.

.
.

31 Mart 2015 Salı

NEFES ARASI


8 saati aşan ve cümleten sinirlerimizi zıplattığına emin olduğum elektrik kesintii eşliğinde toparlanmaya çalıştım. Toparlanma çalışmalarıma deli gibi indiren yağmur eşlik etti, sonra güneş çıktı. Ben yağmurdan bıktım, başka bıkan varsa elime mum diksin. Kısa bir süre için Ege kıyılarına kaçıyorum, umarım yağmur, soğuk ve elektrik kesintisinin bu durumdan haberi olup peşimden gelmez. 8 yıl önce evlat edindiğim ama kendisinin bundan haberi olup olmadığını bilmediğim fotoğraftaki zeytin ağacımı da kucaklamayı planlıyorum gitmişken. Belki gelincikler de açmıştır belli mi olur. Dönüşte görüşmek üzere, kesintisiz ve güneşli günler diliyorum...

25 Mart 2015 Çarşamba

İŞTE ÖYLE BİR ŞEY...


Fotoğraf çok eski bir derginin kapağı, leylaklara  (belki de sümbül elindeki ama ben leylak olarak kabul ettim) düşkünlüğümü bilen kızkardeş yolladı. Milli Kütüphane'de bir araştırma için tozlu dergileri karıştırırken rastlamış. Türkiye mecmuasının 10 kuruşluk 47. sayısı. Yılı çıkmamış fotoğrafta muhtemelen 40'lar ya da 50'lerin başı ve bahar aylarından biri, olasılıkla Nisan. Kadının saç modelinden tahmin edebiliyorum, annemin de benzer ondüleli saçlarla fotoğrafları var o yıllardan kalma. Dingin, ışıklı yüzü, gerçek olamayacak kadar biçimli, yay kaşları, huzurlu gülümsemesi o yıllara ışınlanma isteği uyandırıyor içimde. Bu tarz dergilerle büyüdüm aslında, apartman komşumuz Semra ablanın babası bir yerlerden bulup getirirdi bu eski dergileri. Koca ciltleri yüklenir, her bir sayfasında dakikalarca oyalanarak bakardım eski kadınlara, eski giysilere, eski reklamlara. Annem "La Famila" adıyla andığı bir dergiden bahsederdi, içinden patronlar, işlenecek kumaşlar ve iplikler çıkan. Pek özenirdim, keşke şimdi de olsa derdim. 12-13 yaşlarında bir kız için  gereksiz bir özenti. Esasen ne çeyiz kafasına sahiptim, ne de bir an önce evlenmek gibi bir düşüncem vardı. Kitaplar arasında kaybolmuş, örgülü saçlı bir gözlüklüydüm ama ruhumun bir yanı domestik kalmış olmalıydı ki ortaokulda başladım ufak tefek dikiş işlerine, liseyi bitirdiğimde her şeyimi kendim dikebiliyordum (Şu anda söküğümü dikmeye üşendiğimi de belirtmeden geçemeyeceğim). Yaz tatillerinde hanım kızlar olarak elimize tutuşturulan kaneviçeler-ki her daim nefret ettim-çin iğnesi örtüler, tül işleri beni nakıştan ebediyen soğuturken dikişe olan hevesimi hiç köreltmedi. Nakış işlenen takımlar iki parçadan öteye geçemedi doğal olarak, kocaman, sıcak ve arkadaş dolu bir yaz iğnenin ucunda telef edilemezdi. Bahçeler, kırlar, sokaklar ve kitaplar beni beklerken annemin "bitir artık şunu" lafları havada uzun süre asılı kalıp sonra çaresiz yere düşüyordu. Hala kendi evimin ve annemin evinin çekmecelerinden, dolaplarından bu yıllanmış, yarım parçalar geçer elime, bakıp gülümserim. Güneşli bir balkon, kauçuk topla oynanan üç buçuk oyunu, merdiven altlarına çizilen seksek çizgileri, komşu kızı Hülya'nın adı gibi hülyalı bakışlarla söylediği "Hozalı gelin" türküsü, Ayşegül ciltleri, tatil kitapları düşer aklıma. Akşam üstleri İl Radyosu'nda yayınlanan "İstekler" programına "Delilah"ı çalmalarını isteyen bir mektup yazmayı düşlerim. Apartman önünde "istop" oynayan mahalle gençlerinin birbirlerine sataşmasını duymayı arzular kulağım, "Tomurcuk" hitabına kızan Mehmet'in topu Ayşen'e "koca g.tlü" diyerek atmasına gülmek isterim. Anneannemin kapısının önüne kadar uzamış kavağın fısıltısını hissetmek, kapı önlerinde gazete kağıdından külahlarda çekirdek çitlemek, camekanlı dolaplarda satılan "kenger sakızı"nı yumuşatmak için çenelerimin ağrımasına katlanmak, Vardar Pastanesi'nden kornet külahta dondurma yemek, Sipahi Kitabevi'nde harçlığımın yetmediği Almanca Bravo dergilerini karıştırmak  isterim. Küçük şeylerle mutlu olmak ve kısacası gündemden uzaklaşmak isterim. Bunca yazılanın varacağı nokta da budur işte, kalın sağlıcakla...

20 Mart 2015 Cuma

KUŞ MASALI


Elektrik teline konuşlanmadan önce şu iki şapşi bizim mutfak balkonunda yapmayı planladıkları yuva için mekan bakıyorlardı. Geçen yıl Ankara dönüşü balkonu saran bit ve kaka olayından sonra birtakım tedbirler almak zorunda kalıp 10 yıldır devam eden kuş doğumhanesi hizmetini sona erdirdim. Lakin bunlar kuş oldukları ve bu nedenle de kuş beyinli oldukları için durumdan bihaberler. Hâlâ aktif olduğunu sanıp yer beğenmeye geliyorlar. Malum yeni evliler, maddi durumları kısıtlı, emlakçıya başvurmadan kendi imkanlarıyla bir yuva yapma derdindeler ama ben de Hilaliahmer Cemiyeti değilim arkadaş, yeterse yeter. Geçen yaz sonu balkonu temizleyeceğim diye saatlerce uğraştım, üstüne o toz zerresi minikliğinde ve jet hızındaki bitler tarafından ısırılıp üç gün kaşındım. Bereket yaşamıyorlar insan vücudunda, yoksa halimiz haraptı. O nedenle balkonda bir takım düzenlemelere gittim. Yuva yapılabilecek nitelikteki eşyaları yok ettim, bir süredir göz koydukları klima cihazının üstünü kalın naylonlarda doldurdum, saksılara fırıldak taktım, duvara dayalı merdivenin basamakları en sevdikleri mekan olduğu için her bir basamağa bir kutu koyup engel yaptım. O nedenle tüm çabalarına rağmen umduklarını bulamadılar. Onlar balkonda bakınırken ben mutfaktan gözledim. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

-Kız Şemsiye, sen buraya doğumhane dediydin ama pek benzemiyor.
-Ne bileyim Şemsi, büyük büyük nenemden bu yana tüm aile kadınları burada dünyaya getirmiş yavrularını, bana onlar tavsiye etti. Hatta annem beni şu merdivenin basamağından uçurmuş.
-Yahu baksana o merdivenin basamağına cafe açılmış, üzerinde Nestle Gold yazıyor. 
-Alt katta da English Home var, burası AVM olmuş aşkitom, biz başka yere bakalım. 
-Ah bak şurada bir bitki var, hep yeşillik bir mekanda bebeğimi kucağıma almak istemiştim, oraya baksak ya. Babaannem de babamı orada dünyaya getirmiş galiba.
-Kızım iyisin hoşsun da, oraya rüzgar tribünü dikmişler, elektriklerini beleşe getiriyor galiba bu uyanıklar, çarpılırız falan neme lazım.
-Aaa, bak yukarıda klima var, ay serin serin geçiririm kuluçka günlerimi, gel oraya yapalım yuvamızı Şemsicim.
-Sen dur aşkımın ilkbaharı, yorulma. Ben çıkıp bir bakayım.
Pırrrrrr....
-Yav bizde kısmet mi var Şemsiye, oraya da plastik ambalaj atölyesi açmışlar, giremedim bile içeri. 
-Buralarda bir hortum yığını olacaktı, nereye gitti ki, ablam orada açmış gözlerini dünyaya, hatta ikizmiş, diğeri bitlenip ölmüş de annem pek üzüldüydü. 
-Ben balkonun sahiplerini konuşurlarken duydum, annen galiba ishal olmuş, ortalığı batırmış temizlemeye uğraşırken çok kızmışlar, üstelik bitler onlara da saldırmış da biber gazıyla müdahale etmişler.
-Sen galiba çok TV izliyorsun Şemsi, ne biber gazı, haşere ilacıdır o.
-Her neyse, bu balkondan bize fayda yok Şemsiye, gidip başka mekan arayalım. Bu salaklar nasılsa yazın giderler balkon bize kalır, ikinci yavrumuz için uygun bir yer buluruz o zaman.
-Peki aşkım.
Pırrrrrr...

19 Mart 2015 Perşembe

GÜNÜN EN'LERİ



Bu sabah erken kalktım, kahvaltı dahi etmeden pazara yollandım. Pazarda günün stil ikonunu gördüm. Pantolonuyla hafif bir ton farkı olan bej takım elbisesinin içine parlak fuşya rengi kocaman kravat takmış, kravatıyla aynı renk iri bir karanfili sapıyla birlikte ceket yakasına iliştirmiş, üç tel kalmış saçlarını tepe kelinin üstüne yandan yatırarak briyantinlemiş emekli amcaya "Bizimlasın" bile diyemeden seçtiğim domatesleri bırakıp bakakaldım. O ak pak olmuş gür bıyıklarının altından sağa sola gülücükler savurarak kendinden emin uzaklaştı da satıcının araya sokuşturduğu ezik domatesleri bertaraf edebildim. Domateslerimle birlikte köylülerin sergi açtığı iki sokağa yöneldim. Bahçesinden topladığı yeşilliklerin yanısıra yine bahçesinden topladığı çiçekleri de satan hayli yaşlı satıcının tezgahına geldim. Baktım arpa çiçeği ve şebboy var. Antalya'da frezyaya arpa çiçeği derler ve saksılarda, bahçelerde yetiştirirler, çiçekçilerde satılanlardan biraz daha küçüktür ama çok daha yoğun bir kokusu vardır. İki demet arpa çiçeği istedim, çiçekleri uzatırken "şebboy da alsana" dedi. "Yok almayacağım şebboy" dedim, ısrar etti. Şebboy annemin çok sevdiği bir çiçekti ve kolonyasını çok kullanırdı, o yüzden şebboy kokusu bana annemi anımsatıp hüzünlendirir. Amca ısrarlarına devam edince bu açıklamayı ona da yaptım. Sen misin bunu söyleyen, adamcağızın bir ağlamadığı kaldı. "Vah benim hassas kızım, vah benim hayırlı bacım" diye dertlenmeye başlamasın mı, arpa çiçeklerinin parasını tezgaha atıp dar kaçtım. Arkamdan hala "bakar mısın ya, annesini hatırlatıyormuş, vah yavrum vah" diye söyleniyordu. Böylece ben de günün hassası ilan edilmiş oldum :) Daha fazla kimselerle muhatap olmadan günün sebzesi seçtiğim enginarı ve iç baklayı alıp kaçtım o sokaktan. Son anda çarkedip elma yanaklı bir teyzeden bir naneyle, bir demet yeşil soğan alarak tadı daha çok salatalığa benzese de önceden gözüme kestirdiğim çilek tezgahına doğru ters istikamette yola koyuldum. Çilekler ufak çaplı bir dolma biber boyutundaydı, kokuları bile yoktu, sadece görüntüleri güzeldi ama olsun. Tadına bile bakmadan alıp peynir alışverişimi yaptığım markete yöneldim. Bu market bir peynir Cenneti. Kendimi arpa ambarına düşmüş aç tavuk gibi hissediyorum oraya girince. Diyette olduğumdan her çeşite saldıramadım, mesela bayıldığım cevizli tulum peynirine için gitti ama elim gitmedi. Az tuzlu Ezine ve dil peyniri ile yetinip tatlı krizlerim için de hurma alarak çıktım. Eve geldiğimde hayli yorulmuştum. Kendime diyette ne kadar mükellef olabilirse o kadar mükellef bir kahvaltı hazırladım, çiçeklerimi suya koyup kahvaltının keyfini çıkardım. 

Birkaç gündür bahara meyleden hava bugün biraz bulanık. Üşütmüyor ama sıkıntılı. Güneş arada "ce" dese de çoğunlukla buluttan yatağında istirahatte. Bulgar yazar Dimitri Dimev'in "Melek Dili" isimli kitabını çok beğenerek okuyorum. Şu adresteki blogger arkadaşın tavsiyesiyle almıştım, kendisine buradan tavsiyesi için teşekkür ediyorum. İki film izledim, biri sinemada izlediğim "Bir Varmış Bir Yokmuş", filmden ziyade Mert Fırat'ın seslendirdiği şarkılar ve müziklere bayıldım. Film düşüp bayılacak cinsten olmasa da izlenebilir nitelikte. İkinci film ise 2 saat süren ütü performansıma eşlik etti: "Kumun Tadı". Ütü yapmıyor olsaydım Timuçin Esen'in hatrına bile tahammül edemez yarıda kapatırdım ama ütü filmden daha sıkıcı olduğu için dişimi sıkıp sonuna kadar seyrettim. Ayrıca kendimi sokaklara atıp denize karşı arkadaşlarla kahveler içerek güzel havanın tadını çıkardım. Yukarıdaki fotoğraf da öyle bir günden. Baharınız çabuk gelsin...

16 Mart 2015 Pazartesi

"MELÂLİ ANLAMAYAN NESLE AŞİNA DEĞİLİZ"*


"Yarin dudağından getirilmiş 
Bir katre alevdir o karanfil
Gönlüm acısından bunu bildi

Düştükçe vurulmuş gibi yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler
Gönlüm ona pervane kesildi."

Edebiyatımızın sembolist şairi Ahmet Haşim'in dizelerini düşürüverdi aklıma vazodaki karanfillerin yanından geçerken burnuma vuran ıtırlı koku. Komik bıyığı, kalın kaşları ve kelleşmeye başlayan kafasıyla bir Salih Güney (Ergen yıllarımda en yakışıklı bulduğum jöndü kendisi-hala da öyle bulurum-Ahmet Haşim'le tanışmam da o yıllara rastlar) değildi doğal olarak. Lakin bu görünümüyle  tezat teşkil eden adeta sihirli güzellikteki dizeleriyle gönlümü fethetmiştir. Ne zaman kıpkırmızı bir gün batımı görsem kendi kendime "Akşam, yine akşam, yine akşam/Göllerde bu dem bir kamış olsam" diye mırıldanırım. 70'li yıllarda ortaöğrenimini tahsil etmiş, benim gibi edebiyat dersi hastası kim varsa Ahmet Haşim'i ya çok sever ya da ders kitaplarında bu kadar çok yer aldığı için nefret eder. Ortaokuldaki "Ay! Ay! Yalancı ay! Zekadan harab olanları dinlendiren hayal gibi, güneşten bunalanları da teselli eden sensin" cümleleriyle biten "Ay" parçası unutulmazdır mesela. Nuriye örtmenim parçayı defalarca okutmakla yetinmez, bir de kitaptan deftere aynen yazdırırdı. Sayfalar dolusu "Metin Üzerinde Çalışmalar  (ya da kısaca MÜÇ)" soru ve cevaplarını da unutmamak lazım. Hâl böyle olunca Ahmet Haşim beynimizin bir kıvrımına çıkmamacasına yerleşip kalıyor işte. Bir de "Görmek, Bakmak" vardı hatırlayanlara, oldukça faideli bir çalışma olmuştu benim açımdan, hala bakmaya değil görmeye çalışırım. Bir gün bir şiirini bulup yazmıştım defterime ders dışı bir kitaptan:

"Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecroldu nümâyan
Güller gibi sonsuz iri güller
Güller ki kamıştan daha nâlan"

Şiirdeki ses uyumu su şırıltısı gibi ahenkliydi. "Nâlan"ın anlamını Hülya Koçyiğit'in Nâlan rolünü oynadığı ve sevgilisi Ediz Hun'a "Nalan'ın ağlattığını Handan güldürecek" diyerek son nefesini verdiği filmin finalinden biliyordum. "Ağlayan" anlamına geldiğini bizzat senkronize ağlayarak öğrenmiştim. Sinemaya gitmeyi aylaklık olarak niteleyenler utansın. Fecrin gündoğumu olduğunu da bilirdik haliyle, bir "nümayan" kalmıştı anlam veremediğim. Sıra arkadaşım Binnur'la kafa patlatıp çözemeyince Nuriyanım'a başvurmaya karar verdik. Sorduk, başını geriye atıp tombul gıdısını göstererek derin bir nefes aldı ve "bilmiyorum" dedi. Hayal kırıklığı tabii ki, en sevdiğim dersin en sevdiğim öğretmeni niye bilmiyordu ki? Sözlükleri karıştırdım, ona buna sordum ve sonunda öğrendim, sonra da fena halde merak sardım eski Türkçe'ye, artık kimseye sormuyorum çok ender durumlar dışında. "Nümâyan", görünen, aşikar olan, parlayan demekmiş. Birkaç yıl sonra karşıma çıksaydı kelimenin sonundaki "âyan" ekinden rahatlıkla çıkarabılirdim anlamını.

Bir karanfilden nerelere geldim, gevezelik edesim varmış. Ahmet Haşim'den söz açmışken onun dizeleriyle bitireyim yine: 

"Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak

Sular sarardı yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta

Eğilmiş arza kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisan-ı hafîdir ki ruha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta"


*"O Belde" şiirinden

12 Mart 2015 Perşembe

SERGİLERDEN

Uzun zamandır tadı-tuzu yerinde bir sergiye gitme fırsatım olmamıştı, Süleyman Saim Tekcan'ın "At'nağme' Gravürleri" adıyla Antalya'da bir sergi açtığını duyunca hareketlendim. Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan'ın bronz at heykelleri ile pamuk elyafından kağıtlar üzerine özel gravür boyalarıyla yaptığı at baskıları renkleri ve görüntüleri ile izlenmeye değerdi:










Sergi Orkun-Ozan Sanat Galerisi'nde 11 Nisan'a kadar Pazar hariç her gün 10.00-18.30 saatleri arasında gezilebilir.

Gezdiğim ikinci sergi ise Fikret Otyam Sanat Galerisi'nde açılan "Eski Antalya Fotoğrafları" sergisi idi. 90 kadar fotoğrafı inceledikten sonra "keşke Antalya'da o yıllarda yaşasaydım" diye düşünmedim değil. Sergide fotoğraf çekmek yasak olduğu için sadece afişini ekleyebiliyorum. Aslında tam doğduğum gün ve yılda yağan karı belgeleyen bir fotoğrafta gözüm kaldı ama rica etmeme rağmen sergi düzenleyicisinden fotoğraf izni koparamadım :)


Sergi 29 Mart'a kadar açık, eski Antalya'yı merak edenler kaçırmasınlar...

11 Mart 2015 Çarşamba

FALAN, FİLAN, FİŞMEKAN


Hiçbir zaman evde hayvan beslemek gibi bir arzum olmadı, onlarla ilişkim "seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli" şeklinde gelişti. Yakın zamana kadar yanaşamaz ve dokunamazdım bile ama Şuşu'nun kedisi Frida ve bir arkadaşımın artık ebedi uykusuna dalan köpeği Femina sayesinde bu duygumu yendim, hatta Frida'yı mıncıklama aşamasına bile geldim. Lakin Femina ile ilişkim başını okşamak düzeyinde kaldı. Köpeklerden hala çok korkuyorum, özellikle sokakta topluca gezen ve üstüme doğru yürüyen bir gruba rastlarsam hücceten gidebilirim gibi geliyor. Sanırım hatırlamadığım bir travmam var bu konuda, sokaktaki her köpeğin beni ısırma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyorum ama bunun için psikiyatriste falan gitme niyetim yok. Zaten halı diye aldığımız tüylü nesne köpek çıktı. O sayede yenerim fobimi diye düşünüyorum :)

Alınışı ayrı bir macera olan halımız eve girip oturma odasına yayılır yayılmaz köpek moduna geçti. Sürekli tüy döküyor. Bir ara veterinere götürüp tüy dökmeye karşı aşılatmayı düşündüm ama taşıma zorluğundan caydım :) Eskiyene kadar tüy dökeceğinden ve sonunda kendi kendine yok olup gideceğinden korkuyorum. Her gün süpürsem elektrik süpürgesinin haznesini dolduracak kadar tüy topluyorum. Biriktirip yastık, yorgan falan doldursam mı acaba? Kendisini köpek sandığı için ve renginden dolayı bir de isim koydum: "Fındık". Yakında ben odadan çıktığımda arkamdan geleceğini düşünüyorum. 

Halı-köpeğim tüy dökmeye devam ederken henüz 6 aylıkken bir hamam natırının hunharca deldiği sağ kulak mememdeki delik yılların ardından kapanma sinyalleri gönderiyor. Her küpe takmaya yeltenişimde ufak çaplı bir savaş veriyorum. Sürekli küpe takan hatta "küpesiz çıkmam abi" diyecek kadar takıntılı bir insan evladı olarak küpe deliğinin meramını anlayabilmiş değilim. Ne dedin de yapmadım, aç-susuz bırakmadım, imitasyonlara yüz vermeyip altın-gümüş küpelerle besledim, derdin nedir nankör hain!

Yeteri kadar geyik yaptıktan sonra gelelim hafta başında izlediğim ve çok beğendiğim bir filme: "Çekmeceler".


Daha önce "Zenne" isimli filmlerini izleyip çok etkilendiğim Mehmet Binay ve Caner Alper'in gerçek bir öyküden hareketle yazıp yönettikleri "Çekmeceler" en az "Zenne" kadar etkileyici ve sert, bir o kadar da renkliydi. Tilbe Saran'ın anne, Taner Birsel'in baba rolünde çıkardığı harika oyunların yanında "Deniz"i canlandıran Ece Dizdar da son derece başarılıydı. Film oyuncu bir anne-babanın kızı olan Deniz'in öyküsünü anlatıyor. Spoiler vermek istemiyorum. Yer yer yüzünüze tokat gibi inen, sert bir filme hazırlıklı olarak gidin, +18 olduğu konusunda da uyarayım.

Antalya yarın Meteoroloji'nin haberini verdiği yağmurlardan önce bir erken baharı yaşıyor hafta sonundan bu yana, o nedenle mutluyuz kutluyuz, bir an önce temelli gelsin yerleşsin istiyoruz. Güneşiniz yakmasın, baharınız tez gelsin efendim...