.

.
.

23 Eylül 2016 Cuma

YUVAYA DÖNÜŞ

15 gündür uğramamışım bu mahalleye, çok işim vardı çok, hala da var ama artık bir "merhaba" deyip kendimi hatırlatma zamanı gelmişti. 

Cumartesi günü sabaha karşı Ankara'yı, henüz mantosu dikilmemiş apartmanı ve kendini hissettiren sonbahar havasını geride bırakıp Antalya'nın Akdeniz iklimine geri döndük. Neyse ki poyrazlı bir hava karşıladı bizi, nem yoktu ve böylesi harikaydı. O çıldırtıcı sıcaklar bitmişti, en azından geceleri rahat uyunuyordu, sevindik. O günden bu yana da kah evde, kah dışarda koşturup duruyor, geziyor, deniz-güneş-kum üçlemesi yapıyoruz. Bilenler bilir 30 küsur yıllık Antalyalı olarak denizle karşısında kahve içip, sahilinde yürümek dışında pek haşır neşir değilimdir. İçinde değil, karşısında olmayı tercih ederim. Ve bir çocukluk travması nedeniyle yüzme öğrenemiyorum. Bu yaştan sonra da sahilde su balesi yapılmıyor :) Birkaç yazı hiç denize girmeden geçirdim. Bu defa hafta başı gittiğimiz Adrasan'daki deniz öyle kışkırtıcı bir görüntü arzetti ki bir dahaki sefere girmeye karar verdim. Lakin mevcut mayolara giremediğim için bir adet yeni mayo satın aldım ve dün Side'de kendimi kızgın kumlardan serin sulara bıraktım (Magnum reklamından arakladım, çaktırmayın). Sonra efendim duşumuzu aldık, mayomuzu değişip kostümlerimizi giydik, Side harabelerinde bir tur atıp evimize döndük. Buraya kadar her şey güzeldi de getirdiğimiz tuzlu giysileri çamaşır makinesine atarken olan oldu. Benim mayo aralarından firar etmişti, yoktu. Denizle irtibatım o kadar kesilmiş ki yepisyeni mayomu kabinde unutabilme kapasitesine kadar ulaşmışım. Gitti gider koç gibi mayo, kalkıp Side'ye mayo aramaya gidemeyeceğime göre "Geç buldum, çabuk kaybettim/Zindan oldu hayat bana" şarkısını mırıldanıp makineyi çalışırdım ve evdekilere gururla yaptığım salaklığı anlattım. Üstelik kabine girdiğimde duvarda asılı şortu görünce "Salağın biri şortunu unutmuş, insan şortunu nasıl unutur yav" dediğimi de ekledim. Kendimi bir de sizin huzurunuzda tebrik ettikten sonra Adrasan ve Side'den görüntülerle başbaşa bırakıp kaçarım :)


Bayram kalabalığı dağılmış ama Pazar günü olduğu için günübirlikçiler işgal etmişti Adrasan sahilini
 


Plajın olduğu bölümde dağlar yemyeşil ama gel gör ki girişteki tepeler son yangından fena etkilenmiş. Ağaçlar kömür olmuş, insanın içi acıyor. Eğer bu duruma insan eli biler-isteye sebepse canlı canlı yanmasını dilerim.


Beni baştan çıkaran deniz budur işte

 
"Zeytin Gözleme"nin tavukları. Adrasan girişindeki bu aile işletmesi güler yüzlü sahipleri, lezzetli gözlemeleri, tavuklu-horozlu, zeytinli-bostanlı bahçesi ile keyifli bir mekan, yolunuz düşerse uğramadan geçmeyin.


Side'ye yıllardır yolum düşmemişti, ben görmeyeli çok değişmiş. Zamanında bu sütunların hemen yanında sakin, tenha bir kumsal vardı, şimdi iğne atsan yere düşmeyecek şemsiyeli, şezlonglu sevimsiz "beach"lara dönüşmüş. 


Epeyce bir aranıp "beach" havasından uzak bir plaj bulduk kendimize ve serildik şezlonglara. Biraz deniz, biraz güneş bir-iki saat geçirdik.


Deniz sefası bitip ben de mayomu kabinde unuttuktan sonra Side'deki antik kalıntıları gezmeye çıktık :)




Yolumuzun üstünde Side Müzesi vardı, girmeyi düşündük ama adam başı 20 lira olunca sadece Müzekart sahibi olan ben girdim, girdim de ne oldu? Antalya Müzesi'nin bahçesindeki kadar bile eser yoktu, sanırım ne çıktıysa toplayıp Antalya'ya yollamışlar.






Ama hakkını yemeyeyim arka cepheden görülen manzara güzeldi:



Müzeden çıkınca geziye devam ettik, kalıntıların görkemine olağanüstü bir bulut şöleni eşlik etmekteydi:






Bulutlara baybay dedik ve rotayı Antalya'ya çevirdik, haydi kalın sağlıcakla...


7 Eylül 2016 Çarşamba

FANTOMANTO*

 

Bahsetmiştim değil mi, iri gövdeli apartmanımıza manto diktirmeye çalışıyoruz, kalabalık bir terzi ekibi günlerdir iş başında. Mantonun kumaşı eskilerin deyimiyle İngiliz kumaşı değil haliyle, o yüzden ortaya çıkan model de haute couture değil, sıradan, sentetik karışımı bir konfeksiyon işi olacak. Rengi ve biçimi iyi seçilirse göz boyayabiliriz üçüncü şahıslara karşı, dört bir yanımızı sarmalayan straforla oksijensiz kalacak ruhumuz ve bedenimiz ise apartmanın sürekli ve bu işe hevesli mûkimlerinin sorunu. Ben kapıların pencerelerin açılmadığı kış aylarında yokum, üstelik bu işe "hayır" diyen tek kişiydim. Muhalefet her zamanki gibi azınlıkta kalınca şimdi toz, strafor taneleri, sıva kalıntıları, matkap sesi, dört bir yanımızı saran paslı iskeleler, her pencerede bir işçi kafası, boya kokusu ve sürekli bir kalabalık ve gözlenme hissiyle birlikte yaşıyoruz. Sağ yanımdaki pencere Karagöz perdesi gibi şu an, çekili güneşliklerin ardında duvarı sıvayan işçinin hareketlerini bir gölge oyunu gibi izliyorum, yanık bir türkü söyleyen sesi de hafiften geliyor kulağıma. 

Sol yan ise matkap sesleriyle şenlenmekte. Kaç gündür o kadar aşina oldum ki bu sese artık musiki gibi geliyor. Normalde rutin bir zırıltı ama arada kime sinirleniyorsa "oraya gelirsem sorarım sana" der gibi bir tempoya dönüyor. Hatta "geldim ha, geldim ha" dediğini bile duyabiliyorum zaman zaman ve hemen ayağa kalkıp saygı duruşuna geçiyorum. Ne olur ne olmaz, matkap bu, hem de en iri kıyımından, kızdırmaya gelmez. Tepemde koca bir delik açıp üstüne duvardaki gibi, çiçeğe benzeyen, şık, kırmızı bir dübel kondurabilir. O zaman ebediyen huniyle gezer, bunca zaman gizlediğimiz delirme halini dosta düşmana ilan ederiz. Saygıda kusur etmediğim halde geçen gün balkon kapısının her iki yanındaki duvarda koca bir delik açıverdiler, bir nevi gözdağı olduğunu düşünüyorum, "ayağını denk al, duvarı delen beynini de deler" şeklinde yorumladım. Evlerden ırak :)

Dert bir değil üstelik, tam "erkekseniz teker teker gelin" demelik. Bitişiğimizdeki apartman da kendisine manto diktiriyor, yani duble gürültü, duble pislik. İşler senkronize bir şekilde gidiyor diyemeyeceğim zira onların terzileri daha hamarat, malzemeleri de daha kaliteli, o nedenle çabuk ilerliyor. Paris modaevlerinde kurs görüp ders aldıklarını düşünüyorum, haute couture değilse de biraz daha butiğe yakın. İskelelerinde bile koruma bariyeri var, bizim işçiler Allah'a ve kendi çevikliklerine emanet. "Bir Delinin Hatıra Defteri"ndeki Erdal Beşikçioğlu gibi sekiyorlar demirlerin üstünde. Yalnız yan apartmanda ilginç bir durum var, binanın ön ve yan yüzlerinden biri betebe mozaik kaplı, oraya hiç dokunulmadı. Arkaya ve boyalı tek yan cepheye dikildi manto, yani yarım manto. "Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe" hesabı. "Mozaikli cephedekiler üşürse üşüsün bana ne bana ne" dedi herhalde yönetici, kendisinin diğer cephede ikamet ettiğini düşünüyor ve bu gıybetle bir miktar günah üstleniyorum :)

Şimdi matkap sesleri üst katlara doğru uzaklaşmış, gölge oyunu da pencereden balkona kaymışken izninizle biraz kitap okumak istiyorum, bu fırsat her zaman ele geçmiyor. Mantolama illetinden cümleniz uzak olsun diyor ve huzurdan çekiliyorum. 

*Ben çocukken Gençlik Parkı'ndaki Lunapark'ta "Fantomanto" diye bir korku tüneli vardı, ödüm kopardı. Bu işten de öyle tırsıyorum yani :)

6 Eylül 2016 Salı

ANKARA SOKAKLARINDA

Cumartesi günü Ankara'yı iyi tanıyan bir rehber eşliğinde Ulus'tan başlayıp Yahudi Mahallesi'nde sona eren bir Ankara turuna katıldım. 10-15 kişi civarında katılımcı vardı, Opera binası önünde buluştuk, Eski Osmanlı Bankası binasından devam edip eski adıyla Sanayi Mektebi, şimdiki adıyla Ulus Erkek Teknik Lisesi, Kediseven Sokak, Posta Caddesi, Cihan Sokak üzerinden tarihi bilgiler alarak Heykel'e ulaştık. Eski Taşhan binasından Kale'ye doğru devam ederek Roma yolu ve Roma kalıntılarını takiben Güvercin Sokağa geçtik, oradan Bentderesi hakkında bilgi alıp kısa bir çay molası verdik. Buraya kadar olan mekanlar hakkında gerek kendi merakım, gerekse kızkardeşin mesleki ilgi alanı olması nedeniyle epeyce bilgim vardı, rehberin bana çok fazla katkısı olmadı. O nedenle fotoğraf bile çekmedim, takip edenler biliyordur, çeşitli zamanlarda pek çok fotoğraf paylaşımı yapmıştım. 

Çay molasından sonra Anafartalar tarafına geçtik ve burada, daha önce görmediğim, ilgimi çeken bir şey oldu. Denizciler Caddesi ile Çıkrıkçılar Yokuşu'nun kesiştiği köşede, özel sektöre ait bir binanın arka tarafındaki apartman boşluğunda Saint Clement Kilisesi'ne ait bir kalıntıyı görmek üzere binanın merdivenlerini en üst kata kadar tırmanıp yangın merdivenine çıktık. Ortaçağ'dan kalma bir Bizans eseri olan kiliseden geriye sadece iki duvar kalabilmiş zaten. Gördüğümüz manzara şu idi, Türkiye'de tarihi eserlere verilen önemi bildiğim için pek şaşırtıcı gelmedi:



Bu da kilisenin nisbeten ayakta olabildiği zamanlardan kalma bir fotoğrafı. 

Daha sonra Anafartalar Caddesi boyunca ilerleyerek eski Adliye binasını, Gazi ve Latife ikiz mekteplerini (şimdi fakülte binası olarak kullanılıyor), Çocuk Esirgeme Kurumu'nu, Kira apartmanlarını görüp bilgi aldıktan sonra merdivenlerden inip tarihi Şengül Hamamı'nın yanından geçerek Yahudi Mahallesi'ne giriyoruz. Benim fotoğraf makinesi de çantadan çıkıp göreve başlıyor.

Buraya gelene kadar Kolej hazırlıkta İngilizce öğrenip normal liseye geçmiş bir öğrencinin İngilizce derslerine gösterdiği kadar ilgi göstermiştim anlatılanlara, zira birkaç ayrıntı dışında çoğunu biliyordum. Beni anlatılanlardan ziyade halkın bizim gruba olan ilgisi meşgul etti. Rehberin anlattıklarını dinlemek için durduğumuz her yerde etrafımızda bir insan halesi oluştu. Kimi merakla, kimi şüpheyle, kimi kızgınlıkla yanaştı. Heykelin dibindeki simitçi mesela: "Az ileri gidin kardeşim, müşterimi engelliyorsunuz, ne anlatacaksanız orada anlatın" dedi, ne diyelim gittik ileri :) Bazıları beleş bir şeyler dağıtılıyor zannıyla yanaştı, baktı ki yok öyle bir durum, "cıkcık" ederek uzaklaştı. Bir kısmı konuya dahil oldu. Güvercin sokakta Bentderesi hakkında bilgi alırken bir ağacın altına oturmuş sigarasını içerek hiç ilgilenmiyormuş gibi görünen yaşlı adam konuşma bitip ayrılırken "Kale'yi niye anlatmadın?" diye hesap sordu rehbere :) Heykelin önünde toplu fotoğraf çektirmek istediğimizde "ben çekeyim" diye yardımseverlik gösteren çok oldu parmaklıklara yaslanmış izleyen halktan. Kısa boylu, koca göbekli, pala bıyık bir arkadaş da sanki bizim gruptanmış gibi "haydi çek çek" diyerek en başa yerleşip poz verdi, fahrî Ankarasever :) Yahudi mahallesinde pencerelerden başlar uzandı, genç kızlar el salladı, yaşlı kadınlar "eski evin neyini çekersiniz" dercesine bakışlar fırlattı, ev işi yapmaktan canları çıkmış ev kadınları ise kafalarını çevirip bakmadılar bile. Gelelim Yahudi mahallesi sokaklarına, ilk gittiğim zamandan beri merak ve ilgiyle gezdiğim bir mahalledir burası, her seferinde yeni bir bina, yeni bir sokak, yeni bir özellik keşfetmek de işin zevkli yanı.

Mahallenin adı Yahudi Mahallesi ama şu anda ikamet edenlerin tamamı Türk, burada yerleşmiş Yahudi ailelerin büyük çoğunluğu İsrail'e göç etmiş. Mahallede büyük bir sinagog var ama ziyarete kapalı, hatta yüksek duvarlarla çevrilmiş. Önceleri o arazide büyük bir okul varmış ama günümüze sadece aşağıdaki çerçevesi ayakta kalan kapı ulaşmış:



Bu da sinagogun iptal edilmiş kapılarından biri. Restore edilmiş esasen ama sadece özel günlerde ayin için açılmakta imiş, onun dışında kapalı. 

Sokaklarda ilerlemeye devam ediyoruz, karşımıza yıkılmış, harabeye dönmüş, ayakta kalmaya direnen, halen oturulur vaziyette olan ya da restore edilmiş evler çıkıyor. Hepsi ayrı bir dünya, özellikle harap durumdakiler insanı hüzünlendiriyor.







Bol miktarda kedi var, kimi gruptakilerden birinin yanında taşıdığı ve kedilere rastgeldikçe döktüğü kuru mamalara yöneliyor, kimiyse çok cool, yüzümüze bile bakmıyor. Bu Sarman önündeki evle uyum sağlamış.


Havalar soğuyup yağmurlar bastırmadan yünler yıkanıp paklanmalı, yataklar doldurulup yorganlar elden geçirilmeli değil mi?

Rehberimizin ardına düşüp sokakları arşınlıyor sonunda Kargalı Sokak'ta çok ilginç bir eve ulaşıyoruz, Muhammed Yalçın'ın resimli evi:


Muhammed Yalçın 24 yaşında zihinsel özürlü bir genç. Gittiği okullardan birinde resim yeteneği farkediliyor, öğretmenlerinin aracılığı ile bir ressamdan yardım alıyor ve kendini geliştiriyor. En büyük tutkusu resim yapmak haline dönüşüyor. Fotoğrafta gördüğünüz evin dışını resimlediği gibi içindeki tüm odaların duvar ve kapılarını da bir karış boş yer bırakmadan kendi hayal gücüne göre rengarenk çizip boyamış. Evi ziyaret etmek için izin istiyoruz, Muhammed bizi kapıda karşılıyor ve her girene kartını veriyor. Kartın üstünde "Ressam Muhammed Yalçın" yazıyor, telefon numarası ve mail adresi de var. Çok iyi konuşamıyor, annesi yardımcı oluyor, tuval üzerine yaptığı resimlerin satışında ise babası söz sahibi imiş. Ayakkabılarımızı çıkarıyor ve üst kata çıkıyoruz.


Bu Muhammed,  cıvıl cıvıl desenler O'nun elinden çıkma.






Gördüklerimize hayretler içinde kalarak ayrılıyoruz oradan, Muhammed'in resim yapan elleri dert görmesin, destek olanları artsın eksilmesin.


Neredeyse üç buçuk saattir dolaşıyoruz Ulus'un sokaklarında, yorgunluk belirtileri başladı. Mahallenin son sokaklarından geçiyor ve turu bitiriyoruz.




Korkarım bir süre sonra kentsel dönüşüme mağlup olacak bu evler, bu fotoğraflar da bize yadigar kalacak. Aşık Veysel gibi bir mesaj veriyorlardır bize belki: "Biz gideriz suretimiz kalır, dostlar bizi hatırlasın".

5 Eylül 2016 Pazartesi

ESKİŞEHRİN YENİSİ 2

Eveet, nerede kalmıştık? Seramik Parkı'ndan dönmüş ve acıkmıştık galiba. Vakit yitirmemek için Odunpazarı'nda yiyelim diye düşündük ve karşımıza çıkan ilk mekana girdik, çok iyi etmişiz, arasak bundan alasını bulamazdık. 


"Arzu'nun Yeri" minnak, şirin bir dükkan. Yemekleri mahallenin teyzeleri, garsonluğu ise sempatik bir genç kız yapıyor. İşletmenin sahibi Arzu Hanım yoktu, kendisini göremedik ama eğer okursa bu yazı aracılığıyla kendisini kutluyorum. Biz çok memnun kaldık her şeyden. 




Lokantadan ziyade ev havası verilmiş mekanda cam kenarı bir masaya kuruluyor ve "toyga çorbası" ile başlıyoruz, en sevdiğim çorbadır ve hakkını vererek pişirilmiş, çok lezzetli. Bir üstteki fotoğrafta görülen küçük kağıtlar dilek ağacı değil, burada yemek yiyenlerin teşekkür notları, ayrılırken biz de bir tane ekliyoruz.



Çorbadan sonra kızkardeşle bir tabak mercimekli mantı ve etli yaprak sarmasını paylaşıyoruz. İkisi de şahane, yemekleri getiren kıza kimin yaptığını soruyorum, "Teyzeler" diye cevap veriyor. Yaprak sarmanın minnaklığından ve inceliğinden belli zaten teyze elinden çıktığı :) Çaylarımızı da içtikten sonra makul bir hesap ödüyor ve çok memnun kalarak ayrılıyoruz. Eskişehir'e yolu düşecekler için tavsiyemdir, Odunpazarı'nın girişinde, ana cadde üstünde "Arzu'nun Yeri", aramadan bulursunuz zaten.

Şimdi istikametimiz "Sazova Bilim ve Kültür Parkı". Ankara'daki temalı parkların birbirinin aynılığından bezmiş biri olarak neyle karşılaşacağım konusunda biraz tereddütteyim. Otobüse Seramik Parkı'ndan döndüğümüz dolmuşun sürücüsünün tarifiyle Balmumu Heykel Müzesi'nin tam karşısındaki duraktan biniyoruz. 11 numaralı otobüs, aklınızda bulunsun. Fazla uzun sürmeyen bir yolculuktan sonra şoförümüz "haydi bakalım Sazova yolcuları, işte park burası, iyice eğlenin" diyerek indiriyor bizi. 


İki yanı gelişmiş kavak ağaçlarıyla gölgelenmiş bir yoldan parkın içine doğru ilerliyoruz, uzaktan Masal Şatosu görünüyor, çocuk olsaydım mutluluktan kanatlanmıştım, orası kesin.


Yol boyu hediyelik eşya standları sıralanmış, "gittiğin yerden bir şey almadan dönme" felsefemize uygun olarak birer çini yüzük alıyoruz kızkardeşle ve parka dalıyoruz. Solda minyatür trenin istasyonu var, vaktimiz bol olsa binerdik Gençlik Parkı'ndaki "Mehmetçik" trenini anarak ama sadece dantel gibi işlenmiş istasyonun fotoğrafını çekmekle yetiniyoruz. 


Yeşillikler arasından "Korsan Gemisi"ne doğru ilerliyoruz. Giriş ücretli, öğrenci 1, tam 2 lira, hazır bulmuşken görelim, korsan gemisi nasılmış diye bilet alıp giriyoruz, bu öğleden sonra yaşımızda tenzilat yaptık, çocuk olmak serbest.




Geminin dışını, içini, kapatan köşkünü, kaptanın papağanını, haritalarını, hangardaki halatlar arasında unutulmuş tutsağın iskeletini ve toplanmış ganimetleri görüp ayrılıyoruz gemiden. "Jack Sparrow" Johnny Deep'i arayan gözlerimiz hayal kırıklığına uğruyor. Umut tükenmedi ama hedef "Masal Şatosu", belki karşımıza bir beyaz atlı prens çıkar :)


Masal Şatosu'nun kuleleri birkaç ünlü kuleye benzetilerek yapılmış, en uzun olanı Galata Kulesi'ne benzetilmiş görüldüğü üzere. En önde, sağdaki de Kız Kulesi'ne. Diğerlerinde ise Antalya Yivli Minare'den, İstanbul Borusan binasından, Mardin, Diyarbakır ve Amasya'daki kuleler ve minarelerden esinlenilmiş. 

Masal Şatosu'na giriş ücretsiz ancak belirli saatlerde ücret karşılığı çocuklar için rehberli turlar var. Lakin şatonun dışındaki görkem içeride biraz hayal kırıklığı yaratıyor. Zaten üst katlar tadilat nedeniyle kapatılmış. Biz "acaba sadece ücretli turlarda mı açılıyor?" diye fesatlık ettik ne yalan söyleyeyim. 



Fareli Köyün Kavalcısı fresklerinin karşısında Kırmızı Başlıklı Kız kahramanlarının maketleri vardı, kafamızı sokup fotoğraf çektirdik ama boyumuza göre kısa kaldıkları için Quasimodo gibi çıkmışız :)


Ve işte prensi bulduk ama "üstü kalsın" dedik :) Zavallıcık uygun ayakkabının sığacağı ayağı bulana kadar hem kendisi yaşlanmış, hem de Sindirella karta kaçmış. Araba da kabağa dönmeden gidelim bari dedik.


Bu da bir masalın canlandırıldığı kukla tiyatrosu olsa gerek ama o an işlevsiz olduğu için hangi masal bilemedik. 


Bu arkadaş da benim ruh ikizim olma konusunda epey iddialıydı, zaten omuzuna yaslanıp poz vererek dostluğumuzu ebedileştirdim. 

Şatonun gezilecek bölümleri tadilat nedeniyle kısıtlı olunca çok fazla dolaşamadık, hediyelik eşya mağazasına uğradık ama ilginç bir şey bulamadık, birer kart alıp ayrıldık. Türkiye hediyelik eşya konusunda çok kısır, yaratıcı bir şey bulabilmek çok az mümkün oluyor. Oysa neler yapılabilirdi. 

Yorulduğumuzu farkedince kahve içmek üzere "Kocatepe Kahve Evi"ne yöneldik, torpah çekti, memleketimizin kahvecisine gidelim dedik ve şu manzaraya karşı terasa kurulduk.



Bu Charlie'yi her gittiğim yere götürüyorum ama mutlu edemiyorum. Sazova'yı gezdirdim, kahve-pasta ısmarladım ama yine suratı asık gördüğünüz gibi. 


Masal Şatosu'na karşı kahvemizi yudumladıktan sonra parkın kalan bölümlerini gezmek üzere kalktık kahve evinden. 



Yolda kuğulur eşlik etti yürüyüşümüze, "sizin Kuğulu Parkınız varsa bizim de Sazovamız var, hem bizimki çok büyük" demek istediler yanılmıyorsam.

Parkın daha gezilecek çok bölümü vardı, Bilim Müzesi, Uzay Evi, Akvaryum gibi ama biz hem zaman darlığından, hem de ilgimizi çekmediğinden buraları es geçip son olarak Türkî Cumhuriyetlerde yer alan ünlü binaların maketlerinin olduğu alanı ziyaret ettik. Eskişehir Türk Dünyası Kültür Başkenti olarak kabul edilmekte imiş. 


Maketler aslına çok uygun ve ince bir işçilikle yapılmış, birkaç örnek aşağıda. Girişte yine sembolik bir ücret ödeniyor.




 


Sazova Parkı'ndan geldiğimiz gibi 11 numaralı otobüse binerek ayrıldık ve son durak olan Odunpazarı'nda indik. Tren vaktine kadar zamanımızı değerlendirmek için Odunpazarı sokaklarında dolaşmaya karar verdik. Karşımıza bu arkadaş çıktı:


"Kolay gelsin" diyerek "Kurşunlu Külliyesi"ne doğru ilerledik. Kanuni devrinde veziri Çoban Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. Cami, medrese, kervansaraydan oluşan komplekste şimdi bunlara ilaveten Mevlevihane Kütüphanesi, Lületaşı Müzesi ve hediyelik eşya mağazaları da mevcut. Lületaşı Müzesi'ne şöyle bir göz attık, hediyelik eşya mağazasından gerçek ceviz yaprağı üzerine ebru desenleri işlenmiş birer kitap ayracı alarak ayrıldık.



Son kalan dakikalarımızı sokakları keşfederek geçirdik:






Tren saati çok yaklaşmıştı, tarihi bir çeşmeye "yine görüşmek üzere" selamı vererek bizi Gar'a götürecek taksiye bindik.


Güneş arkamızda batarken tren hızla Ankara'ya yaklaşıyordu. Seni sevdik Eskişehir, bir dahaki yaza yine görüşelim.