17 Nisan 2014 Perşembe

DUT ÖYKÜLERİ


Bizim semtin pazarıydı bugün, şöyle bir dolanayım diye çıktım ve erik, çilek, yeni dünya gibi ilkbahar habercisi ne kadar meyve varsa toplayıp döndüm. Tezgahın birinde gözüme çarpan iri kara dutlardan küçük bir kutu almayı da ihmal etmedim. Diğerlerini yerleştirirken aklımda sadece bir an evvel mideye indirmek vardı ama dut paketini elime alınca şöyle bir duraladım. Normalde çok tercih ettiğim, "aman olsa da yesek" dediğim bir meyve değildir ama böyle iri, kara ve ekşi olunca severim. Beni meyvesinden çok ağacı ilgilendirir. Sanki aileyi altında toplayan bir ağaçmış gibi düşünürüm. Belki buna sebep bir şehir ve apartman çocuğu olmama rağmen büyüme sürecimde aile yakınlarının sahip olduğu bahçelerde geçirdiğim zamanlardır. Anılarımda hep kocaman dut ağaçları var.

Babaannemin ve dedemin yaşadıkları şehrin biraz dışında devasa bir bahçeleri vardı, yazın oraya göçerlerdi. Binbir çeşit meyve ağacına ilaveten kocaman bir üzüm bağı ve hatırı sayılır bir bostan da bahçenin iğde çalılarıyla çevrilmiş sınırları içindeydi. Her yaz babamın yıllık izni dedemin ve annemin teyzesinin bahçeleri ile bir sahil kenti (çoğunlukla Amasra) arasında pay edilirdi. Dedemin bahçesinin girişinde kerpiçten yapılmış 2 katlı bir de ev vardı. Alt kat mutfak, kiler ve elma deposu olarak kullanılır, üst kattaki kocaman tek oda ise oturulan ve yatılan mekan işlevini görürdü. Zaten ancak yatmadan yatmaya kapalı bir mekana girilirdi. Gündüzleri zamanımız bahçede ve evin önündeki açık alana dallarını şemsiye gibi açmış kocaman dutun altında geçerdi. Gölgesine yerleştirilmiş masada kahvaltı ederken, yemek yerken sık sık sofraya ya da tabakların içine iyice olgunlaşmış bir dut pat diye düşerdi, bazen yönünü şaşırır kafamıza ya da kucağımıza da isabet edebilirdi. Babaannem ağacın altına bir çarşaf serer ve çırpardı dalları, toplayıp toplayıp yerdik. Bizim ailenin dut meftunu annemdi, hele de dalından koparıp yiyorsa değmeyin keyfineydi. 

Dedemin ve babaannemin vefatından sonra bahçeyle ilgilenecek kimse kalmayınca tüm ağaçlar söktürülüp tarlaya dönüştürüldüğünde geriye bir tek dut ağacı kalmıştı. Şimdi ne zaman yolum düşse uzaktan görünen o yaşlı dut içimde bir şeylerin telini hüzünle titretir. 

Tatillerin ikinci durağı büyük teyzenin bahçesinde ise dut var mıydı hatırlamıyorum, zira ilgimi çeken çok daha başka ağaçlar, çok daha başka eğlenceler vardı. Yetişme çağımın en güzel zamanları, anılarımın en renkli sayfaları o bahçeye aittir. Dedeminkinin aksine şehrin tam ortasında adeta yemyeşil bir vaha gibi uzanır giderdi. Orada geçen günlerden birinde mutlaka annemin dayısının şehrin dışında Kayardı denilen bağlık yörede bulunan metruk bağına gidilirdi. Düzenli bir ulaşım aracı yoktu o yıllarda, ya yürünecek ya da kiralanan bir at arabasına doluşup gidilecekti ki genelde çok eğlenceli olan ikinci seçeneği tercih ederdik. Kayardı Bağları sokak aralarından akan sular, bağevlerinin bahçelerinden sarkan yemyeşil ağaç dalları, kuş sesleri, tertemiz hava, mis gibi kokularla bir Cennet parçasıydı adeta. O bakımsız bağa dalar heybetli ceviz ağaçlarının altına yerleşirdik. Hafızam beni yanıltmıyorsa çok eski yıllarda, henüz anneannemin annesi bile sağken o bağda bir dut ağacı olduğunu, altına serilen kilimlerde oturulduğunu, çırpılan dutların güle/oynaya toplandığını anımsıyor gibiyim ya da belki anlatılanlardan hayal ettiğim bir şey bu. 

İlkokula bile başlamadığım yıllarda anneannem beni çocuk bahçesine götürmek bahanesiyle öğle uykusuna yatırır, uyanınca da sözünü tutar alıp şimdi apartmanlarla dolmuş Saimekadın semtindeki, meyilli bir arazide yer alan parka götürürdü. Orada ters dut dediğimiz dalları çadır gibi yere eğilmiş birkaç dut ağacı vardı. Simsiyah ve epekşi dutlar yetişirdi, bayılırdım onlara. Şemsiye benzeri dallarının altına girer ağzım burnum, üstüm başım mosmor kesilene kadar o ekşi, minik dutları yerdim. Orası yuvamdı adeta. 

Bu kadar çok dut ağaçlı anımın olduğunun farkında bile değildim, pazardan alınan bir kase dut nelere kâdirmiş meğer. Çok uzadı bu yazı, ilkokul öğretmenim "İmza: Ben" ile gündeme gelmişken ondan öğrendiğim bir atasözü ile bitireyim: "Sabır ile koruk helva, dut yaprağı atlas olur"muş.

13 Nisan 2014 Pazar

MİMCİ GELDİ HAANİM :)



Zihnin Arka Sokakları bana bir mim yollamış. ancak fırsat bulup yanıtlıyorum. Eğlenceli ve absürd bir mim bu, cevaplarken kendimi ergen gibi hissettim. Hani ortaokulda falan Anket Defterleri elden ele dolaşır ya, sanki onu cevapladım, nostalci oldu :) Kişi belirlemiyorum, arzu eden cevaplasın...

KURALLAR

1) Müzik dinlediğiniz programlardan birini açın (iTunes, Windows Media Player, vs.) ve "karışık çal (shuffle)"tuşuna tıklayarak listenizi karıştırın.
2) Her bir soru için "bir sonraki şarkı" tuşuna basın.
3) Kulağa ne kadar aptalca gelirse gelsin çıkan cevabı (şarkıyı) mutlaka yazın :)
4) Dilediğiniz kadar arkadaşınızı mimleyin.
5) Mimlenenler mutlaka yapsın.
6) Eğlenmenize bakın! 

Telefonumun epeydir ilgilenmediğim çalma listesini açtım, içindeki parçaları ben bile unutmuşum, hatırladım o da güzel oldu. İşte sorulara denk gelen parçalar, bazıları cuk oturdu valla :)

Eğer biri size "iyi misin" diye sorarsa sizin cevabınız...
-(Fahir Atakoğlu/Lal) Bir bulut olsam/Yüklenip yağsam...

Kendinizi nasıl tanımlarsınız?
-(Aşkın Nur Yengi/Geceler Düşman) Takvimlerden haberim yok mu/Geçiyor yıllar :) (Cuk oturdu yav:)

Bir erkekte/kadında neyden hoşlanırsınız?
-(Niran Ünsal/Giderim)  Artık seninle duramam/Bu akşam çıkar giderim :)

Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
-(Selda Bağcan/Gün Biter Gülüşün Kalır Bende) Gün biter gülüşün kalır bende/anılar gibi sürüklenir bulutlar...

Yaşam gayeniz nedir?
-(Kıraç/Bir Veda Havası) Vakit tamam seni terkediyorum :)

Mottonuz?
-(Lara Fabian/Adagio)

Arkadaşlarınız sizin hakkınızda ne düşünüyor?
-(Giannis Parios/Mono Agapi)  Seviyorlarmış yav :)

Aileniz sizin hakkınızda ne düşünüyor?
-(Göksel Baktagir/Yalnız Sen)  hihihi :)

Sıklıkla neyi düşünürsünüz? 
-(Niran Ünsal/Helal Et)  Kar beyazı düşüyor siyah saça :)

2+2?
-(Aphrodite Childs/Rain and Tears)

En iyi arkadaşınız hakkında ne düşünüyorsunuz?
-(Sezen Aksu/Gidemem) Bazen daha fazladır her şey/Bir eşikten atlar insan

Yaşamöykünüz?
-(Sibel Can/Lale Devri)  Lale Devri çocuklarıyız biz/Zamanımız geçmiş :)

Büyüdüğünüzde ne olmak istersiniz? (Daha ne kadar büyüyeceksem)
-(Sultaniyegâh Saz Semaisi)

Sevdiğiniz kişiyi gördüğünüzde ne düşünürsünüz?
-(Sezen Aksu/İstanbul)  Ah İstanbul İstanbul olalı hiç görmedi böyle güzel :P

Düğününüzde hangi şarkıyla dans edeceksiniz?
-(Sandy Posey/All Hung Up İn Your Green Eyes) İsterdim valla ama hem vakit geçti, hem de nikahtan gittim :)

Cenazenizde arkanızdan ne çalacaklar?
-(Zuhal Olcay/Ayrılık da Sevdaya Dahil)

Hobiniz, ilgi alanınız?
-(Nihavent Longa)

En büyük korkunuz?
-(Buzuki Orhan/Fırtına)

En büyük sırrınız?
-(The Shadows/Johnny Guitar)

Şu an ne istiyorsunuz? 
-(Amalia Rodrigues/Aranjuez Mon Amour) 

Arkadaşlarınız hakkında ne düşünüyorsunuz? 
-(Gökhan Kırdar/Yerine Sevemem) Senden uzakta hep bir şeyler eksik/Gönlümde derman yok inan bir nefeslik

What will you post this as?
-(Amelie)

Şimdi sıra Fermina nın miminde. Mim şöyle; buraya mimi kimden aldığımızı yazıyor, link veriyoruz ve sonra son zamanlarda duyduğumuz "güzel bir şey"i ekliyoruz. En sona da bu mimi kimlere paslayacaksak, onları yazıyor ve link veriyoruz. İşte bu kadar..

Evet, son zamanlarda güzel bir şey duydum mu acep? Keşke duysaydım, aslında bu aralar ülkenin, haliyle bizim halimiz hep kahır, hep kahır, hep kahır. Yine de enseyi karartmayalım. Hımm ne desem acep. Bak bu olabilir, hafta başında 154 kadın birleşip hayatımızdaki özel kişilere ya da kendimize yazdığımız mektuplardan oluşan kitap çıktı: "İmza: Ben". Üstelik güzel bir amaca hizmet edecek, telif geliri Türkiye Görme Özürlüler Kütüphanesi'ne bağışlanacak. Ne dersiniz, yine de güzel haber sayılır değil mi? 

Haydi bu mimi de "İmza: Ben"cilerden dileyen cevaplasın... 
 

12 Nisan 2014 Cumartesi

HAFTALIK DURUM BİLDİRİMİ

Efendim, oldukça yoğun bir hafta geçirmiş bulunuyorum. Konser, bale, film, kitap her telden çaldım, pek de iyi ettim. Epeydir sinema salonunda film izlemiyordum, başka bir nedenle gittiğim AVM'de seans uygun gelince daldım düşünmeden içeri. Birçok ünlü oyuncunun yer aldığı, pek muhteşem olmasa da izlenebilir nitelikte bir filmdi "Hazine Avcıları".

 

2. Dünya Savaşı sırasında Hitler'in işgal ettiği ülkelerden toplatıp el koyduğu sanat eserlerini kurtarmak üzere Amerikalı mimar ve sanat tarihçilerinden oluşan bir timin faaliyetlerini seyrettik. "Blue Jasmine"dekinden çok farklı bir Cate Blanchett izlemek ilginçti.

Sonra biliyorsunuz 154 kadının emeğiyle oluşmuş kitabımız "İmza: Ben" çıktı. Özellikle de güzel bir amaca hizmet edeceği için sevindirici oldu onu elime almak:

 

Sırada Opera Sahnesi'nde izleyeceğimiz iki bale vardı ki, her ikisi de görsel birer ziyafetti:

 

 Ferit Tüzün'ün müziği ve Uğur Seyrek'in koreografisi ile "Çeşmebaşı" ışık, renk ve dans şöleniydi.


 
İkinci bale ise dünya repertuarına giren ilk ve tek Türk balesi olan Ç. Işıközlü'nün müziği, Nugzar ve Medeia Magalashvili'nin koreografisi ile "Judith"di. Operamızın dansçıları Derya Tokgöz ve Tolga Burçak kusursuz danslarıyla adeta büyülediler bizi.

Haftanın son sanatsal etkinliği Antalya Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde izlediğimiz Gülsin Onay konseri idi.


Sanatçı bize şef Alexander Rahbari yönetiminde Mozart'ın 20 numaralı Piyano Konçertosunu seslendirdi. 

"Hep kapalı mekanlarda mıydın?" diye sorarsanız değildim tabii ki, denize karşı bulutlarla birlikte çay bile içtim:

 

Bundan iyisi de Şam'da kayısıdır herhalde, devamını diler selam gönderirim cümlenize. Yarın birikmiş mimlerimi cevaplayacağımdır, yollayanların bilgisine...

Not: Bale fotoğrafları ANTDOB'un Facebook sayfasından alınmıştır...



11 Nisan 2014 Cuma

KİM VAR?




Kadın arkadaşıyla buluşmak üzere evden çıktı. Biraz geç kalmıştı, adımlarını sıklaştırdı. Kestirme olsun diye o gün kurulmuş olan semt pazarının içine yöneldi. Tezgahlar renkli görünümleriyle "bahar geldi" mesajını verirken insanı ter içinde bırakan nemli sıcak "ne baharı yahu, neredeyse yaz geldi yaz" diye pazar tezgahlarını tekzip eder gibiydi. "Aman ha" diye düşündü kadın "yaz mı, daha Nisan'ın başındayız, yaz şimdiden gelirse bu memlekette halimiz nice olur". Tam pazardan çıkacakken karşıdan gelen irikıyım kadın koşarak üstüne doğru hamle etti, bir an irkilip kendini geri çekerken esasında bu hamlenin hemen arkasındaki ufak-tefek yaşlı teyzeye doğru yapıldığını farketti. Teyze hamle yapan tarafından sıkı sıkı kucaklanıp hali hatırı sorulurken kadın pazardan çıkıp yürüyen merdivenli üst geçite yönelmişti bile. Geçitin üstündeki iki taraflı saksılara ekilmiş sarı papatyalar çıldırmış gibi açmıştı, gülümsedi kadın. İnmek için sağ tarafa yönelince inişlerin sola alındığını gördü, "İngiltere'ye özendik galiba" diye düşünürken yan taraftaki dükkanın tabelası çarptı gözüne: "Küçük Mutluluklar Dükkanı". "Güzeel" dedi, "şimdiye kadar nasıl farketmemişim bu ismi?". Sonra oradan gökkuşağı renklerinde bir şemsiye aldığını hatırladı, "eh, bu da bir küçük mutluluk sebebiydi işte" diyerek gülümsedi. 

Sıcak artmış, ter sırtından damlamaya başlamıştı. Üstelik ilk kez giydiği ayakkabıları ayağını acıtıyordu, dikkatini çevreye yöneltip su toplama sinyalleri veren parmaklarını hissetmemeye çalıştı. Yol boyu gördüğü "yalancı orkide" ağaçları açmış ve neredeyse solmak üzereydi. "Ne ara kaçırdım ben bunları yahu" diye hayıflandı. Karşısına çıkan bütün billboardlarda Korhan Abay'a benzeyen yeni başkanın kocaman gülümsemeli posteri asılıydı, gökyüzüne baktı. Bulutlar kararsızdı, akşam sürpriz yapabilirim der gibi duruyorlardı. "öyleyse bu sıcak neyin nesi, Nisansan Nisanlığını bil" diye söylendi, kavşaktan sola saptı. Alışkın olduğu bir yoldu burası, yıllarca tepmişti okula gelip giderken. Burnuna kesif bir gübre ve at pisliği kokusu geldi, etrafa bakındı. "Ne alaka?" diye şaşırdı, şehrin içinde yıllardır gördüğü yegane at turistik faytonlara koşulmuş yorgun hayvanlardı. Belediyenin çiçek tarhlarına gübre atmış olabileceğini düşünürken gözüne bir bahçeden dalları sarkan erguvanlar çarptı. "Onlar da yapraklanmaya başladığına göre solmaları yakındır, kaşla göz arasında geçiyor burada mevsim" diyerek o civardaki mor salkımları aradı. Ne yazık ki onlar da pörsümüş, canlılığını yitirmişti, tıpkı Kıbrıs akasyaları gibi. "Fırça ağaçlarında sıra, gülibrişimler ne zaman açardı ki?" diye sordu kendine, hatırlayamadı. Ne çok ağaç tanımıştı bu şehirde eskiden adını sanını bilmediği, hiç görmediği. Botanik bilgisini hafızasında evirip çevirirken arkadaşıyla buluşacağı tramvay durağına gelmişti bile. Duraktaki sıraya oturdu, beklemeye başladı. Refüjün ortasına dikilmiş kırmızı laleler de boyunlarını bükmüştü, daha üç gün önce canlı kırmızılarıyla göz alıcıydılar halbuki. O sırada tramvay geldi, inecek arkadaşını karşılamak üzere yürürken O'nun çoktan gelip muzipce gülerek kendisini beklediğini gördü. Kolkola girdiler ve denize tepeden bakan şahane manzaralı cafeye doğru yürüdüler...

9 Nisan 2014 Çarşamba

İMZA: BEN


"İmza: Kızın" ve "İmza: Karın" projelerini ve kitaplarını hatırlayacaksınız, projenin üçüncü ayağı "İmza: Ben" adıyla hayata geçecekti. Hazırlık  aşamasındayken söz etmiş, ilgilenenleri katılmaya davet etmiştim, kitabımız basıldı ve hafta başında satışa sunuldu. 154 kadın hayatlarında önemli yer tutan kişilere ya da kendilerine birer mektup yazdılar ve hepsi toparlanıp telif geliri TÜRGÖK (Türkiye Görme Özürlüler Kütüphanesi)e bağışlanmak üzere güzel bir kitaba dönüştü. Ayrıca içindeki bazı mektuplar yine görme özürlüler için seslendirilip CD haline getirildi. TÜRGÖK hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz buradan ulaşabilirsiniz: www.turgok.org

"İmza: Ben" kitabında ben de ilkokul öğretmenime yazdığım bir mektupla yer alıyorum. 


Böylelikle hayatımın her döneminde minnet ve sevgiyle andığım, artık başka bir aleme göçmüş öğretmenime belki ulaşmıştır yazdığım mektuptaki duygularım. Kitabın hazırlanmasında büyük emekleri geçen Banu Özkan Tozluyurt ve Esra Aylin Akalın'a, ilk projenin fikir annesi Selgin GB'ye buradan bir kez daha teşekkürlerimi gönderiyorum.

"İmza: Ben" in Twitter adresi: https://twitter.com/imzabenkitabi
"İmza: Ben"in Facebook adresi: https://www.facebook.com/imzaben


7 Nisan 2014 Pazartesi

BAHAR


Bugün sokakta yürürken altından geçtiğim erik ağacının çiçekleri saçlarıma uçuşunca içime ani bir sevinç dalgası yayıldı. Şu huzursuz ve karamsar ortamda bahar bari bizi mutlu etsin istedim. Hem bahar yalnızca çiçek, böcek, kuş, çayır, çimen değildir benim için, zamanda yolculuk etmek için bir geri dönüş biletidir. Ben her bahar aşık olmam ama her bahar çocukluğuma doğru hayali bir yolculuğa çıkarım. Burnuma gelen kokular çocukluğumun Yenimahalle'sinin kokuları, kokladığım her çiçek evin arkasındaki şantiyenin bahçesinde yetişmiş gibidir. Her mevsimini onlarca yıl yaşadığım bu semtin nedense hep baharları kazılıdır ruhumda. Bahçe içindeki tek ya da iki katlı evlerin müteahhitler eliyle sırtsırta dizilmiş sevimsiz apartmanlara dönüşmediği, çiçek açmış ağaçların bahçe duvarlarından taştığı, leylak kokularının havaya karıştığı, egzos dumanlarının ortamı kirletmediği zamanlarını yaşadım ben Yenimahalle'nin. Adeta komünal bir hayat sürdüğümüz Babil kulesini andıran 24 daireli apartmanımızın arkasında göz alabildiğine uzanan yemyeşil kırlardan pisipisi otları toplayıp dilek tutarak yastığımızın altına koymak demekti bahar. Şantiyedeki bozarmış taşların arasında bir mücevher gibi göz alan gelincikleri toplamak demekti bahar. "Geçti-kaldı, geçti-kaldı" ile başlayıp "seviyor-sevmiyor"a uzanan bir aşamayla papatya yapraklarını yolmaktı bahar. Okulun bahçesinden kaldırıma sarkan iğde ağacının altında oturup mis kokusunu içimize çekerek hayal kurmaktı bahar. Ders çıkışlarında kapı önünde, galvaniz kovalarda satılan kıpkırmızı lalelerdi bahar. Ballıbaba ve hanımeli çiçeklerinin balını emmek, topraktan ilk çıkan çiğdemleri müjdelemekti bahar. Daha ilk turfandayken akşam işten dönen babanın elindeki kesekağıdını kaparak yemyeşil ve epekşi bir can eriğini dişlemekti bahar. Balkondan mahallenin futbol oynayan gençlerine tezahürat yapmaktı bahar. Eteğinin altından görünen lastikli kalın çorapları ve pembe pazenden uzun donu ile Türkçe öğretmeninden çok babaanneye benzeyen Nuriyanımın açtığı pencerenin önünde "Yenimahallemiz ne güzel" diyerek içine çektiği derin nefesti bahar. "İlkönce bademler çiçek açar, sonra erikler" öğretisiydi bahar. Birbirlerinin kaşlarını alıp saçlarını boyayan annelerimizin yemek pişirmekten bıkıp çarşıdan getirterek ortak balkonda yedikleri kebaptı bahar. Hıdırellez günü arka bahçeye çakıl taşlarıyla çatılan dilek evleriydi bahar. Tuza banılmış çağlanın diş kamaştıran tadıydı bahar. Çıkarılan paltolar, atılan kaşkollardı bahar. Pazar tezgahlarına yayılan renkti bahar. Yakında eşekli dondurmacının piyasaya çıkacağının müjdecisiydi bahar. Evlerin içinden balkon tellerine taşınacak çamaşırların, kaldırılacak sobaların, açılacak pencerelerin, dalgalanacak tüllerin habercisiydi bahar. Taze asma yaprağıyla yenecek kısır, dereotuyla tatlandırılmış baklaydı bahar. Yağmur sonrası toprak kokusu, güneşle birlikte gülümseyen gökkuşağıydı bahar. Kısacası bahar gençliğimizdi, gençliğimizse bahar...

Herşeye rağmen yine bahar geldi işte, gülümseme vaktidir...

6 Nisan 2014 Pazar

HAFTA BİTERKEN


Bahar Antalya'ya tüm renkleriyle gelmiş dörtnala koştururken ben de koşturmakta ondan geri kalmıyorum. Ailenin gençlerinden birini daha evlendirdik hafta sonu, kına gecesidir, düğündür derken epey yorulmuşuz, galiba biraz da soğuk almışım, hafiften hasta gibiyim.

Bir yılı aşkındır düğüne gitmemiştim, pratiğim kaybolmuş, tolere etme gücüm azalmış. İki gündür kulaklarımda davullar çalıp durur, işitme duyum dumura uğradı. Müzik yapanlar sesi sonuna kadar açıp yanyana oturan iki kişinin birbirine "nasılsın?" diye sormasını bile engellemekte çok başarılılar. Ayrıca yegane amaçları bahşiş toplamak olmuş ve gördüm ki "Angara'nın olmayan bağları" Antalya'da bile sazlı-sözlü ortamların vazgeçilmezine dönüşmüş. İki gündür en az 20 kere beynimde zıngırdadı. "Angara'nın Bağları"nı "Konyalı" izlerken üçüncü sıraya hiç duymadığım "Kiraz dalı" oturdu. Yöresel ezgimiz Teke Zotlatması ise sıralamanın epey gerisinde kaldı. Gençler çeşitli ritmik ayak oyunları sergilerken ben vaktin tamam olması için defalarca saatime baktım itiraf edeyim. Bünye kaldırmıyor artık. Sonuçta o da bitti ve yeni evlilere mutluluk dilemekten başka söz kalmadı. Unutmadan kına gecesinde kaşık çalarak Konya havası eşliğinde muhteşem bir oyun gerçekleştiren teyzelere de buradan bir alkış gönderiyorum.

Bu kadar hareket ve gürültünün üstüne sabah başağrısıyla uyandım doğal olarak, gerekli ilaç dopinglerini yaptıktan sonra Antalya'da 4. sü düzenlenen Gençlik Festivali'nin galasını izlemek için AKM'ye yollandım. Hava mis gibiydi. Salona girmek zoruma gitse de izlediklerim kapalı mekanda oturmaya değdi.


Önce çok sevdiğim şair Şükrü Erbaş bir konuşma yapıp ardından bir şiirini okudu. O kadar anlamlı ve güzel bir konuşma idi ki paralize olmuşcasına dinledim, keşke metni elime geçirmem mümkün olsaydı. Sonra da "Sinema Kapıları" şiirinden bir o kadar güzel birkaç bölüm seslendirdi:

"........
varlık güçmüş
varlık güven, varlık güzellik
hayatın bütün yüzlerinde gördüm bunu
sinema kapıları başta
imrendim, içlendim, incindim…

katlandım sonra simsiyah kapanıp
-okları içine dönük bir kirpi gibi-
kapanıp simsiyah yalnızlığıma

sustum

ki incecik bir hüzündü yüzüm
yakıştı yaşadığıma yaşamadığıma"

Şükrü Erbaş'tan sonra sırayı "M.anuş Baba" ve grubu aldı:


İlk kez dinlediğim Man.uş Baba ve ekibini çok beğendim, bilhassa klarnet çalan genç harikaydı. Müzik sona erince oldukça hüzünlü bir bölüme geçtik; "Ali İsmail Korkmaz Belgeseli".  Hangi duygularla izlediğimi tahmin etmişsinizdir. 

Haftanın ikinci yarısının özeti budur, yarın başlayacak yeni haftanız mis gibi olsun, kalın sağlıcakla...