21 Temmuz 2014 Pazartesi

CAM, PERDE, TEMİZLİK FALAN FİLAN


Bugünün etkinliği şahane(!), perde yıkayıp cam silme. Ne zamandır gri gri sırıtıyorlardı yüzüme, görmemezlikten geliyordum. Malum bu ev uzun süre boş kalıyor, ayrıca çok işlek bir cadde üstünde konuşlandığı için de perdelerin halini varın tahayyül edin. Camlar keza, yokluğumda olan çamuru, isi biriktirmişler üstlerinde, görünür yerleri şöyle bir silip bırakmıştım. Her tür domestik faaliyetten nefret ettiğim için bugüne kadar geldik ama baktım önümüz bayram, bir de duvardaki fotoğraftan annem sanki parmak sallıyor. Çaresiz işe koyuldum. O annem ki hipoksi nedeniyle halüsinasyon görüp yoğun bakımda yatarken bile komşumuza "bizim perdeleri yıkayıver" diye tembih etmişti. Bayram günü kirli bırakırsam kesin hisseder öbür taraftan. Sebepler zorlayıcı gördüğünüz gibi, dün gece hiç adetim olmadığı halde erkenden yatıp bir güzel uyuyunca sabahın köründe uyandım, "gün bu gündür Leylak hanım, kalk şu perdeleri, camları hallet" diyerek kalktım yataktan. İlk partiyi çamaşır makinesine atıp cam silmeye girişmiştim ki bilgisayarın güç kaynağından gelen "biiip biiip" sesleriyle irkildim, anladınız siz onu, elektrikler kesilmiş. Yahu kırk yılda bir iştaha gelmişim, yataktan kalkıp işe koyulmuşum elektriğin gideceği tuttu. Makine durdu, güç kaynağı zırıldar, dizim yüzünden çevikliğim kalmamış camların üst taraflarına ulaşamam, hasılı tüm enerjim dibe vurdu. Lakin başladık bir kere devam edeceğiz, muhtelif aralıklarla kesilen elektriğe, uyuşan ellerine, ağrıyan dizime rağmen yılmadım. Camları sildim bitti, perdeler halen yıkanmaya devam ediyor. Tabii ben de bittim.

Bir de bitmek üzere olan var, o da 1038 sayfalık "İri Memeler ve Geniş Kalçalar". Akşama sen sağ ben selamet durumları olacak, 100 sayfadan az kaldı. Ciddi bir okuma maratonu idi ve oldukça güzeldi. Shagguan Jintong'un ağzına zaman zaman terlik vurmak istesem de anasının hatrına kendimi tuttum. Çin Devrimini aşama aşama öğrendik kitap sayesinde ve "devrim kendi çocuklarını yer" sözünün gerçekliği de bir ölçüde ortaya çıkmış oldu. Okunma süreci biraz zorlu ama Marquez tadı veren bir romandı, hiç pişman değilim ve hatta yazarın diğer kitaplarını da okumak gibi bir projem de var. 

Bugün sonbaharımsı bir hava var Ankara'da, ayrıca ben cam sildim ya, yağmurun yağması şart oldu. Güneş gözlüğümün sapı gizemli bir şekilde kırılmış, mutfaktaki bulaşık süngeri kayıp, evde bir hayalet dolaşıyor sanırsam, kişt kişt diyor ve mutfak için-başta sünger olmak üzere-alışveriş yapmaya gidiyorum...

17 Temmuz 2014 Perşembe

GÜNDÖKÜMÜ

Dün blog aracılığıyla tanışıp arkadaş olduğumuz iki dost ta İstanbul'dan kalkıp günübirliğine Ankara'ya ziyaretimize geldiler, aman ne kadar güzel bir gün oldu. Toplam 6 saatlik birlikteliğimizde sohbetlere doyamadık. En çok ben konuştum tabii ki :)

Zaman kısıtlı olunca tüm rotamız Kale civarında döndü dolaştı. Bir cafeden kalkıp diğerine oturduk, bu arada önceden görmediğim bazı ayrıntıları keşfettim, daha doğrusu uzman arkeolog tarafından keşfettirildim :)


Yıllardır şu surun önünden geçer giderim, hatta defalarca fotoğraflamışlığım vardır, ortada görülen parçaların bütün bir lahde ait olduğunu bilmiyordum. Tamam orada aykırı parçalar olduğunun farkındaydım ama alttaki 4 parçanın bir lahdin dört köşesine konmuş heykeller olduğunu hiç farketmemiştim. Kendimi huzurunuzda kınıyorum...


Bu tesbih ağacını Pirinç Han civarında gördüm, sahibinin Galatasaraylı olduğundan kuşkulanıyorum. 


Bir başka keşif de bu oldu. Gramofon Cafe'de otururken gördük, tam karşısındaki dükkanda, kapının önüne oturmuş bu minyatür sandalye ve masaları imal ediyordu dükkan sahibi. 

Ve bunca zamandır her Samanpazarı'na gittiğimde önünden geçtiğim Arslanhane Camii'ne de ilk kez girip cidden etkileyici bir yapı olduğunu gördüm.




Diğer adı "Ahi Şerafettin" olan cami 13. yüzyılın başlarında yapılmış, bu adla anılmasının sebebi de ilk restorasyonun Ahi Şerafettin tarafından gerçekleştirilmiş olması imiş. Kendisi de camiin karşısındaki türbede yatıyor ve camie Arslanhane adının verilme sebebi de türbenin taşlarının arasında bir aslan kabartmasının olmasından kaynaklı imiş. Zaten camiin duvarları arasında Roma ve Bizans döneminden kalma taşlar, sütun parçaları göze çarpmakta. Camiin tavanı ahşap ve olağanüstü güzellikte ahşap sütunlar tarafından taşınıyor. Hasılı gidilip görülesi bir mekan.

Bu güzel günü arkadaşlarımızı havaalanına yolcu ederek bitirdik ama havalanına yolcu etme eylemlerimiz bugün de devam etti, babayı da bugün İzmir'e uğurladık. Sonrasında da çok keyifli bir mekanda kahvelerimizi içtik kızkardeşle: "Pasta Dükkanı". Tunus Caddesi'ndeki bu şirin dükkanda ev yapımı pasta ve kurabiyeler bulabilirsiniz. Daha çok sipariş usulüyle çalışsalar da gelen konuklara da güleryüzle ve samimi bir şekilde hizmet ediyorlar:


Bugünlük de bu kadar, kalın sağlıcakla...

15 Temmuz 2014 Salı

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA5)

Aslında ne gezdik, ne fazla bir şey gördük, ne de keşfettik ama olsun, epey uzun bir yol gittik, o da keşiften sayılır :) Bugün babanın isteği üzerine Çubuk turu yaptık. Bunca senenin Ankaralısıyım çocukluğumda Çubuk Barajı'nda yapılan piknikler dışında Çubuğu görmüşlüğüm yoktu. Bu vesileyle önemli eksikliğimizi giderelim dedik ve belediye otobüsüne atlayıp yola düştük. Otobüs klimalı ve rahattı, ilk duraktan binince istediğimiz koltuklara da yerleştik, tıkır mıkır gittik, uzun uzun gittik. Yeni yapılmış yüzlerce bina, siteler, parklar, yapay havuzlar, Uygur çadırı biçiminde dinlenme yerleri, Osmanlı-Selçuklu karışımı kapılar, saat kuleleri, köprüler, tüneller, devasa futbolcu maketleri, kilim ve buket formu verilmiş çiçek tarhları, fabrikalar, havaalanları, uçaklar, bahçeli evler, bahçesiz evler, korular, hastaneler, pastaneler gördük ve bir saatlik gidişin sonunda acemi yolcu olduğumuzu anlayan otobüs şoförünün önerisiyle şehir merkezinde indik. Etrafa bir bakındık, kayda değer değişik bir şey göremedik. Otobüste gözümüze çarpan yeni restore edilmiş ve üzerinde "Çubuk Müzesi" yazan konağı gezelim bari dedik, geldik ki kapılar kilitli, henüz açılmamış. Neyse ki yan taraftaki elektrik direğinde şunu gördük de oraya kadar yürüdüğümüze değdi:



"Çekmeyin ya, yüzüm eskiyor" :)

Henüz açılmamış ve geleceğin müzesi olacak konak da şu:


E buraya kadar geldik, ne yapalım? Bari yemek yiyelim, hem babanın şekeri düştü, tez lokanta buluna. Bulduk neyse, Halil İbrahim'in sofrasını hem de, yedik bir şeyler. Ardında da Çubuğa gelinir de turşu alınmadan gidilir mi dedik ve taksi durağındaki şoför biraderlerimizin tavsiyesiyle "Koçum Turşu"dan Çubuk usulü salatalık turşusu aldık. Aşağıda mevsim nedeniyle kurumuş Çubuk Çayı'nı ve poşetlenmiş Çubuk turşusunu görüyorsunuz:


Bir adet de genel görünüm sunar ve otobüse atlayıp döneriz efenim...


Yarına süpirikli havadislerimiz var, bizi izlemeye devam ediniz...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA4)

Şimdi Ankara'dayız ya, bizde vakit bol. Baba da burada, gezdirmek lazım. O'na ne kadar hitap eder tartışılır ama kaç yıldır adını duyup kendini görmediğimiz bir harikayı artık görme vakti geldi diye düşündük ve yola düştük. Zaten Ankara'da gezilip görülecek kaç mekan var. Önemli olan gittiğin yerde bir şeyler yakalamak. Sözünü ettiğim harika Sincan'daki Harikalar Diyarı Parkı. Ulaşım zorluğundan dolayı hiç niyet etmemiştik ama yeni açılan metro hattıyla işler kolaylaşınca harekete geçtik.

Zor olmasa da uzun bir yolculuk oldu. Önce Ankaray'la Kızılay'a gittik, oradan Metro'ya geçiş yapıp Batıkent'e ulaştık. Batıkent'te bekleyen trenlere aktarma yapıp devam ettik. Aşağı yukarı bir saat sürdü. Yeni açılan metro hatları sanırım sinyalizasyon nedeniyle biraz ağır çalışıyor. Yine de klimalı ortamda oturarak yolculuk ettiğimiz için sorun olmadı. Harikalar Diyarı istasyonunda inip doğrudan parka girdik. Hava hatırı sayılır ölçüde sıcak, park hayli büyük olduğundan "Masal Adası"na ulaşana kadar haliyle biraz yorulduk.


Çimlerin üstünde muhtemelen park içindeki düğün salonunda akşama törenleri olacak sarışın bir gelinle saçları erken ağarmış bir damat fotoğrafçıya terler akıtarak poz vermekte idiler. Yanlarından geçip Cüceler Ülkesi'ne düşmüş Güliver silüetiyle ufukta görünen Masal Adası'na doğru ilerledik.


Güliver amca ön cepheden daha görkemli görünüyordu:


Kapıda bizi Pambık Pirenses'le 7 güççük yavrusu karşıladı. Yalnız bugüne kadar siyah saçlı tanıdığımız prenses hanım modaya uyup saçlarını sarıya boyatmış. Eee yılların Pamuk prensesi, ağarmıştır artık o saçlar, o da hayatında bir değişiklik yapıp sarıya çevirmiştir.


Pamuk hanımın yüzündeki ifade "Ne işiniz var bu sıcakta burada, otursaydınız ya evinizde, bizi de taciz etmeseydiniz, Pazar temizliği yapacaktık" der gibiydi aldırmadık. Ne de olsa yıllarca huysuz üvey ananın yanında yaşadı, huy kapmıştır az da olsa. 


Pamuğu domestikliğiyle başbaşa bırakıp Şirinler'in köyüne yollandık. İnsan evladı dediğin böyle olur, kapıda pastayla karşıladı bizi Aşçı Şirin, Şirine de hemen kalemini çıkarıp not defterine bir imza istedi. Ünlü ziyaretcilerden imza almak huyuymuş övünmek gibi olmasın :)


Aaa o da kim? Eski dostum Sevimli Hayalet Casper. Yıllardır görüşmemiştik, sarıldık, kucaklaştık, pek özleşmişiz. Huyunu suyunu bildiğimden kulübeden gelen homurtular ve arkadaki kötü hayaletlerin yüz ifadesi hiç umurumda olmadı. Eski dost Casper'in himayesindeydim ne de olsa...



Biz Casper'le yumoş yumoş muhabbet ederken yukarılardan bir yerden kılıç şakırtıları ve "Atıl Kurt!" sesleri geldi. Kafayı kaldırdım ki ne göreyim, Tarkan ve köpeğimsi kurdu ya da kurdumsu köpeği kayaların ucundan dost muyuz, düşman mıyız diye bizi gözlüyor. Hemen altında da Karaoğlan kılıcını çekmiş alesta bekliyor. "Selam dünyalı, biz dostuz" dedik ve yolumuza devam ettik. Neme lazım, babamın gözleri biraz çekik, Çin imparatoru falan sanır, durduk yerde başımıza iş almayalım.


Tarkan'dan paçayı kurtarıp biraz ilerledik, baktık Nasreddin Hoca suyun başına oturmuş, elinde yoğurt kabı. "Hayrola Hoca" dedik, "ne yapıyorsun?". "Göle maya çalıyorum" dedi. "Hay çok yaşayasın Hoca, göl maya tutar mı?" dedik. Tuhaf tuhaf yüzümüze baktı, "yahu" dedi, "bunca zamandır bu fıkra anlatılır, hala öğrenemediniz mi cevabımı da rahatsız edip durursunuz, ikileyin." Süklüm püklüm ayrıldık huzurdan. Keloğlan arkamızdan şarkı söylüyordu:

"Ben bir garip Keloğlanım, eşeğimin yok palanı
Varım yoğum doğruluktur, hiç sevmem ben yalanı
Bir kocakarı anam var, üç-beş tavuk bir de inek
Bazı konar kel kafama evsiz barksız birkaç sinek"



Red Kit'le, Daltonlarla, Temel Reis'le, Tenten'le, Pinokyo'yla ve daha bir sürü kahramanla selamlaşıp hasbıhal ederek yürümekten terlemiş ve yorulmuştuk ki Oburiks'i o sıcakta sırtında dikilitaşla görünce halimizden utandık. "Kolay gelsin aga, yardıma ihtiyaç var mı?" dedik. Bırak cevap vermeyi, dönüp bakmadı bile, "Ne diyor bunlar ya?" dercesine kafayı sallayıp nakliyata devam etti. 

Yeterince yorulmuştuk artık dönüş yoluna düşmüştük ki önümüze Barnie ve Betty Moloztaş çıktı. Hal-hatır sorduk, iyilermiş, Bambam boks antrenmanına gitmiş, vaktimiz kısıtlı olduğundan Fred ve Vilma'ya görünmeden sıvıştık. Çakıl oracıkta Dino ile oynuyordu, yanağından bir makas almayı ihmal etmedik tabii ki.



Dönüş yolunda önümüze çıkan eşeğe benzeyen ağaç güldürdü bizi:






Harikalar Diyarı'nın masal kahramanlarına, ağaçlarına, çimenlerine, fıskiyelerine, ördeklerine veda edip ayrıldık sonra. "Bir daha gider misiniz?" derseniz cevabım "Hayır" olur ama çocuklarınızı ve içindeki çocuğu hala koruyanları bir kez, daha serin bir havada ziyaret ettirseniz hoşlarına gidebilir.

Yeni bir mekanda görüşmek dileğiyle...

12 Temmuz 2014 Cumartesi

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA3)

Bugün biraz da can sıkıntısından Gençlik Parkı'na doğru uzandık. Ankara'da çocukluğunu ve ilk gençliğini geçiren 40 yaş civarı herkesin Gençlik Parkı ile bir anısı vardır. Yaş sınırı yükseldikçe anıların yoğunluğu da artar. Hayatımıza katılan en büyük renkti çocukken Gençlik Parkı'na yapılan gezmeler. Nevaleler hazırlanır (kimi zaman pide, kimi zaman börek-çörek), akşam serinleyecek hava için yedek hırka alınır, konu komşu birleşilip düşülürdü yola. Kimi zaman parkın içinde bulunan üç gazinodan (Lunapark Gazinosu, Yazar Aile Bahçesi ve Japon Bahçesi) birinin aile matinesi tercih edilir, erken gidilip sahne kenarında yer tutulur, cüzi miktardaki giriş ücretine ilaveten bir semaver ısmarlanır, yenilip içilirken de en meşhur ses sanatçıları-kimi zaman artistler-canlı canlı izlenirdi. Daha sık yapılansa yine nevaleleri yüklenip göl kenarındaki veya Luna Park içindeki çay bahçelerinden birine (tahta sandalyeli, rengarenk masa örtülü Recep Özgen çay bahçeleri) gidip yine semaver eşliğinde felekten bir gün ya da gece çalmaktı. Genellikle yolun sonu Luna Park'a çıkar ve çocuklar da mutlu edilirdi. Arada "Şişman"dan dondurma alınır, kimi zaman kavanoz içindeki bir ceninin sergilendiği, ödümü koparan Sağlık Müzesi ziyaret edilir, gölün ortasına uzanmış gemi şeklindeki Ada Restaurant'ta yemek yiyebilen şanslı azınlığa imrenilir, çok ender olarak da gölde kayık sefası yapılırdı. Gece klübü havasında bir-iki gazino daha vardı, buralara orta halli ailelerin pek yolu düşmezdi. Hiç unutmuyorum, çok küçüktüm, bu klüplerden birinde o zamanlar çok ünlü olan Dario Moreno sahne alıyordu. Biz de ailecek bir Gençlik Parkı turu yapmış dönüyorduk, bu klübün önünden geçerken anneannem aniden yön değiştirip giriş kapısına doğru yöneldi. Kapıda duran görevliye tüm sempatisini kullanarak; "Yavruuum" dedi, "şu Dari Mari'yi pek merak ettim, no'lur izin ver de bi göreyim". Anneannem şeytan tüyüyle doğan şanslı azınlıktandı, ona "hayır" diyecek pek az insan vardı, nitekim görevli de "hayır" diyemedi ve "gel teyze" diyerek kulise götürdü. Az sonra dönen anneannemin yüzünde belirgin bir hayal kırıklığı vardı. "Ne oldu, gördün mü?" diye sorduğumuzda umursamazca şu cevabı verdi: "Amaan bildiğin adammış". Ne sandıysa artık :)

Tabii bunların hiçbirini bulamayacağımızı bilerek gittik birkaç yıl önce elden geçirilip düzenlenen parka, yine de eski halini görmesek de anılarımıza bir dönüş yaşadık.



Göle doğru uzaman bu fıskiyeli su yolu eskiden kaskatlar halinde iner ve geceleri rengarenk ışıklarla aydınlatılırdı. Parkın alamet-i farikası gibiydi. Şimdi çok sıradan olmuş.



Kaskatların sona erdiği alanda sağlı sollu bu iki tunç heykel yer alırdı. Ankara dışından gelip de Gençlik Parkı'nı ziyaret eden hemen herkesin bu heykellerin yanında fotoğrafı vardır. Zaten elinde koca makinesiyle bir fotoğrafçı "Fotoo, fotoo" diye dolaşır dururdu. 


Heykellerin bulunduğu yere bir çerçeve içinde bu damlalıklı fıskiyemsi şey yerleştirilmiş, güzelim heykellerse parkın en görünmeyen yerine, İdare Binası'nın kapısının iki yanına terkedilmiş.


Çardaklı oval yol, parkın en sevdiğim yeri idi, neyse ki formunu bozmadan yenilemişler. Çardağın üstünü mor salkımlar sarmış, bu mevsimde hala çiçekli, mis gibi kokuyorlar. Göl için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, hayli kirli ve üzerinde kayık yerine çirkin görünümlü kahverengi yosunlar yüzüyor, gölün tabanı da mavi bir muşambayla kaplı. Oval yolun arka tarafında, eskiden mini golf sahalarının, dondurmacıların, Sağlık Müzesi'nin falan olduğu bölümler çimlendirilmiş. Eli boş gönlü hoş ne kadar erkek varsa çimenlerin üstünde yatıyordu. Hemen hepsi ayakkabısını, büyük bir kısmı da çoraplarını çıkarmış, ayaklarının özgürlüğünü ilan etmişti. Arada tek tük çiftler öpüşüyor, çorapsız adamlar da film izler gibi onları izliyordu. Tuhaftır ki daha önce geldiğimde adım başı karşıma çıkan mebzul miktardaki güvenlik görevlilerinden bir tanesine bile rastlamadım.


Oval yoldan hep annemleri arkada bırakıp koşarak giderdim çocukken, çünkü bu yolun sonunda eğimli köprü ve köprüden iner inmez de Luna Park vardı. Favorim Bugi Bugi ve Atlı Karınca idi, bazen babamla çarpışan arabalara ve dönme dolaba da bindiğim olurdu. Hediyeli ip çekmeye de bayılırdım ama şansıma gömlek yakası balinasından başka bir şey çıkmazdı. Ha bir de Fanto Manto vardı, bir nevi korku tüneli, merak edip biner sonra da tünelden çıkana kadar gözlerimi kapatırdım. Tam çıkışta kapıda bekleyen cadı kılığına girmiş iki görevli kafamıza süpürge vururdu. Motorsikletli 2-3 kişinin silindir şeklindeki duvarda sürat yaptığı "Rotor" gösterisini izlerken de nefesimi tutardım. Merkezkaç kuvveti denilen şeyi ilk orada babamdan öğrenmiştim. 


Nikah Salonu ve ünlü köprüsü. İyi havada evlenen her gelin ve damadın bu köprü üstünde mutlaka fotoğrafı vardır. Önceleri Göl Gazinosu olarak hizmet veren mekan 70'li yılların başında nikah salonuna dönüştürülmüştü. Ben de orada evlenenlerdenim ama çok yağmurlu bir gün olduğu için köprü üstü fotoğrafım yok ne yazık ki. Şu anda herhangi bir işleve sahip değil bina, tadilat çalışmaları var, köprü de geçişe kapalı. Umarım tekrar nikah salonu olacaktır ya da kültür merkezi olarak hizmete sunulacaktır. 


Buradan geçerek dönüş için metro istasyonuna ulaştık. Eskiyle alakası kalmasa da yine de beton binaların arasında nefes alınacak bir yeşilliktir diye teselli buluyor insan. Burası artık gençliğimin parkı değil sadece "Gençlik Parkı"...

10 Temmuz 2014 Perşembe

GÜNLÜK


Gün batmaya yüz tutarken Ankara binalarının camlarında yangınlar çıkar. Denizsiz, özelliksiz bu bozkır şehrini sevmek için ya burada doğup büyümek ya da böyle incelikler keşfetmek lazım, "Ah kimselerin vakti yok/Durup ince şeyleri anlamaya" dese de "İlkyaz" şiirinde Gülten Akın. Kaldırımda yürürken önünüze pat diye düşen bir at kestanesi, baharda evlerin bahçelerinden taşan leylaklar, bulvarlara gölge yapan akasyalar, Sakarya'dan yükselen çişle karışık bira kokusu, Yüksel Caddesi'ne açılan sokakların kalabalığı ve kitapçıları, Akman'da bir bardak boza, Kurtuluş Parkı'nda sizi göklerden selamlayan "Kuşlu Kadın", Kuğulu Park'ın pis havuzunda yüzen kendini beğenmiş bir kuğu, ağzınızda çıtırdayan hafiften yanık Ankara simidi, Evkaf Apartmanı'nın kunt duvarları, Küçükesat semtinin hepsi "B"harfiyle başlayan sokak isimleri, modern ve yüksek apartmanların beline yaslanmış eski mi eski bir Ankara evi, 2. Meclisin bahçe duvarlarındaki çocukluğumdan kalma taş küreler, Ulus'taki Eyüp Sabri Tuncer mağazasının yıllanmış yer karoları, Hanif Çarşısı'nın spiral merdivenleri, Ziraat Bankası'nın önündeki, her baktığımda "Hadi bana müsaade, kalkayım artık" diyormuş gibi gelen koltuğa oturmuş Mithat Paşa heykeli, Hal'in cıvıltılı kalabalığı, pastırma kokusu, Akün Sineması, Opera Binası, kar yağdığında Botanik Bahçesi, güneş batarken Kale'nin uzaktan görünüşü, merdivenli yokuşlar ve şu anda aklıma gelmeyen ayrıntılar kitsch ötesi saat kulelerini, şehire girişlerdeki ne işe yaradığı belirsiz kapıları, yapay şelaleleri, çakma kaleleri, bir örnek parkları görmezden gelmeye değer. Keşke Set Kafeterya ve Büyük Ankara Muhallebicisi de hala varlığını sürdürebilseydi.

Şu aralar yaz aylarında muhatabım Ankara ile. Seçim zamanı sıcakta Antalya'ya gidip yorulmamak için ikameti geçici olarak buraya aldırdık lakin YSK'nın internet listelerinde adımız görünmedi. Muhtarla görüştük ve sebebi anlaşıldı. Nüfusa kayıtlı olduğumuz yer yerel seçimlerde belediyelik olmaktan çıkarılıp mahalle yapılmıştı, nüfus kayıt bilgileri değişmiş bu nedenle. Muhtarın listelerinde adımızı bulduk ama oy kullanabilmemiz için nüfus kağıtlarının değişmesi gerekiyormuş. Değiştirdik, hem de 10 dakikada. Yalnız fotoğraf çektirmeye üşendiğim için elimde bulunan ve beni bir acuze gibi gösteren en çirkin fotoğrafımı kullanmak zorunda kaldım. Şimdi yepisyeni ve acaip kötü fotoğraflı bir nüfus kağıdına sahibim ama beis yok, malzeme ortada nasılsa :)

1038 sayfalık okuma maceram iyi gidiyor, henüz beşte birini okuyabildim ama uzun zamandır okuduğum en iyi kitap olacakmış gibi geliyor "İri Memeler ve Geniş Kalçalar". Sanki Marquez'in Uzakdoğu şubesi tarafından yazılmış, çok kahramanlı, hafiften fantastik, hayal gücünü zorlayıcı, gayet akıcı bir kitap. Bir de taşıma zorluğu olmasa. Bu aralar müziğim ise "Metin Altıok Şiirlerinden Şarkılar/Anka" isimli albüm, şairin şiirlerinden bestelenip çeşitli sanatçılar tarafından seslendirilmiş şarkıları her dinleyişimde yüreğim titriyor:

"Bilmem ki ne diyeyim
Sana örselenmemiş;
Dostluğun böğründe sancı,
Sevgi toza belenmiş
Havı dökülmüş sevincin
Bir an önce gel buraya
Karpuz, kavun yiyelim"

Metin ALTIOK


9 Temmuz 2014 Çarşamba

ZİYARET

Bugün annemi ziyarete gittim. Kendisi 9 yıldır anneannemin koynunda Karşıyaka Mezarlığı'nda ikamet ediyor. Anneannem ferah odaların, rüzgarlı sofaların kadınıydı. Her daim gölgeli balkonuna oturur, apartmanın önünde dikili, dalları 4. kata kadar uzanan kavağın yapraklarının hışırtısını dinlerken "Es kara bağrıma es" diyerek esen yele davet çıkarırdı. Sıkışıklığa, sıkıntıya gelemezdi hiç. Annemle daracık mezarı nasıl paylaşıyor bilemem, arada dürtükleyip "az öte git" diyor mudur orası meçhul. Ölümünden sonra 11 yıl annemle gittik ziyaretine hep, sonradan kendisine de gölge edecek çam fidanını birlikte diktik ayak ucuna. Aklına gelir miydi acaba, bir gün koyun koyuna yatacağı. Hayat, cidden bir acaipsin...

Mezarlık değil Ankara'nın, sanırım tüm Türkiye'nin benim indimde en çirkin semtinde. Sakinleri kusuruma bakmasın, çocukluğumun o yeşil, seçkin, şirin Yenimahalle'sinin canına da o semt sayesinde okunmuştur, hıncım var yani. Son müşteri son koltuğu dolduruncaya kadar cayır sıcakta haşlama olduğumuz dolmuşun tombalak şoförü terini gömleğinin yenine silerek sonunda çalıştırdı arabayı. Yolcu koltuklarının bulunduğu sol yanın camlarından vuran Antalya'yı aratmayacak güneş beynimizde boza pişirme işlemine itinayla devam ederken sarsıla sarsıla yol almaya başladık. Çocukluğumda sık sık gelip gittiğim bir güzergahtı burası ama anımsadığım hiçbir şeyi bulamadım yol boyunca. En çok "Alemdağ Tereyağ Fabrikası"nın küçük binasını görmek isterdim ama heyhat, ara ki bulasın. En sevdiğim tereyağı markasıydı; incecik, kırmızı desenli bir yağlı kağıtla ambalajlanmış paketi hala gözümün önünde. Sonra Yenimahalle'ye girdik, neyse ki çoğu bina hala tanıdık. O güzelim 2-3 katlı eski evlerden geriye tek tük kalmış, onlar da devasa komşularının arasında omuzlarını düşürmüş süklüm püklüm durmaktalar. Kimi yıkılmış yeri boş, profilden vesikalığı komşu çirkin apartmanın yan duvarına hatıra olmuş. Arkadaşımın evi duruyor ama, her Perşembe öğleye kadar zor sabreder sonra annesinin aldığı Resimli Roman'ı ödünç istemek için zillerini çalardım. 13 yıl oturduğumuz kendi apartmanımız ve anneannemin ölene kadar oturduğu dairesi de henüz ayakta. Kavağı kesmişler ne yazık ki, iyi ki sağken görmedi kesildiğini. O evlerin de kaderi eninde sonunda yıkılmak. Hemen yan tarafta inşa edilen teleferiğin kabinleri gökyüzünde sarı benekler halinde gidip gelmekteler. 

Güneş var gücüyle boza pişirme işlemini sürdürürken uykuyla uyanıklık arası bir durumda tangır tungur yol almaya devam ettik. Çirkin apartmanlar, daha çirkin ve bakımsız gecekondular, yeni yapılmış modern siteler, TOKİ'ler, Bim'ler, Çağdaş'lar, Altunbilekler, Şok'lar, İstikbal'ler, Kilim Mobilya'lar, kuruyemişçiler, tozlu camekanlarından parıltılı giysiler görünen gelinlikçiler, yeni ve görkemli camiler, eski ve bakımsız camiler, parklar, parkımsılar, tuhafiyeciler, konfeksiyoncular, taze ekmek kokuları minibüsün içine kadar gelen fırınlar, okullar, oteller, kebapçılar, emlakçılar, cenaze levazımatçıları, mezar ve mermer atölyeleri, kalp ve gitar biçiminde mezar taşları, fidanlıklar, çiçek seraları geçtik ve sonunda geldik. Yarı sarhoş bir şekilde indik dolmuştan, görevlinin biri kapının girişindeki çimleri suluyordu hortumla, üzerimize sıçrayan su ve serinlik biraz ferahlattı. Çölden vahaya girer gibi girdik kabristana. İçerdeki camiin arka cephesinde kuş evleri varmış, onca zaman gelirim ilk kez farkettim, bir nevi toplu konut:


Güvercinler apartman sahibi edasıyla kendinden emin girip çıkıyorlardı dairelerine. Yönetici hangisi merak ettim.

Ve onca zaman gelir giderim değişmez kural olarak yine yolu şaşırdım. Sağ elimle sol kulağımı göstererek ulaştım annemin mekanına. Kendi elleriyle diktiği çamın gölgesinde, göğsünden sarı çiçekler fışkırtmış öyle sessiz yatıyordu. Ramazan ya ikisi de oruçludur muhtemelen, anneannem pıtır pıtır dudaklarını oynatarak tesbih çekiyordur, annemin de kesin başağrısı tutmuştur. Biraz konuştuk, dualadık ayrıldık. Onlarca hayrat çeşmenin neredeyse hepsinde musluk yerine kör tapa takılmış, her zaman su bidonlarıyla koşturan çocukların hiçbiri ortada yoktu, su bile dökemedik kurumuş toprağa. 

Mezarlık ziyaretleri hüzünle karışık bir huzur veriyor nicedir. Ayrı bir dünya orası, insanın kendini sorgulaması için de önemli bir sebep. Yanyana iki mezarın taşlarındaki soyadlarının "Ölmez" oluşu ne kadar ironiyse, adeta köşk  benzeri yapılmış kabirler de o kadar görgüsüzce.

Bugün böyleydi dostlar, tüm gidenlerimiz huzurla uyusun...