Bir haftadır akvaryumda yaşıyoruz. Bazen sular dalgalanıyor, ortam bir oraya, bir buraya savruluyor, bitkiler yerlere eğiliyor, yapraklar, eşyalar uçuşuyor. Zavallı balıklar tersine dönen şemsiyeleriyle ne yana kaçacaklarını şaşıyorlar. Bulutlardan yağmur değil kovalarla su dökülüyor, gökler gümbürdüyor, şimşekler ışın kılıcı gibi şavkıyor. Hortumlar bulduğunu yanına alıp gidiyor, çatılar uçuyor. Akvaryuma alışkın olmayan balıklar ufak ufak çimleniyor, eklemler gıcırdamaya başlıyor, ruh pili güneşle şarj edenler-ki biri de benim-hayata küsüyor, velakin yağmur bir türlü bitmiyor. Sanırım Antalya Macondo'ya taşındı ve bu yağmur yüz yıl yağacak.
Bir haftadır ortalarda görünmeme sebebimi biraz anladınız sanırım, pencereden yağmur seyretmek dışında ev dışı etkinliğim yok. Evde günlük koşuşturmalar haricinde Oscar adayı filmleri izliyorum ve geleneksel olarak hiçbirini beğenmiyorum. Akademi jürisi sanırım ergen oğlanlardan oluşuyor, zira seçtikleri filmler insana bunu düşündürüyor. Vampirler, tabancalar, tüfekler, canavarlar, içip içip sarhoş olanlar, kan, kin, ölüm, öffff! Şöyle sakin, duygusal bir film izlesek, midemiz bulanmasa, korkmasak falan olmaz mıydı? Hollywood konu kıtlığı çekiyor galiba. Neyse Temel'e "Benzine zam geldi" demişler, "Farketmez, ben hep 50 liralık alırım" demiş ya, işin aslında beni ilgilendiren kısmı kırmızı hali, filmler kötü mü, farketmez ben hep kıyafetlere bakarım 😂
Bu ay için seçtiğim kitapların hepsini zorla bitirdim, aynı filmler gibi ruhumu titreten bir tane çıkmadı. Neyse ki yazarının bir önceki kitabına güvenerek aldığım "Karanlığın İcadı" "Oh be!" dedirtti. Her ne kadar öyküler hüzünlü olsa da hüznün güzel yazılanı da kendini okutuyor. Özlem Dikeçligil yine döktürmüş.
Bir haftadır ilk kez bu akşam dışarı çıkacağım, tabii ki yağmur yine coşup her şeye engel olmazsa, Opera Sahnesi'nde "Tria" isimli bir modern bale izleyeceğim, izleyenler çok beğenmiş, umarım öyledir.
Bir hafta önceki çıkışımda ise eve girer girmez yağmur başlamıştı, başlayış o başlayış. Bir arkadaşımla Millet bahçesindeki cafelerden birinde buluşup kahve içmiştik. Farklı bir yoldan gitmiştim mekana ve caddenin iki yanında yükselen benjaminlerin devasalığına hayran olmuştum, bir de iki taraflı park etmiş araçlar olmasaydı:
Benjaminlerin gövdeleri zeytin ağaçları gibi yaşlandıkça heykelimsi bir görünüm alıyor. Millet Bahçesi uzun zamandır etrafı çevrili duran, öğretmenlik yıllarımızda öğrencilerin 19 Mayıs provaları yaptıkları boş arazide açıldı ve yeşillenince beton binaların arasında bir nefes alanı oldu.
Kalbimiz de var 💗 ve de kuşlar için rengarenk yuvalar:
Biraz önce kısa bir süreliğine yüzünü gösteren güneş tekrar bulutların arasına girdi. Yağmur ihtiyaç, ona yağma diyen yok ama biraz hani şöyle birazcık efendi efendi yağsa olmaz mı?
Ben en iyisi mi gidip marketten gelen erzakları yerleştireyim. Macondo'dan sevgiler arkadaşlar...
*Deli Kızın Türküsü/Sezen Aksu
Kontrol etmeden yayınlıyorum, sürç-ü lisan etmişsem affola...



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder