23 Ekim 2014 Perşembe

BİR FOTOĞRAF, BİR ÇOK ANI


Aslında elime kitabımı almış, efendi efendi kanepeye uzanıp okumak niyetindeydim. Ta ki kanepenin hemen bitişiğindeki kitaplıkta, bir dizi kitabın üstünde şu fotoğrafı bulana kadar. Orada durduğuna göre ben koymuşum ama ne zaman koymuşum ve neden dikkatli bakmamışım anlayamadım. 1961 yılından kalma olduğunu düşünüyorum, anneannemin evinin bulunduğu blokun arka cepheden görünüşü, muhtemelen büyük dayım çekmiş. Fotoğrafın arkasında da, "Dikkat, yanar sigara ve kibritleri yere atmayın, yanarız" yazıyor, yazıyı tanıyamadım, alakayı da kuramadım:)

 En üst kattaki çamaşır asılı balkon anneannemin Atatürk Orman Çiftliği manzaralı balkonu. Fotoğrafa dikkatli bakınca bugüne kadar farketmediğim bir şey daha farkettim, balkonda annem de var, 20'li yaşlarının sonundaki annem. Büzgülü etekli desenli elbiseler giyip, incecik belini kalın kemerlerle sıktıran, saçları ondüleli annem. Eyüp Sabri Tuncer'den alınma "Revdor" kolonyası sürünüp, anneannemi koluna takıp sivri topuklu iskarpinleriyle tıkır tıkır Niğdelilerin kabul günlerine giden gencecik annem. Daha iyi görebilmek için büyütünce kendimi  de gördüm, balkonun beton korkuluğu henüz göz hizamdaki kendimi. Bir tuhaf oldum, zamanda yolculuk yapar gibi. Çamaşır yıkanmış, annem yıkamıştır doğal olarak, 2 yıl süreyle anneannemle birlikte oturduk bu evde. Sol taraftakilerin arasında anneannemin meşhur dikoltası asılı. Yavruağzı ya da pembe pazenden dikilme dikolta anneannemin olmazsa olmazı idi. İlerleyen yaşlarında bile banyo sonrası yakasız, kolsuz bir elbiseye benzeyen dikoltasını giyer, artık iyice seyrelmiş uzun, beyaz saçlarını tarayıp örer, sımsıkı bir topuz yaparak ensesine firketeyle tuttururdu. "Çok seyrelmiş anneanne keselim şu saçları rahat edersin" dediğimde, "Olur mu hiiiç, ahirette onlara tutunup kalkacağım mezardan" diye cevaplardı ciddi ciddi, biz gülerdik, o gülmemize kızar, entarisini giyip tülbendini topuzlu saçlarının üstüne dolar, gözlüklerinin altından ters ters bakarak tesbihini çekmeye koyulurdu. 

Çok anım var o balkonda, yakında balkonla beraber bahçenin topraklarına karışacak, ev yıkılmak üzere çünkü, tamamen boşaldı, temeline girecek dozeri bekliyor. Bir sonbahar gününü hatırlıyorum, okullar yeni açılmış. Yeni mezun havacı teğmen büyük dayım balkonda orta bire başlayan haşarılığının doruğundaki küçük dayıma İngilizce çalıştırıyor. Ben elimde elmam kapının ağzından onları izliyorum. İlkokula bile gitmiyorum daha. Büyük dayım Gatenby'nin meşhur "A Direct Method English Course" isimli ders kitabından ilk ünite cümlelerini ezberletmeye çalışıyor küçük olana: "A book, this is a book, what is this, it's a book". Küçük olanın İngilizce dışında her şeye ilgisi var, gökyüzüne bakıyor, bana dönüp dil çıkarıyor, tırnaklarını kemiriyor, şarkı söylüyor. Büyük dayı bıkkın ve sinirli, sürekli tekrarlıyor: "A book, this a book....". Küçükten tıs çıkmıyor, gıcık gıcık sırıtıyor. Derken ben elmamdan bir ısırık alıp başlıyorum: "A book, this is a book, what is this, it's a book". Kıyamet kopuyor, küçük olan ayağa fırlayıp beni kovalamaya başlıyor, büyük elinde kitap bakakalıyor, devreye anneannem giriyor. Her zamanki gibi "Öğsüzüm, dınnak(tırnak) kadar etim" dediği küçük dayımdan yana, ben azarı işitiyorum, büyük dayım ders çalıştırmaktan yırtıyor, küçükse çoktan bisikletine atlamış kaybolmuş bile :)

Çiçeklere çok düşkündü anneannem, yazları o balkon silme çiçek saksısıyla dolardı. Birlikte yaptığımız bir Antalya tatilinde ilk kez rastladığı ağaç minelerini çok sevmiş, bir dal koparıp ta Ankara'ya taşımış, saksıya dikip köklendirmişti. Sonradan büyük bir tenekeye aktarılan çiçek yerini öyle sevdi ki neredeyse ağaca dönüştü, o balkondan yaz kış kıpırdatılamaz hale geldi. Anneannem öldüğünde ise mahzun mahzun kalakaldı, balkonun demirbaşı olarak kiracıya devredildi. 

Fotoğrafın çekildiği gün çamaşır günüymüş galiba, alt kattakilerin balkonunda da çamaşır asılı. Hem onların çamaşır ipi makaralı, Mamaklı teyzenin balkonuna bağlı, ikisinin ortak kullanımında. Zaten bir süre sonra da dünür olacaklar. Karadenizli bir aileydi orada oturanlar, aile bireylerinden bahsedilirken "Lazların" eki konurdu isimlerinin başına. Dünya iyisi bir babaları vardı, adını anımsayamıyorum ama evlerindeki Thonet sandalyeleri iyi anımsıyorum. Şakacıktan kızardı bana üst katta atlayıp zıpladığım zamanlar, hafiften çekinirdim şaka yaptığını bilsem de.

Birinci katta kim oturuyordu tam çıkaramıyorum ama bir üstü Olga ablaların eviydi. İnce, uzun dal gibi bir kızdı Olga abla, annesi Takuhi hanımla otururdu. Biz çocuklar "Takunya teyze" derdik kadıncağıza, onu gerçekten isim sanıp yadırgayarak, bilmeden yapsam da bu hitabı şimdi düşündükçe utanıyorum. Neşeli bir kızdı Olga abla, apartmanın önündeki beton zeminde beceriksizce ip atlamaya çalıştığım bir gün ipi elimden almış ve bana şıp diye ip atlamayı öğretmişti. Çok sürmedi taşındılar, uzun yıllar görmedim. Birkaç yıl önce apartmanla ilgili bir toplantıda karşılaştık. O dal gibi kız gitmiş yerini iri-yarı yaşlı bir kadın almıştı, söylemeseler tanımam mümkün değildi. "Bana ip atlamayı sen öğretmiştin hatırlıyor musun?" diye sordum, hatırlamadı tabii ki.

Apartmandaki dairelerin pekçoğunun ilk sahipleri hayatta değil artık, ara sıra uğradığımda birkaç tanıdık yüz dışında herkes yabancıydı. Şimdiyse tamamen boş, yakında da yerle bir olacak. Anılarımı ve bu fotoğrafı hep saklayacağım ama onlar benim, kimse elimden alamaz...

21 Ekim 2014 Salı

RUTİNE DÖNÜŞ

Bayram bitti, festival bitti, çocuklar gitti, döndük yine eski rutinimize. Rüzgar gibi geçen 15 günün ardından Antalya sonbaharının (aslında hala yaz sayılır) tadını çıkarmaya çalışıyoruz. 


Gökyüzü bazen fotoğraftaki gibi oluyor, insanın bulutları pamuk şeker niyetine alıp yiyesi geliyor. Her yer hala yeşil, akşamları rahatça uyunuyor, gündüzleri sıcak dayanılır düzeyde. Kısacası Antalya en güzel ikinci mevsimini yaşıyor. 


Biz havanın, ördekler suyun tadını çıkarıyor. Yürüyüş fasıllarını başlatacağım artık. Elimdeki kitabı da bir bitirsem harika olacak. Bu kadar süründürmemiştim hiçbir kitabı, üstelik gayet eğlenceli bir polisiye "Bir Turta Davası". Ama sekteye uğrayan okumalar yavaş gidiyor. Bu akşam bitirmeyi ummaktayım. 

Festivalde izlediğim 18 filmin ardından dizilerime dönmeyi planlıyorum bir süre için. Downton Abbey 5. sezona başladı, ben de 5. sezonun ilk bölümüyle başlasam iyi olacak. Yaz boyu çektiğim fotoğraflardan beğendiklerimi tabettirdim. Tabettirmekle iş bitmiyor tabii ki, onları albüme dizip tarihlemek lazım. Arşivcilik zor zenaat, ekstra mesai istiyor. Dün son albümün son sayfasını da doldurdum, yeni albüm almak gerek. Kısacası günlük küçük şeylerle vakit geçiriyorum. Şu anda TV'de define aramak için gerekli aracın reklamı var, bir tane edinip define mi arasam ki, hayatıma renk gelirdi. Neyse ben kaçayım fazla uçmadan, kalınız sağlıcak ilen :)

19 Ekim 2014 Pazar

YEMEKLİ MİM





"Zihnin Arka Sokakları"  beni mimlemiş, kitaplı ve yemekli şeylere dayanamam, cevaplıyorum. Hem son zamanlarda pek sessizleşen blog alemi canlanır belki biraz:

En sevdiğiniz yemek:
İçinden patlıcan geçen her şey ve yaprak sarması.

En sevdiğiniz tatlı:
Ayva datlusu için ölürüm, kaymaklı olursa iki kere ölürüm :)
Siz çocukken anneniz sizi.. 
az mı kaşıkla kovaladı. Aah ah yemezdim, annemi deli ederdim, ne salakmışım :) 

Çocukken de şimdi de..  
Turşu dediler mi hazırola geçerim.

Yemeyi sevdiğiniz ilginç şeyler:
Haşlanmış aşurelik buğday üstü süzme yoğurt, tuza bandırılmış ham kayısı, koruk terletmesi...

Türk mutfağı dışında sevdiğiniz mutfak:
Pek bir fikrim yok ama sanırım İtalyan mutfağını severdim.

Yemeyi sevdiğiniz en sağlıksız şey: 
Her tür aburcubur

Alerjiniz: 
Yok sanırsam... 

En sevdiğiniz meyve:
Çilek, şeftali, can erik... 

En sevdiğiniz atıştırmalık:
Şamfıstığı, badem. Başlarsam kendimi kontrol edemiyorum...

En sevdiğiniz içecek:
Kahve, çay, soda...

Asla yemeyeceğim ve içmeyeceğim dediğiniz şeyler:
Kelle-paça, kokoreç, mumbar dolması, beyin, dalak yemem, yiyemem. Sanırım viski dışında her şeyi içebilirim.

Sonsuz tane de olsa yiyebileceğiniz şey:
Yukarıda yazdım ya, badem ve şamfıstığı...

Çorbaların kralı:
Yayla çorbası ama kendimin yaptığı. Yarmalı ve nohutlu...  

Kahvaltıda tercih ettiğiniz şey:
Beyaz peynirsiz asla... 

Açken ben...
Başağrısı çekerim. 

Bir keresinde yemek yerken...
Birlikte yemek yediğimiz bir komşumuzun sandalyesi kırılmış ve yere düşmüştü. Önce korkmuş, bir şey olmadığını görünce çok gülmüştük...

Ben de Baykuş Gözüyle Natali'ye  ve Lale'nin Bahçesi'ne paslayım bari :)

18 Ekim 2014 Cumartesi

ALTINDAN PORTAKAL 9

Ve festivali bitirdik, şu anda bir yandan ödül törenini naklen izliyor, bir yandan da yazıyorum. umarım gönlümdeki filmler ve oyuncular dereceye girer.

Bugün aslında 4 film için biletim vardı ama sabah sabah, daha afyonum patlamadan Kim Ki Duk'un kan revan filmini izleyemeyeceğime karar verdim ve bileti yaktım. Öğleden sonra ise ilk olarak yönetmenliğini Sudabeh Mortezai'nin yaptığı, Avusturya yapımı "Macondo"yu izledim.

 

Viyana'daki bir Çeçen mahallesinde annesi ve iki kız kardeşi ile yaşayan küçük Ramasan'ın öyküsünü konu almış film. Bir yandan iltica süreci devam ederken bir yandan da kendi kişisel sorunlarıyla başetmeye çalışır ve babasının asker arkadaşı İsa'nın gelmesiyle de işler iyice çetrefilleşir. Eli-yüzü düzgün iyi bir yapımdı, izleyin derim.

Sonraki filmim aslında "Turist" idi ama arkadaşların önerilerine uyup "Turist"in biletini iyi bir yer bulamadığı için izlemekten vazgeçmek üzere olan bir genç kıza satıp "Her Şeye Rağmen"e bilet aldım. 


Serebral palsili bir gencin hayata direnişini gerçek bir yaşam öyküsünden hareketle konu alan Polonya yapımı filmi Maciej Pieprzyca yönetmiş. Serebral palsili genci canlandıran Dawid Ogrodnik ise olağanüstü bir oyun çıkarmıştı. 

Ve son olarak festivalin açılış filmini kendim için kapanış filmi yaptım, Gürcü-Kazak-Alman-Çek-Fransız-Macar ortak yapımı olan ve başrolünde İlyas Salman'ın oynadığı "Mısır Adası".


Gürcistan-Abhazya arasında sınır oluşturan Enguri nehrinde her ilkbahar oluşan adalardan birinde mısır tarımı yapan yaşlı adamla torunun öyküsünü anlatan filmde olağanüstü güzellikte doğa manzaraları vardı. Ağır tempolu olmasına rağmen sevdim filmi.

Yeni bir festivalde buluşmak üzere...


17 Ekim 2014 Cuma

ALTINDAN PORTAKAL 8

Portakal dilimleri sona yaklaştı be blog, alışmıştık doğrusu, yarın son dört dilimi yiyeceğiz ve bir dahaki yıla kadar vedalaşacağız festivalle. Veda yazısını yarına bırakıp bugün izlediğim iki filme geçeyim.

Sabah koştura koştura yetiştiğim film "Başka Sinema" filmlerinden biriydi: "Mucizeler".


İtalya kırsalındaki çiftliklerinde arıcılıkla uğraşan bir ailenin bir yaz boyu yaşadıkları, kızları Gelsomina'nın sosyal hizmet projesi kapsamında evlerine gelen Martin'le tanışması, bir TV yarışmasına katılması gibi olayları konu edinmiş sakin bir film. Bir başyapıt değilse de izlenebilir düzeyde. Yönetmenliğini Alice Rohrwacher'in yaptığı film Cannes'de Büyük Ödül almış. Türkiye'de pek bilinmeyen oyuncularının yanısıra kısa bir süre Monica Bellucci'de filmde arz-ı endam ediyor.

Öğleden sonra izlediğim yapım ise Ulusal Yarışma filmlerinden biri olan, "Saraybosna Film Festivali"nde En İyi Film ödülü almış, yönetmenliğini Erol Mintaş'ın yaptığı "Annemin Şarkısı/Klama Dayika Min" idi.


Güneydoğu'daki köylerinin boşaltılması sonucu İstanbul'a göçen öğretmen Ali ve Annesi Nigar Hanım Tarlabaşında memleketlileriyle, iyi komşuluk ilişkileri içerisinde yaşamaktadırlar. Ancak kentsel dönüşüm kapsamında yaşadıkları mahalle boşaltılınca şehrin ucunda, ruhsuz bir siteye taşınmak zorunda kalırlar. Anne Nigar hanımın memleket özlemi orada depreşir ve huzursuzluğu artar. Oğul ise onu mutlu etmek, sevdiği dengbejin şarkılarını bulmak için çabalar durur. Oğul rolünde Feyyaz Duman'ın, ana rolünde Zübeyde Ronahi'nin nitelikli bir oyun çıkardığı filmi çok sevdim; duru, sade, gereksiz ayrıntılardan kaçılmış, duygulu ve hüzünlü bir filmdi. İzleme fırsatı bulursanız kaçırmayın derim.

Yarın festivalin son gününde görüşmek üzere...

ALTINDAN PORTAKAL 7

Yavaş yavaş bitiriyoruz portakal dilimlerini. Günün ilk filmi ünlü yönetmen Derviş Zaim'in "Balık" isimli filmi idi.


Konuşamayan kızını tedavi ettirebilmek amacıyla para kazanmaya çalışan ve bunun için yasa dışı yollarla balık avlayan bir balıkçının öyküsünü konu almış "Balık" filmi. Başrollerini Bülent inal ve Sanem Çelik'in paylaştığı filmi Derviş Zaim ve ünlü İranlı yönetmen Abbas Kierostami ile birlikte izledik. İzlenebilir düzeydeydi belki ama açık söyleyim Derviş Zaim'in daha iyi filmlerini seyretmiştim.

İkinci film Uluslararası yarışma filmlerinden, yönetmenliğini Chaitanya Tamhane'nin yaptığı bir Hint yapımı idi: "Mahkeme".


Film, Mumbai’de, bir kanalizason işçisinin ölü bulunması üzerine, intihara teşvik eden şarkılar söylediği gerekçesiyle, işçinin ölümünden sorumlu tutulan bir şarkıcının mahkemesini takip ediyor. Hint yargı sistemini irdelemesi açısından ilginç bir filmdi.

Bugün yani Cuma günü iki filmle devam edeceğiz festival maceramıza...

15 Ekim 2014 Çarşamba

ALTINDAN PORTAKAL 6

Bugünkü portakal dilimleri biraz tatsızdı sevgili dostlar. Yemeyi planladığımız ilk dilim-Ziazan adında bir kısa film-yarışmadan çekildiği için boğazımızda kaldı. Sonra "Nergis Hanım" isimli yönetmenliğini Görkem Şarkan'ın yaptığı, ana rollerinde Settar Tanrıöğen ile Zerrin Sümer'in oynadığı bir film izledik. Filmi seçme sebebim Settar Tanrıöğen'di. Alzheimer hastası annesine bakmak zorunda olan Ekrem ile annesi Nergis Hanım'ın öyküsüydü anlatılan. Lakin o kadar durağan ve diyaloga dayalı bir filmdi ki tiyatro sahnesinde olsa çok duygulanarak izleyeceğimiz yapımdan sinema perdesinde sıkıldık, Settar Tanrıöğen'in güzel oyununa rağmen. 


İki film arası kahve molasından sonra "Ulusal Yarışma" filmlerinden birini, "İyi Biri"ni izlemek üzere salonda yerimizi aldık. Bu kez sabahki filmin aksine salon doluydu. Jüri üyeleri Yılmaz Erdoğan, Meral Çetinkaya, Songül Öden, Ebru Ceylan, Selim Atakan yerlerini aldılar, ardından da film ekibi geldi. 


Ayhan Sonyürek'in yönetmenliğini yaptığı filmde Cengiz Bozkurt'un canlandırdığı Mızrap 40 yaşına geldiği halde bir baltaya sap olamamış, Samandağ'da yaşayan biridir. Babasıyla yaptığı bir tartışmanın sonucu evini terkedip asker arkadaşının yaşadığı Mut'a gitmek üzere yola düşer. Ancak 3 bacaklı köpeği Karakız ardından gelince otobüse binemeyip alternatif yollarla yolculuk yapmaya başlar. Biz Mersin'e kadar dayanabildik, kendimizi dışarı zor attık. Emeğe saygımız sonsuz, Cengiz Bozkurt'un oyunculuğundan da hoşnuttuk ama üzgünüm bu film olmamış. Yüksek tonda konuşmalar, yanlış oyuncu seçimleri, abartılı rol kesmeler ruhumuzu daralttı. İzleyebilene ve sevene bağışlıyor Allah yolunu açık etsin diyorum.


Ve bu fotoğrafta da Portakal teyzemizin kadınlıktan robocopluğa nasıl evrildiğini görmektesiniz :)
Haydi bakalım, yarınki dilimleri paylaşmak üzere...