.

.
.

23 Ağustos 2016 Salı

BU ARALAR



Görsel: Buradan
Gündemin ruhumda açtığı derin çukurların üstünü alelusul örtüp blogda geçirdiğim zamanları depresyondan ârî kılmak istiyorum. Farzedelim ki burası çölde bir vaha imiş ve arada bir soluklanmak için uğruyormuşuz. 

Apartmanımızda yoğun bir faaliyet var, birtakım tadilatlar, para teklif etseler kabul etmeyeceğim şeylere üste para vererek tahammül etme durumları. Hayattan yediğimiz kazıklar yetmiyormuş gibi dört bir yanımız kazıkla çevrelendi. Üstelik hepsi paslı. Perdeyi açtığın anda kukla tiyatrosu gibi karşına bir işçi kafası çıkması vaka-i adiyeden şu aralar. Neymiş apartmanımız üşüyormuş, manto giymesi lazımmış. Kimsenin apartmanın yaşını, o mantoyu kaç yıl daha giyebileceğini hesap ettiği yok. Cılız itirazlarımız yok sayıldı ve oy çokluğuyla yazın 3-4 ay yaşadığımız apartmanımızdaki komşularımızı ısıtmaya mahkum edildik. Kısacası kazığın en büyüğü hanemizde :)

İş parayla bitse razıyım, ver kurtul. Bir de önde ve iki yanda tesis edilmiş üç adet balkonumuz var ki tipik Ankara balkonu, oturulmaz, hurdalık olarak kullanılır. Hele de babam gibi atmaya kıyamayan, biriktirici birisi oturmuş ise o evde Hafazanallah. Üç gündür işçiler apartman duvarını kazıklamakla meşgulken biz de balkonlardaki hırdavatı yok etme çabalarındayız. Sadece çamaşır asmak için kullanılan balkonda bizzat babam tarafından yerleştirilmiş iki devasa dolap var, birisi çelik, diğeri ahşap. Çelik olan rahmetli dayımın dükkanından yadigar, ahşap olansa kızkardeşin ortaokul yıllarından kalma kitaplığı. Balkon duvarları da apartman duvarıyla aynı kumaştan dikildiği için yarın birgün perde arkası kuklalarından birisi balkonda manto ölçüsü almak amaçlı boyverecek. Rahat çalışabilsin diye dolapları yoketmeye karar verdik. Ama dolap bu, sinek değil ki sıkasın aerosolu, sonra da alıp atasın çöpe. Dolapları buharlaştırmadan önce içlerini boşaltmak lazım haliyle. Ahşap olandan başladım, çelikle devam ettim. Meğer o iki dolap dünyayı yutabilme kapasitesine sahip bir kara delikmiş. Meğer benim babam Fırat'mış, "Ben bundan bişey yaparım ki" diyerek ne bulduysa alıkoymuş :) Onca biriktirilmiş eşyanın arasından işe yarar tek bir parça çıkmadı, hepsini zavallı eşim defalarca merdiven inip çıkarak çöpe taşıdı. (Bu arada bilmeyenler için açıklama yapayım, bu ev benim aile evim ve annemin vefatından beri boş duruyor, yazları biz gelip kalıyoruz, arada babam da bize katılıyor. O nedenle evin dip-köşesinden pek haberdar değilim) Torbalar dolusu eski giysi, 1975 yılından kalma Bilim-Teknik dergileri, bir adet ciltli Küçük Ansiklopedi, iki koca rulo baskı kağıdı, Milattan önceden kalmış bozuk bir mini TV ve kasetçalar, hurdaya çıkmış bir printer, içi boş malzeme kutuları, boya kovaları, yoğurt kapları, fayans ve seramik parçaları ve hatta bir miktar kırık cam, birtakım şifalı olduğunu düşündüğüm otlar, ta annemin zamanından kalma olduğunu düşündüğün bir torba ıhlamur, ekmek kutusu, kavanozlar, birkaç parça çıra-evet çıra ve bu ev en az 25 yıldır kat kaloriferli-kırık rötring kalemler falan filan, ay başım döndü. Sonuçta hepsini attık. Tek alıkoyduğum şey babamın üniversite yıllarında not tuttuğu bir defter oldu (o da çıktı yani, 45 yıllık, belirteyim babam üniversiteyi 40 yaşında bitirdi, tembellikten değil, geç yaşta başladığı için). Tamam dolapların içlerini boşaltıp attık ama dışları ne olacak. Zaten bunca zamandır taşınma zorluğundan orada zorunlu nöbette idiler. Sağa-sola haber ettik, tanıdık hurdacınız (hehe aile hurdacısı) varsa yollayın diye. Akşama doğru 1.50 boylarında ama en az kendi kadar bir göbeği büyük güçlükle taşıyan, suratı Neşet Ertaş'ın kel kalmış haline benzeyen birisi özlemle beklenen hurdacı olarak çıkıp geldi. "Buyur" dedik, "ne lazımsa al götür, para falan istemez, yeter ki götür". Ön balkondaki zebellah gibi masanın madeni bacaklarını, çelik dolabı, babamın çiçek saksılarının sallanmaması için balkon demirlerine takviye yaptığı kornejleri, eski fırının ızgara ve şişlerini, iki kavanoz dolusu eski bozuk parayı, bir köşecikte yıllardır bekleyip duran gözden düşmüş tüpgaz sobasını beğendi, taşımak için yardım çağırdı. Ihlaya tıslaya indirdi, rengi kahverengiden mora döndü, kalp krizi falan geçirecek diye korktum inan olsun. Neyse sonunda onca eşyayı çocuk arabası benzeri bir dört tekerlekliye yükledi yardıma gelen arkadaşıyla ve trafiğin ters yönüne doğru ittirerek yürüdü gitti. Oh kurtulduk. 

Vaziyet böyle dostlar, apartman yeni mantosunun provalarını yaptırırken ben de bugüne kadar, "Vay bilimkurgudur, fantastiktir, aman da ben sevmem, izlemem" diye burun kıvırdığım ama sonra kendimi pek cahil hissettiğim için izleme kararı aldığım "Star Wars" serisine başladım. Episode 3'ün ortalarındayım, izlerken vakit değerlendirmek için kabuklu halde bekleyen yaklaşık 3 kilo kadar fındığı kırıp ayıkladım. Parmak uçlarım tiftik tiftik oldu, bileklerim haşat. Olsun, şanım yürüsün, hem de yerken Bu Obi -Wan Kenobi için, bu Yoda için, bu Amidala için, bu R2-D2 için diyerek yerim, diğerleri zıkkım yesin. Haydi ben kaçtım :)

17 Ağustos 2016 Çarşamba

ANKARA KAZAN, BEN KEPÇE

Son paylaşımımdan 10 gün sonra tekrar merhaba. Madem bu kadar ara verdim dönüşüm muhteşem olsun. Birazdan sizi fotoğraf yağmuruna tutacağım, sabrınız için şimdiden teşekkür eder, es geçmemenizi dilerim. Zira bir süre sonra fotoğrafta gördüğünüz yerlerin bir çoğu kentsel dönüşüm ve rant kurbanı olup yokolacak.

Bilenler bilir Ankara'da olduğum günlerde kızkardeşle ara sıra eski mahalleleri dolaşır fotoğraflarız. Bizimki arşivcilik, geçmişe saygı, kentin dokusunu keşif duygularının karışımı. Geçen yıllarda gezip fotoğrafladığımız pek çok semtin, binanın yerinde yeller esiyor şimdi, o yüzden çekelim geleceğe miras kalsın diyoruz. Bugün Cebeci'den Kale'ye uzanan uzun bir yürüyüş yaptık, bunca yıldır Ankara'yla ilişkisi olan bir kişi olarak görmediğim yerleri gördüm, şaşırdım, hüzünlendim. Haydi beraber gezelim.


Gördüğünüz 3 katlı apartman-ki artık cadde boyunca en fazla 10 tane kalmış-Cebeci'nin ilk meskenlerinden. Memurların ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla inşa edilmişler, önceleri yerlerinde tek katlı evler varmış ya da boş arsalar. Çok geçmeden bunlar da tarihin derinliklerinde kaybolacak, yerinde çirkin kazulet binalar yükselecek.

Dikimevi'ne doğru yürüyüp Dörtyol'a ulaşıyoruz, tam bir keşmekeş. Devasa inşaat makineleri banliyo treni istasyonlarında faaliyetteler. Toz, gürültü ve kalabalıktan sıyrılıp eski Konservatur binasına doğru yöneliyoruz. Konservatuar Hacettepe Üniversitesi'ne bağlanıp Beşevler'e taşındıktan sonra bu eski taş bina Mamak Belediyesi tarafından kullanılmıştı, şimdi de Mamak Kültür Merkezi olarak hizmet veriyor. Ben çok küçük bir çocukken anneannem ve dayımla birlikte birkaç yıl Konservatuar'ın arka tarafında dedemin yaptırdığı evde oturmuştuk. Sonra o ev Site Öğrenci Yurdu'nun inşaatı için istimlak edildi. O nedenle bu civarın çocukluk anılarımda özel bir yeri vardır. Anneannem çocuk bahçesi vaadiyle beni öğle uykusuna yatırır sonra da parka götürürken mutlaka Konservatuarın önünü mekan tutan kozhelvacıdan ortasındaki kuş kabartması nedeniyle "kuşlubaş" dediğim kağıt helvayı alırdı. İşin tuhafı ömrümün birkaç yılını bu semtte geçirdiğim halde Konservatuar binasının içini ilk kez bugün görecek olmamdı.



1924 yılında Musiki Muallim Mektebi olarak kurulan binanın mimari projesini Ernst Arnold Egli yapmış ve  1938 yılında da Devlet Konservatuarı'na dönüşüp 1985'te yeni binasına taşınmış.


İçindeki saat zaman içinde yenilense de saatin yuvası binayla yaşıt.


Binanın ortasındaki avlu konservatuar olarak kullanıldığı yıllarda öğrencilerin oyunlarını sergiledikleri alan olarak kullanılmakta imiş. Havuz sonradan eklenmiş olabilir. Üst katların yatakhane olarak hizmet verdiği söylendi.


Pencere çerçeveleri eski formunu koruyor, Mandallar ilginç.



Koridorlar, kapılar. Kimbilir hangi sanatçıların ayak izlerini, el izlerini taşıyor. Şu kapının hemen sağından Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ne geçiliyor. Zamanında uygulama sahnesi imiş, kilitli olduğu için ne yazık ki göremedik.


Şu merdivenlerden gencecik ve incecik Yıldız Kenter'in indiğini hayal ettim.


Ayrılırken o yıllardan kalma panoya gözüm ilişti ve hüzünlendim. Keşke bir "Tiyatro-Opera-Musiki Müzesi" olarak ziyarete açılsaydı.

Konservatuar ziyaretinden sonra İç Cebeci'ye doğru Talatpaşa bulvarından yola koyulduk. Artık yerinde yeller esen Melek Sineması'nın bulunduğu yerden geçerken yine anılarım canlandı. Annem ve anneannemle öyle çok geldik ki o sinemaya. Orhan Günşiray ve Nurhan Nur'un galaya geldiği bir gösterimi, onları görmek için itişen kalabalığı hatırladım. Zeynep Değirmencioğlu ile Muhterem Nur'un başrollerde olduğu "Ayşecik" filmini ve döktüğüm gözyaşlarını da...

Sonra sağa kıvrıldık ve bir kısmı zamana, bir kısmı kentsel dönüşüme yenilmiş mahallelerin arasından geçerek Yörük Dede Türbesi'ne ulaştık.





Öksüzler Sokak'taki Yörük Dede Türbesi 14. Yüzyıla tarihlenmekte, yakın zamanda restorasyondan geçmiş türbenin içinde bir sanduka var ama Yörük Dede'nin öyküsü ile ilgili bir bilgi edinemedik ne yazık ki.



Türbenin yakınındaki evler hayli harap durumda. Eskiden çok güzel oldukları hala belli oluyor, sanırım yakın zamanda kentsel dönüşüm kurbanı olacaklar. Zira civarda yıkımlar başlamış bile.





İnsanı hüzne boğan görüntüler. "Bel vermek" böyle bir şey olsa gerek.


İnsan istemeye görsün, mezbelelikte bile güzellik yaratabiliyor.


Yıkım başlamış, seneye bunların hiçbirini göremeyebiliriz.



Ulucanlar'a doğru devam ediyoruz, Garip isimli "Hemhüm Camii"nin önünden geçip ulaşıyoruz bu eski otomobilin olduğu sokağa. Karşıdaki evin önünde oturan ihtiyar amca pek çok arsayı belediyenin aldığını ve yakında bir çok binanın yıkılacağını söyledi.


Zamanında ne kadar güzel olduğunu tahmin etmek zor değil.



Ara sokaklara dalıp yürümeye devam ediyoruz.


İlerde güdük minareli bir cami var.



Camiin adı "Karanlık Sabunî Camii". 13. Yüzyılda inşa edilmiş. Minaresi ve tavan süslemelerinden bir detay yukarıda.



Camiden sağa kıvrılıyor, eski bir çeşme ve  bir dizi ilginç mimarili eski evin bulunduğu bir sokağa sapıyoruz.


Bu ev restoreden geçmiş ve güzelleşmiş. Komşulara meydan okur bir havası var, "Var mı bana yan bakan?" der gibi.


Çamaşır günü olduğu belli olan evi arkamızda bırakıp ana caddeye çıkıyoruz. Korkuluklarına yeni yıkanmış halıların asıldığı bir üst geçitten geçip daracık merdivenleri tırmanıp başka bir mahalleye ulaşıyoruz.


Merdivenlerin yanındaki konak hayli alımlı ve iyi durumda.





Merdivenler boyunca uçuşan perdeler, tahta pancurlar, duvar yazıları, soğan çuvalları asılı balkonlar bize eşlik ediyor. Merdivenlerin bitiminde Hacettepe Sokağa geldiğimizi görüyoruz.



Çocuklar arabanın altına saklanmış kediyi yakalama derdinde.


Bacalarsa bir dost omzuna gerek duymuş sanırım, yanındakine meyletmiş.


Çeşme gençliğinde ne kadar güzeldi kimbilir?


En ummadığınız yerde rengarenk bir kare yakalayabilirsiniz.


Hâlâ mahalle bakkallarının olduğunu görmek sevindirici.


Ayaklarımızı kendi haline bırakıyoruz, Arslanhane sokağa götürüyor onlar bizi.


"Bu ne?" demeyin, pencere işte :)


Sonunda Kale'ye geldik, Kale kedilerinden biri rahat koltuğa yayılmış, poz verdi bana.



Renkler her yerde güzel, duvarda da, baharatçıda da.


E ama yorulduk, bir çay içmeyelim mi? Pilavoğlu Han'a giriyor ve iç avludaki havalı isimli "Borges Cafe"nin Thonet sandalyelerine yerleşiyoruz, pek canlı, pek renkli ortam.

Dönüş yolu Ulus üzerinden, çok yürüdük, benim dizler mızırdansa da değdi gördüklerimize. Son olarak aşağıdaki fotoğrafa kitapseverler dikkatli baksın. Kitap göremeyecekler ama burası Ankara'nın ilk sahafının açıldığı yermiş.


Çocuk Esirgeme Kurumu'nun yanında, Çatalca Sokak'taki bu balkonumsu çıkıntıda Yüksel Caddesi'ndeki Turhan Kitabevi'nin sahibi Turhan Bey ortağı ile kitapları sergileyip satarlarmış.

Buraya kadar sıkılmadan gelebildiyseniz tebrik ediyor, başka bir Ankara keşfinde buluşmak üzere diyorum. Kalınız sağlıcakla...

Not: Yazıda geçen çoğu bilgiler kızkardeşten, kendisine sevgiler yolluyorum buradan :)