30 Temmuz 2014 Çarşamba

BARYAM BİR-Kİ-ÜÇ


Geleneksel bayram şekeri fotomuzu koyduktan sonra gelelim sadede. Şekerlerin üç tanesi eksildi, geri kalan olduğu gibi duruyor, bayram bitince balkona çıkıp yoldan geçen ahaliye serpeceğim :) Çocukken annemin iğne deliğine sakladığı şekerleri, çikolataları o iğne deliğine girip çıkardığım ve afiyetle mideye indirdiğim günleri anımsayınca dolu şekerlik bana sadece yaşlandığımı hatırlatıyor.

Bayram her zamanki gibi önce yorucu, sonra telaşlı, daha sonra haşat, ardından sıkıcı ve son gün "ee yetti artık" modunda geçiyor. Çok gelenimiz gidenimiz de olmadı aslında ama ilk günkü geleneksel bayram yemeği hazırlıkları biraz yordu, yine de çoluk-çocuk, kardeş-yiğen toplaşıp güle eğlene yemek yemek güzeldi. Ardından kızkardeşle bir çocukluk fotoğrafı canlandırması yapmaya çalıştık. Şunu:


Tabii kızkardeş bu boyda kalmadığı için verdiğimiz poz Küçük Hüsamettin'le Dilenci Teyze şekline dönüştü. Ardarda denediğimiz 20 çekim de hüsranla sonuçlandı ama biz patlayıncaya kadar güldük, neyse ki kapalı mekandaydık :)

Bayramın ikinci günü o kadar yorulmuşum ve hava o kadar sıcaktı ki gün boyu güneşte kalmış yavru köpek modunda odadan odaya sürünüp bulduğum yere serildim. Gözümün açık kaldığı ender zamanlarda Candy Crush Saga'da günlerdir uğraştığım 377. leveli atladım, bayrama kısmetmiş :) Juli Zeh'in bilimkurgusal romanı "Temize Havale"nin son sayfalarını okuyup bitirdim, Pınar Sönmez'in "Uyku Kaçsa, Rüya Kalsa" isimli öykülerini yarıladım. Sonra mideye gönderdiğim az şekerli limonata ile ayılıp üzerine krema olarak bir de duş alınca kendime geldim. Ben kendime gelir gelmez de misafir geldi. Onları fındıklı güllaç ile ağırlayıp yolcu ettim, şekerlikten eksilen üç şekerin müsebbibi de yine onlar. 

Akşama doğru akraba ziyaretine karar verip yola düştük. Yengemin esintili terasına yerleşip şu manzaraya karşı serin serin yemek yedik:


Hazır terası bulmuşken kuzenle birer de dilek balonu uçurduk, ee bayramda keramet vardır, belli mi olur ya tutarsa:



Benim balon aya doğru yükseldi, şimdi oradaki kraterlerden birinin kıyısında dileğimi gerçekleştirmek için hoplaya zıplaya hazırlık yapıyor.

Ve sonunda son gün geldi, feci sıkıcı. Öğleden sonra ne olur bilmem ama bizim cadde sadece nüfus sayım günlerinde rastlayacağımız bir popülasyon arzediyor. Geceyarısından sabaha kadar bile dinmez bir trafiğe sahip caddenin bu hali şaşırtıcı:


Sessizlik güzel ama ben harekete alışmış büyük şehir insanıyım, sıkılıyorum bu tenhalıktan. Bitsin bayram, normale dönelim. Hee, bir de şu deniz, güneş, plaj, manzara fotolarınızı paylaşıp nisbet yapmasanız. Haydi kalın sağlıcakla, bir dahaki bayramda sıkılmak üzere...

27 Temmuz 2014 Pazar

26 Temmuz 2014 Cumartesi

BAYRAM DERKEN...


Geliyor yine, aslında sanki daha dün yolcu etmiş gibiydik. Ne çabuk geçti zaman ya da yaşlanmak böyle bir şey; yatcaz kalkcaz hooop bir daha bayram...

Bayramlara bayılmam, bizim evde tatil modunda geçmedi çünkü hiç, ne zaman düşünsem hummalı bir temizlik faaliyeti belirir gözümün önünde, ardından da peşpeşe sökün eden ve kahvelerini çaylarını hep benim hazırlamam gereken bir konuk kalabalığı. Annem bayram temizliği hastasıydı, ev dip-köşe temizlenir, üstelik bu temizliğin tantanası, söylemi bir ay öncesinden başlardı: "Bayram geliyor, temizlik yapılacak. Bayram geliyor, perde yıkanacak. Bayram geliyor, camlar silinecek." Höff, lafıyla yorulurduk yahu. O yüzdendir ki kendi evim olduğunda bayram hazırlığı da temizliği de hep olağan bir şeymiş gibi yapıldı, ev ahalisine çaktırılmadı. Zaten ailenin küçüğü olarak pek gelenimiz gidenimiz de olmadı, zorunlu ziyaretlerimizi yapıp evde yayılarak geçirdik bayram tatilini. Şimdilerde, yavaş yavaş ailenin büyüğü konumuna geçerken çoluk-çocuk birlikte bir yemek yemenin tadını çıkarmaya çalışıyoruz, onun dışında fazla değişen bir şey yok.

Durup şöyle bir düşündüm, bunca bayram geçirdim aklımda kalanlar nedir diyerek. Kimi komik, kimi saçma, kimi sıkıcı, kimi üzücü yüzlerce anı üşüştü, hepsini gülerek andım. Boşa dememişler "hayat yakın plan dram, uzak plan komedidir" diye. 6 yaşındayken mesela, aile büyüklerinin bile ellerini öpmeyen, biri elini uzattığında annemin arkasına saklanan ben mahalle çocuklarına uymuş, 24 daireli apartmanın tüm dairelerini gezip "bayramınız kutlu olsun" diyerek el öpmüştüm. Kader utansın ki Fikriye teyze dışında herkes şeker tutmuştu, sadece hiç ummadığımız Fikriye teyze 25 er kuruşla ödüllendirmişti bizi, o oldu zaten bir daha da böyle bir şeye ne cüret ne niyet ettim :)

İlkokuldaydım, tam bayram sabahı yüksek ateşle uyanmış ve bayram boyu Penisilin iğneleri yemiştim. Yengemin anneannesi Güliz teyzenin "sana bir mendilcikle çikolatacık getirdim yavrucuğum" diyerek verdiği çikolatayı da ateşim çıkar diye yedirmemişlerdi, hala aklım ondadır :) Aynı yengemin nişanlandıktan sonraki ilk bayramında hediye olarak uzattığı bebekse rüyalarımın bebeğiydi; yumuşacık, mis kokulu, üstelik kel olmasına rağmen saç fırçası ve biberonu bile vardı.

Anneanneme giderdik bayramın ilk günü, yaprak sarardı mutlaka; serçe parmak kalınlığında, hepsi bir boyda ve çok lezzetli. Yalnız götürdüğümüz şeker paketini dolaba kaldırır, bir önceki bayramdan kalma bayatlamışları ikram ederdi. İyice yaşlandığı zamanlardan birinde elimi uzattığım fındıklı akide şekerinden şirin, tombul bir kurt göz kırpmıştı bana :)

Bayramı evde değil de İzmir'deki halamlarda geçirmeye karar verdiğimiz bir yıl bindiğimiz tren rötar üstüne rötar yapmış, durduğu her istasyonda en az birer saat bekleyip yolcu üstüne yolcu almış, trene değil de mesai saatinde belediye otobüsüne binmiş gibi iğne atsan yere düşmez bir kalabalıkla seyahat etmiştik. Uzun süre ayakta yolculuk ettiğinden acıyıp biraz dinlenmesi için kardeşimi kucağımıza alarak onun yerine oturttuğumuz gençse yolculuğun sonuna kadar kalkmamış, biz koskoca bir kız çocuğunu saatlerce terleyerek kucakta taşımış ve 8 saatlik Ankara-İzmir arasını 36 saatte katederek rekor kırmıştık.

Nişanlarla, düğünlerle süslenen bayramlar olduğu gibi bir kaybın acısını yaşayıp duvarların üstümüze üstümüze geldiği bayramlar da oldu elbet. Ömrü olan her şeyi görüyor, dilerim hepinizin her bayramı gerçek bir bayram coşkusuyla geçsin, bayramınız şimdiden kutlu olsun...

23 Temmuz 2014 Çarşamba

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA6)

Bugün yine Kale ve At Pazarı civarındaydık sıcağa rağmen. Keşfimiz ise bunca zamandır gözümüzden kaçan Pilavoğlu Han oldu.


Pilavoğlu Han'ın tarihi 16-17. Yüzyıl'a kadar dayanıyor. L tipi bir plana sahip, iki girişindan ana girişi kapatılmış, dehlizli bir girişle avluya ulaşılıyor, dehlizin iki yanında antikacı olarak işletilen dükkanlar ve bir çay ocağı var. Tek avluya ve iki kata sahip, üst kattaki odalar halen yoksullara ev sahipliği yapıyor. 50 yıldır burada kalan sakinler var. İlk adı Ali Paşa olan han Osmanlı'nın son dönemleri ve cumhuriyetin ilk yıllarında civardaki diğer bazı hanlar gibi cezaevi olarak kullanılmış. Pilavoğlu han kadın ve çocuk cezaevi olarak ayrılmış. Aşağıdaki fotoğraflar hanın şimdiki halinden bazı görüntüler:











Yeni keşiflerde buluşmak üzere...

21 Temmuz 2014 Pazartesi

CAM, PERDE, TEMİZLİK FALAN FİLAN


Bugünün etkinliği şahane(!), perde yıkayıp cam silme. Ne zamandır gri gri sırıtıyorlardı yüzüme, görmemezlikten geliyordum. Malum bu ev uzun süre boş kalıyor, ayrıca çok işlek bir cadde üstünde konuşlandığı için de perdelerin halini varın tahayyül edin. Camlar keza, yokluğumda olan çamuru, isi biriktirmişler üstlerinde, görünür yerleri şöyle bir silip bırakmıştım. Her tür domestik faaliyetten nefret ettiğim için bugüne kadar geldik ama baktım önümüz bayram, bir de duvardaki fotoğraftan annem sanki parmak sallıyor. Çaresiz işe koyuldum. O annem ki hipoksi nedeniyle halüsinasyon görüp yoğun bakımda yatarken bile komşumuza "bizim perdeleri yıkayıver" diye tembih etmişti. Bayram günü kirli bırakırsam kesin hisseder öbür taraftan. Sebepler zorlayıcı gördüğünüz gibi, dün gece hiç adetim olmadığı halde erkenden yatıp bir güzel uyuyunca sabahın köründe uyandım, "gün bu gündür Leylak hanım, kalk şu perdeleri, camları hallet" diyerek kalktım yataktan. İlk partiyi çamaşır makinesine atıp cam silmeye girişmiştim ki bilgisayarın güç kaynağından gelen "biiip biiip" sesleriyle irkildim, anladınız siz onu, elektrikler kesilmiş. Yahu kırk yılda bir iştaha gelmişim, yataktan kalkıp işe koyulmuşum elektriğin gideceği tuttu. Makine durdu, güç kaynağı zırıldar, dizim yüzünden çevikliğim kalmamış camların üst taraflarına ulaşamam, hasılı tüm enerjim dibe vurdu. Lakin başladık bir kere devam edeceğiz, muhtelif aralıklarla kesilen elektriğe, uyuşan ellerine, ağrıyan dizime rağmen yılmadım. Camları sildim bitti, perdeler halen yıkanmaya devam ediyor. Tabii ben de bittim.

Bir de bitmek üzere olan var, o da 1038 sayfalık "İri Memeler ve Geniş Kalçalar". Akşama sen sağ ben selamet durumları olacak, 100 sayfadan az kaldı. Ciddi bir okuma maratonu idi ve oldukça güzeldi. Shagguan Jintong'un ağzına zaman zaman terlik vurmak istesem de anasının hatrına kendimi tuttum. Çin Devrimini aşama aşama öğrendik kitap sayesinde ve "devrim kendi çocuklarını yer" sözünün gerçekliği de bir ölçüde ortaya çıkmış oldu. Okunma süreci biraz zorlu ama Marquez tadı veren bir romandı, hiç pişman değilim ve hatta yazarın diğer kitaplarını da okumak gibi bir projem de var. 

Bugün sonbaharımsı bir hava var Ankara'da, ayrıca ben cam sildim ya, yağmurun yağması şart oldu. Güneş gözlüğümün sapı gizemli bir şekilde kırılmış, mutfaktaki bulaşık süngeri kayıp, evde bir hayalet dolaşıyor sanırsam, kişt kişt diyor ve mutfak için-başta sünger olmak üzere-alışveriş yapmaya gidiyorum...

17 Temmuz 2014 Perşembe

GÜNDÖKÜMÜ

Dün blog aracılığıyla tanışıp arkadaş olduğumuz iki dost ta İstanbul'dan kalkıp günübirliğine Ankara'ya ziyaretimize geldiler, aman ne kadar güzel bir gün oldu. Toplam 6 saatlik birlikteliğimizde sohbetlere doyamadık. En çok ben konuştum tabii ki :)

Zaman kısıtlı olunca tüm rotamız Kale civarında döndü dolaştı. Bir cafeden kalkıp diğerine oturduk, bu arada önceden görmediğim bazı ayrıntıları keşfettim, daha doğrusu uzman arkeolog tarafından keşfettirildim :)


Yıllardır şu surun önünden geçer giderim, hatta defalarca fotoğraflamışlığım vardır, ortada görülen parçaların bütün bir lahde ait olduğunu bilmiyordum. Tamam orada aykırı parçalar olduğunun farkındaydım ama alttaki 4 parçanın bir lahdin dört köşesine konmuş heykeller olduğunu hiç farketmemiştim. Kendimi huzurunuzda kınıyorum...


Bu tesbih ağacını Pirinç Han civarında gördüm, sahibinin Galatasaraylı olduğundan kuşkulanıyorum. 


Bir başka keşif de bu oldu. Gramofon Cafe'de otururken gördük, tam karşısındaki dükkanda, kapının önüne oturmuş bu minyatür sandalye ve masaları imal ediyordu dükkan sahibi. 

Ve bunca zamandır her Samanpazarı'na gittiğimde önünden geçtiğim Arslanhane Camii'ne de ilk kez girip cidden etkileyici bir yapı olduğunu gördüm.




Diğer adı "Ahi Şerafettin" olan cami 13. yüzyılın başlarında yapılmış, bu adla anılmasının sebebi de ilk restorasyonun Ahi Şerafettin tarafından gerçekleştirilmiş olması imiş. Kendisi de camiin karşısındaki türbede yatıyor ve camie Arslanhane adının verilme sebebi de türbenin taşlarının arasında bir aslan kabartmasının olmasından kaynaklı imiş. Zaten camiin duvarları arasında Roma ve Bizans döneminden kalma taşlar, sütun parçaları göze çarpmakta. Camiin tavanı ahşap ve olağanüstü güzellikte ahşap sütunlar tarafından taşınıyor. Hasılı gidilip görülesi bir mekan.

Bu güzel günü arkadaşlarımızı havaalanına yolcu ederek bitirdik ama havalanına yolcu etme eylemlerimiz bugün de devam etti, babayı da bugün İzmir'e uğurladık. Sonrasında da çok keyifli bir mekanda kahvelerimizi içtik kızkardeşle: "Pasta Dükkanı". Tunus Caddesi'ndeki bu şirin dükkanda ev yapımı pasta ve kurabiyeler bulabilirsiniz. Daha çok sipariş usulüyle çalışsalar da gelen konuklara da güleryüzle ve samimi bir şekilde hizmet ediyorlar:


Bugünlük de bu kadar, kalın sağlıcakla...

15 Temmuz 2014 Salı

GEZELİM, GÖRELİM, KEŞFEDELİM (ANKARA5)

Aslında ne gezdik, ne fazla bir şey gördük, ne de keşfettik ama olsun, epey uzun bir yol gittik, o da keşiften sayılır :) Bugün babanın isteği üzerine Çubuk turu yaptık. Bunca senenin Ankaralısıyım çocukluğumda Çubuk Barajı'nda yapılan piknikler dışında Çubuğu görmüşlüğüm yoktu. Bu vesileyle önemli eksikliğimizi giderelim dedik ve belediye otobüsüne atlayıp yola düştük. Otobüs klimalı ve rahattı, ilk duraktan binince istediğimiz koltuklara da yerleştik, tıkır mıkır gittik, uzun uzun gittik. Yeni yapılmış yüzlerce bina, siteler, parklar, yapay havuzlar, Uygur çadırı biçiminde dinlenme yerleri, Osmanlı-Selçuklu karışımı kapılar, saat kuleleri, köprüler, tüneller, devasa futbolcu maketleri, kilim ve buket formu verilmiş çiçek tarhları, fabrikalar, havaalanları, uçaklar, bahçeli evler, bahçesiz evler, korular, hastaneler, pastaneler gördük ve bir saatlik gidişin sonunda acemi yolcu olduğumuzu anlayan otobüs şoförünün önerisiyle şehir merkezinde indik. Etrafa bir bakındık, kayda değer değişik bir şey göremedik. Otobüste gözümüze çarpan yeni restore edilmiş ve üzerinde "Çubuk Müzesi" yazan konağı gezelim bari dedik, geldik ki kapılar kilitli, henüz açılmamış. Neyse ki yan taraftaki elektrik direğinde şunu gördük de oraya kadar yürüdüğümüze değdi:



"Çekmeyin ya, yüzüm eskiyor" :)

Henüz açılmamış ve geleceğin müzesi olacak konak da şu:


E buraya kadar geldik, ne yapalım? Bari yemek yiyelim, hem babanın şekeri düştü, tez lokanta buluna. Bulduk neyse, Halil İbrahim'in sofrasını hem de, yedik bir şeyler. Ardında da Çubuğa gelinir de turşu alınmadan gidilir mi dedik ve taksi durağındaki şoför biraderlerimizin tavsiyesiyle "Koçum Turşu"dan Çubuk usulü salatalık turşusu aldık. Aşağıda mevsim nedeniyle kurumuş Çubuk Çayı'nı ve poşetlenmiş Çubuk turşusunu görüyorsunuz:


Bir adet de genel görünüm sunar ve otobüse atlayıp döneriz efenim...


Yarına süpirikli havadislerimiz var, bizi izlemeye devam ediniz...