.

.
.

3 Mart 2015 Salı

ŞARKILAR, ANILAR, BEBEKLER, DİYETLER, ANNEANNELER, ANNELER VE DAHA NELER NELER...



Sabah kendimi zorla erken uyandırıp bir süredir dalgınlığımdan yararlanıp kan değerlerimde halay kuran kolesterol ve benzeri zararlıların yaptığım diyetle ne kadarını yok edebildiğimi öğrenmek için sağlık ocağına gittim. Geçen ziyaretimde çok basit bir testi bilemeyip "bu neymiş?" diye soran aile hekimimle tekrar muhatap olmak bahasına hem de. Galiba yıldızlarımızda bir uyumsuzluk sorunu var ki bu defa da testleri yazmadı. "1 ay önce yaptırmışınız zaten, 1 ayda değişmez bu değerler" deyip savdı beni başından. "Damar benim, kan benim, sağlık sigortası benim, keyif benim" ama sahip olduğum bu varlıklar yeterli değilmiş demek ki, "yetki de benim" diyen bir otoriteye saygısızlık etmeyelim diyerek kös kös döndüm eve. Yolda anneannemi andım, o her ay gidip "golusturunu ve şekerini" ölçtürür, sonuç kağıdını da akşam babam kapıdan girerken eline tutuştururdu. Şayet değerler normalse biraz bozulurdu, "hastalık imajı" her zaman önemli bir faktördür ilgi çekmek için. Yok eğer değerleri yüksek çıkmışsa bu defa da neleri yiyemeyeceği konusu gündeme gelirdi. Babam sıralardı: "Ana, et yasak, tereyağ yasak, hamur işi yasak". Anneannem sorardı: "Pastırma?" "O da yasak", anneannem sorardı: "Sucuk?". "O da yasak". Anneannem sorardı: "Zeradar, bi damlam yesem bile mi yasak?". Babam haini cevaplardı: "Yasak, hatta sen dünyada sucuk diye bir yiyeceğin olduğunu unut". Anneannem meyus köşesine çekilir, tesbihini çekerek gözlüklerinin üstünden televizyon izlemeye başlardı ama gözü bakar gönlü sucuk, pastırma, et, ekmek üzerine güzellemeler düzerdi. Üç gün yemez dördüncü gün "Biz koca öküze benzeriz, yemezsek çökeriz. Yenmeyecek olsa icat edilmezdi hem" diyerek alıştığı usulde devam ederdi, nur içinde yatsın. 

Yolda simit fırınına denk geldim, hem de Ankara usulü, diyet kaçamağı yapmak bahasına daldım içeri. Simit aldım, yarım yemekti niyetim ama eve gelip de tartıya çıkınca gördüğüm -2 rakamla keyfim yerine geldi, tam simit yedim, 1 aydır süren diyete rağmen gram oynamayan kiloları ekarte ettim ya, sefam olsun. Eh ben diyetteyim yağsız-yavan yiyorum diye hane halkını da bu kadere mahkum edecek değilim ya, mutfağa yemek yapmaya girdim. Eksilen kilolarımın keyfiyle midir nedir soğan doğrama sırasında kendimi şarkı söylerken yakaladım. "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına"; annemin en sevdiği şarkı, benim çocuk yaşta ilk öğrendiğim şarkı. Gözümün önüne beş yaşım ve bir otobüs yolculuğu geldi. Yazları babamın akrabalarını ve annemin teyzelerini ziyaret için birbirine komşu Orta Anadolu şehirlerine giderdik. Konya aktarmalı bir Ulukışla yolculuğuydu sanırsam. Pencere kenarında oturuyor ve sağ yanımdan akan bozkıra bakarken içimden bu şarkıyı söylüyordum: "Ey ufuklar diyorum, yolculuk var yarına". Kucağmda Konya çarşısından alınmış bir bebek, hazırolda duran mavi üniformalı şirin bir oğlan çocuğu. Babam adını "Mektepten gelmiş Memet" takmıştı. O kadar sevimliydi ki her zaman oynadığım parmak boyutundaki kolu bacağı hareketli plastik bebeklerin yerine bu yumuşak dokulu, bayağı büyücek bebeği tercih etmiştim. Sonrası biraz flu. O gece birilerinde kaldık, kimdi net hatırlamıyorum, sabah Ankara'ya doğru yola çıkmak için hazırlanırken bebeğimi bulamadım, bizimkiler ev sahiplerini müşkül duruma sokmamak için fazla tantana yapmadılar, yenisini alırız diye kandırdılar beni. Kimbilir giren-çıkan çocuklardan biri özenip almış mıydı yoksa bir yerlere girip gözden mi yitmişti bilinmez. Bir daha aynısından bulamadık tabii, günlerce yasını tuttum. Ne zaman "Kapıldım gidiyorum" şarkısını duysam önce annemi, sonra o bozkır manzaralı yolculuğu ve "Mektepten Gelmiş Memet"imi hatırlarım. 

Bu da böyle bir an yoklayan bir anıydı, hafıza garip, ne zaman nerelere gideceği belli olmuyor ama benim şimdi ne yapacağım belli. Yabancı dilde Oscar adayı filmlerden birini daha, "Leviathan"ı izleyeceğim. Kalın sağlıcakla...

Not: Fotoğraf "Baharı beklerkene gözümün kökü sarardı" isimli çalışmamdan :)

27 Şubat 2015 Cuma

ÖZETLE


Oscar beni yormuş galiba hafta başından beri tek satır yazmamışım, zaten yazacak fazla bir şey de yok:

-Antalya bu kış 10 yıllık yağmur stokunu tüketti, benim de içimi tüketti.
-Bugün güneş bulutlarla saklambaç oynuyor, şimdilik yağmur yok.
-Dün pazardan frezyalar (aslında burada frezyaya arpa çiçeği diyorlar) ve pazarcının bozuk parası çıkışmayınca bir demet de solmak üzere olan nergis aldım. Mis gibi kokuyorlar, bakınca seviniyorum. 
-Enginar tezgahları açılmış, bugün pişirerek siftah yaptım ve bahar geliyor diye mutlu oldum. 
-Bir aydır diyetteyim, bir kilo bile veremedim. İnatla direnen arasına beton dökülmüş hatta çelik konstruksüyonla güçlendirilmiş yağlarımı kutluyorum.
-Tayfun Pirselimoğlu'nun yönettiği, başrolünde Ercan Kesal'ın oynadığı "Ben O Değilim" isimli filmi izledim, hem yönetmeni, hem de Ercan Kesal'ı beğenmeme rağmen bu filmden çok sıkıldım.
-Antalya Devlet Tiyatrosu'nca sergilenen "Vahşi Batı" oyununu seyrettim, uzun zamandır sahneye konan ADT oyunları arasında en dişe dokunur olanıydı. 
-Hayatımın yazarı Isabel Allende'nin son kitabı "Cinayet Oyunu"nu okudum, polisiyeyi bile kendi üslubunca şahane yazmış yine, elleri dert görmesin. 
-Hazır hava açılmışken çarşıya çıkmam lazım, hepinize güzel bir hafta sonu diliyorum. Kalın sağlıcakla...

23 Şubat 2015 Pazartesi

VE BİR OSCAR DAHA GOES TO...

Aslında biraz kırgındım, geçen yıl beni kapılarda bırakıp ödül törenine almadıkları için. Arsızlığımla yan kapıdan girmiş, narçiçeği kostümlü, genç irisi Gabourey Sidibe'nin (bakınız bu yazı) eteğine yapışıp kırmızı halıda az biraz dolanmıştım. Oscar Komitesi geçen yıl bana karşı yaptıkları büyük saygısızlığın ve değer bilmezliğin farkına varmış olacak ki Digitürk aracılığıyla özel davetiye yolladı. Kendimi naza çekecektim esasen ama siz değerli takipçilerime olan saygımdan "eh hadi bari gideyim, şahsım için bir şey istiyorsam namerdim, her şey cânım okuyucularım için" diyerek hazırlanmaya başladım. Bu kez "C&A" höt kütürü olan gri eşofmanımı çektim ayağıma, üstüme nadide bir butikte örülmüş soluk mavi süveterimi geçirdim. Son anda yaka kenarında bir leke olduğunu farkettim ama ilgi çeksin diye özellikle yaptığımı düşünmeleri için değiştirmedim. Ayağıma kalın çoraplar ve pofuduk terlikler giydim, mazallah üşütürüm de programı kaçırıveririm diye tedbirli oldum. Zaten şakır şakır yağmur yağıyordu, bizim memlekette olsa çıngar çıkar, "yağmur yağdı, branda delindi, kafamıza su aktı" diye. Höt kötür, milyonluk tufaletlerini çekmiş artizler "gık" bile demediler kuaför elinden çıkmış saçlarına tepedeki deliklerden şıp şıp akan damlalara. Bu kez yanıma sefertasıyla yiyecek almadım, hem diyetteyim, hem de elbet "after party"ye beni de alırlar, marul, havuç, turp bir şeyler bulur atıştırır, açlığımı yatıştırırım diye.

Efendim kırmızı halıya adımımı atmamla beraber karşıma şu iki hatun çıktı:


Ben bir sevin, bir sevin; "Çarşı Çarşı, kara kartal, en büyük Beşiktaş" diye koştum yanlarına. Esasen Fenerbahçeli'yim ama "gurbette sıcak suyun faydası var" demişler, el memleketinde Beşiktaşlı da oluruz icabında. Ben öyle deliler gibi koşturunca kadınlar "Vat iz di matter looo?" diyerek kaçmaya başladılar, güvenlik falan girdi araya. Meğer Beşiktaşlı değillermiş. Oscar adayı artizlermiş bunlar Patrişya Arket'le, Rees Vittersıpon. Siyah-beyaz modacılarının seçimiymiş. Soldaki balık etli olanınkini çocukluk arkadaşı tasarlamış. Bence o bilmiyor ama tasarımcı kesin Beşiktaşlı. Lakin ürktüm öyle güvenlik müvenlik devreye girince bir kenara çekildim, dilimi yuttum seyretmeye başladım. Baktım siyahlar giymiş, cami yıkılmışsa da iskeleti sağlam ama kubbesi epey elden geçmiş bir sarışınla, kırmızılar giymiş bir afet-i devran sarmaş dolaş poz veriyorlar. Parmaklarımın ucunda yükselip "Kim ola ki bunlar?" diye bakınca tanıdım. Antonio abimizin yâr-ı âyali Melani ablamız ile Don Johnson'dan olma kerimesi Dakota hanım imiş. Melani ablamızın şakül hafiften kayık, botoks ve diğer estetikler nedeniyle harita suratlı benzerlerine dönmüş ama kızı Dakota kırmızı kostümüyle bir içim su idi.



Geçen yılki bolluğunun aksine bu sezonun tek hamilesi kemçik Keira Knightley'di. Tören başlayana kadar boş durmamış çiçek bahçesine benzeyen elbisesinin üstüne hatıra kabilinden kırmızı halıdaki ünlülerin imzalarını almıştı. "Ay em from Törki, bi imza da ben şeyetsem" diye yanaştım ama pek kötü bakınca sıvıştım hemen :)


Sağa sola bakınırken kenarcıkta çekingen çekingen duran temiz yüzlü bir oğlancıkla karısını gördüm. Oğlancağızın ya midesi ağrıyor, ya çişi gelmiş tuvaletini yolunu bilmiyor, eli karnında buruşup durur. Konukseverliğimizle ve yardımseverliğimizle nam salmış bir ırkın ahfadı olarak hemen koştum yanlarına, "Evladım, Rennie pastil ister misin, karnın mı ağrıyor, tuvaleti mi bulamadın?" dedim. Gülmeye devam etti, bu sefer İngilizce sordum: "Var senin ağrımak karın, WC, WC?". Aa terbiyesiz döndü arkasını yürüyüverdi, ben de o temiz yüzüne bakıp da efendi bişey sandıydım. Sonra birine sordum "bunun derdi ne?" diye, derdi yokmuş, Steven Hawking'miş o, yok ya pardon onu canlandıran oyuncuymuş, Edi mi, Büdü mü, öyle bi adı var. Zaten sonra Oscar'ı da ona verdiler temiz yüzüne aldanıp, bana sorsalar ne saygısız olduğunu söylerdim. 


Ben Edi'yle Büdü'yle uğraşırken kırmızı halı kalabalıklaştı, önümden çıplak denize girmiş de üstüne yosunlar yapışmış gibi biri geçti, pek şirindi, kimmiş diye sordum yanımdakine "Emma Stone" dedi, saçını kızıla boyatınca bilememişim. 


O da ne Nikol yengemiz ve şapşirik kocası düğün törenlerinden çıkıp buraya gelmişler. Hatta Nikol'e babası kırmızı kuşağını bile bağlamış. Çantamda çeyrek altın arandım ama bulamadım, biraz buruşmuş bir yüz lira çıktı, "Allah mesut etsin" deyip iğneledim dekoltesine. 


Derken önümden bir garip kıyafetli dilber geçti. Baloncuklarını patlatmayı pek sevdiğim havalı naylondan mı dikilmiş bilemedim. Poposundaki o bolluk otururken rahat etsin diye mi konmuş, içine minder mi dikmişler onu da bilemedim. Bildiğim bu Marion afetinin "2 Gün 1 Gece" filmindeki salaş kıyafetleriyle çok daha güzel ve doğal göründüğüydü.


Gözüme çarpan bir başka beyazlı geçen yıl kölelikten azat ettiğimiz Oscar'lı Lupita kızımızdı. Hacca ve Umre'ye giden her tanıdığına ısmarladığı incilerle bir fistan diktirmiş, giyinip gelmişti. 


Baktım Oscar heykelinin yanında yeşil renkli bir başka heykel daha var, bu neymiş ki diye yanına gidip dürttüm, heykel değil canlıymış. Skarlet kızımızmış meğersem. O nasıl bir şeydi yahu, Amazon mu desem, Valkyr mi desem, bu kadınsa biz neyiz mi desem, kısacası ne desem bilemedim. Skarlet'i size havale ediyorum.


Heykeller bitmemiş meğersem, bu defaki pembeydi. Omuzundaki aile boyu güle rağmen Givenet bacımız bence gecenin en asil, en zarif kadınıydı. 


Feliçiti kızımızla Jeylo yengemiz gecenin seyyar çadırları olarak salındılar kırmızı halıda.


Terzileri vaktinde yetiştiremediği için isimlerini bilemediğim bu iki arkadaştan birincisi salonun perdesine, ikincisi de mutfaktaki küp örtüsüne sarınıp gelmişlerdi. İnsana ev sıcaklığı hissettiriyorlardı.


Baktım Adriyan Bırodi geliyor pek sevindim. Kendisini oğluma benzetirim, hemen yanına koştum omuzunu tıpışlayıp "Maşallah" dedim, "Allah zihin açıklığı versin evladım" diyerek uğurladım salona.


Soldaki hanım ablamız Julyan filmde Alzheimer oluyordu evlerden ırak, pek üzülmüştüm ama neyse ki yorulduğuna değdi, Oscar'ı kucakladı götürdü evine. Sağdaki Rozmund hanım ablamız da adaydı ama öyle cadıydı ki filmde "oh olsun" dedim ödül alamayınca :)


Orkestra şefi J.K. abimize de bir selam çakmak istedim ama korktum yanaşamadım, pek sertti zira filmde.


Birdenbire kronik aday, ezeli ve ebedi hayranı olduğum kraliçem Meril'imi görüverdim. Takıldım peşine, yanına oturdum, başımı omzuna yasladım, "Sen her sene aday ol, gönlümüzün kraliçesisin" dedim, hüngürdedim.

Sonra efendim sabahlara kadar uykusuz kah güldük, kah sıkıldık, ödüller alındı verildi, benim Beşiktaşlı sandığım ablalardan biri de ödül aldı, alkışlarken Kara Kartal diye bağırdım ben yine de. Törenden sonra After Party'ye gidip yiyip içtik, derken ben müsaade istedim. Ben salondan ayrılırken Leydi Gaga bulaşıkları yıkamak için mutfağa gidiyordu:


Seneye görüşmek üzere efendim...

19 Şubat 2015 Perşembe

TERCÜME-İ HAL



Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım
Sana bir sevinçlik menevişli kuş yolladım

Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın
Geçti artık göğsümde bir kuş barınmaz anladım

Esti rüzgar bozuk bozuk, örselendi yüreğim
Eksik gedik ne varsa ezberden tamamladım

Bende sönen şavkıması sürsün diye yaşamın
Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım

Kim sürmüş Altıok Metin dünyanın sefasını
Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım

Metin Altıok


17 Şubat 2015 Salı

UÇMADAN-KAÇMADAN


Görsel: Buradan

Dün hem yürüyüş hem de alışveriş yapmak üzere dışarı çıktım. Niyetim oturma odası için artık eskiyen halının yerine yeni bir halı almaktı. Bir süredir yaptığım gözlemler sonucu halı piyasasının son derece çirkin modellerden oluştuğunu farketmiş ve aklımdaki modeli bulabileceğimden emin olmayarak sıkıntıyla yola düşmüştüm. Yol üstü denk geldiğim tüm halı mağazalarına girip çıkmaya başladım. Aklımın kalacağı, hoşuma gidecek tek bir model göremedim. Baktıklarıma göre nisbeten daha büyük ve kapsamlı bir mağazaya "inşallah burada bir şeyler çıkar" duygusuyla girdiğimde beni "buyur gızım" diyerek yaşlı bir amca karşıladı. Bana "gızım" dediğine göre yaşını hesabedin. Açık renkli, modern görünümlü, fazla deseni olmayan bir halı istediğimi söylediğimde bir tabure ikram edip oturmamı söyledi. "Yok ayakta da bakabilirim" deyince kızdı, "otuu işte, gatılok veecem" dedi. Korktum, pıstım, "oturiiiim bari" dedim. Oturdum, "gatılok" geldi kucağıma kondu. Tesadüf daha önce internette bakıp bir modelini beğendiğim markanın kataloguydu. Sayfaları hızlı hızlı çevirip beğendiğim modeli aramaya başlamıştım ki kızdı: "Ağır ağır bak bakem, göömeden geçiveriyon". "Yok aradığım bir model var, ona bakıyorum" derken buldum istediğim sayfayı. "İşte bu, var mı bu modelden?" diye sorunca yine kızdı. "Bunun neyini beeeniyonuz bilmen, anlameyonuz halıdan, onu alceeene hordaki modellerden birini al, bak sen beni dinle pişman olmazsın" diye söylenmeye başladı. Yahu halı almaya mı geldik azar işitmeye mi anlamadım. "Benim zevkime bu uygun getirtebilirseniz bakayım, yoksa gideyim" deyince, "du o zaman bakeem, ben bi tilifon çekeem bayiye vaaa mıymış". Telefona doğru yürürken içeri kendi yaşlarında bir teyze girdi "selamünaleyküm" diyerek ve oradaki kilimlerden birinin fiyatını sordu. Amcam teyzemle muhabbete başladı, benim tilifonu unuttu. Teyzem amcaya "Nerelisin?" diye sordu "Ispartalıyım" cevabını alınca "ben de Buldurluyum" dedi. "Aa ben Buldur'da otuudum, sen içinden min?" minvalinde muhabbet uzayınca ben usulcacık sıyrıldım aradan, caydım halıdan da, bayiye edilecek tilifondan da.

Bunca sohbetin üzerine baktığım birkaç mağazada da istediğim gibi bir şey bulamayınca artık vazgeçmek üzereydim ki tam da evin yakınında daha önce farkına bile varmadığım bir halıcıda aradığım gibi bir halıyı buluverdim. Beş dakikalık bir inceleme ve bir dakikalık pazarlık sonrası halı eşimin omzunda eve doğru yola koyulmuştu bile. Ben alışverişin hızlı, zahmetsiz ve kafama uygun olanını severim :)

14 Şubat 2015 Cumartesi

ÖYKÜ ŞALANJJJ'I :)


Daha dün en vahşilerinden birini duyduğumuz kötülükler, sevgisizlikler gitgide ülkeyi ve dünyayı sararken ben ruh sağlığımı ancak sanata ve edebiyata sığınarak koruyabiliyorum. O yüzden bugün benim için "Öykü Günü". Sevginiz ve sevdikleriniz her gün sizinle olsun, hep hayatınızın içinde olsun ama gelin bugün Ferminanım kardeşimin deyimiyle bir "şalanjjj" başlatalım. En sevdiğiniz öykünün ilk paragrafını paylaşalım blogumuzda (tabii abartmamak kaydıyla, 3 sayfalık ilk paragraflar da olabiliyor :) Ben artık "Edirne'nin Köprüleri" ile bıktırdığımı düşündüğüm için bir başka sevdiğim öyküyü, Pınar Kür'den "Bitmiş Zamana Dair"in ilk paragrafını paylaşacağım:

"Ahmet de ölmüş. Bir 'açık artırma' ilanından öğrendim bunu. Bir sızı döndü dolandı yüreğimde. Ahmet değil, tüm o ölümler dizisi değil, içimde birden canlanan bütün bir yaşamaydı o sızıyı salan, biliyorum. Bütün bir yaşama... Oysa o yaşama Nebile Hanım'ın ölümüyle sona ermemiş miydi zaten? Geride kalanlar, Pertev Bey, Beyhan Hanım, Enise abla, o yaşamanın ne kadarını sürdürebilmişlerdi birer birer ölüp gitmeden önce? Şimdi de Ahmet, ellisine varmadan. Varabilseydi ellisine, hatta yüz yaşına, haberim bile olmayacaktı belki-ya da kesinlikle. Bitmişti o yaşama. Çoktan."

Akışı Olmayan Sular/Pınar Kür
Can Yay./1986, 3.bası

Hadi, ne duruyorsunuz, gidip çekin raftan en sevdiğiniz öykünün olduğu kitabı, yazmasanız bile bir kere daha okuyun, ruhunuz güzelleşsin...

13 Şubat 2015 Cuma

ANILAAAAAR...


"Hatıralar kocamış dimağların koltuk değnekleridir" diye okumuştum bir zamanlar bir yerlerde. Kendimi henüz kocamış hissetmesem de sıkıldığımda, bunaldığımda hatıraları koltuk değneği olarak kullandığım doğrudur. Çocukluğumu ve ilk gençliğimi geçirdiğim semtin bir grubu var sosyal paylaşım sitelerinden birinde, hayli aktif bir grup, bu aralar insanlar anılarını paylaşıyorlar, çok da güzel oluyor. O vesileyle ben de eğlenceli bir anımı yazmıştım, daha kapsamlı olarak buraya da yazayım dedim, belki yüzlerde bir gülümsemeye neden olur.

Yaşı bana yakın olanlar belki hatırlar, çocukluğumda "Sangam" adında bir Hint filmi gişe rekorları kırmış, haftalarca vizyondan kalkmamış, şarkıları dillere pelesenk olmuş, insanlar akın akın filmi izlemeye koşmuştu. Diğer oyuncular kimdi bilmiyorum ama ana rollerden birinde artık olgunluk çağını yaşayan ve babamın sürekli "Avare" filmini anarak aile içinde bile gündemde tuttuğu ünlü Hintli aktör Raj Kapoor oynuyordu.


Türkçe'ye "Arkadaşımın Aşkı" adıyla çevrilmişti ve ben de vizyona girdiği ilk hafta izlemeye giden bir komşumuzun peşine takılarak Ankara'nın o zaman için en klas sinemalarından biri olan Gölbaşı Sineması'nda seyretme şansını yakalamıştım. İlkokulun ilk sınıflarındaydım, sonradan "üç film birarada" türü seks filmleriyle itibarını yitirip ayağa düşecek Gölbaşı sinemasına ilk gelişimdi. Hem sinemanın havası, hem de filmin renkli, canlı, yer yer eğlenceli, yer yer hüzünlü havası, hareketli şarkıları çok hoşuma gitmişti. Hatırladığım kadarıyla aynı kadına aşık iki arkadaşı anlatan klasik bir konusu vardı ama tüm Hint filmleri gibi rengarenkti, damardan giriyordu, o yüzden çok ilgi çekmişti. Uzun zaman şarkılarının Türkçeleştirilmiş sözlerini söyleyip gezmiştim evin içinde, hala da bazılarını hatırlarım:

"Buudaya buudaya butamildeya
Peçemi biraz açsam ihtiyar kızar
Sözde çiçek yerine getirir karnıbahar"  

ya da

"Ne olur vazgeç arkadaşımdaaaan 
Öleceğim inan senin aşkındaaaan
Kimin aşkı olursan ol sanma sevemeeeeeeem
Sonu ölüm olsa bile asla dönemeeem
Bir tarafta arkadaşım bir tarafta seeeen
İki ateş arasında halimi görseeeen"

Evdekileri şarkılarımla hem bıktırıp hem film hakkında epey meraklandırdıktan sonra bulunduğumuz semtin açık hava sinemasında gösterime girdi film. Başta anneannem olmak üzere hemen niyet ettik tabi izlemeye. Ben geri kalır mıyım, bayıla bayıla bir kere daha izlerdim. Öyle de oldu, hep birlikte gittik arka tarafında sinema perdesine bakan bir dizi ev olan ve çay-kahve eşliğinde balkonlarında beleş film seyreden sahiplerine imrendiğim Akın Sineması'na. Filmin başlamasına az kala anneannemden "Ayy!" diye bir çığlık, ardından da peşpeşe beddualar geldi: "Yaha ciğerine ateş düşsün e mi, kahrolasıca, koca sinemada bula bula beni mi buldun? Kafam kırıldı, kim attı o taşı". Ne olduğunu çok geçmeden anladık. Yarı karanlıkta arka taraftaki evlerden ya da duvar üstünden atılan bir taş onca insanın içinde gelip anneannemin kafasını bulmuştu. Normal şartlarda bile canı çok kıymetli olan annannem adeta başına bomba düşmüş kadar patırtı kopardıktan sonra güç bela sakinleştirildi, o esnada oynamaya başlayan filmi izlemeye devam etti ama olan bana oldu. Film arası verilir verilmez anneannem kendi sığamayacağı için beni bir taş daha atarlar da kafama gelir korkusuyla oturduğum tahta sandalyenin altına soktu. On dakika boyunca orada büzülüp oturdum, ancak ikinci yarı başlayınca çıkmama izin verildi :)

Eve dönerken ben yine filmin şarkılarını söylüyordum, anneannemse taşı atana söylenmeye devam ediyordu. Meraklısı için aşağıda filmin en meşhur şarkılarından biri var: