.

.
.

6 Temmuz 2015 Pazartesi

DAN DAN DAN

Dün gece saat 23.00 civarında zil çaldı. "Hayırdır inşallah" diyerek, yürek güp güp gidip açtım kapıyı. Hemşehrim olduğunu posta kutularına bıraktığı resimli ilanlardan öğrendiğim sırıtık davulcu kapıda. "Abla Ramazan davulcunuz bahşiş bekler" dedi. Tepem attı, daha 10 gün önce kapmıştı oysa bahşişi. Üstelik neredeyse 10 yıldır Ramazan'da Ankara'da oluyorum, hep aynı davulcu ve çaldığı şey davul olmaktan çok uzak. Haydi geçelim digital çağda davulcuya ne hacet lakırdılarını-ki gerçekten ne hacet-bir nevi nostaljidir, gelenektir, mevcudiyetini koruyor diyelim. O zaman işini usulune uygun, adabıyla yaparsın değil mi? Bu adam davul çalmayı bile bilmiyor. İki-üç günde bir, saat 2.00 civarında, arkası açık bir kamyonetin üstünde yol boyu "dan dan" davula vurarak motorize bir şekilde yerine getiriyor görevini. İnanın 2 yaşındaki bir çocuk bile eline aldığı kapağı tencereye daha ahenkle vurur. "Oruç tutmuyorum, üstelik bir de beni uyandırıyorsun" şikayetinden de geçtim, sahura davul sesiyle kalkan kaldı mı Allahaşkına. İyi, güzel, Ramazan'ın tadı-tuzudur davulcu, çalsınlar ama güzel çalsınlar yahu. Oğlum bebekken Antalya'da balkonun altında bir davulcumuz vardı. Ev 1. kat, davul beynimizde öter ama öyle güzel çalar ve öyle güzel maniler söylerdi ki, binbir güçlükle yeni uyuttuğum bebeğin uyanması pahasına kızmaz, üstelik bir de bahşiş atardık balkondan. Şimdiki ömür törpüsü, beyin tırmalayıcısı.

Neyse "Abla bahşiş" deyince tepem attı, "Bu kaçıncı bahşiş ya?" dedim. "Bu son abla, bir de bayramda gelirim tamam" demesin mi? "Haftada bir uğrasaydın, hatırım kalır" demedim ama kapıyı suratına kapatıp girdim içeri bunca yıldır ilk defa. Derdim üç-beş kuruş vermek değil, işlerini uyduruktan yapıp sonra utanmadan karşılığını bekleyenler. Bu ara her şey, herkes sinirimi zıplatıyor, özellikle de havadan para kazananlar, insanı sömürenler, aptal yerine koyanlar. Haydi davulcu ikile, davulun sesi uzaktan daha hoş geliyor zaten...

5 Temmuz 2015 Pazar

NE OLDU, NE BİTTİ

10 gündür kış uykusu gibi bir şeye yattım sanırsam blog yazma konusunda, elim varmadı bir türlü. Oysa epey hareketliydim hem ev içi, hem ev dışı. ODTÜ'de bir diploma törenine katıldım (hamili kart yakinim olur), uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşla buluşup keyifli saatler geçirdim, Dikmen Vadisi'nde kendi güzel, muhteviyatı kötü bir semaverden çay içtim, Anya von Bremzen'in "Sovyet Mutfak Sanatı" kitabıyla SSCB tarihine bir yolculuk yaptım vs vs. Kısacası nasıl geçtiğini anlamadan geçti günler, sadece buraya yazamadım. Bugün daha ilgilenmezsem blogu küstüreceğime karar verip geçtim başına.

Dün güllü, kirazlı ve ıhlamurlu bir bahçede uzun zamandır görmediğim akrabalarla birlikteydim, pek güzel bir gün geçirdik. 


Her görüşte tekrarlanan anılar, "aman ne kadar büyümüşsün", "nasıl da zayıflamışsın", "ay bu ne ara doğdu?", "yav çok özlemiştim seni" mealinde cümleler, kahkahalar, sohbetler havada uçuştu. Pek güzel oldu pek diyor ve "maşallah" eşliğinde tahtaya üç defa "tık, tık, tık" vuruyorum. Eksilmeyip çoğalarak, sağlıkla darısı bir dahaki yıla.



Kirazların büyük bir bölümü dolu kurbanı olup dalında telef olmuş, kalanlardan otlandık. Ihlamur ağaçlarından topladığım koca bir torbanın içeriği ise şu anda kurumak üzere yayılmış durumdalar.

Böyleyken böyle, şimdi ben kaçar. Sizlere güzel bir Pazar günü dilerim...

24 Haziran 2015 Çarşamba

KİTAPLAR-ANILAR



Ben çocukken radyoda, sabahları saat 10'da "Arkası Yarın" programları olurdu-belki hala vardır, uzun zamandır düzenli radyo dinleyicisi değilim-o yıl öğleciysem ya da yaz tatiliyse başlamasını sabırsızlıkla bekler, hiç kaçırmadan takip ederdim. Bazen annem de olurdu yanımda ama o genellikle günün o saatlerini adeta komünal bir yaşamın hüküm sürdüğü apartmanımızın kat komşularıyla rutin sütlü kahve toplantılarında geçirirdi. O günlerde beni çok etkileyen ve edebiyat sevgimi katmerleştiren birkaç drama hatırlıyorum. İlki çok sevdiğim yazar Necati Cumalı'nın "Tütün Zamanı" üçlemesinin ilk kitabı olan "Zeliş" idi. Açılış anonsundan sonra tok bir sesle "Yaz gelince Urlalılar bağlara çıkarlar" şeklinde başlayan bir özet geçilirdi, ardından canlandırma başlardı. O kadar büyük bir keyif ve merakla takip etmiştim ki Zeliş ile Cemal'in tütün tarlalarında geçen aşkını, sanki  yazı çardaklarda tütün kırarak geçirmişim gibi bir duygu uyanmıştı içimde. Çok zaman sonra üçlemenin diğer kitaplarını edindim: "Acı Tütün" ile "Yağmurlar ve Topraklar". İkisinin kitaplıkta eksik kalmasına gönlüm razı olmadı "Zeliş"i de getirip yasladım yanlarına ama diğerlerinin aksine okumadım. Çocukken dinlediğim öyküdeki büyü bozulmasın istedim. Hâlâ kitaplığımın en üst rafında, Necati Cumalı köşesinde, yılların sararttığı bir yüzle bana bakıp dururlar.

Sonra dev bir roman, Tolstoy'un "Diriliş"i radyoya uyarlanmış haliyle "Arkası Yarın" olarak yayınlanmaya başlamış, 3 hafta kadar sürmüş ve beni ertesi günü iple çekerek bekletecek kadar heyecanlandırmıştı. Katyuşa kahramanım olmuş, teğmen Dimitri Nehludov'u kimi zaman sevmiş, kimi zaman acımış, kimi zamansa nefret etmiştim. Bazı bölümler hala kulağımda; Katyuşa'nın hırsızlık ve cinayetle suçlandığı ve Sibirya'da kürek mahkumiyetiyle cezalandırıldığı mahkemedeki bölümde hakim Katyuşa'ya adını sorar ve o cevap verir: Ekaterina Katyuşa Maslova. Üçç haftalık maraton bitene kadar soluksuz izlemiş ve Rus edebiyatına olan sevdam böyle başlamıştı. Ortaokulu bitirene kadar tadına bakmadığım Rus yazar kalmadı desem yeridir. Klasikleri bu kadar erken okumak iyi mi kötü mü hala karar veremem, belki şimdiki yaşımda okusam daha büyük bir zevk alırım diye düşündüğüm de olmuyor değil. Tekrar okumak istesem okunacak onca kitap varken vakit yok, hasılı bilemedim :)

Ve hayat boyu rol modelim olmayı sürdüren Jo'nun kahramanı olduğu "Küçük Kadınlar". İlk kez radyoda dinlemiştim. Sinyal müziğinden sonra dört değişik kadın sesinden "Meg", "Jo", "Beth", "Amy" anonsları yapılır, sonra dört ses birlikte "Küçük Kadınlar" diye bağırıp kocaman bir kahkaha atarlardı. Ardından da bayıldığım drama başlardı. Bitince çok üzüldüğümü hatırlıyorum, hem bitişine, hem Beth'in ölümüne, Jo'nun ailesine Noel hediyesi almak için saçlarını satışına ama o bir o kadar da hoşuma giden olaylar vardı. Babama vızvız edip para koparmış ve Yenimahalle'in en kapsamlı ve merdivenle inildiği için en loş kitabevi olan Sipahi Kitabevi'ne koşturup incecik bir "Küçük Kadınlar" baskısıyla dönmüştüm. Bildiğim konuyu bir kez daha zevkle okumuş ama tatmin olmamıştım. Sonra kitabın "İyi Zevceler", "Küçük Erkekler" ve "Jo'nun Çocukları" adıyla devamı olduğunu öğrenmiş binbir gayretle arayıp onları da edinmiştim. İki yaz tatili boyunca dönüp dönüp okumuş adeta ezberlemiştim. Yakın arkadaşım Binnur'a bahsetmiştim, o da babasının görevi nedeniyle tatilde gittikleri Bitlis'de uyduruk bir kitapçıya girmiş ve "Sizde "İyi Zevceler" var mı?" diye sormuş. Kitapçı "Bir dakika" deyip dükkandan çıkmış, az sonra elinde kalaylı bir bakır cezveyle geri dönmüş. Bunu anlattığında günlerce gülmüştük. Sanırım "Küçük Kadınlar"la tanışmamın üçüncü yılıydı ki mahalle arkadaşım Filiz'e babası birkaç kitap getirmişti, bunlardan biri "Küçük Kadınlar" idi. Ama ne "Küçük Kadınlar". Benim okudumun belki 5 misli kalınlıkta ve sayfa sayısında. Daha Filiz başlamadan kitaba göz koymuş, gönlü bol arkadaşım da önce benim okumama izin vermişti. Daha öncekilerde olmayan neler vardı neler kitabın içinde, bitene kadar zevkten dörtköşe olmuş, kendimi Cennet'te hissetmiştim. Hâlâ kitaplığımda "Küçük Kadınlar" vardır ve arasıra bir göz atarım desem inanırsınız herhalde :)

Epeydir kitap sohbeti yapmıyorduk galiba, böyle nostaljiyle karışık bir şeyler yazayım istedim. Umarım sıkmamışımdır. Hepinize güneşli,  yağmursuz günler diliyorum...

22 Haziran 2015 Pazartesi

ÇİLEK-PANAYIR-GÖZLÜK ÜSTÜNE SÖYLENMİŞTİR :)


Şu bizim balkon çileği, günün yüz güldüreni oldu. İlk ve tek meyve, devamı için beklemedeyiz, henüz yeşiller. Kızarmak için içinde bulunduğumuz mevsimin yaz olduğunu farketmesini bekliyorlar. Lakin daha epey bekleyecekler gibi görünüyor. Her sabah daha yüzümü yıkamadan panjuru kaldırıp bakıyor, ortalığı güneşli görünce "yaşasın, artık yaza döndük" diyorum. Yüzümü yıkayıp tekrar baktığımda ise sonbahar geri gelmiş oluyor. Yağmur beklerken güneş çıkıyor, hava açtı derken dolu indiriyor, hayırlısı bakalım. Bu da geçer elbet.

Dün yağmur bekliyorduk mesela ama benim blog kardeşlerimin hatrına yağmadı, hatta epey sıcak yaptı ki rahatça "Karum Tasarım Panayırı"ndaki standlarını açabilsinler. Kimden bahsettiğimi anlamış olabilirsiniz, Şuşu Öyküsü'yle Bilge ve Annesi'nin birer standları vardı panayırda. Öğleden sonra ziyaretlerine gittim. Çimlerin üzerine tenteler kurulmuş ve marifetler sergilenmişti. 


Şuşu ve Bilge'nin Annesi'nin standlarında epey laklak edip ara sıra da diğer standlara göz attım, kayda değer bir şey bulup alamadım gazoz kapağından yapılmış kardan adamlı magnet dışında. En güzel standlar bizim kızlarınki idi :)

İlkokul son sınıftan beri gözlerim bozuk, ilk gözlüğüm siyah kemik çerçeveli bir kelebek modeli idi, eski fotoğraflarıma baktıkça gülerim kendime. Sağ göz 0.50, sol göz 0 miyopla başladım gözlük macerama. Sanırım gözlük takmayı sevdim ki ortaokul son sınıfa kadar gözlük gözümden uyku dışında çıkmadı. Ailem beni dağınık bulur, yegane düzenli eşyamın gözlüğüm olduğunu söylerlerdi. Bu süreçte hem çerçevem, hem camlarımın numarası bir çok kez değişti, ben gözlüğü, miyobum da gözlerimi sevmiş olacak ki giderek arttı da arttı. Sonunda ne yaptım, çıkarım attım gözlükleri, en tertipli eşyamı, yüzümün bir parçasını koydum kitaplığın rafına, sinemaya, konsere giderken attım çantaya, o kadar.  Ara ara yaptırdığım göz kontrollerinde miyobum bazen artmış, bazen sabit göründü, bir kaç kez astigmat olduğum da söylendi. Astigmatlı camları takıp sokağa çıktığım ilk gün düşme tehlikeleri atlatıp döndüm eve, o gözlük bir daha takılmadı, eski camlarla devam edildi. Öyle böyle bu günlere kadar geldim. Yaş icabı presbit olup yakın gözlüğü takmam gerekirken erken yaşta oluşan miyobumun kıyağıyla gerek duymadım kullanmaya. Ancak son günlerde gerek mevsimsel nedenler, gerekse yakını okumakta iyice zorlanmaya başlayınca el mecbur gittim göz doktoruna. Doktor yine astigmat dedi, dayattı. "Ben bilirim yapacağımı" diyerek gittim gözlükçüye ama o da dayatınca aldım artık numarama uygun yakın ve uzak gözlüklerini, hemi de kırmızı kırmızı çerçeveli. Şimdi, astigmatlıyı takınca yerlerde daire şeklinde çukurlar açılıyor, yakın gözlüğünü takınca okuduğum kitap eşkenar dörtgene evriliyor. Bir nevi geometri dersi yapar gibi oluyorum. Her ikisini de çıkarıp duvara fırlatmak istiyorum ama pek kırmızı, pek şirinler kıyamıyorum. Astigmat soslu miyop gözlüğü yine kitaplık rafındaki yerini aldı, cisimleri eşkenar dörtgene çeviren yakın gözlüğünü ise çoğunlukla akşam okumalarında takıp alışmaya çalışıyorum. Bakalım işin sonu neye varacak. Sakın biriniz gözünü çizdir, pek rahat, ben çizdirdim çok memnunum falan demeyin, böyle bir çözümden ben de haberdarım ama asla niyetim yok. Göz doktorları gözlüklü olmaya devam ettikçe ben de böyle vızıldayarak idare ederim. Haydi kalın sağlıcakla...

17 Haziran 2015 Çarşamba

SERGİLER-SÖYLEŞİLER

Esasen dün bu serginin açılış kokteyline katılacaktık ama yağmur ve diğer bazı nedenlerle gidemedik. Hal böyle olunca bugün ilk işim koştura koştura Çağdaş Sanatlar Merkezi'ne gitmek ve sergiyi gezmek oldu. Sergi "Türkiye-İran Kültür Sanat Etkinlikleri" kapsamında açılmış resim ve heykel sergisi idi. Resim ve heykelin yanısıra kaligrafi ve deneysel tipografi çalışmaları da yer almakta idi. 39 İranlı sanatçının İran Modern Sanatlar Müzesi'ndeki eserlerinin yanısıra 85 Türk sanatçının eserleri de sergilenmekte. 30 Haziran'a kadar gezilebilir. Aşağıdaki bir kaç örneği sizler için fotoğrafladım sevgili takipçilerim ama belirteyim ki asılları daha güzel. Sanatçıların affına sığınıyorum zira İranlıların  imzası Farsça idi ve Türk sanatçıların imzalarının çoğunu da okuyamadım:























 


Bu kadar sanatsal etkinliği yeterli bulmadığım için biraz da kültürel etkinlik yapayım dedim ve akşam üstü Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ndeki "Ölüm Vardiyası" isimli etkinliğe katıldım. 


37 yazarın öyküleriyle katkıda bulunduğu, Soma felaketini anlatan "Ölüm Vardiyası" isimli kitabın bazı yazarlarının katılımıyla gerçekleşen bir söyleşiydi bu:


Sanat, kültür, etkinlik hayatımızdan hiç eksik olmasın efendim, kalın sağlıcakla...

15 Haziran 2015 Pazartesi

GECİKMELİ

Ankara'nın bir türlü gelmeyen yazının şaşkınlığından olsa gerek blogumun 6. yaşını kutlamayı unutmuşum, 1 hafta gecikmeli de olsa Snoopy ve ben size selam, bloga devam diyoruz :)



11 Haziran 2015 Perşembe

PAPATYALAR


Bilen bilir, Ankara Güvenpark'ın kapılarında seyyar satıcılar çiçek satarlar. Genellikle açık arttırma artığı, muhtemelen kiloyla alınmış, jelatinlere sarılmış buketlerdir bunlar. Mutlak pazarlık etmek gerekir, söylenen fiyatın hayli altında satın alabilirsiniz. Epeydir papatya almak istiyordum mevsimi geçmeden, bugün Güvenpark'ın içinden geçerken bir tezgahta kocaman demetleri görünce durdum. Başında biri daha genç, diğeri 40'larının başında iki adam vardı, "Kaça?" dedim, "10 lira" dedi genç olanı. "Yok artık" deyip arkamı döndüm gidiyordum ki "7,5 olsun" dediler. "Hayatta 7,5 vermem, iki tane alıp 10 lira veririm" dedim. Daha yaşlıca olan "12 olsun 12" diye atladı. "Yok efendim, 10 lira olursa alıyorum, yoksa kalsın" diyerek gidiyordum ki razı oldular. Bozuk param yoktu, genç olan para bozdurmaya gitti, diğeri arkasından bağırdı: "Parayı alıp kaçma la!". Ben "O zaman senin yakana yapışırız, kolay mı öyle kaçmak" derken kızkardeş benden baskın çıktı: "Yer mi Anadolu çocuğu, biz Niğdeliyiz döveriz valla" dedi gülerek. Sonra para bozulana kadar aramızda bir memleket muhabbeti başladı, "sen nerelisin, ben nereliyim" derken Yozgatlı olduğunu öğrendik. Lakin Yozgat'a bir kere gitmiş, anlatmaya başladı: "Yozgat'a bir kere gittim seçim için, 5 tane şapkalı adam yanıma geldi". Kızkardeş anlamadı, "ne şapkası?" diye sorunca "dur bi gıı, anlatıyom işte" dedi. Şapka fötr şapkaymış. Buna demişler ki sana 500 lira verelim. Kızkardeş yine atladı: "Niye verecekler?". "Dur gız anlatıyom işte" diye devam etti, bizde yavaştan kazan kaynamaya başladı, para bozdurmaya giden bir türlü gelmiyor, bunun çene açıldı. Kızkardeşe "dur gız" diye diye anlatıyor, arada bir de omzundan dürtüyor. 8-10 kez "dur gız" dedikten sonra olayı çözdük, meğer oy vermesi için teklif edilmiş o para, hangi parti olduğunu o söylemedi, biz de sormadık ayrıca bunun bir oyu için 500 lira biraz yüksek geldi, "hadi len" diyemedik tabii :) Kucağımızda koca papatya demetleri kahkahamızı zaptetmeye çalışarak dinledik. "Parayı alıp oyu istediğin partiye verseydin madem" deyince "olur mu gız, ayıp olur" dediğinde kopma noktasına gelmiştik ki paramızın üstü geldi. Parayı kapıp gülme krizine girerek ayrıldık oradan. Şimdi vazoda süzülen papatyalara baktıkça içinden bir ses "dur gız" diyecekmiş gibi geliyor :)