.

.
.

18 Ocak 2017 Çarşamba

ÇELINÇLI YAZI 2

Her sabah güneşli bir güne uyanma hayaliyle kalkıyorum yataktan ve daha yüzümü yıkamadan, gözlerim yarı açık, ayaklarımı sürüye sürüye mutfak balkonuna koşturuyorum. En net hava raporu oradan alınıyor çünkü. Bu sabah muradıma erdim, yerler hala gece yağan yağmurun izlerini taşıyor olsa da güneş ortalığı pırıldatmıştı. Güneşe göz kırpıp banyoya yönelirken burnuma sucuk kokusu doldu. Hemen başlamayın, "Ooo kahvaltın da hazırlanmış" diye, yok bizde sucuk mucuk, hazır kahvaltı falan. Bu tamamen "komşuda pişer, kokusu bize düşer" meselesi, bu eve taşındık taşınalı çözümsüz konulardan biri. Alt kat komşumuz ne pişirirse bizim evde kokar. Hatta en ilginci mutfaktan en uzak konumdaki yatak odasında en yoğun kokar, alt katın mutfağından bizim yatak odasına uzanan aromatik kanallar var sanırım :) Güneşle gelen keyfim sucuk kokusuyla biraz kaçsa da "kuyruk yağı da olabilirdi-ki oluyor-buna da şükür" diyerek sabah rutinine daldım. 

Balkonumuzun çınarı iyice çıplanmış, son yağmur ve fırtına inatla direnen son yapraklarını da savurmuş dört bir yana. 


Perdelerini sonuna kadar fora etmiş evlere dönmüş görüntüsü. Üst dallarından avizeler sarkıyor, ardından ise karla kaplanmış Beydağları görüş alanımıza girmiş. Kimi zaman tombul kumrular da göze çarpıyor çıplak dallar arasında ama kumrular çınardan ziyade bizim balkonu seviyor. Bilhassa da mutfak balkonunun kapısının tam üstünü. Bu yeni nesil bir garip, öncekiler bulduğu çukur zemine yuva yapar yumurtlardı, bunlar tepelerde geziyor. Klimanın üstüne göz diktiler bir ara, havalı naylonla doldurup engelledim. Şimdi dışa açılan balkon kapısının tepesine bayılıyorlar. Kumru gübresi işe yarasa zengin olurdum, kapıdan pislik kazımaktan gına geldi. 10 yıl kuş doğumevi hizmeti verdikten sonra yaşadığımız bitlenme olayından beri mümkün mertebe uzak tutmaya çalışıyorum kusura bakmasınlar, üç gün kaşındık evcek :)

Gelelim çelıncımıza, bugün 2. gün ve yine kazık bir soru:

-Kalbini kazanmanın 5 yolu:

Bu soruyu yazılı yoklamada sorsam öğrencinin biri parmak kaldırır ve "Hocam soruyu anlamadım, küsken mi kalbimiz kazanılacak yoksa normal zamanlarda mı?" diye sorabilirdi. Hoş benim öğrencilere adını sorsam yine "soruyu anlayamadım" diyen çıkardı ya :) Ben de Sonik Hanım'a sorsam dedim ama o da aynı şeyi kendine sormuştur muhtemelen, ne bilsin soruyu hazırlayanın ne amaçla sorduğunu. En iyisi iki şekilde de cevap vermek. 
Küsken kalbimi kazanmak diye bir şey yok, küstürmeyeceksin arkadaş. Ben kolay kolay küsmem, çok affedici, hoşgörülü ve manyakcasına empaticiyimdir. Çoğu kez kendime haksızlık ettiğimi bile bile kendimi suçlarım olup biten tatsızlıklarda ve sanırım insanlar da bunun farkında ki sürekli sitem yer, suistimal edilirim. O yüzden çok zor küserim ama küstüm mü de tam küserim. İlişkim sürer belki ama Cahit Külebi'nin dediği gibi "içimdeki şarkı biter". Yeniden bestelense de detone olur, rağbet görmez. 

Kalbimi kazanmanın amacı mutlu etmekse bak onlar çok kolay. Şu aşağıdakini bana getiren yalnız kalbimi kazanmakla kalmaz ciğeri, böbreği de feda ederim :)


Sadece bu değil, karşıdakinin beni düşünerek seçtiği, kişiye özel minicik bir hediye bile kalbimi kazanmanın en basit yoludur. Sevdiğim bir şeye rastlandığında, sevdiğim bir kitap okunduğunda, özel bir günümde "seni hatırladım" denmesi mutluluk kaynağıdır benim için. Bir de "harbi ol, canımı al" derler ya, içi-dışı bir, riyadan uzak, samimi, vicdan sahibi herkes için kalbimde daima suit bir oda mevcut, girsin sereserpe yerleşsin...

17 Ocak 2017 Salı

ÇELINÇLI YAZI

Sabah uyandığımda ayaklarım yorganın dışından bana "günaydın" demekte idiler biraz üşümüş olarak. Artık nasıl bir uyku uyuduysam yorganın boyu enine dönmüş, zavallı ayacıklarım soğuğa maruz kalmıştı. "Ayağını yorganına göre uzat Leylak, ayağını yorganına göre uzat" diyerek kazıdım kendimi yataktan. Bir süredir bedenim ruhuma direniyor, ruh "kalk" derken beden "yat" diyor, müdahale edip kafasına vurmak gerekiyor bedenin ruha uyum göstermesi için. Bu sefer spatula kullandım ve kazıdım kendimi yataktan. Bir yandan da "niye ayağımı yorgana göre uzatacağım yav, yorgan uzasa ya" diye söyleniyordum. Bir arkadaşım var, ne zaman bir dilek sözkonusu olsa ve ben "Aman Allah sağlık versin başka bir şey istemem" desem kızar, "Yav memur zihniyetiyle dileme, sen iste de vermezse vermesin" der güleriz. Yavaş yavaş akıllanıyorum galiba :)

Bloglardaki durgunluğu gidermek adına ara ara meydan okumalar yapıyoruz, takipçiler bilir. Sonik Hanım yeni bir tane başlattı, siz de katılmak isterseniz tıklayın Sonik Hanım yazan linki. 17 soru var ve uyumlu olsun diye ayın 17'sinde başlattık. Ben yaş ortalamasını yükseltme kontenjanından katılıyorum ama ilk soru biraz zor, çalışmadığım yerden gelmiş. Ne de olsa eski öğretmenim, bende mazeret bol, "Elektrikler kesikti, büyük büyük nenem öldü, sular akmıyordu, ben o gün sınıfta yoktum" desem, cık yemezler iyisi mi bir şeyler yazayım olsun bitsin :)

Çelınç 1:

-Beş sözcükle kendini anlat:

"Bana sözcükler yetmez ki" dermişim :)

1- Ruhu hâlâ 15 yaşında
2- Kitap Kurdu
3- Kendiyle dalga geçebilen
4- Hayır diyemeyen (ve bunun hayrını görmeyen, bir türlü akıllanmayan)
5- Ve galiba eğlenceli

Ayh utandım şimdi, insan kendini niteleyince övünmüş gibi oluyor, belki dıştan böyle görünmüyorum kendimi öyle sanıyorumdur. O zaman siz anlatın ben neyim :)

Kendime ne zamandır istediğim mühürü yaptırdım, hem de kendi tasarımımla. muhurce.com a sipariş verdim ve çok memnun kaldım, özenli çalışıyor, fikrinizi alıyor ve siparişinizi gecikmeden gönderiyorlar. Kendi tasarımınızı uygulatabildiğiniz gibi hazır tasarımlardan seçme şansınız da var, fiyatlar da benzer sitelere göre daha hesaplı:


İlk olarak şu anda okuduğum kitapta denedim. "Kasım Yağmuru" bana sevgili Macera Kitabım Özlem'in geleneksel yeni yıl hediyesi. Yazarın adına her baktığımda gülüyorum, öttür, düttür gibi bir şey :) Kitap güzel gidiyor ama, değişik bir yazım tarzı var ve ilk kez İzlandalı bir yazarın kitabını okuyorum. 

Antalya bu aralar yağışlı, eve kapandık kaldık, sevimsiz bir kış yaşıyoruz, her bakımdan. Kendimize küçük keyifler yaratmasak hayat çekilir gibi değil. Ben gidip kahve içeyim, sonra da öttürlü düttürlü kitabıma döneyim. Kalın sağlıcakla...

14 Ocak 2017 Cumartesi

CUMARTESİ CUMARTESİ

Sabahleyin sehpanın üstündeki vazoda duran ve yaklaşık bir aydır bizimle olan çiçekler dikkatimi çekti. Bunca zamandır inatla hayatta kalmak için direnmekteydiler. Suyunu döküp kendi halinde kurumaya bırakmak istedim ve vazoyu alıp mutfağa yöneldim. İçindeki suyu eviyeye boşaltırken aklıma geldi. Zihin garip bir şey, ne zaman, nereden, ne çıkaracağını bilemiyorsun. Henüz ilkokuldaydım, bir haftasonu babamın arkadaşını ziyarete gittik. Aynı zamanda hemşehrisiydi ve sanırım ilk kez gidiliyordu ev ziyaretine. Makbul bir semtte, yeni yapılmış bir apartmanın teras katında oturuyorlardı. Kapıyı eşi açtı, Fransız film yıldızları zerafetinde, şık ve soğuk görünüşlü bir kadındı, kelimeleri kırıp dökerek, duraklayarak, adeta zorla konuşuyordu. İçeriye buyur edildik, ev de en az eş kadar şıktı. Biz somyalı, yorgancı işi fitilli yastıkları ve örtüleri olan divanlarımızda oturur, mütevazı koltuklarımızı kırk yılda bir gelecek konuklar için misafir odasının kapalı kapısının ardında hapsederken bunların sürekli oturdukları yer gayet modern eşyalarla döşenmiş, bol pencereli, kocaman bir salondu. İçimden "bunlar çok zengin galiba" diye geçirmiştim. Babam çalıştığı yerin bahçesindeki onlarca ağaçta yetişen muhteşem leylaklardan hazırlayıp getirdiği koca bir demeti evin hanımına sundu. Demek ki mevsim bahardı. Kadın dudaklarının kenarında yarım bir gülümsemeyle teşekkür edip güzelim leylakları masanın üstündeki kristal vazoya öylesine koyuverdi, susuz olarak. Bir daha da ilgilenmedi. Bu olay ne annemin, ne babamın ilgisini çekti ya da farkına varmadılar. Varmış olsalar cin annem mutlaka dönüşte bunun lafını ederdi. Bense çocuk kafamla şu sonuca vardım: "Hımm, zenginler çiçekleri suya koymuyorlar, demek ki konulmaması lazım". Bir süre buna gerçekten inandım, çocuklar biraz salak oluyor galiba veya ben salak bir çocuktum. Eve gelen çiçekleri epey bir zaman susuz vazolara koyup iki günde boynunu büktürdükten sonra annem olaya uyandı. Yediğim sıkı azarın üstüne bunun zenginlere has bir tavır olmayıp kadının küstahlığından, değer bilmezliğinden kaynaklandığını çözebildim. Oysa ne güzel leylaklardı, hala gözümde tüter o bahçenin çift katlı, mis kokulu, beyazlı, morlu leylakları. Belki leylak sevgimin kaynağı o ağaçlardır. 

Öğleden sonra tiyatroya gittim. Evden son anda çıkabildiğim için mahalle durağındaki taksilerden birine bindim. Yol boyu aracın içindeki telsizden yükselen konuşmalarla ambale olmuş bir vaziyette indim taksiden. "Aaamet abi hastanenin önünde taksi yok", "Hasan abi falanca lise neredeydi?", "Zil çalıyor araç gönderin" sözcüklerini tekrarlayarak girdim tiyatronun kapısından. Bu sezon Belediye Tiyatrosu'na abone oldum adeta. İlk defa matine koydular, ben de bütün oyunlara sırayla gidiyorum. Şimdiye kadar kaçırdıklarıma da fena halde pişmanım, zira çok yetenekli oyuncu kadrosuna sahipler ve sergiledikleri oyunlar da çok güzel. Bugün Engin Alkan'ın yazıp yönettiği "Huysuz" adlı oyunu izledik. 3 saati aşkın süre nasıl geçti bilemedik.


Tiyatro çıkışı girdiğimiz pastanenin kendi imalatımız diye önümüze koyduğu salep lohusa şerbeti kadar şekerliydi, salep içmeye tövbe ettim açıkçası. 

Eve dönerken akşam için yemek olmadığı aklıma gelince mahallemizin pidecisine daldım. Eve götürmek için sipariş ettiğim pidelerin hazırlanmasını beklerken içeriye Karl Marx girdi. Bir zombi gibi ilerledi, ustaya pide malzemesi olup olmadığnı sordu. Yahu bu pideyi nereden biliyor, daha bunun zamanında Almanya'ya işçi göçü başlamamıştı derken pidecinin sahibi "İhsan abi naber yav?" deyince kendime geldim. Birebir kopyaydı yemin ederim, reenkarnasyona gel de inanma.

Çok etkinlikli geçmiş bu Cumartesi en iyisi ben gidip bir çay içeyim de kendime geleyim...

12 Ocak 2017 Perşembe

HATIRLADIKLARIM


Elime bir armut alıp izlemek istediğim filmin başına oturdum ama filme konsantre olamadım. Hemen hemen her armut yediğimde kulağıma mutlaka o ses çalınır: "Nayiiim armıt aldın mı?". Sonra devamı gelir, "Aldım aldım, hanım Fatmanıma armut getir". Annem armut dolu tabağı getirip Fatmanımın yanına koyar, Fatmanım bir yandan armudu soyarken bir yandan da mutlaka aynı repliği tekrar eder: "Pek severim armıdı". 

Bazı yiyeceklerin, bazı objelerin, bazı seslerin, şarkıların, kokuların bana birilerini anıştırmasını çok seviyorum. Bu anıştırma çoğu kez hüzünlü olsa da eninde sonunda yüzümde bir gülümsemenin çiçek açması da konuya dahil. "Armut" Fatmanım teyzedir mesela, ıhlayıp tıslayarak çıktığı merdivenlerin sonunda açtığımız kapıdan girerken "Yoruldum gıı" deyişi, her daim iki dirhem bir çekirdek giyinişi, şıklığı hatırlatıldığında "Ben genciken güzel giyinen yaşlılara pek özeniridim, şimdi de elimden geldiğince onlara benzemeye çalışıyorum" açıklaması, ilerlemiş yaşına, türlü çeşit hastalığına rağmen eliyle açtığı katmerleri önümüze koyuşu bir armutun daracık çeperleri içine sığabiliyor yerine göre. O başka bir aleme gitse de anıları bir armutla önümüze dökülüveriyor.

"Altın Damla" kokusu anneannemdir. Süslü şişelerin içindeki yoğun, altın renkli, İzmir kökenli sıvının ağır rayihasına meftundu anneannem. Kim İzmir'e gitse sipariş ederdi, küçük büfesinin vitrin kısmında-çoğunlukla Fuar'dan alınmış-birkaç şişe Altın Damla kolonyası bulunurdu. Elime bir bez tutuşturup beni ekşimiş suratımla toz alma işine mecbur ettiğinde vitrinin içindekileri boşaltırken sıkı sıkı tembih ederdi: "Aman ha, sakılarsakıl (bu onun dilinde sakın ha sakın demekti) Altın Damla'ları kırma". Ödüm kopardı zaten kırmaktan, anneannemin azarı bir yana o ağır kokuya şişedeyken bile tahammül edemezdim, değil ki yere dökülüp bütün odaya yayılsın. 


Görsel: Buradan

Annem "Revdor (Reve D'or)" kullanırdı mesela. Sanmam ki Fransa'dan gelsin, bu iş için ayrılmış süslü bir şişeyi bittikçe babamın eline tutuşturur, Eyüp Sabri Tuncer'in Ulus'taki (ne mutlu ki hala eski dekoruyla varlığını sürdüren) kolonya mağazasına, "içine esans da kattır" diye tembih ederek yollardı. Ucu pompalı cam galonlardan o süslü şişeye aktarılan sıvı çakma da olsa annemi mutlu ederdi. Daha da süslü, ucundaki incecik hortumla üzeri file kaplı bir pompaya bağlanan, boynu püsküllü bir şişesi daha vardı, belki de ilk "Reve D'or"u o şişeyle bir tanıdık tarafından çeyizine konmak üzere Fransa'dan getirilmişti. Pek beğenirdim, günün birinde benim olacağı düşleriyle oynarken kırmış olabilirim. Zira aklım erdiğinde ortadan yokolmuştu.



Annem hayatı boyunca şöyle bir hamakta sereserpe uzanıp altın rüyalar görmedi belki ama "Reve D'or" hem adı, hem kokusuyla ondan bize bir hatıra olarak kaldı. 

"Kız sen ne güzelsin sana gençler tapacaklar/Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar" şarkısını kim, ne zaman söylese, ben 60'lı yıllara, Cengiz Sokak'taki bahçe katı minik evimize, babamın incecik, gencecik, dalgalı kahkülleri kaşlarına düşen zamanlarına dönerim. Dilinden düşürmezdi bu şarkıyı, evin küçük odalarında, üç-beş ağacın gölgelediği minnak bahçesinde söyler gezerdi. Annem süslenir püslenir, ince topuklu pabuçlar giyer, anneannemin koluna girip Niğdeli hanımların kabul günlerine giderdi. Baba Teberiği Tayibanım, Kümsarın Meliha, Vıdıvıdıların Gülten, Pamuğun Sayime gibi üstlerine yapışmış lakapları olan bu hanımların evlerini gide gele bellemiştim. Her birinin kokusu hala burnumda. Tayibanımın torunları vardı yaşları yaşıma yakın. İskandinav kanı taşırmışcasına sağlıklı, ışıltılı, akça pakça bir güzellikleri vardı. Büyük yüz vermez, küçükse gününe göre gönül düşürürdü benimle oynamaya. İçimin gittiği üç boyutlu kitapları vardı, sayfaları çevirince Külkedisi gerçeğe dönüşüverirdi. Asla elime vermez, lütfederse uzaktan bakmama izin verirdi. İçimde ukde kalmıştır, bir kızım olsayda bu tarz kitaplara boğardım herhalde :) Kabul günlerine sürüklenmediğim zamanlarda evsahibinin yaşıtım kızlarıyla oynardım. Yaz mevsiminde bahçede geçerdi ömrümüz, pazar sabahları tepesine vurulmadan çalmayan siyah radyodan yayılan Zehra Eren tangoları dinleyerek kahvaltı ederdik. Tangolar bitince babam başlardı: "Saklan güzelim kalbime saklan kapacaklar".

Ne mutlu ki yaşadım bunları ve hep benimle olacaklar...

2 Ocak 2017 Pazartesi

YILIN İLK YAZISI VE ARALIK OKUMALARI

Sadece gülümsemek için bir sebepti, yoksa insanlar tarafından belirlenmiş bir takvim dönümünden ibaret olduğunu, bize bir saniye içinde mucizeler sunmayacağını biliyorduk. Ama bu kadar erken inmeseydi keşke tepemize tokmak. Gecenin neredeyse çoğunu TV bile açmadan arkadaşlarla sofra başında muhabbetle geçirdik, arkadaşımın kızının yaptığı bu pasta sofranın kraliçesiydi (üzerindeki ekstra süslemeler, baygın kardan adamla, tulumbacı kılıklı Noel Baba küçük oğlunun eseri ve arzusu 😀 👦)


2016 nın veda etmesine 3-5 dakika kala açtık TV'yi ve Tarkan eşliğinde içeri aldık 2017'yi. Tarkan'ı o da sever diye düşünmüştük, sevmedi. Konukları uğurlayıp etrafı toparlamış ve biraz dinlenmek için oturmuştum ki ekranın altında yazan "Son Dakika" ibaresiyle olanları az çok tahmin ettik, keşke yanılmış olsaydık. Olan bitenin verdiği acının yanısıra "Nereye gidiyoruz?" endişesi yorgunluğun bünyede harekete geçirdiği ağrılarla birleşip uyutmadı uzun süre, kısa ve tatsız bir uykunun ardından daha da tatsız bir güne açtım gözlerimi. Hava üşütücü, gündem daha üşütücü, kendim de parçalara bölünmüş ve yağsız kalmış teneke bir robot gibiydim. Oysa eskiden güneşli, ılık günlerde sahilde piknik yaparak geçirirdik 1 Ocağı, şimdiyse "Gül hazin, sümbül perişan, bağ-ı zarın şevki yok". Çocukluğuma dönmek, Seyran Sineması'na ışınlanıp "Hıçkırık" filminde Nalan'ı oynayan Hülya Koçyiğit'in dantelli mendiline tükürdüğü kana bakıp gözyaşı dökmek istiyorum, sadece filme, filmdeki ince hastalıklı kıza, gerçek ölülere değil :(

Neyse bu kadar iç dökümü yeter, gelelim Aralık okumalarına, pek verimli geçmedi ay, bazı kitaplar elimde süründü, bazılarını sevmedim derken 131 kitapla 2016 yılını noktaladım, darısı 2017'ye:


-Ayın ilk kitabı bir polisiye idi: "Konsey Cinayetleri". Korkunca altına kaçıran kahramanımız Metin Çakır yeni maceralar peşinde koştururken beni de epey eğlendirdi. Gerilimden ziyade eğlenceli polisiyeleri sevenler için ideal.


-Simon de Beauvoir'in "Sessiz Bir Ölüm"ü bu ayın en severek okuduğum kitabı oldu. Piyasada bulunmadığı için kardeşim pdf olarak yolladı. Hüzünle okudum, bana annemin hasta yattığı günleri ve ölümünü hatırlattı, yazarın kendi annesinin hastalığını ve ölümünü anlattığı satırlar. 


-"Taşlaşan Dünya" toplama kamplarında geçen, oradaki günlük yaşamı anlatan, insanların zamanla acıya bile alışabileceğini, hayatta kalmak için her şeyi yapabileceği gösterin bir kitaptı. İbretle, acıyla ve insanın insana yaptıklarına hayretle okudum. 


-Evet "Fare Evi" bir çocuk kitabı anladığınız gibi, bana çocuk kitaplarını çok seven 2Balık'ın hediyesi. Büyük bir keyifle okudum. Kitabın en ilginç özelliği içindeki fotoğraflardaki dekora ait tüm eşyaların yazar tarafından üç boyutlu olarak yapılmış olması idi. Arada çocuk kitabı okumak lazım :)


-"Öğlen Kadını" elimde o kadar uzun süre süründü ki kitaptan alacağım zevkin ancak asgarisini alabildim, oysa bu yıl okuduğum kitaplar içinde en güzellerinden biriydi. Almanya'da geçen, geri dönüşlerle anlatılmış bir aile öyküsü, önerilir.


-Yılın son kitabı kendime yılbaşı hediyesi olarak aldığım "Lolly Willowes" oldu. Bir kadın öyküsü idi, Jane Austen kitapları tadında. Çok da sevdiğimi söyleyemeyeceğim. 

Yeni yılda yeni kitaplarda görüşmek üzere...

27 Aralık 2016 Salı

SANATSAL VE KÜLTÜREL BİLANÇO

Genel bir bilanço çıkarmıştım geçen hafta, bu defaki sanat ve kültür amaçlı olsun. Olsun ki burada dursun, dursun ki kayıt düşsün, düşsün ki hatırlamak istediğimde dönüp bakabileyim. Sonuçta burası benim defter-i kebirim bir nevi. 

-Bu yıl 131 adetle kitaplar ipi ilk sırada göğüsledi. Hemen hemen en çok okuduğum yıllardan biri oldu. Dışardaki cinnetten korunmak için kitaplara sığınmışım anlaşılan. Çok beğenip başucu kitabı ilan ettiklerim oldu, "çok güzelmiş" dediklerim oldu, "güzelmiş" dediklerim oldu, "eh idare eder" dediklerim oldu, "okumasam da olurmuş" dediklerim oldu ve "bunu kitap diye kim basmış" dediklerim oldu. Goodreads'a düzenli olarak ekledim ve yıldızladım her okuduğum kitabı, yılsonu bilançosu çıkarmakta çok yardımı oldu bana. O sayede bir sıralama yapabiliyorum. Bu yıl okuyup 5 yıldız verdiklerim aşağıda:

-Kuş Kadın/Finy Petra
-Bedenin Güncesi/Daniel Pennac
-Nereye Gidiyoruz Baba/Jean Louis Fournier
-Kız Koşucu/Carrie Snyder
-Bir Garip Aşk Öyküsü-Carl-Johan Vallgren
-Pir-i Lezzet/Saygın Ersin
-Ev Anası/Birgül Özcan
-Harita Metod Defteri/Murathan Mungan


4 yıldızlılara gelirsek:

-Oyun dürtüsü/Juli Zeh
-Film Anlatıcısı Kız/Hernan Rivera Letelier
-Sırça Fanus/Sylvia Plath
-Ketum Kahraman/Mario Vargas Llosa
-Napoli Romanları Dörtlüsü/ellena Ferrante
-Sesler/Güçler/Ursula LeGuin
-Solo/Rana Dasgupta
-Belgelerim/Alejandro Zambra
-Çocuk Yasası/Ian McEwan
-Öğlen Kadını/Julia Franck
-Güvercinler Gittiğinde/Merce Rodoreda
-Bir Solgun adam/Selçuk Baran

-Kör Pencerede Uyuyan/Nihan Eren 


Ve bir kaç kitap dışında geriye kalanları okuduğuma hiç pişman olmadım. Benden tek yıldız alanlarsa Ahmet Tulgar'ın "Birbirimize"si, Guillermo Cabrera Infante'nin "Vefasız Peri"si ve David Boratav'ın "Aile"si oldu. 

Kitaplardan sonra 81 filmle sinema geliyor. Bir kısmını salonda bir kısmını ise evde izlediğim filmlerin hemen hemen büyük çoğunluğunu sevdim. "En"lerim diyebileceğim bir sıralama yapacak olursam aşağıdaki liste çıkar (İzleme sırasına göre, yerliler kalın çizgiyle):

-Lobster/Yorgos Lantimos
-Karamel/Nadine Labaki
-45 Yıl/Andrew Haigh
-Carol/Tod Haynes
-Danimarkalı Kız/Tom Hooper
-Annemin Yarası/Ozan Açıktan
- Sarmaşık/Tolga Karaçelik
-Youth (Gençlik)/Paolo Sorrentino
-Alt Tarafı Dünyanın Sonu/Xavier Dolan
-Julieta/Pedro Almodovar
-Babamın Kanatları/Kıvanç Sezer
-Tereddüt/Yeşim Ustaoğlu
-Rüzgarda Salınan Nilüfer/Seren Yüce
-Glory (Kol Saati)/Kristina Grozeva
-Satıcı/Asghar Farhadi
-Ben Daniel Blake/Ken Loach


 

 2016 yılında 11 tiyatro oyunu izlemişim, olsa sayı artabilirdi ama bu Antalya'da sergilenen tiyatro oyunlarının tamamı (turneye gelen özelleri saymıyorum), en beğendiklerimse:

-Tiyatro Festivali kapsamında izlediğim İspanyol Yllana Theater'in "Simsarlar/Brokers" isimli oyunu, olağanüstüydü.
-Yine aynı festivalde Fransız Theatre Fools and Feathers'den "Tubby et Nottubby"
-Taj Express Bollywood show (Yine Tiyatro Festivali kapsamında)
-Antalya Şehir Tiyatrosu'ndan "Tarla Kuşuydu Juliet"
-Ve turneye gelen Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan "Neş'eDertAşk"


Sahne sanatlarından devam edersek, 4 opara, 3 bale ve 9 konser izlemişim bu yıl. "Üç Renk", "Üç Silahşörler" ve "Fındıkkıran" baleleri arasında seçim yapamayacağım, üçü de birbirinden güzeldi.


"Şen Dul", "Carmen", "Yaşa Sen Anne" ve "Saraydan Kız Kaçırma" operaları içinde "Carmen" i tek geçiyorum. 


Opera Sahnesi, Antalya Senfoni ve farklı sahnelerde izlediğim konserler içerisinde ise ANTDOB'daki "Barok Konseri" bu yıl en beğendiğim konser oldu. 



Gezdiğim 11 sergi içerisinde "Marek Brzozowski'nin resim sergisi" ve ATSO Kültür Sanat'taki "Karşılaşmalar" sergisi en aklımda kalanlardı. 


Bütün bunların dışında seyahatler, kısa süreli geziler, festivaller, birtakım farklı etkinlikler de var tabii. Bunların hepsi berbat 2016'yı az da olsa renklendiren şeyler oldu. Dilerim 2017 selefine benzemez, bize huzurlu, sağlıklı, yüzümüzü gülümseten, bol etkinlikli günler getirir. Her koşulda sanatsız kalmayın...




25 Aralık 2016 Pazar

ANIMSAMALAR


Biraz önce fotoğrafta gördüğünüz mandalinayı yedim. Yediğim sadece bir mandalina değildi, çocukluğumu, ilk gençliğimi, o yılların yılbaşı akşamlarını geri yükledim bünyeye, fabrika ayarlarına döndüm yani. 

Liseyi bitirdiğim yıla kadar Babil Kulesi gibi bir sitede oturduk biz, adeta komünal bir yaşam sürdük. Komşular aileden biri gibiydi, onlarsız etkinlik yapılmazdı. Senelerce her yılbaşı birimizin evinde toplanıldı. Masraflar paylaşıldı, hizmetler paylaşıldı, yemekler paylaşıldı, sofra paylaşıldı. Kimi yıl tavuk, kimi yıl hindi yendi, bazen başka menüler seçildi ama değişmeyen tek bir şey vardı, fotoğraftaki mandalina. Her yıl bol çekirdeği ve mis kokusuyla mutlaka yılbaşı sofralarında yerini alırdı. İçi yenir, yenirken avuca doldurulan çekirdeklere söylenilir, kabukları ise parçalanıp oynanan tombalanın kartlarındaki haneleri kapatmakta kullanılırdı. Ortalığı o doyumsuz koku kaplardı. O zamandan beri ne zaman eve bu cins mandalina girse biri "tombalaa" diye bağıracakmış ve bir yılbaşı kutlamasına katılacakmışız gibi gelir. 

Onlar hanesi giderek yükselen yaşım kadar yılbaşı gördüm haliyle, kimileri hafızamda hiç yer etmedi, kimileriyse hep hatırlanacak. Mandalinalı yılbaşlarının ayrı bir yeri var. Şu fotoğraf mesela, bir yılbaşı gecesi çekilmedi belki ama kadronun bir kısmı burada:


Sağdaki, kucağına iki çocuk sığdırmış, sigarasını külhanca tüttüren Şefika abla. O zamanlar çocuklar sigaradan sakınılmazmış demek ki. Yoksa tüm apartmanın kıymetlisi, fıskiyeli kızkardeşimi sigara dumanına boğmak mı, hafazanallah. Apartmanın gönüllü terzisi, kaş alıcısı, çocuk bakıcısı, aileden ya da komşulardan kimin ihtiyacı varsa kol kanat gericisi. Fedakarlığı boyunu aşsa da cool duruşundan taviz vermeyen bir ketumluk abidesi. Sağ elinde katran kıvamında içtiği çayı. Onların evinde çaydanlığın altı hiç sönmez, sigara dumanı hiç eksik olmazdı. Annem adeta bir prenses, serçe parmağını değilse de işaret parmağını havaya kaldırmış çay bardağını tutarken, sigarası belli belirsiz öteki elinde. O Şefika abla gibi katı bir tiryaki değil, yemek sonrası keyif tüttürmesi, "Ver bi cuğara da içelim" der, sanki bir yasağı çiğniyormuş gibi çekingen bir keyifle içerdi. Kış günlerinde sırtından hiç eksik olmayan yeleği, eteğinin açıklığından görünen dizlerini kapatan battaniyesiyle nereye dalmış acaba? Öndeki cingöz, kızkardeşimin büyük aşkı "Emzi", Şefika ablaların üç numarası. Hem sever hem de daha büyük aşkı olan Şefika abladan fena kıskanırdı, iki dizin paylaşımından belli oluyor zaten. Yıllarca birlikte kutladık yeni yıla girişleri kah bizde kah onlarda, bazen başka komşular da dahil edilerek. Çocukluğumun en naif, tombalalı, at yarışlı, fırdöndülü, simli kartpostalların postacının gülen yüzüyle kapımıza geldiği yılbaşlarıydı. Sonra siyah-beyaz televizyonlar, geceyarısı çıkıp bastonla danseden Nesrin Topkapı, babaların çaktırmadan saate bakışları, şimdikinden daha kaliteli yılbaşı programları. Daha mı güzeldi ne?

Üniversitedeyken evden ayrı ilk yılbaşı, arkadaşlarla toplanıp torba içinde tavuk pişirerek kutladığımız kalabalık ve eğlenceli gece. Evlenip başka bir şehre yerleştiğim yılın ilk yılbaşısı. Bavul dolusu hediyeyle gelen ailem, eve gitmeden okulda öğrencilerle kutlama, aileye kavuşmak için zilin çalmasını sabırsızlıkla bekleyiş, annemin getirip pişirdiği güllaç. Oğlum 5 aylık ve çok yaramaz bir bebekken tüm sülalenin bizim evde toplanması ve benim yılbaşı ertesi ağlayan bir bebek eşliğinde mutfak dolusu bulaşık yıkamam :) Dostlarla girilen sıcak, samimi yılbaşları, çocukların her seferinde program hazırlayıp dakikalarca sunarak bizi bezdirmesi :) Sonra yeni yıla 3 gün kala abim yerine koyduğum ve annemin kıymetlisi dayımın vefatı, hayatımın en berbat yılbaşlarından biri. Annemin dinmeyen gözyaşları, oğlumun bizi biraz gülümsetebilmek için satın alıp getirdiği hediyeler, babamın kendine bir tabak hazırlayıp dayım için içtiği bir kadeh rakı, akşam üstü yolda rastladığım başlarına Noel şapkaları takıp rastladıkları herkese "Yeni yılınız kutlu olsun" diyen üç liseli kızın içimde uyandırdığı hüzünlü sevinç, kimbilir ne sebeple yalnız geçirdiğimiz bir yılbaşında yeni yıla TV karşısında uyuyarak girmemiz. Hepsi anılar çekmecesinin en kıymetli köşesinde saklı. Ömrümüz kaç yılbaşı daha görmeye yeter bilmiyorum ama saçma olduğunu bile bile her seferinde bir umut, bir keyif, bir heves dolar içime. Amaç monoton ve giderek grileşen hayata küçücük de olsa bir renkli parantez açabilmek. Dilerim daha huzurlu zamanlar getirsin yeni yıl, hepimize...