.

.
.

10 Şubat 2016 Çarşamba

HASTAYIM HASTA, ÇORBAM TASTA


Her şey doğum günümden iki gün önce başladı. Klasik laftır ya "insanlar plan yaparken Tanrı yukarıdan gülermiş", bana epeyce kahkaha atmış olmalı. Niyetimde doğumgünümün akşamında çok yakın bir arkadaşımı ve ailesini yemeğe çağırıp ufak bir kutlama yapmak vardı. Menümü bile hazırlamıştım, yemek yapmayı ertesi güne bırakıp hafiften bir ev temizliği yaptıktan sonra kahvemi elime alıp oturmuştum ki öksürmeye başladım. Çok sürmedi eklem ağrılarım başladı. "Eyvahlar olsun" dedim, "galiba domuz sürüsü bizim eve de dalmak üzere". İlaç aldım, üzerime bir battaniye çekip kanepeye uzandım, yatış o yatış. 

Cumartesi ve pazar boyunca kendimi Hint fakiri gibi hissettim, iğneli bir yatakta yatıyordum adeta, ağrımayan tek bir noktam olmadığı gibi boğulurcasına öksürüyordum, zaten 24 saat geçmeden göğsümde hırıltılar başladı. Akciğerlerim aşina olmadığım bir dilde sürekli söylenip durmaktaydılar. O kadar gürültü yapıyorlardı ki ne gece uyumak ne gündüz huzur bulmak mümkündü. Yattığım yere yapışmış, yemek bile yiyemeden 2 gün boyunca serilip kaldım. Sonunda pazartesi günü geldi ve bir gayret ayağa kalkıp sağlık ocağına gittim. Bağlı olduğum ocak eve hayli uzak, aile hekimim de dünyanın en nursuz yaratıklarından biri olduğu için daha yakındaki merkeze başvurdum. Niyetim doktorumu da değiştirmekti. İlgili hekimden onay istendi, o da kontenjanının çok dolu olduğunu, kabul edemeyeceğini ama bir seferlik muayene edebileceğini söyledi. Ne tartışacak, ne de uğraşacak halim vardı. Bekledim sıramı, girdim muayeneye. Doktor akciğerlerimden gelen sese kulak pardon steteskop verdi, tercüme edebildi mi bilmiyorum. Ateşime baktı ve şaşırdı. Zira 36'yı gösteriyordu. Tabii bilmiyordu ki ben içten yanmalı bir motorum, dışarıya hararet yapmıyorum. Sonra biraz da benim ricamla antibiyotik vermeye niyet etti, mide koruyucu da rica ettim, "olur" dedi. Sonra reçeteyi düzenledi, "iyi bir antibiyotik yazdım, pahalı" dedi. Ben bir sevindim, "yaşasın" dedim, "midemde zengin duracak". O sevinçle eczaneye nasıl vardım bilmiyorum, lakin doktorum pahalı antibiyotiği yazarken mide koruyucuyu unutmuş. "Olsun" dedim eczacıya, "paramla alırım, eczanedeki en pahalı mide koruyucuyu ver ki hem antibiyotiğin yanında kendini eksikli hissetmesin, hem de benim şanım yürüsün". Poşetimde iki tane pahalı ilaç taşımanın esrikliğiyle eve geldim, lakin parayla saadet olmadığı gibi, pahalı ilaçla da sağlık olmuyor. Serildim yine kanepeye, en ufak bir iyileşme olmadan iki gün aç-susuz, uykusuz leş gibi yattım.  Bunca yıllık hayatımda bu kadar sıkıntılı bir hastalık süreci geçirmemiştim. Tabii bu arada kutlu doğum haftası falah hikaye oldu. Doğumgünümün her saniyesi yatakta geçti, bırak pastayı, mumu çorba bile içemedim. Hafta ortası ağrılara, hırıltılara, öksürüklere ve kızkardeşin telefon aracılığıyla yaptığı yoğun baskılara dayanamayarak soluğu hastanede aldım. Akciğe röntgeni, kan tahlili falan derken takke düştü kel göründü. Hem alerjik astım atağı, hem hafif tertip zatürre. Buyur buradan yak dedik, yüklü miktarda bir reçete yüklenip döndük kürkçü dükkanı pardon kanepesine. O günden beri-ki bir hafta oluyor-ilk kez bugün kendimde ayağa kalkabilecek gücü bulabildim. Arada yediğim serumu da sayarsak şık bir hastalık tablosu sergiledim. Bir ara hiç iyi olamayacağımı falan kurmaya başlamıştım, vasiyet yazacak aşamaya gelmesem de "Abbas yolcu" galiba diye düşünmedim değil. Bugün kontrol için tekrar hastaneye gittiğimde sedimantasyonumun düşmeye başladığı müjdesini verdi doktor ve antibiyotiği kesti. Alerjik astım ilaçlarına ise devam. Bir süre daha hafiften de olsa hırlamaya devam edecekmişim. Geçen hafta ile kıyas edildiğinde epey toparladım gibi, artık Abbas'a "otur oturduğun yerde, nereye gidiyorsun, daha karpuz kesip doğum günü yapacağız" diyebiliyorum. Kendime ve hırıltılarıma da "hoşt" deyip önümüzdeki hafta sonuna kadar izin verdim, ondan sonrası iyilik, sağlık olsun. 

İşte böyle dostlar, insanın aklına gelmeyen başına geliyormuş. Şimdilik bu kadar olsun, zira kanepem beni bekliyor. Daha sağlıklı günlerde görüşmek üzere, aman kendinize dikkat edin...

26 Ocak 2016 Salı

"NE GÜZEL KOMŞUMUZDUN SEN NERİMAN ABLA"


 
O'nu ilk gördüğümde ilkokul üç ya da dörtteydim sanırım. Küçük bir kamyona sığan eşyalarıyla taşınmışlardı köşemizdeki daireye. Babil Kulesi benzeri bir sitenin 24'er daireli 4 bloğundan birinde oturuyorduk. 1957 yılındaki Hatip Çayı baskınında evleri yıkılanlara uzun taksitlerle dağıtılmış bir sosyal konuttu burası ve her hanenin acıklı bir sel öyküsü vardı. Neriman abla da onlardan biriydi, annem ve diğer komşularla hoşgeldine gittiğimizde ben  beyaz tenine, gümrah siyah saçlarına ve Sevda Ferdağ'a benzeyen güzelliğine hayran hayran bakarken O sel baskınından kurtarılmış çeyiz sandığından çıkan, çamurla lekelenmiş, parçalanmış gelinliğini görünce nasıl ağladığını anlatıyordu. Bizimkiler gibi mütevazı bir evdi, lüksten uzak, az eşyalı, kendi halinde. İçini dolduran, ışıldatan Neriman ablaydı. Büyüğü benimle yaşıt iki oğlu vardı, çok geçmeden hamile kaldığı üçüncü oğlan doğduktan kısa bir süre sonra şehirlerarası otobüslerde şoför olarak çalışan kocası trafik kazasında ölecekti. O günü hiç unutmuyorum, Amasra'da geçirdiğimiz yaz tatilinden dönmüştük. Daha bavullarla evden içeri yeni girmiştik ki tüm apartmanın anası Müyesser teyze ardımızdan fırtına gibi dalmış ve bir "Hoşgeldiniz" kelamı bile etmeden "Biliyor musunuz siz yokken ne oldu, Çağlayan öldü" deyivermişti. Duyduğumuz haberle şok, gencecik adamın ölümüne mi yanalım, biri bebek üç çocukla geride kalan Neriman ablaya mı, bakakalmıştık. 

Dik durdu ama Neriman abla, toparladı kendini, kimselere muhtaç olmadı. Çalışmaya başladı, yıllardır  taşıdığı ev kadınlığı gömleğini kolayca çıkarıp memuriyet gömleğini geçiriverdi üstüne. Sabahları ben okula giderken O da işyerine götürecek servise doğru yürürdü, arkasından bakardım, o edalı yürüyüşüne, kendinden emin havasına özenirdim. Hayalimde hep sarılı-siyahlı ince bir kumaştan, verev etekli, belindeki kemerde  siyah bir gül olan 70'lerin modasına uygun bir kıyafetle yerleşiktir. Neredeyse tamamı ev kadını olan apartmanın yegane çalışan kadınıydı ve bir yerde hepsinin koruyucusu gibi olmuştu. Paraya ihtiyacı olana para, derdini dökene genizden gelen kalın sesiyle akıl verir, yardımcı olmaya çalışırdı. Bir bayram günüydü, ortaokula gidiyordum. Annem, babam ve aynı sitede bir başka blokta oturan anneannem uzak bir semtteki akrabamıza bayram ziyaretine gitmişti. Ben yalnızlığımdan hoşnut kitabıma gömülmüştüm ki zil çaldı. Kapıdaki anneannemin bloğunda oturan bir komşuydu ve dayımın çok hastalandığını, gelip ilgilenmemizi söyledi. Koşarak anneannemin evine gitiğimde dayımın adeta kendinden geçmiş, ateşler içinde yattığını gördüm, hiçbir şey yapamıyordum. Cep telefonlarının henüz icat edilmemesi bir yana ev telefonumuz bile yoktu. Bir şey yapamamanın çaresizliğiyle, ağlayarak eve dönüyordum ki karşımdan Neriman abla geldi. Beni öyle ağlar görünce telaşlandı, durumu öğrenince hemen yoldan bir taksi çevirdi, birlikte bindik, akrabamızın adresini verdik, annemlere ulaşıp durumu bildirdik. Neriman abla bu defa anneannemi alıp dayımla ilgilenmesi için geri götürdü. Bu olayı hiçbir zaman unutmadım, apartmanımızın bütün kadınları annemiz gibiydi ama Neriman abla yeri geldiğinde babamızın görevini de üstlenebiliyordu. Her ne kadar sevmediğim bir terim olsa da "Erkek gibi kadın" dediklerindendi, bilhassa kadınların tüm görevinin ev içiyle sınırlandığı o yıllarda. 

Sonra taşındık o mahalleden. Zaman zaman görüştük, iyi-kötü günleri paylaşmaya devam ettik. Son yıllarda göremez olmuştum, haberlerini alıyordum ara sıra. Yedi yıl önceydi, tüm eski komşularla buluşmuştuk, son görüşümmüş demek, bu sabah ölüm haberini aldım, içim yandı. O kuşağın kadınları birer birer giderken yanlarında çocukluğumdan birer parçayı da götürüyorlar. Şimdi orada annem, anneannem, Şefika abla, Müyesser teyze O'na şanına layık bir karşılama yapmaktadırlar, hem mahalle dedikoduları birikmiştir, öncelikle blokları yıkan müteahhite edilecek beddualar, sıralanacak küfürler vardır. Müyesser teyze üstüne bastıra bastıra "eşşşooolueşşek" derken, anneannem "boyu devrilesice" den başlayıp arka arkaya sıralamıştır ilençlerini. Şefika abla hoşgeldin çayı demlemeye gitmiştir, annemse bu dünyadan gelen haberleri dinlemektedir merakla. Cümlesinin ruhu şadolsun, nur içinde uyusunlar. 

Ahmet Muhip Dranas'ın "Fahriye Abla" şiirini ne zaman dinlesem aklıma Neriman abla gelirdi ve eminim Dranas Neriman abla'yı tanısa şiiri O'na ithaf ederdi:

"Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen Neriman abla!"

24 Ocak 2016 Pazar

ŞARKILAR, KİTAPLAR, ANILAR

"Gel gitme, kalmasın gözüm yollarda
Her taraf bu akşam sel fidan boylum
Çılgınca dağları saran bu karda
Geçilmez o Çamlıbel fidan boylum

Bu akşam ben gibi sen de mahmursun
İlişme kolların boynumda dursun
Karanlık geceme yıldız olursun
Gel gitme bu akşam gel fidan boylum"

Sözlerini Ömer Bedrettin Uşaklı'nın yazdığı, Kaptanzade Ali Rıza Bey'in bu segah bestesi dolandı gün boyu dilime. Babamın sık sık söylediği iki şarkıdan biriydi çocukluğumda, öteki de:

"Kız sen ne güzelsin sana gençler tapacaklar
Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar
Arkanda bütün gün dolaşıp kur yapacaklar
Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar

Bir şarkı ki yalnız sana, yalnız sana ait
Birlikte geçen günlere ağyar bile şahit
Sevdim seni kafi bu sözüm fazlası zait
Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar"

Bu ikinci şarkının ikinci dörtlüğündeki "Bir şarkı ki yalnız sana, yalnız sana ait" dizesindeki "sana ait"i "sanayi" olarak anladığımı, "ağyar"ın ne olduğunu ise ancak birkaç yıl sonra öğrendiğimi itiraf edeyim ama ben 7 yaşındayken bu şarkıları bilir ve söylerdim. Şimdi bu şarkıları bilen 7 yaşında çocuk var mıdır? Ya da pazar sabahlarına  tepesine vurmadan çalışmayan, eskimiş, kara bir radyodan yükselen, Zehra Eren'in erkeksi alto sesiyle söylediği tangolarıyla başlayan. Zehra Eren de öldü zaten geçenlerde:

https://www.youtube.com/watch?v=Yj1uYyrGVCI
Sesinden bir tango dinlemek isterseniz  tıklayınız lütfen.

2016 bana çocukluğumu hatırlatan, sevdiğim, kıymet verdiğim insanları toparlayıp götürmeye başladı gelir gelmez. Dün de Tahsin Yücel'in aramızdan ayrıldığını duyduk, ki en sevdiğim yazarlardan biridir. Değerinin yeterince bilinmediğini düşünürüm hep. Hakkında yazılmış nehir söyleşi kitabının adı bile "Görünmez Adam"dır. Ama kitapları öyle midir, adamın gözüne gözüne sokar gerçekleri roman kurgusu altında. "Gökdelen"i okuyanlar bilir, adeta günümüzü yazmıştır yıllar önce. "Peygamberin Son Beş Günü", "Bıyık Söylencesi", "Mutfak Çıkmazı", "Kumru ile Kumru", "Yalan" ve diğerleri. Hepsini tekrar okuma isteğiyle dopdoluyum ama kitap çok, vakit az. Okunma sırası bekleyenlere haksızlık etmek istemiyorum. Ara sıra öykü kitaplarını rastgele açıp bir "Albızdan (Elbistan)" söylencesi okuyarak anarım elbet. Huzurla uyusun. 

Çıktığı günden beri bekleyenlerden biri Murathan Mungan'ın "Harita Metod Defteri" idi, dün elime alabildim sonunda. Yukardaki şarkıların, çocukluğuma dönüşümün sebebi biraz da odur belki. Okuması gayet keyifli bir kitap. Keyifli dediğime bakmayın, ben daha çok hüzünleniyorum yazarın çocukluk anılarını okurken ama bir kitap okuruna gerçek duyguyu veriyorsa da okunması keyiflidir. Yer yer kendimle özdeşlikler kuruyorum, hele "Çilek ve Bilezikler" başlıklı bölüm bittiğinde bir süre sayfayı çeviremeden öylece kaldım. Anafartalar Caddesi'ndeki kuyumcular, vitrinlerin ışıltısı, annemin önceleri benimle, sonra kardeşimle sık sık ziyaret edip kimi zaman bir şeyler aldığı, kimi zaman bir şeyler sattığı kuyumcusu Bedri, tıpkı Mungan'ın annesi gibi gelecek garantisi olarak gördüğü kolundaki bilezikler zihnimin derinliklerinden çıkıp geldiler, bileziklerinin şıkırtısını bile duydum adeta. Bu anısında Murathan Mungan babası askerdeyken annesiyle sığındıkları Ankara'daki dayısının evini, evdekilere rahatsızlık vermemek için sık sık gün boyu sokaklarda amaçsızca gezmelerini, parasızlıklarını anlatır. O gün de anafartalar Caddesi'ne kadar uzanmışlardır, bahar başlangıcıdır ve tezgahlardan birinde çok sevdikleri bir meyveyi, çileği görürler. Küçük Murathan çılgınca bir tutkuyla çilek ister, annesi ne yapsa caydıramaz, hiç parası yoktur zira. Sonunda dayanamaz ve kuyumculardan birine girip parmağındaki o güne kadar kıyıp da bozduramadığı alyansını bozdurur ve çilek alır, ana-oğul bir banka oturup yerler çileği, daha doğrusu çilek boğazına dizilir Murat'ın mahcubiyetten, o gün parasızlığın insanı erken büyüttüğünü anlar. Anı zaten hüzünlüydü ama sonuna eklediği 2-3 satır beni yüreğimden vurdu:

"Bazı günlerin hatırı bütün bir ömre yayılır. Yazarların yazdıkları dualarıdır. Bu metin ruhuna gitsin anne."

18 Ocak 2016 Pazartesi

SENDROMSUZ PAZARTESİ


10 yılı aşkındır Pazartesi sendromum yok, benim sendromum ezeli ve ebedi Pazar gününedir. Çocukken de nefret ederdim, okurken de, çalışırken de ve halihazırda emekliyken de. Çocukken Pazar günleri deterjan kokusu, annemin "Kalk yorganını sök, ipliği koparma uzun tut" diyen sesi, radyodan yükselen maç uğultusu ve ertesi günkü ödevleri yetiştirme telaşıydı. Okurken bunlara ütülenecek önlükler ya da giysiler, hazırlanılması gereken sınavlar, vizeler ve bu defa TV'deki spor yayınları eklendi. Çalışma hayatında en keyif alınacak günken benim için en sıkıcı olanıydı. Annem tüm pazar günlerini "sizin için saçımı süpürge ediyorum bakın" dercesine gözümüze sokarak temizliğe ve çamaşıra ayırdığı için bir nevi karşı duruş olarak ben ölüyor olsam o günde temizlik ya da benzeri domestik faaliyetler yapmadım ama içim sıkılırdı, ruhum daralırdı. Yine öyleyim, benim için her gün pazar artık ama yine de sevmiyorum o günü, hayat duruyor sanki, rutinim bozuluyor, bir an önce geçsin istiyorum. Dünkü Pazar da sıkıntı üstü sos olarak yağmuru, fırtınası, gökgürültüsü ve şimşeğiyle gelip geçti. "İzlenecek Oscar Adayları" listesinden iki filmi ardarda izleyip-"Room" ve "Brooklyn"-elimdeki kitabı yarıladım. "Napoli Romanları"nın üçüncüsü olan "Terk Edenler ve Kalanlar"ı okuyup arkadaşlık üzerine kafa patlatıyorum. Bazen Lila'yı pataklamak, bazen Lenu'ya "Aptal mısın kızım sen?" demek istiyorum. Ara sıra Lila'ya acıdığım da oluyor ama neyse ki çabuk geçiyor :)


Sabah dünkü fırtınadan sonra yine kapkaranlık bir sabaha uyanacağımı düşünüyordum ama yataktan kalktığımda güneş vardı, lakin batıdaki gri bulutlar güneşin aldatmaca olduğunun habercisi gibi haşmetle Beydağlarına çökmüşlerdi. "Yine kapandık eve" diye söylenerek ufak tefek işleri bitirip Oscar filmlerine döndüm. Önce "Mad Max Fury Road"ı, ardından "Revenant"ı açtım ama onlar beni açmadı. Bilim kurgu en son izlemek isteyeceğim hatta mümkünse hiç izlemeyeceğim film türüdür, tüm muhteşem görüntülerine rağmen "Mad Max"a tahammül edemeyeceğime karar verip vedalaştım. Yine pek hoşlanmadığım macera/gerilim tarzındaki "Revenant"ı ise bir ütü seansına sakladım. Yeni bir film aramayı canım istemedi, kitabıma döndüm. Lila ve Lenu'ya bir süre didiştikten sonra ani bir enerjiyle mutfağa yöneldim. Tüm iç sıkıntımın, ruh daralmamın hıncını sebzelerden çıkardım.  Buharda karnabahar haşladım, turunç suyunda zeytinyağlı-havuçlu kereviz pişirdim, domates soslu spagetti yaptım. Tüm bunları yaparken klasik müziğe ayarlı mutfak radyosundan  Zorba'nın üç değişik yorumunu dinledim. Bu nasıl bir tesadüfse geçen yemek pişirme seansımda da Zorba çalıyordu aynı kanalda.  Yemekler pişerken hızımı alamayıp yeni bir iş aradım ve yorganlara yöneldim. En nefret ettiğim ev işlerinden birini, nevresim değiştirmeyi üstün bir gayretle her iki yorgana da uygulayarak ter içinde hallettim. 21. yüzyıla gelmişiz, teknoloji almış başını gidiyor hala kendi kendini değiştiren nevresim icat olmadı, bilim adamları huuuu, sözüm size...

Bu kadar işten sonra dinlenmeyi hak ettim değil mi, blog yazımı bitireyim Lila ve Lenu'nun yanına ışınlanacağım. Kalın sağlıcakla, nevresim değiştirenleriniz çok olsun...

13 Ocak 2016 Çarşamba

GÜNLER GEÇERKEN

Dün yataktan kalktığımda günlerdir üzerimde olan ataleti silkeleyip atmak, hastane günlerinin getirdiği ve hala beni terketmeyen huzursuzluğu yenmek, hayatı biraz daha güler yüz ve hoşgörüyle kabullenmek gibi niyetlere sahiptim ama çok geçmedi Sultanahmet patladı. Anladım ki bu memlekette yaşıyorsan her zaman cebinden sıkıntıyı, tedirginliği, mutsuzluğu, endişeyi eksik etmeyeceksin, gerektiğinde çıkarıp üstüne takmana da hacet yok zaten o kendiliğinden yerleşiyor bünyeye. Bir süre izlediğim TV ruhumu iyice kıskaca alınca bastım kumandanın düğmesine ama kurtulmak mümkün olmadı, sosyal medya olayları gözüme sokmaya devam etti. Çareyi kendimi sokağa atmakta buldum. Kitap okumakla, kargoya gitmek, sinemada unutup telefonla gişe görevlisine emanet ettiğim şemsiyemi almak ve alışveriş yapmak arasındaki gelgitlerim böylece otomatik olarak birinci şıkkı eledi ve yürüyerek evin yakınındaki kargoya ulaştım. Elimdeki paketi verirken görevlileri haşlayarak iki gündür içimde biriken siniri de boşalttım. Arkadaşımdan gelen kargoyu bir hafta bekletip evde bulamadık diye geri yollamışlar, ne ihbar, ne telefon. Eve uğradıklarından bile şüpheliyim. Özürümü alıp cebime koyduktan sonra şemsiyem ve alışverişim için dolmuşa bindim. Dolmuş ve otobüs için kullandığımız kent kartları üçüncü seferdir değişiyor. Muhtemelen değişen karttaki 20 liranın üstündeki meblağ elimde patlayacak, haydi ondan geçtim yeni kart için bir sürü uğraşacağız. Sürücülerin değişiklik işlemini yapan bizmişiz gibi attıkları posta da cabası. Dolmuşun şoförü emekli olduğumu söyleyince bir lira ücret alıp (aslında 1.20 ama adam para üstü vermekten bıkmış olmalı) Pandora'nın kutusunu açmış gibi derdini dökmeye başladı. Dinlemeye hiç niyetim yoktu geçtim arkaya oturdum, o havayla dertleşmeye devam etti. Bir sonraki duraktan binen yaşlı karı-kocanın kadın olanı 65 yaş deyip oturdu ilk sıradaki koltuğa (kadınlar her zaman daha pratik), kocası para vermekle eski kartı kullanmak seçenekleri arasında tereddütlüyken şoför "Sen de büyüksündür herhalde 65'ten, para verme geç otur, 70 var mısın?" diye sordu, adam "evet evet 70" derken karısı "75" diye düzeltti. Adamcağızın cemazüyelevvelini tüm dolmuşca öğrenmiş olduk. 

Hiç alışveriş havamda değildim, vitrinlere dahi bakmadım, almam gereken şeyler için bir-iki mağazaya girip çıktıktan sonra D&R'a bile uğramadan sinema gişesine gidip şemsiyemin akibetini sordum. Kız söyler söylemez "Rengarenk şemsiye mi?" diyerek getirmeye gitti. Az sonra karşılığında bir makbuz imzalayarak şemsiyeme kavuşmuştum. (Bu arada yanımdaki koltuğun üstünde ısrarla gezinen, koltuğun renkleriyle son derece uyumlu bir örümcek var, ikinci seferdir öldürmeden yakalayıp balkona bırakmayı düşünüyor ama başaramıyorum. Üçüncüde affetmeyeceğim galiba) Şemsiyeme kavuşunca eski bir dosta kavuşmuş gibi oldum, biraz daha keyfim yerinde olsaydı "Üsküdar'a gider iken" türküsünü bile mırıldanabilirdim. Şemsiyenin gelmesini beklerken yandaki insanların konuşmasından alt katta balmumu heykel sergisi olduğunu işitmiştim, gelmişken göreyim bari dedim. Kayda değer bir şey yoktu; uzun oturan bir Einstein, sırıtan bir Shrek, iyice zayıflamış Obama, sevimsiz baba Bush, yıllardır aynı pozisyonda şarkı söyleyen Freddy Mercury, Karaip korsanı Johnny biraderimiz, koca dudak Angelina ile muhterem eşi Brad efendi arasından sadece şu aşağıdaki ikisinin hatırını sordum, Tolstoy ile Dostoyevsky. İyilermiş, "burası dünyadan daha sakin" dediler.


Dışarı çıktığımda hava kararmış, inceden, tükürür gibi bir yağmur başlamıştı. İlk gelen dolmuşa binip bu defa 1,20 ödedim, sarışın bir genç kız bana "teyze" demeden yerini verdi, dese de önemli değildi, paketlerimle ayakta durmaktansa "nine" bile diyebilirdi. Yanlışlıkla bir durak erken indim, şemsiyemi açmaya üşenip yağmur üstüme tükürürken Ortadoğu ve Balkanların en iyi kuruyemişçisine yollandım. Niyetim çocuklara yollamak için üzüm pestili almaktı ama yoktu, meğerse depoda varmış, hemen getirdiler. Bu hizmetleri karşılığı olarak ekstradan zencefil şekeri, ıhlamur, şamfıstığı ve erik kurusu da alıp çıktım.  Yağmur tükürmeye devam ediyordu, inatla açmadım şemsiyeyi, bu defa Ortadoğu ve Balkanların en iyi peynirlerini satan markete yollandım. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim, yine çocuklara yollamak için içinde aile boyu cevizler olan şahane tulum peyniri aldım ve bir kez daha kargoya yollandım. İlk uğradığımda şubede olmayan ama geri yollama işinden esas sorumlu olduğunu düşündüğüm genç görevliye bir diskur çekip paketimi yolladım. Etkisi olmuş ki sabah erkenden şubede teslim kargomun geldiğini bildirmek için telefon etti. Eve dönerken yağmur terbiyesini takınmış tükürmekten vazgeçmişti. 

Yemekten sonra uzun zamandır ilk kez bir dizi izlemeye karar verdim. Yeni başlayan bir diziydi ve izleme sebebim ana rollerden birinde oynayan Uğur Polat'tı. Lakin Uğur Polat'ın rolü çok sevimsiz, dizinin konusu da çok klişe idi, sıkıldım. Bir daha izleyeceğimi sanmıyorum. "M Treni"ni elime aldım ve Patti Smith'le hasbıhal etmek üzere yatağıma gittim. Hasbıhal uzun sürmedi, kitabı etajerin üstüne zor bela koyup uyuyakalmıştım ki ne kadar geçti bilmiyorum çığlıklarla uyandım. Kendimi terliksiz balkona attığımda travestinin biri kimbilir kime kızmış, nasıl canını yakmışlarsa çığlıklar ve küfürlerle sokakta koşuyordu. Bunca yıllık hayatımda hiç duymadığım galizlikte, yakası açılmamış, mahalleyi inleten küfürleri bir süre dinleyip travesti arkasından koşan arkadaşı tarafından zorla götürülünce yatağıma geri döndüm. Bu ara hayat çok aksiyonlu, gece-gündüz. "M Treni"nden çok keyif alarak okuyorum, Patti Smith'in anekdotları çok ilginç, Özlemcim teşekkür ediyorum ve bugün bitirmeyi planlayarak kitabıma geri dönüyorum. Güzel günlere uyanmak dileğiyle...

8 Ocak 2016 Cuma

ANILAR ANILAR...


Uzun yıllar tek çocuktum ben. Dünyaya geldiği için binlerce kez şükrettiğim kızkardeşim aramıza benden 14 yıl sonra katılmıştı. Tek çocuktum ama yalnız değildim. Dedemin genç yaşta ölümünden sonra bir süre yaşadığımız anneannemin evinde ağabey eksikliğini aratmayacak iki tane dayı vardı. Büyük olanı yatılı olarak Hava Harp Okulu'nda okuduğu için ancak tatillerde görürdüm. Bilhassa yazları üniformanın ekstradan arttırdığı olağanüstü yakışıklılığıyla gelir, mahalle kızlarının gönlünü çalıp sonbaharda arkasında bir dolu kırık kalp bırakarak dönerdi okuluna. Küçüğüyse hem başımın belası, hem dertlerimin devasıydı. Aramızda 9 yaş vardı, haliyle bir çeşit rekabet de. Anneannemin deyim yerindeyse Allah'tan sonra taptığı ikinci yaratık, anneminse kıymetlisiydi. Eh, rekabetin dozunu siz hesabedin artık. Babası öldüğünde 12 yaşında olduğu için kazık kadar adamken bile anneannemin "öksüzü, tırnak kadar eti"ydi. Tüm ilgiyi üstünde toplamasına ilaveten doğuştan sahip olduğu karizma ve ender kişiye nasip olan "şeytan tüy"lerinden biri ona bahşedildiği için her türlü yaramazlığı affedilir, her kusuru hoşgörülür ve herkes tarafından çok sevilirdi. Onunla ilgili hayalimdeki ilk resim dedemin öldüğü güne aittir. Bir süre sonra istimlak edilecek evin maviye boyalı oda kapısının eşiğine birlikte oturmuştuk, o ağlamaklı gözlerle pirinç karyolada yatan babasının cenazesine bakıyordu, ben de onun traşlı kafasının daha da sevimlileştirdiği esmer yüzüne. Sonrasını hatırlamıyorum. Orası istimlak edilince yenisi yapılana kadar oturduğumuz ev demiryoluna yakındı. Küçük dayım yaz tatillerinde ya da okuldan kaçtığı-ki bu sık sık olurdu-günlerde istasyona gidip sakız satardı. Sakızların içinde balon olurdu ama o balonların çoğu satışa sunulmadan dayım tarafından itinayla paketinden çıkarılır ve küçük yiğenine sunulurdu. Balon rüşvetini alarak sahtekarlığına ortak olduğum zamanlarda dayımı çok severdim, ufak-tefek yaramazlıkları aramızda sır olarak kalırdı. Lakin çoğu zaman fena halde kavga ederdik, böyle zamanlarda anneannem bir koruyucu melek gibi oğlunun önüne gerilir, yerden göğe haksız olsa da onu savunurdu, bu hayatı boyunca böyle sürdü zaten. 

Derken anneannemin ölene kadar oturacağı eve taşındık ve büyük dayım tüm yakışıklılığıyla aramıza avdet etti, okulu bitirmiş genç bir pilottu. Apartmanın ve mahallenin genç kızlarının yürek tıpırtıları arttı haliyle. Bana kırmızı kumaş kaplı, üzeri sırma işlemeli bir çift oyuncak takunya getirmişti. Kapının pervazına yerleştirmiş, sabah uykudan uyanıp kendisini gördüğümde de "beni unutmadın değil mi?" diyerek kucaklayıp takunyalara ulaşmamı sağlamıştı. Ben memnundum gelişinden, mahallenin kızları da keza ama küçük dayımın işi zordu, daha doğrusu büyük dayımın işi zordu. Anneannemin yıkayıp ütülediği gömleklerini, kazaklarını giyip kirletip atıyor, içmesin diye kalemle işaret koyduğu viskisini içip üzerini suyla doldurup hizalıyor, ders çalıştırmak istediğinde kaytarıyordu. Anneannemle büyük dayım bu yüzden birbirine düşerken bunları yapan o değilmiş gibi dik saçları yatışsın diye limonlu suyla ıslatıp kafasına bir çorap giyiyor ve yatıp uyuyordu. O bisiklet tepesinde ayakta durarak sürüş talimleri yaparken eline aldığı her enstrümandan istediği melodiyi çıkarabilen dayım akerdeon çalıyor ve daha o yaşta kulağıma yer eden şarkılar söylüyordu. O soyadı "Bezmez" olan okul müdürü için daha kayıtta söylediği "Ben onu çabuk bezdiririm" sözünü gerçekleştirmek istercesine okuldan kaçıp minibüslerde muavinlik yaparken dayım filonun en iyi pilotlarından biri olma yolunda ilerliyordu. Büyük dayım evlenme hazırlıkları yaparken o flörtlerini tesbih gibi ardarda diziyordu, takip edemiyorduk. Dayım evlendikten kısa bir süre sonra da kendi gibi 18 yaşındaki sevgilisiyle nişanlanmaya kalkıp anneannemi zorla kız istemeye gönderiyordu. Anneannemin öncülüğünde ailecek reddedileceğimizden emin olarak gittiğimiz evde kızın babası dayımın paraşüt okulundan hocası çıkıyor, krallar gibi karşılanıyor ve sözü alıp dönüyorduk. Şeytan tüyü bir değil birden fazla verilmişti anlaşılan dayıların küçüğüne. Hoş nişanlılık uzun sürmüyordu ama dayı durur mu çok geçmeden yeni bir nişan için başka bir ailenin kapısını çalacaktık, neyse ki bu diğeri gibi olmayacaktı.

Diyeceksiniz ki nereden çıktı şimdi bu dayılar, az önce elektrik süpürgesini açmış yerleri süpürürken dilime eskilerden, neredeyse yıllardır duymadığım bir şarkı takıldı, farkettim ki büyük dayımın söylediklerinden biri. Laf lafı açtı derler ya düşünce düşünceyi açtı, küçük dayımın babası gibi erkenden gittiği tarihin 15 gün öncesi olduğunu hatırladım. Bıraktım süpürgeyi daldım gittim, hayat işte ne yapsak boş, ardı ardınagidiyor sevdiklerimiz, bize anıları kalıyor. Bu upuzun yazıyı Ali Cengizkan'ın dayıma çok yakıştırdığım (ve affına sığınarak biraz değiştirdiğim) şiiriyle bitireyim:

"Dayım gül takardı gömleğinin yakasına
Ve canlıymışcasına, hergün onu sulardı.
Yağız tenindeki su buharlaşsın diye
Düğmeleri en bıçkın küfürlerle açardı:

Çiçekçiydi, yaprak bitlerini öldürmeyen.
Fotoğrafçı, savaş yıllarına rötuş yapan.
Meddahtı, her akşam eve gülücükle gelen
Esmerdi, çocukları hep karısına çeken.
Uzun boylu, kendisine palto diktirmeyen.
Sebzeciydi, domatlarını hiç yemiyen.
İşadamı, hasırdan başka minder bilmeyen.
Dindardı, ezan okunurken rakı içmeyen.
Gözlüklüydü, gözleri daha da büyüyen.
Gezgin, Ankara'nın parkelerini denetleyen.
Balıkçıydı, elleri suyla nasır tutan.
Nikotinman, sigarası bağlanarak uzayan.
Diplomattı, kokteyle pantolonla giden.
Yatırımcı, geceleri ailesini besleyen.

Dayım gül takardı gömleğinin yakasına
Seni görse, eminim mutluluktan ağlardı."


"Fotoğraftaki dayımı bulunuz" demeye gerek var mı bilmiyorum :) 

5 Ocak 2016 Salı

SIRADAN BİR GÜN VE BİR DUYURU


Antalya'da yaşayan biri olarak yukarıdaki fotoğrafı koymaktan hicap duyuyorum ama ne yazık ki bu aralar gerçek böyle. Elektrik sobası, battaniye, üzerinde "Hissikablelvuku" yazan, her yudumda Ferminanım kardeşimi hatırlatan su kavanozum ve kitabımla ayrılmaz bir bütünüz. Bunlara ek olarak iki kat çorabın üzerinde komik yün patiğim ve aile boyu terliğim, bir de bel ağrım var. Klima duvarda tablo görevi görüyor, tepeden üflenen sıcak mı soğuk mu olduğu belirsiz rüzgara karşıyız, elektrik sobası bile yeterli verimle çalışmıyor. Herkes elektriğe yüklendiği için voltaj yerlerde sürünüyor çünkü. Kısacası önceki postlarımda ağzım kulaklarımda fiyonk, "hava soğuk ama pencereden giren güneşle evimizi sıcacık" tarzı Hayat Bilgisi dergisi modundaki mesajlarıma itibar etmeyiniz bu aralar, onlar reklamdı :) Akdeniz ikliminin 365 gün sürdüğünü düşünen müteahhitler tarafından inşa edilen ısıtma tertibatsız evlerimiz yılın yaklaşık bir ayında bizi böyle fena üşütüyor.

Dün aldığım tatsız haberler yüzünden keyifsiz bir şekilde mahallenin marketine girip biftek hazırlatmak için kasap reyonuna yöneldim. Yokluğumda ben yaşlarda yeni bir eleman dahil olmuş kadroya, o ilgilendi. Miktarı söyledim ve etleri dövmesini rica ettim. Hazırladığı paketi uzattığında biftek dilimleri kalın göründü gözüme. Doğrudan kesip verdiğini düşündüm ve aramızda şöyle bir diyalog gelişti:

-"Dövmediniz mi bunu?"
-"Dövdüm efendim"
-"Pek dayak yemişe benzemiyor da :)"
-"Şiddete karşıyız hanfendi"

İşte o zaman koptum, benle birlikte sırada bekleyen diğer müşteriler ve çalışanlar da kahkahayı bastı. Neyse ki kasap sayesinde sabahtan beri gerilmiş olan sinirlerim bir parça gevşedi. 

Az evvel güneş çıktı, ben de balkona çıktım, baktım dışarıdaki hava içeridekinden sıcak. Hal böyle olunca dışarı çıkıp ısınmaya karar verdim, hem maaş çekmem ve bazı alışverişleri yapmam lazım. Otur otur olmuyor böyle. Ama öncesinde küçük bir duyuru yapıp öyle gideceğim. Sanırım hemen hepiniz Japonya'da yaşayan blogger Serrose'yi ve yakınlarda kaybettiği küçük bebeği Efsun'u biliyorsunuz. Serrose güzel bir düşünceyle Efsun adına TEMA aracılığıyla bir orman oluşturmaya karar verdi. 2000 ağaç dikilmesi planlanıyor, 6 lira karşılığında bir fidan-ya da daha fazlasını-dikerek katkıda bulunabilirsiniz. Bağışlar 1-31 Ocak arasında T. İş Bankası Levent Şubesi'ndeki TR56 0006 4000 0011 0351 2077 74   no'lu IBAN hesabına yapılabilir. Açıklama kısmına 'Efsun Ryouka Kato' yazılması gerekli. Orman Balıkesir Bayat'ta oluşturulacak, TEMA'nın gösterdiği yer orası. Aramızdan vakitsiz ayrılan bu minik fidanı başka fidanlarda yaşatmak isterseniz haydi istediğiniz kadar ağaç bağışı yapmaya. Kalın sağlıcakla...

Not: Serros'den gelen duyuruya göre Efsunlu orman projesi başarıyla tamamlanmış, hatta neredeyse iki kat ağaç bağışı olmuş. Artık yeni bağışlara gerek yokmuş. Katkılarınız için teşekkürler...