31 Ekim 2014 Cuma

LOS DOMESTİCOS

Hep gezip tozacak, o etkinlik senin bu etkinlik benim dolaşıp duracak değiliz ya, bizim de bir evimiz, bir mutfağımız, iyi kötü bir mutfak bilgimiz, el becerimiz var bilok. Bakma sen ruhumdaki domestiğin çok seyrek arz-ı endam ettiğine, arada bir coşar kendileri. Bu coşma da yeni yıla yakın olur ne hikmetse, yavaştan ön hazırlıklara başladık işte :)

Malumuâliniz (ay bu kelimeyi cümle içinde kullanmaya bayılıyorum) hafta içi zeytin hasadı yapıp gelmiş idik. Esasen biraz gecikmişiz, zeytinlerin çoğu kararmış, biz daha çok yeşil seviyoruz halbuki. Buna da şükür deyip ne varsa topladık geldik. Benim çocukluğumda yeşil zeytin bayağı lüks bir kahvaltılıktı, ancak ay başlarında falan girerdi eve pahalı olduğundan. Bu sebeple midir bilmem yeşil zeytini zihnimde öyle ayrıcalıklı bir yere oturtmuşum ki evlenip Denizli'ye gittiğimde Denizli halindeki sebil gibi-üstelik gayet de hesaplı fiyattaki-yeşil zeytinleri görünce sevindirik olmuştum. Sonra zaten sıradanlaştı, ucuzladı, üstelik kendimiz yapmaya başladığımız için sofranın gediklisi oldu. Neyse işte, ev Çarşamba gününden bu yana zeytin haline döndü, mutfakta adım atacak yer yok, kavanozlar, poşetler, şişeler zeytin dolu. Çizmek ve salamura yapma işlerine ben karışmıyorum, o konuyla evin erkek nüfusu ilgileniyor. Ben kırma işleminde üstadım. Bu sene çok fazla olmayan yeşilleri sabah tepelerine çekiçle vura vura kırıp suya koydum. Pis bir iş bu, heryere sıçrıyor, tırnaklarım simsiyah oldu ama ellerim  de mis gibi zeytin koktu.


Şimdi suyun içinde süzülüp tatlanmayı bekliyorlar, bir an önce olsa da yesek :)


Yokluğumuzda komşulardan biri bahçeye bu doğal tohum domatesleri ekmiş ve öylece bırakmış. Zeytinleri toplarken gördük, başları silme doluydu. Hepsini topladım, toplarken de mis gibi domates kokan ellerimi kokladım. Bugün de 3 kavanoz turşu kuruverdim. Akşama da farklı bir yöntemle reçel yapacağım kalanlarını, bakalım nasıl olacak. Güzel olursa paylaşırım tarifini. 


Ve domestik günün üçüncü ürünü ayva reçeli oldu. Rendeledim, şekerledim, çekirdekleriyle birlikte üç tane de karanfil atıp kaynattım. Misler gibi koktu, şimdi tepetaklak edilmiş kavanozda soğumayı bekliyor. 

Son eylemim bayramda bahçeden toplayıp yaş kabuklarını soymakta geciktiğimiz için bizi epey yoran Antep fıstıkları ile ilgili oldu. Her akşam bıçak yardımıyla kuruyan kabuklarını ayıklayıp dün akşam tamamına erdirdiğimiz fıstıkları tepsiye koyup fırına verdim ki hem kavrulsun hem de kabukları açılsın. 

Birazdan domestikliğime tavan yaptırıp domates reçelinin altını yakacağım, kalanları da Lale'nin verdiği tarifle mısır unu ve yumurtayla kavuracağım. Bakalım nasıl olacak.

Hamarat bloggeriniz Leylak sizlere veda ederken sevgiler yollar :)


29 Ekim 2014 Çarşamba

ZEYTİN YAPRAĞI YEŞİL

Öncelikle Cumhuriyetimizin doğum günü kutlu olsun, nice yıllar yaşasın diyorum. Sonra gelelim bugün neler yaptığıma, pek yorgunum dostlar, bütün günü zeytin toplayarak geçirdim, belim, boynum ağrıyor :)

Bilenler biliyordur, Antalya yakınlarında bir minik bahçemiz var, içinde 4 adet zeytin ağacı mevcut. Zeytin ağaçlarını pek severim, bilge ağaçlardır onlar, koruyup kollamak, üstüne titremek lazım. Sağolsunlar üç yıldır bizi zeytinsiz bırakmıyorlar. Bugün baktık yağmur durdu, hava güneşli, gidelim toplayalım dedik. Az daha gecikecekmişiz toplamakta, kararmaya başlamışlar bile. Sıvadık kolları, giriştik işe:


Eşlikcimiz bulutlardı, zevkle toplayalım diye en güzel görüntülerini sundular bize. 




 
Zeytinlerin bir kısmı kararmış, bir kısmı alacalı, bir kısmı yeşil, hepsini topladık. Kimi dilinecek, kimi salamura olacak, kimini kırıp tatlandıracağız. Epeyce iş var yani daha.



Topladık topladık, yorulduk sonra. En tepedekileri bıraktık, elbet onları da bir toplayan bulunur.



Antalya henüz yazı bitiremedi ama bahçeye sonbahar gelmiş bile...


Dönüş yolunda ufuk öyle açık, bulutlar öyle görkemliydi ki kendimi koca dünyada bir nokta gibi hissettim, gündelik telaşlarım bir tuhaf geldi gözüme.

Gününüz bereketli olsun, sofranızdan zeytin eksik olmasın diyorum...

25 Ekim 2014 Cumartesi

SAZLI-SÖZLÜ VE YAĞMURLU CUMARTESİ

Antalya 3-4 gündür yoğun yağış altında. Tam durdu diyorsunuz çok geçmiyor "şarr" diye indiriyor, sanırsınız kovayla döküyorlar. Gün içinde 4 mevsim yaşanıyor sanki, güneşle başlayıp yağmurla bitirdiğimiz oluyor. Bu sabah da bulanık bir havaya uyandık, ardından güneş çıktı, sonra yine kapandı ve sonunda indirdi yağmur deli gibi. Bir kaç gün önce haberini okuduğum bir dinletiye gitmek için yola çıktığımda hava kapalı ama henüz yağmur yoktu, böylece dinletinin olacağı salona kadar yürüyüş yaptım ama öncesinde beni 4 gündür eve hapis eden Yurtiçi Kargo şubesine uğrayarak sinirimi boşalttım. Telefonlarını açmayan, merdiven çıkmamak için kapının zilini çalmayan, cep telefonundan ulaşmaya çalışıp telefon açılmadığında evde olmadığımı varsayan, geri dönüşlerime cevap vermeyen, ihbar bırakmayan  bir şube bu. 4 gündür bir kargoyu ulaştıramadılar elime. Hoşgörü bir yere kadar dedim ve şubeye uğrayıp hem paketimi aldım hem de cırladım. Ben böyle bir insan değildim, beni bu hale getirenler utansın :)

Antalya Kent Müzesi'nin düzenlediği dinletinin solisti 81 yaşında bir dede idi, Hayri Dev. Yöresel halk sanatçısı Hayri Dev üç telli cura ve çam düdüğü çalıp Teke yöresi türkülerini kendine özgü bir üslupla seslendiriyor. Dinletide kendisine oğlu da bağlamasıyla eşlik etti. 


UNESCO sanatçıyı "yaşayan insan hazineleri" listesine almış, Fransızlar gelip çam düdüğü yapımını ve Hayri Dev'in kendisini konu alan bir belgesel çekmişler ayrıca kendi de Fransa'da üç kez konser vermiş.

Hayri Dev izleyicilerine "gözel gençlerim" diye hitap ederek başlıyor türkülerine ve sonunda "cüüüüü" benzeri bir ses çıkararak bitiriyor. "Çalıp söylersem, bir de oynarsam akşam yattığımda rahat uyurum" diyor. Zaten türkülerini söyledikten sonra "Karaman Kırığı" ve bir de zeybek oynadı bizlere.

Çam düdüğü yapımı hakkında bilgi verdikten sonra kısa bir de seslendirme yaptı ama fazla uzatmadı, sebep olarak da şunu söyledi: "Doktor düdük çalma amca, kalbin var yorma kendini dedi".


Sempatik Hayri Dev dedemize uzun ve sağlıklı bir ömür dileyip konseri sonladıktan sonra park içinde biraz yürüyüş yaptım ama yağmur bulutları fazla uzatma der gibiydi:


Kasımpatları açmaya başlamış.


Hazır gelmişken maymunçıkmaz ağacına çiçekleri dökülmeden bir selam vereyim dedim. Sonra da dönüş yoluna koyuldum.


Ben apartmanın kapısından adımımı atarken yağmur fena bastırdı, kıl payı kurtuldum ıslanmaktan...


23 Ekim 2014 Perşembe

BİR FOTOĞRAF, BİR ÇOK ANI


Aslında elime kitabımı almış, efendi efendi kanepeye uzanıp okumak niyetindeydim. Ta ki kanepenin hemen bitişiğindeki kitaplıkta, bir dizi kitabın üstünde şu fotoğrafı bulana kadar. Orada durduğuna göre ben koymuşum ama ne zaman koymuşum ve neden dikkatli bakmamışım anlayamadım. 1961 yılından kalma olduğunu düşünüyorum, anneannemin evinin bulunduğu blokun arka cepheden görünüşü, muhtemelen büyük dayım çekmiş. Fotoğrafın arkasında da, "Dikkat, yanar sigara ve kibritleri yere atmayın, yanarız" yazıyor, yazıyı tanıyamadım, alakayı da kuramadım:)

 En üst kattaki çamaşır asılı balkon anneannemin Atatürk Orman Çiftliği manzaralı balkonu. Fotoğrafa dikkatli bakınca bugüne kadar farketmediğim bir şey daha farkettim, balkonda annem de var, 20'li yaşlarının sonundaki annem. Büzgülü etekli desenli elbiseler giyip, incecik belini kalın kemerlerle sıktıran, saçları ondüleli annem. Eyüp Sabri Tuncer'den alınma "Revdor" kolonyası sürünüp, anneannemi koluna takıp sivri topuklu iskarpinleriyle tıkır tıkır Niğdelilerin kabul günlerine giden gencecik annem. Daha iyi görebilmek için büyütünce kendimi  de gördüm, balkonun beton korkuluğu henüz göz hizamdaki kendimi. Bir tuhaf oldum, zamanda yolculuk yapar gibi. Çamaşır yıkanmış, annem yıkamıştır doğal olarak, 2 yıl süreyle anneannemle birlikte oturduk bu evde. Sol taraftakilerin arasında anneannemin meşhur dikoltası asılı. Yavruağzı ya da pembe pazenden dikilme dikolta anneannemin olmazsa olmazı idi. İlerleyen yaşlarında bile banyo sonrası yakasız, kolsuz bir elbiseye benzeyen dikoltasını giyer, artık iyice seyrelmiş uzun, beyaz saçlarını tarayıp örer, sımsıkı bir topuz yaparak ensesine firketeyle tuttururdu. "Çok seyrelmiş anneanne keselim şu saçları rahat edersin" dediğimde, "Olur mu hiiiç, ahirette onlara tutunup kalkacağım mezardan" diye cevaplardı ciddi ciddi, biz gülerdik, o gülmemize kızar, entarisini giyip tülbendini topuzlu saçlarının üstüne dolar, gözlüklerinin altından ters ters bakarak tesbihini çekmeye koyulurdu. 

Çok anım var o balkonda, yakında balkonla beraber bahçenin topraklarına karışacak, ev yıkılmak üzere çünkü, tamamen boşaldı, temeline girecek dozeri bekliyor. Bir sonbahar gününü hatırlıyorum, okullar yeni açılmış. Yeni mezun havacı teğmen büyük dayım balkonda orta bire başlayan haşarılığının doruğundaki küçük dayıma İngilizce çalıştırıyor. Ben elimde elmam kapının ağzından onları izliyorum. İlkokula bile gitmiyorum daha. Büyük dayım Gatenby'nin meşhur "A Direct Method English Course" isimli ders kitabından ilk ünite cümlelerini ezberletmeye çalışıyor küçük olana: "A book, this is a book, what is this, it's a book". Küçük olanın İngilizce dışında her şeye ilgisi var, gökyüzüne bakıyor, bana dönüp dil çıkarıyor, tırnaklarını kemiriyor, şarkı söylüyor. Büyük dayı bıkkın ve sinirli, sürekli tekrarlıyor: "A book, this a book....". Küçükten tıs çıkmıyor, gıcık gıcık sırıtıyor. Derken ben elmamdan bir ısırık alıp başlıyorum: "A book, this is a book, what is this, it's a book". Kıyamet kopuyor, küçük olan ayağa fırlayıp beni kovalamaya başlıyor, büyük elinde kitap bakakalıyor, devreye anneannem giriyor. Her zamanki gibi "Öğsüzüm, dınnak(tırnak) kadar etim" dediği küçük dayımdan yana, ben azarı işitiyorum, büyük dayım ders çalıştırmaktan yırtıyor, küçükse çoktan bisikletine atlamış kaybolmuş bile :)

Çiçeklere çok düşkündü anneannem, yazları o balkon silme çiçek saksısıyla dolardı. Birlikte yaptığımız bir Antalya tatilinde ilk kez rastladığı ağaç minelerini çok sevmiş, bir dal koparıp ta Ankara'ya taşımış, saksıya dikip köklendirmişti. Sonradan büyük bir tenekeye aktarılan çiçek yerini öyle sevdi ki neredeyse ağaca dönüştü, o balkondan yaz kış kıpırdatılamaz hale geldi. Anneannem öldüğünde ise mahzun mahzun kalakaldı, balkonun demirbaşı olarak kiracıya devredildi. 

Fotoğrafın çekildiği gün çamaşır günüymüş galiba, alt kattakilerin balkonunda da çamaşır asılı. Hem onların çamaşır ipi makaralı, Mamaklı teyzenin balkonuna bağlı, ikisinin ortak kullanımında. Zaten bir süre sonra da dünür olacaklar. Karadenizli bir aileydi orada oturanlar, aile bireylerinden bahsedilirken "Lazların" eki konurdu isimlerinin başına. Dünya iyisi bir babaları vardı, adını anımsayamıyorum ama evlerindeki Thonet sandalyeleri iyi anımsıyorum. Şakacıktan kızardı bana üst katta atlayıp zıpladığım zamanlar, hafiften çekinirdim şaka yaptığını bilsem de.

Birinci katta kim oturuyordu tam çıkaramıyorum ama bir üstü Olga ablaların eviydi. İnce, uzun dal gibi bir kızdı Olga abla, annesi Takuhi hanımla otururdu. Biz çocuklar "Takunya teyze" derdik kadıncağıza, onu gerçekten isim sanıp yadırgayarak, bilmeden yapsam da bu hitabı şimdi düşündükçe utanıyorum. Neşeli bir kızdı Olga abla, apartmanın önündeki beton zeminde beceriksizce ip atlamaya çalıştığım bir gün ipi elimden almış ve bana şıp diye ip atlamayı öğretmişti. Çok sürmedi taşındılar, uzun yıllar görmedim. Birkaç yıl önce apartmanla ilgili bir toplantıda karşılaştık. O dal gibi kız gitmiş yerini iri-yarı yaşlı bir kadın almıştı, söylemeseler tanımam mümkün değildi. "Bana ip atlamayı sen öğretmiştin hatırlıyor musun?" diye sordum, hatırlamadı tabii ki.

Apartmandaki dairelerin pekçoğunun ilk sahipleri hayatta değil artık, ara sıra uğradığımda birkaç tanıdık yüz dışında herkes yabancıydı. Şimdiyse tamamen boş, yakında da yerle bir olacak. Anılarımı ve bu fotoğrafı hep saklayacağım ama onlar benim, kimse elimden alamaz...

21 Ekim 2014 Salı

RUTİNE DÖNÜŞ

Bayram bitti, festival bitti, çocuklar gitti, döndük yine eski rutinimize. Rüzgar gibi geçen 15 günün ardından Antalya sonbaharının (aslında hala yaz sayılır) tadını çıkarmaya çalışıyoruz. 


Gökyüzü bazen fotoğraftaki gibi oluyor, insanın bulutları pamuk şeker niyetine alıp yiyesi geliyor. Her yer hala yeşil, akşamları rahatça uyunuyor, gündüzleri sıcak dayanılır düzeyde. Kısacası Antalya en güzel ikinci mevsimini yaşıyor. 


Biz havanın, ördekler suyun tadını çıkarıyor. Yürüyüş fasıllarını başlatacağım artık. Elimdeki kitabı da bir bitirsem harika olacak. Bu kadar süründürmemiştim hiçbir kitabı, üstelik gayet eğlenceli bir polisiye "Bir Turta Davası". Ama sekteye uğrayan okumalar yavaş gidiyor. Bu akşam bitirmeyi ummaktayım. 

Festivalde izlediğim 18 filmin ardından dizilerime dönmeyi planlıyorum bir süre için. Downton Abbey 5. sezona başladı, ben de 5. sezonun ilk bölümüyle başlasam iyi olacak. Yaz boyu çektiğim fotoğraflardan beğendiklerimi tabettirdim. Tabettirmekle iş bitmiyor tabii ki, onları albüme dizip tarihlemek lazım. Arşivcilik zor zenaat, ekstra mesai istiyor. Dün son albümün son sayfasını da doldurdum, yeni albüm almak gerek. Kısacası günlük küçük şeylerle vakit geçiriyorum. Şu anda TV'de define aramak için gerekli aracın reklamı var, bir tane edinip define mi arasam ki, hayatıma renk gelirdi. Neyse ben kaçayım fazla uçmadan, kalınız sağlıcak ilen :)

19 Ekim 2014 Pazar

YEMEKLİ MİM





"Zihnin Arka Sokakları"  beni mimlemiş, kitaplı ve yemekli şeylere dayanamam, cevaplıyorum. Hem son zamanlarda pek sessizleşen blog alemi canlanır belki biraz:

En sevdiğiniz yemek:
İçinden patlıcan geçen her şey ve yaprak sarması.

En sevdiğiniz tatlı:
Ayva datlusu için ölürüm, kaymaklı olursa iki kere ölürüm :)
Siz çocukken anneniz sizi.. 
az mı kaşıkla kovaladı. Aah ah yemezdim, annemi deli ederdim, ne salakmışım :) 

Çocukken de şimdi de..  
Turşu dediler mi hazırola geçerim.

Yemeyi sevdiğiniz ilginç şeyler:
Haşlanmış aşurelik buğday üstü süzme yoğurt, tuza bandırılmış ham kayısı, koruk terletmesi...

Türk mutfağı dışında sevdiğiniz mutfak:
Pek bir fikrim yok ama sanırım İtalyan mutfağını severdim.

Yemeyi sevdiğiniz en sağlıksız şey: 
Her tür aburcubur

Alerjiniz: 
Yok sanırsam... 

En sevdiğiniz meyve:
Çilek, şeftali, can erik... 

En sevdiğiniz atıştırmalık:
Şamfıstığı, badem. Başlarsam kendimi kontrol edemiyorum...

En sevdiğiniz içecek:
Kahve, çay, soda...

Asla yemeyeceğim ve içmeyeceğim dediğiniz şeyler:
Kelle-paça, kokoreç, mumbar dolması, beyin, dalak yemem, yiyemem. Sanırım viski dışında her şeyi içebilirim.

Sonsuz tane de olsa yiyebileceğiniz şey:
Yukarıda yazdım ya, badem ve şamfıstığı...

Çorbaların kralı:
Yayla çorbası ama kendimin yaptığı. Yarmalı ve nohutlu...  

Kahvaltıda tercih ettiğiniz şey:
Beyaz peynirsiz asla... 

Açken ben...
Başağrısı çekerim. 

Bir keresinde yemek yerken...
Birlikte yemek yediğimiz bir komşumuzun sandalyesi kırılmış ve yere düşmüştü. Önce korkmuş, bir şey olmadığını görünce çok gülmüştük...

Ben de Baykuş Gözüyle Natali'ye  ve Lale'nin Bahçesi'ne paslayım bari :)

18 Ekim 2014 Cumartesi

ALTINDAN PORTAKAL 9

Ve festivali bitirdik, şu anda bir yandan ödül törenini naklen izliyor, bir yandan da yazıyorum. umarım gönlümdeki filmler ve oyuncular dereceye girer.

Bugün aslında 4 film için biletim vardı ama sabah sabah, daha afyonum patlamadan Kim Ki Duk'un kan revan filmini izleyemeyeceğime karar verdim ve bileti yaktım. Öğleden sonra ise ilk olarak yönetmenliğini Sudabeh Mortezai'nin yaptığı, Avusturya yapımı "Macondo"yu izledim.

 

Viyana'daki bir Çeçen mahallesinde annesi ve iki kız kardeşi ile yaşayan küçük Ramasan'ın öyküsünü konu almış film. Bir yandan iltica süreci devam ederken bir yandan da kendi kişisel sorunlarıyla başetmeye çalışır ve babasının asker arkadaşı İsa'nın gelmesiyle de işler iyice çetrefilleşir. Eli-yüzü düzgün iyi bir yapımdı, izleyin derim.

Sonraki filmim aslında "Turist" idi ama arkadaşların önerilerine uyup "Turist"in biletini iyi bir yer bulamadığı için izlemekten vazgeçmek üzere olan bir genç kıza satıp "Her Şeye Rağmen"e bilet aldım. 


Serebral palsili bir gencin hayata direnişini gerçek bir yaşam öyküsünden hareketle konu alan Polonya yapımı filmi Maciej Pieprzyca yönetmiş. Serebral palsili genci canlandıran Dawid Ogrodnik ise olağanüstü bir oyun çıkarmıştı. 

Ve son olarak festivalin açılış filmini kendim için kapanış filmi yaptım, Gürcü-Kazak-Alman-Çek-Fransız-Macar ortak yapımı olan ve başrolünde İlyas Salman'ın oynadığı "Mısır Adası".


Gürcistan-Abhazya arasında sınır oluşturan Enguri nehrinde her ilkbahar oluşan adalardan birinde mısır tarımı yapan yaşlı adamla torunun öyküsünü anlatan filmde olağanüstü güzellikte doğa manzaraları vardı. Ağır tempolu olmasına rağmen sevdim filmi.

Yeni bir festivalde buluşmak üzere...