.

.
.

28 Kasım 2019 Perşembe

28 KASIM (ANKARA'DAN)

Ankara'ya geleli 10 gün oldu ama elim değip de bir türlü iki satır yazamadım şuraya. Bugün artık kendime talimat verdim, "Otur ve yaz. Sonuçta burası senin günlüğün". Kendim karşısında boynum kıldan ince, emir telakki ettim ve geçtim bilgisayar başına 😃 

Ankara'ya gelirken ardımda adeta bir yaz havası bırakmıştım. Yola sisli başladık, sisli devam ettik. 




Sis insanı ürkütse de görsel anlamda sinematografik bir imge sunuyor insanın gözlerine. O griliğin arasından seçilen sonbahar renkleri ise ayrı bir şölen.

Sadece sis değildi yolumuza çıkan, iki tıra yüklenmiş upuzun bir rüzgar türbini kanadını da solladık. Aklıma Antakya'da, akşam çökerken, Simon Manastırı'nı ziyaret için tırmandığımız dağ yolunda kırmızı gözleri, kocaman kanatları ve çıkardığı ürkütücü ses ile ödümüzü kopartan rüzgar türbinleri geldi. Aman Tanrım, gerçekten korkunçtu, sanki biz cüceydik de Gülliver'in devler ülkesine gelmiştik. 


Artık geleneksel hale gelen İkbal'de tost-çay molasının ardından ikinci dinlenme durağımız Muhteşem tesisleri oldu. Orada rengarenk ve birbirinden değişik bir kabak yığını ile şık bir sonbahar vardı. 



Öğleden sonra Ankara'ya ulaştık, düşündüğümün aksine gayet yumuşak, Kasım için şaşırtıcı bir hava ile karşılaştık. İlk iki günü günü dinlenme ve evi düzene sokma faaliyetleri ile geçirip üçüncü gün  kızkardeş ile kendimizi İş Bankası Müzesi'ndeki  "Nazım'ın Yolculuğu" sergisine attık.





Sergi adındaki "Yolculuk" temasına uygun olarak düzenlenmiş. Küratörlüğünü Haluk Oral yapmış. Çeşitli belgeler, fotoğraflar, Nazım'ın yaptığı çizimler ve tahta bavulların içinde alt yazı ile bilgilendirilmiş resimlerle yaşamından kesitler sunulmuş. Görülmeye değer bir sergi olmuş, Ankaralılar kaçırmasın derim. 

Sergi çıkışı biraz yürüyüp Ankara sonbaharını kokladık:


Sonraki iki günü fazla yürümeye ve Ankara'nın farklı havasına isyan eden Cevriye'nin buz, ağrı kesici ve istirahatle gönlünü yapmaya çalışarak geçirdim. Araya yine de evin yakınındaki bir tiyatroda izlediğim Stefan Zweig'ın "Satranç" isimli romanından uyarlanan "Satranç" oyununu sıkıştırmayı başardım. Biletleri Antalya'da internet aracılığıyla almıştım, hafta sonu Şinasi Sahnesi'nde bir başka oyunu, "Maskeliler"i kızkardeşle izledik. Oyun iyi, oyuncular vasattı. Oyun sonrasında ani bir kararla Ankara'da üçüncü defa açılan "Ekmek Festivali"ne yollandık. Kalabalık, sıcak, bunaltıcı ama her şeye rağmen ekmek kokusuyla keyif veren bir festivaldi. Yabancı ve yerli standlar kurulmuştu, en eğlenceli stand kapı ziline bile oynayabilecek kapasitedeki Fas standı idi, biz girerken oynamaktaydılar, çıktık hala oynuyorlardı, sefaları olsun 😃Bir şey almayacağız diye girdiğimiz mekandan ekşi mayalısı, çavdarlısı, ay çiçeklisi, sarı buğdaylısı, mor olanı, bazlaması, bageti derken bir kucak dolusu ekmekle çıktık.






Geldiğimizden beri ılıman ve kurak giden hava hafta başı yağmura çevirdi. Antalya'nın çılgın yağmurlarına alışkın olan ben burada ara ara serpen sulu şeyleri yağmurdan bile saymadım. Ancak o zamana kadar dalında salınan sarı yapraklar birdenbire kaldırımlara, asfalta seriliverdi:


Hafta başı lise arkadaşlarımla bir buluşma gerçekleştirdim, ertesi günün akşamında ise CSO binasında Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Topluluğu'nun sunduğu "Fasıldan Tangoya" isimli konseri izledim ki nefisti. 

Eh, on günlük süreci aşağı yukarı özetledim sayılır, daha fazla kafanızı şişirmeyeyim. Birazdan Cermodern'de bir başka sergiye gitmek üzere yola düşeceğim. Bilahare onu da anlatırım. Şimdilik hoşça kalın...

15 Kasım 2019 Cuma

15 KASIM (HAVADAN SUDAN)

Dün itibarıyla Antalya'da sonbahar resmi olarak başladı, şemsiyeler el altında bulunsun ☂ Bir arkadaşla buluşmak için evden çıktığımda hava kararsızdı. Puslu, yarı aydınlık bir gökyüzü, ara sıra kendini göstermeye çalışan cılız bir güneş. Şemsiyemi çantama atıp üstüme de bir mont giydim ve yürüyerek gitmeye karar verdim. Otobüs durağına yaklaşırken Cevriye mızırdanmaya başlayınca "Haydi" dedim, "gönlünü hoş edeyim, otobüse bineyim". Cevriye'yi mutlu edeyim derken kendime eziyet ettiğimin henüz farkında değildim. Aklımdan geçen her zaman bindiğim durağın karşı tarafta olanında inip aradaki kısa mesafeyi yürümekti ama yanılmışım dostlar. O durağın karşısında durak yokmuş meğer, bunca zaman o güzergahtan geç ve orada durak olmadığını farketme. Akılsız başın cezasını ayak çeker diye boşuna dememiş saygıdeğer atalarımız. Gideceğim yere öyle uzak bir yerde indim ki, evden yürüsem daha çabuk varırdım buluşma noktasına. Üstelik yolda yağmura yakalandım ve akılsız başımın cezasını sadece ayaklarım değil ıslanan üstüm başım ve terleyip sonra da rüzgara maruz kalan sırtım da çekti. Antalya'nın ne idüğü belirsiz sonbahar havası işte, üstüne bir şey giysen terlersin, giymesen üşürsün, giderayak hasta olmamayı umuyorum. 

Her neyse arkadaşla buluşunca yakındaki parkın girişindeki güzel manzaralı cafeye gitmeye karar verdik. O arada yağmur hafiflemişti, garsonun getiriği kuru koltuklara yerleşip şemsiyeyi başımıza siper etmiştik ama denizden gelen rüzgar benim terlemiş sırta şifa niyetine üfleyince içeri kaçtık, iyi de etmişiz, zira az sonra başlayan şiddetli yağmur ve fırtına ortalıkta ne varsa alabora etti. Ama aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz iki cesur arkadaş turuncu şallara bürünüp Paris'in sarı yeleklileri gibi her şeye rağmen dışarıda oturmayı sürdürdüler.


Yağmuru, fırtınayı, denizde köpüren dalgaları, çakan şimşekleri seyrederek bol muhabbetli, çaylı, kahveli bir günü felekten çaldık. Bu esnada bize yağmurdan kaçan şu uykucu refakat etti, dilini dışarıda unutmuş şapşal 😋


Geçen hafta sonu hava çok güzeldi, dışarda arkadaşlarla buluşmak için tramvaya bindik. Bizden bir durak sonra yaşlı bir kadın girdi vagona ve karşılıklı tekli koltuklardan gidiş yönünde olanına oturdu. Adile teyzenin daha şişman ve yaşlı halini  gözünüzde canlandırın, benzer bir görüntü. Sonraki durakta binen yaşlı bir adam da Adile teyzenin karşısına oturdu. Meraklı ve geveze biriydi ki hemen muhabbete başladı:
-Nereye gidiyorsunuz?
-Öğretmenevine
-Emekli öğretmen misiniz?
-Hayır
-Nerde oturuyorsunuz?
-Falanca yerde
......
Sohbet bu minvalde devam ederken adam ne kadar sormaya iştahlıysa kadın da cevap vermeye o kadar gönülsüzdü. Tek kelimelik cevaplar verip kafasını cama doğru çeviriyor ama adam ısrarla sormaya devam edince de ayıp olmasın diye asık suratla yanıtlıyordu. Sonunca amcamız baklayı ağzından çıkardı:
-Bekleyen var mı Öğretmenevinde?
-Yok
-O zaman ben size çay ısmarlayım.
Kadın şaşkınlıkla "Hayır" derken adam benim boş bulunup yüksek sesle "Kart zampara" dediğimi bereket duymadı 😃  

Hafta sonu Ankara yolcusuyum dostlar, bir süre size Ankara'dan sesleniyor olacağım. Kış günü Ankara'ya gitmek ancak iyi bir nedenle olursa çekilir ki benimki pek iyi bir neden. Haydi bakalım, bana iyi yolculuklar dileyin, siz de kendinize iyi bakın...


5 Kasım 2019 Salı

5 KASIM (EKİM OKUMALARI)

Tam mesai film festivali nedeniyle kısa bir okuma listesi ile huzurlarınızdayım. Görelim bakalım neler okumuşuz:


-Ekim ayının ilk kitabı doğal koruma altındaki bir adada kuş bekçiliği yapan Eschenbach'ın öyküsünün anlatıldığı "Kuş Çayırı". Arada bir adayı görmeye gelen tek tük ziyaretçi dışında kimselerin olmadığı adada kendi yalnızlığında geçmişini gözden geçirmektedir ki bir konuğu çıkagelir. Herkesin sevemeyeceği ama iyi bir kitap "Kuş Çayırı".


-Bu ay çok severek ve ilgiyle okuduğum bir kitap oldu "Amida'nın Sofrası". Yemek kültürü ve mutfak tarihine benim gibi meraklı olanlar için bulunmaz bir kaynak. Silva Özyerli Diyarbakır'daki Ermeni yemek kültürünü tarifler ve kendi ailesinden örneklerle öyle güzel anlatmış ki. Kimi zaman neşeyle, kimi zaman da derin bir hüzünle okuyorsunuz. Bölüm sonlarında aile reçeteleriyle kendi pişirdiği yemeklerin tarifleri ve fotoğrafları var ama aslında yemek değil nice kişinin yaşamını pişirmiş. Bu tarza ilgi duyanlar için kesinlikle tavsiyemdir...


-"Tarlakuşu" sakin akan bir ırmak gibi sade ve yapmacıksız ama bir o kadar da etkileyici. Macar edebiyatı beni hiç hayat kırıklığına uğratmıyor. Evin biricik kızı "Tarlakuşu" bir haftalık seyahate çıkar, onun gidişiyle aile bireylerindeki derin düşünceler ve üzeri örtülenler de saklandıkları yerden çıkar. Okunası... 


-Yazar Arnon Grünberg'in gerçek hayatta İstanbul'dan Bağdat'a yaptığı yolculuğun grafik roman hali "İstanbul'dan Bağdat'a", özellikle çizimler çok etkileyici ve güzeldi... 


-"Büyümenin Sancısı" için bu ay okuduğum en güzel kitaptı diyebilirim. Isabel Huggan Kanada'nın küçük ve kasvetli bir kasabasında büyüme sancıları çeken bir genç kızın içiçe geçmiş öykülerini anlatmış. Muhtemel ki kitap yazarın kendi geçmişinden de izler taşıyor. Mutlaka okuyun derim... 


-Birlikte poz veren ayın son iki kitabından "Zürafanın Boynu" Eski Doğu Almanya'da öğrencisizlikten kapanmak üzere olan bir okulda biyoloji dersi veren Lohmark'ın gözünden okul, yaşam ve öğrenciler üzerine, daha çok biyolojik analizler sunan bir kitap. İlginç bir tarzı ve anlatımı var.  Çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim.

-Ve ayın son kitabı, çok övülen, okurların kitap sitelerinde genellikle 5 yıldız verdiği bir kitap, Zaven Biberyan'ın "Karıncaların Günbatımı". Daha önce "Babam Aşkale'ye Gitmedi" adıyla yayınlanmış, sonra genişletilerek bu isimle basılmış. Varlık vergisi, Ermeni tehciri ve benzeri konular fonunda bir türlü hayata tutunamayan Baret'in yaşamından bölümler sunuyor, muhtemel ki yazar kendi yaşadıklarından yola çıkmış. Lakin Baret'i kişilik olarak o kadar itici bir karakter gördüm, yazım dili o kadar tatsız geldi ki kitaba da o nedenle ısınamadım. Okumak isterseniz siz bilirsiniz diyeceğim...

Kasım ayında daha çok kitapla buluşmak dileğiyle hoşçakalın...

 

2 Kasım 2019 Cumartesi

2 KASIM (ALTIN PORTAKAL 2)

Bir festivale daha elveda dedik dün akşam, temennimiz 57. sinde daha da iyi bir organizasyonla yeniden buluşabilmek. "Öze dönüş" mottosuyla gerçekleştirilen festival ulusal yarışma ve portakalı tekrar adına almakla özüne döndü, umarım bir dahakine eski canlılığına da döner. Festival başlamadan 19 bilet almıştım, bazı nedenlerle iki filmi izleyemedim, 17 filmle bu yılı kapatmış oldum. Oyuncularla çok içiçe bir festival değildi sanki ya da bana öyle geldi. Eskiden salonda yanyana oturur, festival alanında karşılaşır, aynı cafede çay kahve içerdik. Bu yıl ya yeterince katılım yoktu ya da bana denk gelmediler. Jüri bile bu yıl AKM salonunun balkonunda eda etti görevini, onların çalışmaları açısından daha uygun, halka karışma açısından biraz uzak bir durum oldu. Yine de herşeye rağmen verimli bir festivaldi, filmlere doyduk. 

İzlediğim 17 filmden 4'ü Ulusal Yarışma, 6'sı Uluslararası Yarışma, 7'si de "Dünya Sinemalarından" kuşağındandı. Maalesef Ulusal Yarışma'da ödül çalışmadığımız yerden çıktı. Altın Portakal heykelciğine doyamayan "Bozkır" filmini es geçmişiz, neden geçmişiz onu da bilemedim. Muhtemel ki saatleri çakışmış ya da ters bir zamana denk gelmiştir. Kısmet diyelim ve önümüzdeki filmlere bakalım. Uluslararası Yarışma'da ise epeyce balık soru yakaladık :) Çok beğendiğimiz İran filmi "Şirin'in Kalesi" "En iyi Yönetmen" ve "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü kaptı. Yine "Üç Yaz" filminde oyunculuğuna bayıldığımız Regina Case "En İyi Kadın Oyuncu" kategırisinde Altın Portakal'ı götürdü. 

Üstüste 17 film izleyip sinemaya doyduktan sonra gündelik hayata geri döndüm. Bir haftalık entellektüalite ve sanatsal, kültürel koşuşturma bugün yerini domestikliğe bıraktı. İki makine çamaşır yıkadıktan sonra "Kominsky Method" dizisinin 2. sezonu ve bel ağrısı eşliğinde 5 kilo yeşil zeytin kırıp tatlanmak üzere bidona doldurdum. Ayrıca 3 kilo siyah zeytini de salamuraya yatırdım. Daha evin elden geçirilmesi gerek ama o da yarına kalsın, zira festival yorgunluğunu hala atamadım üzerimden. Ayrıca bir haftadır tek satır kitap okuyamadım, rafta bekleyenlerin de hatırını almam lazım. 

Şimdi, son izlediğim filmlere dönecek olursam Topal Şükran'ın saçmasapan maceralarından sonra izlediğimiz ilk film olan "Şirin'in Kalesi" "Film dediğin böyle olur" dedirtti. İran sinemasını her zaman sevmişimdir ve izlediğim hiçbir yapım beni yanıltmamıştır. 


Annelerinin ölümü üzerine hayatını bir türlü yoluna koyamamış, sorumsuz bir baba yıllardır görmediği çocuklarının bakımını zorla üstlenmek zorunda kalır.  Çocukların yıkılan hayalleri, babanın değişmeye başlayan düşünceleri bir yol hikayesi boyunca verilmiş. Baba rolündeki Hamed Behdad "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü aldı ama ben filmde en çok, afişte, sağ yanda ağlayan küçük kızın oyunculuğuna hayran kaldım. Vizyona girerse ya da bir şekilde izleme şansı doğarsa kesinlikle kaçırmayın derim. Filmin yönetmeni Reza Mirkarimi de bu filmle "En iyi Yönetmen" ödülünü aldı. Zaten kendisi de Antalya'da idi, film sonrası salonda bir söyleşi gerçekleştirildi. 


Bu güzel yapımdan sonra Ulusal Yarışma filmlerinden birini, yönetmenliğini Ali Aydın'ın yaptığı "Kronoloji"yi izledik. Başrollerini Cemre Ebuzziya ile Birkan Sokullu paylaşmaktaydılar.  


Ben filmden ziyade afişe bayıldım. Heykelin göbeğindeki hamamböceği filmde önemli bir metafor olarak kullanılmıştı. Heykel de filmin vermek istediği mesaj ile çok uyumluydu ama açarsam spoiler vermiş olacağım için genel anlamda bahsetmek istiyorum. İlk bakışta uyumlu bir evlilikleri varmış duygusu uyandıran Nihal ile Hakan çocuklarının olmayacağını öğrenirler. Ve ardından Nihal ortadan kaybolur, Hakan karısını dört bir yanda aramaya başlar. Filmin ikinci yarısında tersköşe olurken aslında bazı açık noktalar kalmasa, meramını daha iyi anlatsa ne güzel olurmuş duygusuna kapılmadım desem yalan olur. Yine de iyi niyetle kotarılmış bir filmdi, izlenebilir. Film ekibi de salonda idi ve gösterim sonrası bir sohbet gerçekleşti. 


Cuma günü festivalin son günü idi, günlerdir film izlemekten yorgun son bir gayretle salondaki yerimizi aldık ve "Dünya Sinemalarından" kuşağından iki filmle festivali kapattık. 



Hirokazu Kore-eda tuhaf isimli yönetmenin senaryosunu da yazdığı "The Truth" ya da Türkçe adıyla "Saklı Gerçekler" başrollerini yılların eskitemediği güzel Catherine Deneuve ile çok sevdiğim Juliette Binoche'nin paylaştığı bir Fransız filmi. İtiraf etmem gerekirse filmi seçme sebebim bu iki kadının varlığı idi ama Ethan Hawke da işin bonusu oldu. Catherine Denevue ünlü bir oyuncu-bir nevi kendini oynamış-cami yıkılsa da mihrap yerinde, aynı şekilde egosu da. Yaşamını anlatan bir kitap yazıyor. Amerika'da yaşayan kızı da bu kitabın çıkışını kutlamak üzere eşi ve küçük kızıyla Paris'e geliyor. Anne-kız arasında yıllardır konuşulmayan, üstü örtülü kalan bazı şeyler de bu kitap ve oyuncunun o sıra oynadığı film nedeniyle saklandıkları yerlerden çıkıp ortaya dökülüyorlar. Fazla beklentiye girmeden izlenecek hoş bir filmdi, zaten oyuncular izlemek için yeterli bir sebep.



Günün ve festivalin son filmi ise tam anlamıyla bir altın vuruş oldu. Yönetmenliğini Karim Ainouz'un yaptığı film aynı zamanda Brezilya'nın önümüzdeki yıl Oscar adayı. Bende bir Marquez romanı okuyorum intibası uyandıran film yaklaşık 2,5 saat sürse de bir saniye sıkılmadan izledim. Hayattan beklentileri birbirinden farklı iki kızkardeşin bu hayallerin peşinde koşarken yaşadıkları hayal kırıklıkları, birbirlerini kaybetmeleri ve arama çabalarının konu edildiği filmi kimi zaman gülerek, çoğunlukla da ince bir hüzünle izliyorsunuz. Vizyona girerse mutlaka izleyin derim...

Yeni festivallere, yeni filmlere diyor ve güzel bir hafta sonu diliyorum...

31 Ekim 2019 Perşembe

31 EKİM (ALTIN PORTAKAL'DAN 1)

Umumi arzu üzerine sizlere bol sinemalı bir yazı yazacağım bugün, hatta bugünle kalmayacak, devamı da gelecek. 

Bir süredir Ulusal Yarışma bölümü iptal edilmiş ve adından "Altın Portakal" ibaresi çıkarılmış olan festival bu yıl Ulusal Yarışma dahil edilerek ve adına "Altın Portakal" eklenerek başladı geçen hafta. Biletlerin satışa çıktığı gün topluca aldığımı ve pek çoğunun da en ön sırada olduğundan bahsetmiştim son yazımda. Neyse ki en ön sıradan izlemek zorunda kalmadım, anlatacağım birazdan. Festivalin kalbi Antalya Kültür Merkezi'nde atıyor, oradaki büyük salona ilaveten yakındaki AVM'nin sinema salonlarından ikisi de festivale tahsis edilmiş. Uzun zamandır böyledir bu durum ama son iki yıldır sadece Kültür Merkezi'nde olmaktaydı gösterimler, bu yıl öze dönüldü neyse ki. Festivalin başladığı Cuma günü ve takibeden iki gün AVM salonlarında izledim filmleri. Dedim ya biletlerimin çoğu ön sıradaydı ama şöyle bir taktik geliştirerek arkalardan izlemeyi başardık. Galalar AKM'de olduğu için AVM salonlarına basın mensubu, oyuncu ve davetliler pek rağbet etmediler. Bu durumda onlara ayrılan arka sıralardaki koltukların çoğu boş kaldı, bu da bizim gibi Biletix'in gadrine uğrayan ön sıra izleyicileri ve salon dolu göründüğü için bilet bulamayan sinemaseverlerin işine yaradı. Bizler ön sıra biletlileri otomatikman gidip arka sıralara oturduk, biletsizler de filmin başlama saatinde salon dolmadıysa içeri davet edilip boş kalan yerlere oturtularak izlemeleri sağlandı. İzleyici için olumlu, organizasyon için olumsuz puan tabii ki. Dünden bu yana da AKM salonunda izliyorum filmleri, haliyle oyuncuların iştirakiyle. Durum böyle olunca koca salon hıncahınç doluyor, bu sefer de görevli, davetli ve basın mensupları ayakta kalıyor. Bugün görevlilerden biri biletlilerin yerine oturmuş, yerin sahibi gelince tartışma çıktı. Adam inatla oturduğu yerden kalkmadı, para verip bilet almış seyirci ayakta kaldı. Organizasyona bir olumsuz puan daha.

Bu kadar eleştiriden sonra (belediye yeni diye düşünüyorum, seneye daha iyi olacağı umudundayım) filmlere geçecek olursam, ilk film Başka Sinema'da gösterime giren, yakında da vizyonda olacak olan Kore filmi "Parazit" idi.



Filmler Ulusal Yarışma, Uluslararası Yarışma, Dünya Sinemasından, Özel Gösterimler olarak kategorize edilmişti. Benim izlediklerim bu kategoriler arasından seçtiklerimdi. Bunların yanısıra Belgesel ve Kısa Film dalları da mevcuttu. Ayrıca oyuncularla "Öğle Sohbetleri" adında söyleşiler, gala sonrası film ekibiyle söyleşiler, çocuk filmleri gösterimleri de gerçekleşti. "Parazit" "Dünya Sinemasından" kuşağında izlediğim bir yapımdı. Güney Kore'li yönetmen Bong Joon-Ho'nun senaryosunu da yazdığı filmde yoksul Kim ailesinin bireyleri kimliklerini gizleyerek  zengin Park ailesine çalışan olarak giriyorlar. Önceleri her iki tarafın da memnun ve mutlu olduğu bu durum sonraları trajikomik bir şekilde yön değiştiriyor. İzlediğim filmler içinde en beğendiklerimden biri oldu. Vizyona girdiğinde kaçırmayın derim.

Yine "Dünya Sinemasından" kuşağında izlediğim ikinci film Imelda Marcos adına çekilmiş uzun metrajlı bir belgesel olan "Kingmaker/İpleri elinde Tutan Kadın" idi.


21 yıl Filipinler'i yöneten diktatör Ferdinand Marcos'un eşi, ülkenin First Lady'si Imelda'nın yoksul bir çocukluktan güzellik kraliçeliğine, oradan da first ladyliğe evrilen ilginç yaşam öyküsünü bizzat ağzından izledik ama tabii ki kendi düşünce yapısına göre manipule ederek. Film aynı zamanda yakın dönem Filipinler siyasi tarihini de içeriyordu.


İlk günün üçüncü filmi "Uluslararası Uzun Metrajlı Yarışma" kuşağındandı: "Nil'in Meryemi". Film Ruanda'da geçiyor, 1994 yılında Tutsiler ve Hutular arasındaki çatışmalar sonucu meydana gelen soykırımın 20 yıl öncesini konu alan film kendisine mekan olarak "Nil'in Meryemi" adında bir kız okulunu seçmiş. İlk ırksal çatışmaların kıvılcımının nasıl atıldığını filmde görüyorsunuz. İlgiyle izlenecek bir yapım olmuş.


"La Belle Epoque" ya da Türkçe ismiyle "Yeni Baştan" yine "Dünya Sinemalarından" kuşağından bir Fransız filmi. Fransız sinemasının ünlü oyuncularından Fanny Ardant ve Daniel Auteuil de cami yıkılmış ama mihrap yerinde halleriyle filmde iki önemli rolü paylaşıyorlar. Victor (Daniel Auteuil) karısı tarafından kapı dışarı edildiği gün bir TV dizisine dahil olur ve kendini karısıyla tanıştığı güzel günlere dönebileceği, 1974 yılında geçen bir senaryonun içinde bulur. Eğlenceli ve renkli bir filmdi.


Kolombiya'nın bu yılki Oscar adayı olan ve Sundance Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü'nü kazanan "Monos" da "Dünya Sinemalarından" kuşağından. Öncesinde büyük övgülerle şişirilen ve biletleri ilk gün biten filmde ben umduğumu bulamadım açıkcası. Tam olarak ne olduğu anlaşılamayan bir organizasyona bağlı olarak dağlarda eğitim alan bir grup ergen asker ve esir aldıkları Amerikalı kadın doktor günün birinde uğradıkları baskınla balta girmemiş ormanlara inmek durumunda kalır. Aralarındaki didişme de o zor şartlardan sonra başlayacaktır. Sert ve yorucu bir filmdi ama bir hayli zahmetle çekildiği belli. Bu tür filmlerden hoşlananlar için ilgi çekici olabilir.


Festivalin üçüncü gününde izlediğim üç filmden ilki "Uluslararası Yarışma" kuşağından Tunus yapımı "Bir Oğul" idi. Tunus'un siyası anlamda çalkantılı günlerinde geçen filmde tatil dönüşü silahlı bir çatışmada karşılıklı ateş arasında kalan bir ailenin küçük oğulları ağır yaralanır. Çocuğu kurtarmaya çalışırken ortaya çıkan sır ailenin bir bağlılık sınavı vermesine yol açacaktır. Konusu çok bilindik olsa da iyi çekilmiş ve beğenerek izlediğim bir film oldu. Filmin oyuncularından Sami Bouajıla Venedik Film Festivali Ufuklar bölümünde "En İyi Erkek Oyuncu Ödülü" almış.


Yine Uluslararası yarışma filmlerinden biri olan "Işık, Daha Fazla Işık" Çek ve Slovak ortak yapımı. Almanya'da işçi olarak çalıştığı için ailesinden uzun süre uzak kalan Milan evine geri döndüğünde büyük oğlunun bir arkadaşının intiharıyla ilgili bir soruşturmanın konusu olduğunu, başının belada olduğu öğrenir. Ailesinin yaşadıklarından ne kadar uzaklaştığını farkederek gerçekleri görmeye başlar. Bu da beğenerek izlediğim filmlerden biri oldu, gişe şansı olursa izlemenizi öneririm.


"Ayrık Otları" hayli merak ve hevesle gittiğim bir İngiliz filmi idi. Hareketli, renkli ve neşeli olduğu kadar absürd sahnelerle de bezenmiş olan filmi "Beğendin mi?" diyecek olursanız, "Tarza göre değişir ama ben sevmedim" diyeceğim.



Festivalin dördüncü gününe bir Macar filmi ile başladık: "Geride Kalanlar". Festivalde en beğendiklerimden biri oldu, dilerim Uluslararası Yarışma'da da bir derece elde eder. 2. Dünya Savaşı sonrası Macaristan'ın toparlanmaya çalıştığı yıllarda savaşta ailesini kaybetmiş orta yaşlı doktor Aldo ile anne-babasının ölümünü kabullenmeyip dönmelerini bekleyen 16 yaşındaki Klara'nın sevgi ve şefkati birbirlerinde bulmalarını konu edinmiş duygulu ve hüzünlü bir film, vizyona girerse kaçırmayın derim. Gösterimden sonra Klara rolünde oynayan Abigel Szöke ile bir söyleşi gerçekleştirildi.


Sonunda sıra Ulusal Yarışmada aday olan bir Türk filmine geldi. Yönetmenliğini Leyla Yılmaz'ın yaptığı "Bilmemek".
Orta yaşlarını süren, birbirlerinden ve yaşadıkları hayattan bezmiş, herbiri kendi çapında yeni arayışlar içine girmiş bir çiftin lise öğrencisi ve sutopu oyuncusu oğulları Umut, arkadaşları tarafından akran tacizine uğramakta, eşcinsel olmakla suçlanmaktadır. Kendisine yöneltilen soruları yanıtlamayan, ailesinden de yeterince destek görmeyen Umut içine girdiği kaotik durumdan çıkmak için çabalamakta ama sonuç alamamaktadır. Ta ki... Devamı spoiler olacak, izleyip görünüz. İyi bir filmdi, gördüklerim içinde ödüle aday bulduklarımdan biri.


Festivalin beşinci günü yani dün izlediğim ilk film Brezilya yapımı ve uluslararası Yarışma adaylarından biri olan "Üç Yaz" idi.  Hali vakti yerinde bir ailenin yanında çalışan Mada'nın üç yaz boyunca yaşadıkları Brezilya'nın değişen sosyoekonomik yapısı fon alınarak anlatılmış. Çok keyifli ve neşeli bir anlatıma sahip filmi çok beğendiğim gibi Mada rolünde oynayan Regina Case'nin oyunculuğuna bayıldım. Film sonrası yönetmen Sandra Kogut ile yine bir söyleşi gerçekleştirildi.


Günün ikinci filmi Ulusal Yarışma adaylarından biri olan, yönetmenliğini Özkan Yılmaz'ın yaptığı "Soluk" oldu.


Hayata tutunamamış, orta yaşlı, huysuz Tamer çok hastadır. Hastalığı sırasında ona aynı apartmanda oturan neşeli, hayat dolu Aslı yardımcı olmaya çalışır, Tamer'i akıl hocası gibi görmektedir. ancak Tamer'in hastalığı ilerleyip Aslı ona yetmeyince çocukluğu mezarlıklarda geçmiş, sessiz, içine kapanık Celil bakıcı olarak yardıma gelir. Bu üçlüyü birleştiren husussa hayata tutunma arzusudur. Başta Uğur Polat olmak üzere her üç oyuncu da kendilerinden bekleneni fazlasıyla vermişler. Yer yer kötü anılarımı canlandırsa da beğenerek izlediğim bir film oldu. Söyleşiye katılamadım ama filmi oyuncularla birlikte izledik.



Uğur Polat'ı toplu fotoğrafta bırakmak içime sinmedi :)

Ve dünün son filmi Onur Ünlü'nün günlerdir beklenen filmi "Topal Şükran'ın Maceraları" oldu.  


Onur Ünlü'nün tarzı malum, filmleri hayli absürd konular içerir. Lakin bu sefer kanımca absürdlüğün dozu kaçmış.  Demek Evgar'ın muhteşem oyununu (ki filmde konuşma yoktu, bakışları, jest ve mimikleriyle oynamış Evgar) bir tarafa bırakırsak tam anlamıyla bir saçmalıklardan seçmeler idi. Hele de önüne gelen kusunca filmde bitmesini sabırsızlıkla bekledim. Onur Ünlü sinemasını sevenler mutlaka beğeneceklerdir ama benden gelecek tavsiye olumsuz. Derece alıp almayacağını merakla bekliyorum-Demet Evgar'a "En İyi Oyuncu Ödülü'nü bizzat ben takdim edebilirim gerçi-bakalım göreceğiz. Ekip yine salonda idi, vaktim yoktu söyleşiyi izleyemedim:


Son iki güne girdik böylece. Birazdan "Şirin'in Kalesi" isimli bir İran filmi ile Ulusal Yarışma adayı "Kronoloji"yi izlemeye gideceğim. Festival sonrası bir yazı daha gelecek. Şimdilik hoşcakalın...





24 Ekim 2019 Perşembe

24 EKİM (HASTANELER, FESTİVALLER, İNSANLAR)

Geçen haftanın bazı günleri birkaç tetkik için hastanede geçti. Şehrin en eski hastanelerinden birinde yaptırdık gerekli işlemleri. Hastane ne kadar makyajlansa da yaşını belli ediyor maalesef. Üstelik artan ihtiyaçlar için bahçesine yapılan eklentilerle de iyice sevimsiz hale gelmiş. Bugüne kadar iki hasta ziyareti dışında adım atmışlığım yoktu, bir arkadaşın tavsiyesi üzerine gittik ama kafamda binbir soruyla. Dün tüm işlemler sonuçlandığında düşündüklerimden utanmış olarak ayrıldım. Tüm eskiliğine, bakımsızlığına rağmen işlemler o kadar hızla ve aksamadan yürüdü ki şaşıp kaldım. Bundan sonra ihtiyaç olduğunda ilk tercihtir kendileri :) 

Dün daracık bir koridorda neredeyse yüzlerce insanla doktorun gelmesini bekledik. Aslında gözlemci olarak gitseniz onlarca hikaye çıkar bu bekleyişten ama insanın aklı yapılacak muayenede ve çıkacak sonuçta olunca kendinizi yeteri kadar veremiyorsunuz. Genci-yaşlısı, kibarı-kabası, sağlamı-engellisi, temizi-pisi bağırış çağırış sıranın kendilerine gelmesini beklediler. Sistem gayet güzel, ister telefonla, ister internetten randevu alanlar dışında hastane çift numaraları randevusuz gelenlere tahsis etmiş ve eskisi gibi kuyruklarda "ben ilk geldim, sen son geldin" kavgası çıkmadan herkes sırasına razı bekliyor. Tabii ki ortam şahane değil, daracık alanda onca insan, havasız, pis kokulu, gürültülü ama o kadarına razı olduk çoktan. Doktor biraz gecikince yanıbaşımda bekleyen genç kız düşüp bayıldı. İçerden hemşirelere seslendik, kızcağızı pis hastane koridoruna yatırdık, hemşirenin direktifiyle ayaklarını yükseğe kaldırdık, ayılttık ama neden içeri alıp da muayene masasına yatırmadılar onu da anlamadık. Neyse sonuçta doktor geldi, kız muayene edildi, sebep neydi bilmiyorum, en son EKO sırası beklerken gördüm, yardım teklifimi reddetti. 

Bizim tetkiklerde önemli bir bulgu çıkmayınca bunun şerefine cumartesi günü başlayacak film festivaline bilet almaya yollandım. Biletler daha sabah 10'da satışa çıkmıştı ve ben gişeye vardığımda saat 11'du. Lakin sıkı bir kuyruk vardı. Öncesinde Biletix'den almayı denedim ama Biletix bu, annemin deyimiyle "Kirasız kilim ucuna yapışmaz". 3 liralık emekli biletine 4 lira komisyon koyup hediyesi 7 liradan satmakta idi internetten. "Uğurlar ola" dedim kendisine ama kurtulamadım, zira gişe de fiyat dışında Biletix kurallarına göre satış yapmakta idi. Yani yer numaranızı seçemiyordunuz, hazret size hangi numarayı uygun görürse razı olmak durumundasınız yani. Böylece aldığım 18 biletten en az 8 tanesi ilk sıra, geri kalanların en uzağı da 5. sırada falan. Festival esnasında başağrsı, bitiminde de sıkı bir boyun tutulması yaşayacağım kesin, zavallı gözlerime ne olacak bilemiyorum artık. Biletix'i ve anlaşma yapıp yer numarasını kendi vermeyen salonları-ya da her kimse-buradan kınıyorum efenim :) Diyeceksiniz ki onca filmi izlemeye mecbur musun? Ee bu işin de raconu budur sevgili dostlar, o salondan o salona koşturacaksın ki işin tadı çıksın. Umudum gelmeyen davetiyelilerin ya da basın mensuplarının yerlerine yerleşebilmek. 

Bilet gişesinde işler o kadar uzun sürdü ki anlatamam, insanlar ellerine festival programını almış, tek tek bakarak bilet alıyorlardı. Oysa Leylak hemşireniz 3 gün önceden internette yaptığı üç saatlik bir mesai ile hangi filme gideceğini, hangi saatlerde gideceğini, film sürelerini çakıştırmadan nasıl salon değişimi yapacağını ince ince hesaplamış ve kendine bir liste hazırlamış idi. Ben listemi görevlinin eline vermiş biletlerimin hazırlanmasını beklerken arkamdaki adam festival katalogunun geç yayınlanmasına, filmlerin tanıtımının geç yapılmasına söyleniyordu. Dönüp "internette bir hafta önce yayınlandı filmler de, program da" demeye kalmadan internetin zararlarından, bir şeyi eline alıp somut bir şekilde görmenin güzelliğinden dem vurmaya başladı. Mesela arkadaş e-kitap da okuyamıyormuş, e okuma, ben de okuyamıyorum ama mecbur kalırsam okurum. Ayrıca kitap okumayacaksın, işini kolaylaştırmak için film programına bakacaksın, hem de evinde, rahat koltuğunda. Derken yancıları çıktı, "evet ya kitabı eline alıp, kokusunu içine çekip okumak gibisi var mı, hayatta e-kitap okumam vs vs". Konu buraya nasıl geldi anlayamadım ama o esnada biletlerim basıldı, gişe görevlisine 1 lira borçlanıp en ön sıra biletlerimin mutluluğuyla ayrıldım mekandan. Emekli bir şahsiyet olarak 18 adet filmi 54 liraya seyredeceğim, varsın ön sıradan olsun :) Parayı bozdurup 1 lirayı görevliye götürdüğümde de gişenin önündeki kadın tarafından "sıra var hanım" diye azarlandım. "Bana sıra sökmez, geçerim öne" dedim pis pis gülerek. Kadın tam üstüme atlayacakken parayı görevlinin avucuna koyup "Buyrun efendim, sıranız" diyerek kaçtım :)

Cumartesiden itibaren 18 tane film görecek olan ben değilmişim gibi birazdan "Joker"i seyretmeye gideceğim. Uzun süren bir kararsızlık sonucu arkadaşımın teşviki ve Joachim Phoenix'in oyunculuğunun methi üzerine lütfettim izlemeye :) Hazırlanmaya gitmeden önce avize çiçekleriyle hoşçakalın diyorum: