı yazarın bir önceki kitabın kahramanı Judy'nin yakın arkadaşı Sally McBride'ın öyküsünü anlattığı "Sevgili Düşmanım" isimli kitabını da edinip okumuş ve kitaplığa konuşlandırmış bulunuyorum.


Peki sizi mutlu eden kitap hangisi?

18 Eylül 2014 Perşembe

AZ BİRAZ HÜZÜN VE KİTAP MEYDAN OKUMASI (4)


Şu yukarıda gördüğünüz blok apartmanın 16 numaralı dairesi ilkokuldan itibaren çocukluğuma, ergenliğime ve ilk gençliğime evsahipliği yapmıştır. Apartmana girip 3. kata çıktığınızda merdivenin hemen başındaki kapı bizimkiydi. Ayrılalı çok yıllar olmuştu ama kalbim hala oradaydı. Önünden her geçişte çocukluğuma bir selam yollar, orada geçirdiğim güzel günleri yadederdim. Bugün bir nedenle gittiğim Yenimahalle'de yıkılmaya başladığını görünce içime bir hüzün gelip oturdu. Yıkılacağını biliyordum ama o kalabalık apartmanı böyle kimsesiz, pencereleri kapıları sökülmüş görünce fena oldum. O duvarların içine, merdiven altlarına, balkonlara, bahçelere ayak izlerim, kahkahalarım, gözyaşlarım, sevinçlerim, acılarım sinmişti, hepsi yerle bir olacak çok yakında. Hani "Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür" der ya şarkı, artık içinde yaşamasak da o ev bizim evimizdi, yoldan geçerken görmek bile mutlu ederdi, artık yerinde yeller esecek, kimbilir nasıl bir heyula yükselecek. 

Hafızamda renkli bir film karesi gibi kayıtlıdır. Yaşdaşlarım hatırlarlar, Türk filmlerinin siyah-beyaz olduğu yıllarda Zeki Müren'in başrolde olduğu yapımlarda mutlaka renkli birkaç sahne olurdu. Film siyah-beyaz akarken birden gösterişli, rengarenk bir sahne çıkıverirdi karşımıza. Ben de bu evlerin kurasını çekmek için ailemle geldiğim günü öyle hatırlıyorum. 5 yaşındaydım, anneannemin evi Hatıp çayı taşkınında yıkılmış, o zamanki hükümet evleri sele gidenler için bu evleri yaptırıp düşük faiz ve uzun vadelerle satışa sunmuştu. Bunun gibi 4 blok vardı, anneannemin evi-ki o da yakında yıkılacak-bir başka blokta idi, biz bir süre birlikte oturmuş, sonra yukarıdaki bloğa kiracı olarak taşınmıştık. Kura çekimi için sanırım bu blogun arkasında toplanılmıştı. Etraf göz alabildiğine yemyeşil kırlıktı. İlkbahar olsa gerek, gelincikler, papatyalar deli gibi açmıştı, ben arpa ambarına düşmüş aç tavuk misali o çiçekten o çiçeğe saldırmıştım. Çılgıncasına eğlendiğimi ve çok mutlu olduğumu hatırlıyorum, o günü hiç unutamadım zaten. Çok geçmedi taşındık, anneannemle geçen 1,5 yıl ve arada bir başka sokaktaki minik bir evde geçen bir yıldan sonra fotoğraftaki evimize yerleşmiştik, ilkokul birinci sınıfın yaz tatiliydi. Sitenin etrafı bir cennetti, bomboş arazinin ucu Atatürk Orman Çiftliğine uzanıyordu. Baharda yeni yeşermiş ekin tarlalarının arasından çiftliğe yürür piknik yapardık. Ya da Zehranın teyzenin eteğine yapışır onun önderliğinde yenebilir otları toplardık. 24 daireli bir bloktu ve çocuklar için ideal bir mekandı. Önde, arkada, yanlarda yer alan bahçeler, merdiven altları ve sahanlıkları, upuzun balkonlar, hatta arka bahçede yer alan trafonun önündeki beton çıkma oyun yerimizdi. Oralara sığmazsak blokların gerisinde yer alan şantiyeyi çevreleyen dikenli telleri aralar çekirge avlar, çiçek toplardık. Yandaki arsa yakantop mekanımız, kırlar çift ip atlama alanımızdı. Sonra daha büyük bir eğlence geldi, hemen bloğun yanına bir açık hava sineması açıldı. İlk yıl yanlış hesapla alçak tutulan duvarlar arsaya kilimleri serip çekirdek çitleyerek yaz boyu bedava sinema seyretmemizi sağladı. İkinci yıl işletme sahibi ayılıp branda gerdi ama ne gam, ister içeri girip izledik, olmadı arsaya oturup sesini dinledik. Ne konserler, ne sihirbaz-hokkabaz gösterileri, ne siyasi parti propogandaları izledik o sinemada saymakla bitmez. 24 daireli bu blokta komşuluklar sıcak, dostluklar vefalı, çocukluk sefalı idi. Yazları ortak balkona açılan daire kapıları kapanmaz, kışın mecburen kapatıldığında ise anahtarlar kapının üstünde bırakılırdı. Komşu teyzeler ortak annelerimiz, komşu çocukları ortak evlatlardı.

 

Biraz daha büyüyüp genç kız olmaya yüz tutunca balkonlarda oynanan evcilikler, merdiven sahanlıklarındaki "bir-ki-üç buçuk"lu top oyunları, beton alanlara çizilen seksekler gözden düşmüş girişteki merdivenin çiçekliğine oturup ilk kalp çarpıntılarını paylaşmaya, mahalle dedikoduları yapmaya başlamıştık. Ilık yaz akşamları bahçede istop oynuyor, balkonlarda İl Radyosu'ndan istek programları dinliyor, ikindi üstleri 5. durağa piyasa yapmaya çıkıyorduk. Hayat bize güzeldi, Yenimahalle orada yaşayan herkese.


Çok sürmez, bina tamamen yıkılır, belki Müyesser Teyzenin mahalle çocuklarıyla birlikte diktiği kavak ağacını da keserler. Zaten Müyesser teyze de bu dünyadan gideli çok zaman oldu, yetmedi, oğluyla gelinini, sevgili Şefika ablamla İhsan amcamı da yanına çağırdı. Annem de yok artık zaten. Kimbilir belki orada toplanmış yine apartmandakileri çekiştirip kebapçıdan ısmarladıkları dönerleri yiyorlardır. Zalimsin be hayat, durduğun yerde durmuyorsun, yokolup gidiyor herkes, her şey.

Haydi şu kitap meydan okumasının 4. sorusunu da cevaplayım da gidip biraz daha hüzünleneyim...

4. gün: En sevdiğin serinin en sevdiğin kitabı:

Dün bahsetmiştim en sevdiğim seri Alev Alatlı'nın "Orda Kimse Var mı?" serisi idi, serinin içinde en sevdiğim kitapsa "Valla Kurda Yedirdin Beni" olmuştu. Kitaplığımdan uzaktayım, o nedenle birkaç satır yazamıyorum, merak ediyorsanız okuyun diyorum ve kaçıyorum...

17 Eylül 2014 Çarşamba

SERGİ VE KİTAP MEYDAN OKUMASI (3)

Derken 3. güne geldik, soru şu:

3. gün: En sevdiğin kitap serisi:

20 yılı yoksa da 15 yılı rahat vardır, evin hemen arka sokağında pazar kuruluyordu o sıralar. Sonbahar olsa gerek, marullar, turplar tezgahlara dizilmeye başlamıştı. Gözüme kestirdiğim birine yanaşıp "Marul kaça?" diye sordum ama portakal kasalarından oluşmuş tezgahın ardında, başka bir kasaya tünemiş kitap okuyan 17-18 yaşlarındaki kavruk genç duymadı bile. Onun yerine babası olduğunu düşündüğüm adam cevapladı sorumu, ben marulları alıp parasını ödeyip ayrılana kadar da kafasını kaldırmadı daldığı kitaptan. Öyle ilgimi çekmişti ki kitabın adını öğrenmeden ayrılmadım oradan, kafamı eğip bükerek okumayı başardım, "Viva La Muerte" yazıyordu kitabın üstünde, önce yabancı bir yazara ait sandım ama altında Alev Alatlı adını gördüm. O yaştaki bir genci pazar tezgahında bile kendinden geçiren kitap ne menem bir şey olabilirdi ki? Fena halde takılmıştı kafama, eve koşup elimdeki torbaları bıraktım ve dolmuşa atladığım gibi soluğu sürekli alışveriş ettiğim kitapçıda aldım. Evet, kitap mevcuttu, hemen satın alıp eve döndüm ve pazar torbalarını bile boşaltmadan okumaya başladım. Öğretim üyesi Günay Rodoplu'nun başkişisi olduğu sözde roman, ama aslında tam anlamıyla bir bilgi hazinesi idi kitap. Ve anladım ki "Viva La Muerte", "Or'da Kimse Yok mu?" isimli bir serinin ilk kitabı imiş. Yayınlanmış olan "Nuke Türkiye"yi de hemen alıp bir solukta okumuş, diğer kitaplar "Valla Kurda Yedirdin Beni" ve "Ok. Musti, Türkiye Tamamdır"ın piyasaya çıkmasını ise sabırsızlıkla beklemiştim. Geçen yılın sonlarında serinin 5. kitabı "Beyaz Türkler Küstüler" çıktı ama ne Alev Alatlı eski Alev Alatlı'ydı, ne de ben kitaptan diğerlerinden aldığım zevki almıştım. Herşeye rağmen bu seri en sevdiğim kitap serisi olmaya devam etmekte...

Yabancı kitaplarda ise bir polisiye serisi favorimdir. Lillian Jackson Brown'un kedili polisiyeleri, ne yazık ki serinin tamamı Türkçe'ye çevrilmedi.

Güncel haberlere gelirsek, dün Mimarlar Derneği'nde "20 Dolar 20 Kilo" isimli bir sergiye gittim. 1964 yılında Türkiye'den sürgün edilen ve yanlarına sadece 20 kilo eşya ve 20 Dolar para almalarına izin verilen  İstanbullu Rumların trajedilerini fotoğraf ve belgelerle anlatan bir sergi idi. Hayli dramatikti anlaşılacağı üzere. Aşağıda sergiden bazı fotoğraflar var ama öncelikle Mimarlar Derneği'nin bulunduğu binadan söz etmek istiyorum. Cinnah Caddesi 19 numarada bulunan bu bina mimar Nejat Ersin tarafından tasarlanmış ve 1957 yılında inşa edilmiş. Dubleks dairelerden oluşan yapı ilginç bir mimariye sahip:




Sergiden görüntülere gelince:













Sergi, kokteyl, sohbet derken vakit epey geç oldu ve eve  uzun bir yürüyüş yaparak döndük. Yol üstü Kuğulu Park'a uğrayıp kasıntı siyah kuğulara bir selam çakmayı da ihmal etmedik:




16 Eylül 2014 Salı

KİTAP MEYDAN OKUMASI (2)

Geldik 2. güne, bugünkü sorumuz şu:

2. gün: Üç kere ya da daha çok okuduğun kitap:

Pek çok kitabı iki ya da daha fazla kere okudum, özellikle kitap yoğunluğunun bu derece aşırı olmadığı ilk gençlik yıllarımda. Ama bir tanesi vardır ki hepsinden önemlidir benim için. Kimsenin tavsiyesi olmadan, ilk kez kendi seçimimle aldığım, bir yeni yazarın ilk kitabı idi. Bilmiyordum ki bu yazarın müptelası olacağım ve her kitabını defalarca okuyup, farklı yayınevlerinden çıkan her baskıyı edineceğim. İyi ki almış ve iyi ki okumuşum, bana insan sevmeyi öğretti: "Parasız Yatılı/Füruzan"


Kitabı defalarca okudum, her aklıma geldiğinde kitaplıktan çeker içinden rastgele bir öyküyü okur, kendimi iyi hissederim.  Öykülerden bir tanesini ise Füruzan'ın tüm öykülerine, hatta okuduğum tüm öykülere tek geçerim: "Edirne'nin Köprüleri". Rumeli'den zorunlu nedenlerle göçen bir ailenin hayata tutunma çabalarını anlatır öykü. Başkahramanı ise evin ninesi Hala Adile'dir. Keşke benim ninem olsa, keşke gerçek olsa diyebileceğiniz, yaşama ve insanlara duyduğunuz umudu, güveni arttıran yalınlıkta, dürüstlükte, sıcaklıkta, insan mı insan biridir Hala Adile. Öyle benimsemişimdir ki bayramlarda gidip elini öpmek istediğim çok olmuştur. Aşağıda öyküden kısa bir bölüm:

"Amcamın eklem yerleri genişlemiş ellerini, parmaklarındaki derin, kapanmış yara yerlerini düşünürdüm. Bayramlarda yengemin özenle hazırlayıp ütülediği ipek mendilini bir türlü katlayıp cebine koyamazdı. İpek, ağaç kabukları gibi sertleşmiş ellerine takılıp ipliklenirdi. Amcamı bayramlarda tertemiz yaparlardı yengemle ninem. Onun sanki derisine geçmiş olan ağır et kokusunu yok etmek için, tenekede ısıtılan suları arka arkaya taşırlardı gusülhaneye. Amcam o günler bazı şeyleri unutmuş gibi olurdu. Kara giyimlerini giyer, ince yakalı mintanının aklığı yorgunluğunu aydınlatırdı. İlle de o ipek mendil cebe konurdu. Bu bayramın töresiydi. O mendilse, Naciye Yengemin damatlık armağanlarından arta kalandı, diğerleri satılmıştı. Elini gidip öperdik Sabahat'la. O katı, bozulmuş elini öptüğümde, içimde büyüyen güvenle, sevgiyi taşıyamaz olurdum. Gözlerime yaşlar dolardı. Babam ölmüştü üç yıl önce ama sanırım babamı da yaşasa amcamdan daha çok sevemezdim. Yengem, "Amca demek, yarı baba demektir" derdi."

''Karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak, Edirne'nin Köprüleri'ni oku" demiş eleştirmen Fethi Naci, ben öyle yapıyorum, iyi geliyor, siz de bir deneyin bakalım...

15 Eylül 2014 Pazartesi

KİTAP MEYDAN OKUMASI (1)

Eveet, 15 Eylül itibariyle sorularımızı cevaplamaya başlıyoruz, katılan herkese kolay gele:

1. gün: Geçen sene okuduğun en iyi kitap:

Ben geçen sene derken 2013 yılını esas alıyor ve ona göre cevaplıyorum, kitapları da yerli ve yabancı olarak ikiye ayırıyorum. Okuduğum en iyi yerli kitap: "Kün/Sezgin Kaymaz"


Çok daha iyi ve edebi değeri olan kitaplar okudum belki ama "Kün" Konya ağzıyla konuşan köpek Çeto yüzünden aklımdan hiç çıkmayacak...

Ve okuduğum en iyi yabancı kitap hayatımın yazarı Isabel Allende'nin son kitabı: "Maya'nın Günlüğü".


Herzamanki gibi inanılmaz bir Güney Amerika masalı...

Evet kitapseverler, kitap meydan okumamıza siz de katılın, sorular aşağıdaki linkte:



14 Eylül 2014 Pazar

BAHÇELERDE KEREVİZ, BİZ KİTABI SEVERİZ


Görsel: Buradan

Zihnin Arka Sokakları kitaplarla ilgili bir meydan okuma başlatmış, 30 gün süreli. Her güne bir soru, ister kısa yazın, ister uzun anlatın, yeter ki katılın. Hem bugün ne yazsam derdiniz de olmaz, yazacak başka mevzunuz varsa ek olarak kitap sorunuzu da cevaplarsınız. Yarın (Pazartesi) başlıyoruz biz, bu davet hepinize, haydi sıvayın kolları, pamuk eller kütüphaneye:
(Sorular aslında İngilizce idi ama ben Türkçeye çevirmelerini rica ettim, sağolsun hem kendisi hem Ferminanım kardeşim Türkçeleştirmişler. Fotoğraf eklemek de serbest.)


1. gün: Geçen sene okuduğun en iyi kitap
2. gün: Üç kere ya da daha çok okuduğun kitap
3. gün: En sevdiğin kitap serisi
4. gün: En sevdiğin serinin en sevdiğin kitabı
5. gün: Seni mutlu eden bir kitap
6. gün: Seni hüzünlendiren bir kitap
7. gün: Sana kahkaha attıran bir kitap
8. gün: En abartılmış bulduğun kitap ("Nesi bu kadar meşhur bu kitabın, anlamıyorum?" gibilerinden)
9. gün: Sevmem sanıp da sonunda sevdiğin bir kitap
10. gün: Sana evini, yuvanı hatırlatan bir kitap
11. gün: Nefret ettiğin bir kitap
12. gün: Hem sevip hem nefret ettiğin bir kitap
13. gün: En sevdiğin yazar
14. gün: Filmi çekilen ve mahvedilen bir kitap
15. gün: En sevdiğin erkek karakter
16. gün: En sevdiğin kadın karakter
17. gün: En sevdiğin kitaptan en sevdiğin alıntı
18. gün: Seni hayalkırıklığına uğratan bir kitap
19. gün: Filmi çekilmiş olan sevdiğin bir kitap
20. gün: En sevdiğin aşk romanı
21. gün: Okuduğunu hatırladığın ilk roman
22. gün: Seni ağlatan bir kitap
23. gün: Ne zamandır okumak isteyip de bir türlü okuyamadığın bir kitap
24. gün: "Keşke daha çok insan okusa" dediğin bir kitap
25. gün: Kendine en yakın bulduğun karakter
26. gün: Bir konu hakkındaki fikrini değiştirmiş olan kitap
27. gün: Bir kitapta okuduğun en "sağ gösterip sol vuran" gelişme ya da sürprizli son
28. gün: En sevdiğin kitap adı
29. gün: Herkesin nefret ettiği ama senin sevdiğin bir kitap
30. gün: Senin için tüm zamanların en favori kitabı


Aşağıdaki de İngiliz arkadaşlarım için :) :



Hazır mıyız gençler, o halde yarın ilk soruyla başlıyoruz...