19 Ağustos 2014 Salı

YOLCUDUR ABBAS



Yarın kız kardeşle 3 (hatta 2,5 günlüğüne) çok keyifli olacağını düşündüğüm kısacık bir seyahate gidiyorum. Santim boşluk olmayan bir programım var, nefes almadan koşturup gitmek istediğim çoğu yere gidemeden, görmek istediğim çoğu kişiyi göremeden döneceğim biliyorum, bu nedenle üzgünüm ama ne yapalım bu kadarı bile bir şeydir. Dönüşte bol fotoğraflı postlarda görüşmek dileğiyle...



18 Ağustos 2014 Pazartesi

NANU NANU


Robin Williams'ın ölümü üzerine çevirdiği fimler ve diziler arasında "Mork ve Mindy" de gündeme gelince yıllardır aklıma bile gelmeyen bu dizi beni yılların ötesine götürdü. Türk televizyonlarında (daha doğrusu tek kanallı TRT'de) gösterilmeye başlandığı yıllarda Denizli'de yaşıyordum. Hayatımdaki her şey yeniydi; yeni evliydim, evim yeniydi, eşyalarım yeniydi, öğretmenliğim yeniydi, okulum yeniydi, şehir yeniydi, çevremdeki insanlar yeniydi, edinmeye başladığım arkadaşlarım yeniydi ve ben çok gençtim. Eskiden kalan tek şey ergenlikten beri beraber olduğum ve aynı okulda öğretmenlik yaptığımız arkadaşımdı. O bekardı, tipik bir Denizli ailesine ait apartmanın minicik teras katında heyecanları, korkuları ve hevesleri ile birlikte yaşıyordu. Gece yatarken hışırdasın diye kapıların önüne gazete, yastığının altına ekmek bıçağı koyuyordu, bu anlamsız çabaya hem hüzünlenip hem gülüyorduk. Bense o güne kadar yaşadığımdan çok farklı, kenar mahallelerden birindeki saçma sapan bir apartman katında evliliğe alışmaya çabalıyor, ıssızlıktan ve sessizlikten muzdarip, evin epey uzağından geçen şehirlerarası yoldan ara sıra duyduğum araba sesine bile seviniyordum. Tümüyle yabancı olduğum şehrin sokaklarını çekingen adımlarla arşınlıyor, el yordamıyla şehrin kodunu çözmeye çalışıyordum. 80 öncesiydi; yokluklar, kavgalar, çatışmalar dönemiydi. Çoğu geceler enerji tasarrufu adı altında karanlıkta geçiyor, tüp için, yağ için hatta tuvalet kağıdı için sıraya giriyorduk. Yine de mutluyduk, çünkü gençtik, ara sıra bastıran aile özlemini saymazsak Denizli'nin kömür kokulu soğuk kış akşamlarında yeni dostlarımızla buluşuyor, gülüp eğleniyor, çoğu zaman gittiğimiz evde yatıya kalıyorduk. Lakin çoğul ve ortak hüzünlerin dert ortağı her daim teras kattaki eski dosttu. İlk onunla izlemiştik "Mork ve Mindy"yi, tabanı tahta döşeli, İskandinav koltuklu salonda, anneanneden kalma sehpanin üstünde duran küçük ekran siyah-beyaz televizyondan. Baştan sona gülmekten kırılmış, birbirimizi "Nanu Nanu", "Ark Ark" diye selamlamaya başlamıştık. Kimi zaman bizim evde, dayımın düğün hediyesi, altında yükselticisi, üstünde anteniyle siyah-beyaz Schaub-Lorenz'de, kimi zaman onun minikte izliyor, her bölümdeki esprileri dizi bittikten sonra dönüp dönüp tekrarlıyor, gülme krizlerine giriyorduk. Meslek hayatının başındaki Robin Williams meslek hayatının başındaki iki genç öğretmenin hayatına neşe getirmişti. 

Yıllar sonra sanırım özel kanallardan biri tekrar yayınladı "Mork ve Mindy"yi. Nostaljik duygularla ve heyecanla TV başına geçmiş, ilk on dakikada bezmiş, "biz bunun neresine bu kadar gülmüştük yahu" diye şaşıp kalmıştım. İktisadın temel kurallarından biriydi elbette, az olandan alınan zevk her zaman daha fazladır. Zavallı kısır tek kanallı TV programlarının arasında eğlenceli ve komik gelmesi çok doğaldı, sonraysa seç seçebildiğin kadar, "Mork ve Mindy"nin yüzüne kim bakar.

Yine de o acemilik yıllarımızda yüzümüzü güldürdüğün için teşekkürler "Mork ve Mindy", toprağın bol olsun "Robin Williams"...

15 Ağustos 2014 Cuma

ŞARKILAR NELER SÖYLER...



Hava sıcak, hem de fena sıcak, bir nevi rutubetsiz Antalya hali. Üç gündür o kadar yorulmuşum ki bugün ceza yazacaklarını bilsem evden çıkacak halim yoktu. Neyse ki böyle bir girişim olmadı, sere serpe oturuyorum evde, kâh bilgisayar başında, kâh kanepede yayılarak. CD çalarda Serkan Çağrı'nın bir albümü çalıyor ve işin açıkçası pek de kulak vermiyordum. Ta ki "Nazende Sevgilim"in ilk notaları dökülene kadar. Şarkı boyunca 13 yaşımda gezindim. 

17 yaşına kadar oturduğumuz kalabalık apartmanda çok çocuklu bir aile vardı, oğullarından biri sınıf arkadaşımdı hatta; neşeli, sevimli bir ergen. Sonra aynı semtte başka bir mahalleye taşındılar ve bir akşam bizi başka bir komşu ile birlikte evlerine davet ettiler. Toplanıp gittik, buyur edildiğimiz salona geçtik, hoş-beş başladı. Fakat hane halkında bir hareketlilik vardı ki kapı zili çalınca anlaşıldı, yeni bir konuk daha gelecekmiş. Evin büyük kızı "işte asıl beklediklerimiz" diyerek kapıya koştu. O yaşımda bile bu laf tuhaf gelmiş "bizi beklemiyordunuz da niye çağırdınız madem" diye düşünmüştüm. Ebeveynlerin günahını almayım şimdi, güzelliğinin farkında olan her genç kız gibi biraz burnu büyüktü hanım kızımızın, pek sokulmazdı aynı apartmanda otururken de aramıza. Her neyse kapı açıldı ve içeriye girenleri görünce az daha oturduğum koltuğun altına saklanacaktım. Sosyal Bilgiler öğretmenim, karısı ve genç kızlarıydı gelenler. Ortaokul 1 ve 2. sınıfta haftada 5 saatten dersimize giren ve o sırada da girmekte olan, tıknaz, bembeyaz saçlı, kırmızı yüzlü ve biraz sert tabiatlı öğretmenimizin aslında evimizin bir üst sokağında oturması nedeniyle tüm ailesine aşinaydım. Havalar güzelleşmeye başlayınca balkon sefası yaparlardı ailecek ve oradan her geçişimde aynı o andaki gibi saklanacak delik arardım. Çocukluk işte, oysa severdi beni. Sonradan aklıma geldi ki konuk olduğumuz evin subay olan ve o anda başka bir şehirde görev yapan oğluyla öğretmenimin kızı nişanlıydı. Neden ayrıcalıklı oldukları ve evin kızını neden telaşlandırdıkları anlaşılmıştı böylece. Sohbet muhabbet gırla gidiyor, ben mümkün olduğunca öğretmenin dikkatini çekmemeye çalışarak büzüldüğüm yerde konuşulanlara kulak kabartıyordum ki nişanlı genç kızdan şarkı söylemesi istendi. Bir-iki nazlandıysa da yanakları kızararak "peki" dedi, "uzaktaki nişanlım için söyleyim öyleyse" ve başladı:

"Değdi saçlarıma bahar gülleri
Nazende sevgilim yâdıma düştün
Sevenin bahtına bir güzel düşer
Sen de tek sevgilim aklıma düştün
Nazende sevgilim yâdıma düştün"

13 yaşın romantizmiyle pek etkilenmiş, öğretmenimden utanmayı falan bırakıp bakakalmıştım şarkı söyleyen kızcağıza. Şimdi torunları bile büyümüştür olduysa, umarım birliktelikleri de hala sürüyordur. Ne zaman bu şarkıyı duysam o sahne çıkıp gelir geçmişten. Öyleyse haydi hep birlikte bir kez daha dinleyelim bu kez Nalan Altınörs'den:


14 Ağustos 2014 Perşembe

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA7)

Güne biraz panikle başladım bugün, saçımı kuruturken kahkülüme doladığım fön fırçası "Ben burayı çok sevdim, ebediyen yaşamak istiyorum" diyerek ayrılmak istemedi. Kolundan ne kadar çekiştirdiysem de "ııh, gelmiyorum kardeşim" diye ayak diredi. "eyvahlar olsun" dedim, "zaten iyice seyrelen saçlarıma kahkülümü de kurban olarak vereceğim". Ne etsem diye düşünürken elime bir tükenmez kalem içi geçti, tek tek telleri onunla ayırdım fırçanın üstünden de arsız kiracıyı defettim başımdan. Eh madem saçı kurtardık size evvelsi gün kızkardeşle yaptığımız "Anadolu Medeniyetleri Müzesi" turumuzu anlatayım.

Bu defa Kale'ye çıkış yolumuzu uzattık ve Ulus'un arka sokaklarına daldık. Yıkılmak üzere olan şu güzellikleri fotoğrafladık:



Daha pek çok vardı ama önlerine parkeden araçlar ve yolların darlığı engelledi, sonra şu parmaklıkları gördük, sahibi yaratıcı ve neşeli biriymiş anlaşılan:


Yokuşlar tırmandık, merdivenlerden çıktık, ter akıttık, nefes daralttık, sonunda müzeye ulaştık. Önce bahçeyi ve satış mağazasını turladık, kızkardeş de ben de müze satış mağazalarına bayılır ve asla boş çıkmayız, gelgelelim bir şişe sodayı 3 liraya satmasalar iyi olacak.


Rahmetli misafiri ve yiyip içmeyi seven biriymiş anlaşılan, mezar taşına kabartmasını o şekilde yapmışlar :)


"Bu küplere altın dolsa
O altınlar benim olsa
Herkes bunu haber alsa
Seyreyle sen gümbürtüyü"


Efenim bu antik çağın billboardı imiş, inanmıyorsanız okuyun, "Çocuklarınıza SMA marka mama yedirin" diyor. Ben öyle yapmıştım, gururluyum. (Minaaa, beni okumuyorsun inşallah)


Ortalık Japon turist kaynıyordu, içeri girdiğimizde maden eriten şu figürü gördüğümüz anda Caponlardan biri uygulama yapmak için kendini podyuma atmış sandık, meğer canlandırma imiş. Ve fekat çok başarılı idi, adamın suratı bile sıcaktan kızarmıştı.


Bütün dayatmalara rağmen Angaramızın simgesi geyiklerimiz ve güneş kurslarımız. Mebzul miktarda sergilenmekten vitrinlerde.


Bu küçük hanım MÖ 3000'in sonlarında Hasanoğlan civarında yaşamış ya da yaşatılmış :) Maskesi, göğüsleri ayak bileklerindeki halhallar altından, kendisi elektrumdan yapılma imiş (Elektrum ne Minaaa?).


Bu çivi yazısı tabletlere bayıldım, keşke birini bana verseler, dantel gibi ayol. Söz evin en güzel yerine koyacağım, lütfen, lütfen...


Eskinin insanlarının estetik duygusu oldukça gelişmiş, şu çanak çömleklerin zerafetine bakın. 


İkiz boğalar, sıvı kabı olarak kullanılıyorlarmış. Kuyruklarının yönü dışında her şeyleri aynı. Hurri-Murri benzeri bir de isimleri vardı ama tam olarak hatırlayamadım. 


Olup bitenler için kazan kaldırayım istedim ama çok ağırdı kaldıramadım :)


Müze gezisi bitince Koyunpazarı'na doğru yollandık, yangın çıkan binayı gördük, neyse çok fazla hasar yokmuş. Sonra bir Pirinç Han yaptık mutadımız üzere:



Son olarak, hayatının bir döneminde-daha ziyade çocukluk-duvarında bu halıdan asılı bir eve girdim ya da yaşadım diyenler parmak kaldırsın :)


12 Ağustos 2014 Salı

KIRMIZI MUTFAK


Görsel: Buradan



Kapının zili duyulur duyulmaz heyecanla fırlar küçük kız ama büyükler onun heyecanının farkında bile değildirler, dirsekleyip öne geçerler. Anneanne “gişilik” dediği giyimlerinden biri sırtında, beyaz yaşmağı başında en öndedir, kapıyı anne açar. Büyük dayının yanında içeriye giren orta boylu, frapan giyimli, küçücük ayaklı, göz makyajı kuyruklu kadın siklamen rengine boyalı dudaklarında kocaman bir tebessümle “Merhaba” diye bağırarak küçük kıza doğru yönelir, “sen dayının bahsettiği küçük kız olmalısın, adını çok duydum”. Küçük kız kalbinin kapılarını ossaat açar ve “dayının evlenmeyi düşündüğü kadın” sıfatıyla aileye ilk ziyaretini yapan yenge adayını mutena bir yere yerleştirir. Kalpteki yer yılbaşında hep özlemini çektiği türden bir oyuncak bebek ve doğum gününde 36 renk suluboya hediyeleriyle giderek genişleyecektir. Sadece küçük kızın kalbi değildir aday yengenin fethettiği, ailenin tüm bireylerini güler yüzü, cana yakınlığı ve konuşkanlığı ile kendine bağlayıp bitirmiştir ilk tanışma akşamını. Huysuz anneannenin bile gözleri parlamış, dudağının kenarına çaktırmak istemediği bir tebessüm yerleşmiştir. Onay işlemi tamamdır, hazırlıklar başlayabilir.

Sırada aday yenge ve ailesine verilecek yemek daveti vardır. Anneanne sabahtan başlamıştır hazırlığa, küçük kız anneyle akşama doğru gider, baba mesai sonrası gelir, sofra kurulur, konuklar kapıda hararetle karşılanır, sonunda yemeğe oturulur. Pirinç çorbası pişirmiştir anneanne, anne servisi yapar. Küçük kız ikinci kaşığı aldığında pirince benzemeyen bir şeyler fark eder, inanmak istemez ama o şeyler tombul, minnak kurtçuklardır. Anneden “niye bitirmedin çorbanı” azarını işiteceğini bile bile sessizce kaşığı bırakır, masadakiler ya farkında değildir ya da değilmiş gibi yapıyorlardır. Bir şekilde biter yemek ve gece. Ertesi gün tekrar anneanneye gidilir. Dayı herkesin salonda olduğu bir an “Bir dakika” der ve içeriye yönelir, az sonra elinde katlanmış minik bir kâğıtla geri döner, kâğıdın katını açtığında küçük kız bağırır: “Aaa işte bu kurtlardan dün benim çorba tabağımda da vardı”. Dayı üşenmemiş biriktirmiştir çorbasındaki kurtları. Herkesin bakışı anneanneye yönelir, omuz silker anneanne: “Nidiyim, dul garıyım ben, maaşım mı var, evde ne varsa onu pişirdim, kurtlanmış zahir pirinç, bişey olmaz o kadardan”.

Menüsünde kurtlu çorba olan tanışma yemeğinin olumsuz bir etkisi olmaz, iki aile kaynaşır, nişan, düğün yapılır. Anne küçük kıza pembe dantelden bir elbise diker düğün için. Çok sükse yapar onunla, kendi evlerinden anneanneye giden yolda salına salına yürür de B Bloğun normal zamanda yüz vermeyen kızları arkasından ısrarla adını seslenirler, dönüp bakmaz bile.  Düğünde gelinin eteğini tutar, kimi bulduysa dans eder, kim fotoğraf çektiriyorsa kadraja girer, tek yeğen olmanın tadını çıkarır. Dayı ve yenge balayının ardından iki katlı tipik bir Yenimahalle evinin balkonu hanımeliyle sarılmış üst katına yerleşirler. Öyle güzel kokar ki baharda çiçekler, küçük kıza o zamandan beri balkonunda hanımeli olan evler hep mutluymuş gibi gelir. Dayıyla yengenin evi çok güzel döşelidir, küçük kızın evinde olmayan, hatta bildiği başka evlerde de olmayan eşyalar vardır; tam ortasında bir pikap olan siyah büfe,  her minderi başka renkte, siyaha boyalı sandalyeler, damla biçiminde kristal sarkaçları olan avizeler, yatağın üstünde yengenin büyük anneannesinden kalma sırma işlemeli kadife örtü, pencerede yeşil organze üstüne yağlıboya laleler resmedilmiş perdeler, tuvalet masasının üstünde antika kristal parfüm şişeleri, silindir biçimli Tolon marka çamaşır makinesi ve küçük kızın evine daha uzun süre giremeyecek olan bir ayrıntı, duvara asılı siyah bir telefon.

Sadece telefon ve dekorasyonda değildi farklılık. Küçük kız ilk yemek davetinde anlayacaktır bunu, yenge müthiş sofralar kurar, bilinmedik şeyler pişirir. Tablo gibi hazırlanmış masada yenilen yemeğin üstüne tek kişilik kâselerde şeffaf bir tatlı gelir, henüz jöle nedir bilmeyen küçük kız kaşığında titreyen sarı renkli şeye bakakalır. 

Hanımeli kokulu evden bir süre sonra taşınır dayı ile yenge, artık üç kişilerdir, bir küçük kızları olmuştur. Kocaman bir dairedir yeni ev, kot farkından dolayı merdivenle inilir, üç bölüm halinde uzanan devasa salon apartmanın arka bahçesine bakar. Yatak odaları ve evin büyüklüğüne oranla küçük kalan mutfaksa merdiven boşluğuna. Karanlık mutfağa neşe katmak için ne varsa kırmızıya boyatmıştır yenge, o kırmızı mutfaktan her davet sofrasında farklı bir yemek çıkar, farklı takımlarda sunulur.

Küçük kız yavaş yavaş büyüyordur artık. O gün ailenin tamamı yengenin evinde yemeğe davetlidir. Sofra hazırlanmış, masanın demirbaşı kulpu çatlak sürahi-ki kimin elinde kırılırsa dayı ile yenge o kişiye sürpriz bir ödül vaat eder-başköşeye konmuştur. Küçük kız mutfağa, yengenin yanına gider. Kırmızı ocağın üstündeki kocaman kırmızı tencerede su kaynıyordur. Yenge kırmızı dolaplardan birini açar, içinden neredeyse bir metre uzunluğunda ince bir paket çıkarır. Spagettidir bu, küçük kız hiç o kadar uzununu görmemiştir, gözleri tencere ile spagetti paketi arasında gidip gelir, tencere ne kadar büyük olursa olsun o kocaman makarnaların sığması mümkün değildir. “Kıracak mısın?” diye sorar. “Hayır” der yenge, “bak böyle yapacağım”. Kapağı kaldırıp fokurdayan suya eline aldığı spagettileri diklemesine yerleştirir. Bir çiçek gibi açılan spagettiler tencerenin kenarına dayanırlar ve alttan yumuşadıkça dibe doğru yol alırlar. İki dakika geçmeden upuzun spagettilerin tamamı açılmış bir yün yumağı gibi suyun içine yayılmış, pişmeye başlamıştır. Küçük kız ilk spagetti pişirme dersini yengeden almış olmanın heyecanını taşıyarak aile bireylerini sofraya çağırır. Masanın etrafına yerleşirler. Küçük kızın artık bir kız kardeşi vardır, anneannenin bir yanına küçük kız, diğer yanına kız kardeş oturur. Dayı ve baba yan yanadır, dayı rakı şişesine uzanır, bardakları doldurup su ekler, sonra kadehleri birbirine vurup çok eski yıllardan kalma, çok sevilen bir komşudan öğrendikleri şarkıyı söylemeye başlarlar adetleri üzere:

“viva la viva la viva la amur

Viva la amur viva la amur

Viva la kampaniiiii”

Anneannenin bu şarkıyı her duyduğunda olduğu gibi yine suratı asılır, “Vangil çığırıp durman papaz gibi” der oğluyla damadına, onlar gülüşürler. Anneannenin kızgınlığının, anlamını bilmeden öğrenip sevdikleri, aslında aşka ve dostluğa bir övgü olan şarkıya değil içilen içkiye olduğunun farkındadırlar ama aldırmazlar, “şerefine ana” der damat gülerek. Yüzünü tabağa eğip “babamın bokunu için” diye fısıldar anneanne kimseye duyurmadan, sonra iki yanında oturan küçük kızla kardeşini dürtükler: “Kırıtıp durman kız, yiyin”. Kızlar yüksek sesle koro halinde cevap verirler: “Dürtmesene anneanne yiyoruz işte”. Anneanne iyice sinirlenir, “babasının ikinci porsiyon bokunu” ikram olarak küçük kızla kardeşine sunar…

10 Ağustos 2014 Pazar

OYYYY!..


Bizim sandık böyleydi, içinden Snoopy çıktı, alkışlar onun için :)

Şaka bir yana ne boy verdik, ne koyverdik, 3 gün uğraşıp kaydımızı Ankara'ya aldık ve gidip görevimizi ifa ettik. Cümleten hayırlı olsun. Oyumu ilk kez oy verdiğim okulda kullanıp bir nevi nostalji yapmış oldum ayrıca. O zaman oy verme yaşı 21 idi, pek heyecanlıydım, elim titreye titreye basmıştım mührü. Kaç yıl sonra tekrar aynı yerde vermek kısmetmiş, belki bunun da bir esbab-ı mucibesi vardır, bilinmez. Sandıklar pek tenha idi, insanların erkenden kullanmış olduğunu ya da havanın serinlemesini beklediğini düşünerek umudumu kaybetmemek istiyorum. Bir saate ilk sonuçları alırız, bekleyip görelim. 

Dün akşam başlayıp sabah bitirdiğim bir kitap okudum: "Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım/Melida Tüzünoğlu". Oldukça güncel bir konuyu esprili-hatta yer yer absürd-bir dille anlatan ilginç bir kitap, belki Bibliyomanyaklar'da ele alırız. 

Geçen gün Gençlik Parkı'na düştü yolumuz, arkalarda bir yerde kitsch görünümla ama şirin bir cafeye oturduk, Nostalji Cafe. Yeşilcam yıldızlarının büyük boy posterleri eşliğinde çaylarımızı yudumladık, bizim masada Sadri abi vardı:


"
Bir demli çay
Bir demli çay daha
Sonra hep
İstanbul şarkıları söylerim..."

Dedi, biz de şerefine  bardaklarımızı kaldırdık...

8 Ağustos 2014 Cuma

TEL-A-FERİK :)

Öğleye kadar evde yayılmış miskin miskin otururken birden kafamın içinde çalan orgdan bir ses yükseldi: "Leylak Hanım ve değerli eşi, buraya oturmaya mı geldiniz?". Orgcubaşının dediğini ikiletir miyiz hiç, hemen giyindik ve attık kendimizi sokağa, istikamet Yenimahalle, hedef teleferik. Teleferik üstelik anneannemin yıllarca oturduğu, benim de çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim evin yanında kurulu, yani bir nevi komşuluk halleri de söz konusu, hatrını almak lazım. Neyse, indik metrodan bindik teleferiğe, süzülmeye başladık kablonun üstünde:


Fotoğrafın sağ alt köşesindeki pembe binada idi anneannemin evi, karşıdaki manzaraya bakarak büyüdüm desem yalan olmaz.

 

Ve evet, ilk kez tepeden görüyorum binayı...


Yatay sarı bina mezun olduğum ilkokul, o zamanlar pembe idi ve yanına ilave blok yapılmamıştı. Sınıfın penceresinden bakarak sağdaki camiin resmini çizerdim. O camiin altında şahane prenses pastasıyla Avrupa Pastanesi vardı, halen de var.


Teleferiğin ikinci durağı burası: Şentepe. Vay canına ben bu semtte otururken bomboştu ortalık, tek tük birkaç bina o kadar.

 


Dededoruk tepesine doğru giderken kuşbakışı Yenimahalle ve Ankara görüntüleri.


Dönüyoruz artık, soldaki L şeklindeki bina mezun olduğum ortaokul ve lise binası, tabii ki o da pembeydi, renk değiştirmiş.

Teleferikten indikten sonra anneannemin evinin  ve hemen yakınındaki uzun süre oturduğumuz kendi evimizin yanından geçmek istedim. Belli mi olur, çok geçmeden onlar da yıkılıp "Eski Binalar Cenneti"ndeki yerlerini alırlar. Zaten çok yıpranmışlar, oynadığımız alanlar küçülmüş, sıvalar dökülmüş, bahçeler bakımsız. Yine de içim hop etti önlerinden yürürken. Sonra arka tarafta, eskiden boş bir arazi olan yere kurulmuş pazar yeri kompleksindeki bir restorana oturduk. Yıllar önce çift ip atladığım kırların, çekirge avlayıp gelincik topladığım şantiye arazisinin üstünde şimdi yemek yediğimi düşünüp gülümsedim, gözüm sol yanda Güneş açık hava sinemasını aradı ama heyhat...

İşte böyle sevgili dostlar, bugünü de çocukluğuma kuşbakışı bakarak geçirdim, kalın sağlıcakla...