.

.
.

14 Eylül 2013 Cumartesi

8 YIL




"Hem hiçbir mevsim ısıtmaz ellerimi anne gibi"
Birhan Keskin


Bizi bırakıp gideli 8 yıl bitti bugün. Hani ben küçükken uyutmak için söylerdin bu şarkıyı da dudağımı büke büke ağlardım ya, ben pek çok şarkıda seni anıp ağlıyorum artık...





Huzurla uyu annem


12 Eylül 2013 Perşembe

İZMİR'E KISA BİR YOLCULUK

Akşama doğru döndüm İzmir'den ve hâlen dökülüyorum. Halamı kaybetmenin üzüntüsüne 2 uykusuz yolculuk ve yoğun trafikli bir günün bedensel yorgunluğu da eklenince enerji dibe vurdu doğal olarak. İnsanın yaşı ilerledikçe uzaktaki yakınlarıyla ancak düğün ve cenaze gibi özel durumlarda görüşebiliyor. Keşke hep düğün, nişan gibi kutlamalı güzel sebeplerle buluşulabilse. Yine de baba tarafımın en büyüğünü uğurlarken bazılarını en son çocukken gördüğüm kuzenlerimin yetişkin halleriyle acı bir günde de olsa görüşüp ne kadar büyüdüklerine şaşırmak güzeldi. Hep birlikte aynı bedende annemizi, ablamızı, halamızı, teyzemizi, anneannemizi, babaannemizi ebediyete uğurladık, onunla olan güzel anılarımızı paylaştık, gözlerimiz yaşarırken komik bir olayı hatırlayıp güldük ve halamla birlikte hepimiz kendimizden bir parçayı toprağın altına yerleştirdik. Huzurla uyusun.

Salı gecesi kızkardeşle birlikte otobüs terminaline gitmek için yola düştük, niyetimiz evin yakınındaki Ankaray durağından metroya atlayıp gitmekti. Lakin istasyona ulaşana kadar yakınlarda bir yerlere atılmış biber gazından epey öksürüp gözyaşı döktük. Metro istasyonunun girişine geldiğimizde ise kapatılmış olduğunu gördük. Allahtan hemen bir taksi geldi önümüze de hem gazdan, hem de geç kalmaktan kurtardık paçayı. Otobüs rahat servis olduğu için koltukları da, koltuk arası mesafeleri de çok rahattı, gelgelelim tüm otobüs sabaha kadar, kimi zaman horlayarak uyuduğu halde kızkardeşle ikimiz bir saniye gözümüzü kırpmadan gece nöbeti tuttuk. İzmir'e indiğimizde sarhoş gibiydik. Haliyle cenaze evi, cami, kabristan üçgeninde dinlenme fırsatı da olmadı. Üstümüze düşen görevleri yerine getirdik, hatta gidip gelirken epeydir ziyaret fırsatı bulamadığımız İzmir'le arabanın camından hasret giderdik.


Narlıdere'den



Göztepe sahil


Alsancağın yakışıklısı


Bostanlı gece

Yoğun günün sonunda geç vakit uyumayıp adeta sızdığımız gecenin erken sabahında tekrar otobüse bindik ve dilenci vapuru hesabı her yerleşim yerinde yolcu indirip bindirerek akşama doğru Ankara'ya vardık. 1,5 günlük İzmir macerasını sonlandırırken başsağlığı dileklerinde bulunan tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız...


10 Eylül 2013 Salı

GÜLE GÜLE HALACIĞIM


Yukarıdaki fotoğraf halamla tanışmamın bir vesikasıdır sanki. İlkokul 1'deyim sanırım, ondan önceki görüşmeler flu, en net olan ve başlangıç niteliği taşıyan bu buluşmamız. Önce fotoğraftakilerle tanışın, en önde yandan görünen güler yüzlü kadın benim büyük halam, daha doğrusu halamdı. Bu sabah itibarıyla zebra kafesine tutunmuş gülümseyen annemin yanına gitti. Annemin yanındaki babam, fotoğraf makinesinin kılıfına taşıyor zannımca, fotoğrafı da eniştem çekiyor, O annemin yanına gideli 3 seneyi geçti. Bir örnek elbiseli iki kız ve zebraları merakla süzen şapkalı delikanlı ise kuzenler. Sen neredesin derseniz annemin önünde, kız kuzenlerden büyüğünün omzunun üstünde burnumu ve gözlerimden birini görebilirsiniz. Yalova'dan Burdur'a tayinleri mi çıkmıştı, yoksa bir İstanbul seyahati dönüşü bize mi uğramışlardı karıştırıyorum. Çünkü bu ziyaretin öncesinde bir ziyaretleri daha var, ben yaşları bana yakın üç kuzenle buluşma hayalleri kurarken bize geldikleri gün kızıl çıkarmışlar ve ben apar topar anneannemin evine sepetlenmiştim. Asıl buluşma ertesi yıla kalmıştı ve pek keyifli olmuştu. Zaten sonraları hemen her yaz babaannemlerin Ulukışla'daki bahçelerinde biraraya gelmiştik, ortaokul yıllarımda da Ankara'ya taşınmışlardı. 

Halam anlatmakla bitmeyecek bir kadındı; hayatı tîye alan, neşeli, yerine göre küfürbaz, pratik, becerikli, hayat dolu. Her iki kalçasındaki kemik erimesi nedeniyle adeta emekleyerek yürüdüğü bir döneme denk gelen oğlunun düğününde, birilerinin koluna girerek piste çıkmış, arkadan kendine destek yaptırarak "oğlumun düğününde oynamazsam ne zaman oynayacağım" diyerek dikildiği yerde bir güzel çiftetelli döktürmüştü. Ankara'da oturdukları yıllarda enerji tasarrufu ve hava kirliliği nedeniyle gündüzleri kaloriferleri yanmayan evlerinde üşüdükleri için bizim sobalı eve gelirler, halam sobanın başında oturup çayını yudumlarken "Canım er, canım ateş, mıçayım kardeş kapısına" diyerek bizi gülmekten yerlere yatırırdı. Aklına estikçe fıkra anlatır, olmadık zamanlarda akla gelmeyecek espriler yumurtlar, iki taşın arasında gazete bulmacaları çözerdi. Sabah rujunu sürmeden sofraya oturmaz, yemek sonrası kahve faslını ihmal etmezdi. Uzun yıllar oturdukları Ankara'daki evlerine gitmeye bayılırdım, otobüsten inip evlerine çıkan yokuşu hevesle tırmanır, evde ağzıma sürmediğim yemekleri kapışa kapışa yerdim. Birşeyi yapmaya karar vermesi ile yapmasının arası hiç uzamazdı, öylesine pratikti. İzmir'e taşındıktan sonra sık sık gittik körfez manzaralı evlerine. Eniştem kış günlerinde balkona çıkar hava raporu iletirdi bize "Çatalkaya kapalı, yağmur yağacak ya da Çatalkaya açık hava güzel olacak" diye. Kuzen saz çalar, biz türküler söylerdik. Halamla babam arada aşka gelir bir Ulukışla türküsüne ortaya fırlar dönü dönüverirlerdi kimileyin. Son yıllarda, beyin ameliyatı geçirdikten sonra gidip gelen hafızasıyla bile espriler yapmayı, bulmaca çözmeyi sürdürdü, beni gördüğünde "sen bana çekmişsin" diyerek kucakladı. Ah halam, ne diyeyim öyle çok anı bırakıp gittin ki, unutmak mümkün değil. Nurlar içinde yatasın, bir parçamı da yanında götürüyorsun her giden gibi. Anneme selam söylersin değil mi?

9 Eylül 2013 Pazartesi

RÜYA


Rüyamda Ikea'da ailecek yemek yiyorduk. Ne yediğimizi hatırlamıyorum, İsveç köftesi miydi acaba? Fakat acelemiz var, bir yere yetişecekmişiz, çabuk çabuk yiyoruz. Ben o sırada yan taraftaki boş alanda Füruzan'ın imza günü yaptığını görüyorum, içim gidiyor. Ancak zaman yok, hatta herkes yemeğini bitirmiş kalkmaya davranıyor. Son bir çabayla dönüyorum, masadakilere "5 dakika imza alıp geleceğim" demek için, aa o da ne? Herkes gitmiş, masada annem oturuyor. Hiç yadırgamıyorum, "ölmüş kadının Ikea'da ne işi var?" falan diye düşünmeden ona söylüyorum, annem umursamadan yemeğini yemeye devam ediyor. Ben hemen koşturuyorum Füruzan'ın olduğu yere. Velakin bu Füruzan esmer, kısa kıvırcık saçlı, tabak gibi yuvarlak bir suratı var. Olsun, biz Füruzan'ın her modelini severiz. "Hocam" diyorum, niye "hocam" diyorsam, normalde onun bana "hocam" demesi gerekir. "Ben sizin tüm kitaplarınızın hayranıyım, bir imza" derken bir zil sesi duyuluyor. "Hocam dedim ya öğretmenmiş demek" diye düşünürken zil çalmaya devam ediyor. Ama bu zil Buzuki Orhan'ın "Fırtına" şarkısının melodisiyle çalıyor. Ve ben uyanıyorum sonra, telefonmuş tabii ki çalan. Kader utansın iki satır konuşup imza alamadan uyandım işte, neyse ki 4 yıl önce alınmış imzalarım, yapılmış sohbetlerim ve çekilmiş fotoğraflarım var, üstelik oradaki Füruzan sarışın, endamlı, saçları her zamanki gibi topuz ve de kendine benziyor. "Hayırdır inşallah" diyor ve her rüya kadar saçma bu rüyayı da şuracığa bırakıyorum, vardır elbet bir hikmeti...


8 Eylül 2013 Pazar

ORDAN-BURDAN

-Üç gündür ihmal etmişim yine seni Bilokçum, kusura bakma. Havalar aniden soğuyunca benim beden de, ruh da şaşırdı. Bir kırılma dökülme hali, bir sıkıntı, bir kasvet. Söylene söylene biraz ısıttık havaları ama yetmedi gönlü avutmaya. Artık gecikmeli yaz günlerini Ekim'de Antalya'da yaşarım deyip Ankara'nın serin sonbaharına uydurmaya çalışıyorum bünyeyi, tutulmuş sırtımı, sinyal veren menüsküslü dizlerimi. 

-Cuma günü bir numaralı arkadaşım Bilge ve annesi ile buluştuk. Bilge oturduğumuz pastanenin masasında şahane resimler çizerken biz de annesiyle sohbetin dibine vurduk. Üşüyünce içeri girdik ama orada da üşüdük. Isınmak için hemen karşıdaki boyalı merdivenlerin güneşine attık kendimizi. Bilge ve ben artistik pozlar verdik renkli basamakların üstünde. 


Bizim semt bol merdivenli bir semt, bir tanesi de evin hemen karşısında, onu da boyamışlar ama ya boya kalitesizdi ya da aceleye gelmiş, pek soluk olmuş :)


-Balık sezonunu açtık, yaz boyu çiftlik işi çipura yiyerek savmıştık balık hevesimizi. Karadeniz'den gelme kocaman hamsiler bulduk ve afiyetle götürdük. Ankara balık cenneti, deniz kıyısındaki Antalya'da balık bulmak bazen cidden problem haline gelebiliyor. 

-Dün minik yiğenin formalarını ve kitaplarını almak için şehir dışındaki okuluna gittik. Uzun zamandır bir okulun kapısından adımımı atmamıştım. Öğretmenlik yaptığım onca yılın ardından çok da özlediğimi söyleyemeyeceğim. Bakımlı, ferah ve modern bir okul olmasına rağmen ruhum daraldı. İlk haftaların telaşını hatırladım, ter bastı. "Aman" dedim, "iyi ki emekli olmuşum, yetmiş bana 28 yıl".

-İki ayrı kitabı aynı anda okumaya başladım. Gündüzleri Namık Kemal Behramoğlu'nun yazdığı "Bir Savcının Anıları"nı, geceleri ise "Charlotte Bronte'nin Gizli Günlükleri"ni okuyorum. Birbirinden bu kadar farklı iki kitabı aynı anda okumayı başardığım için de kendimi tebrik ediyorum :)

-Ve hâlâ Candy Crush Saga'da level 210'da sürünüyorum...

Bugünlük de bu kadar olsun, hatırını aldım ya idare et Bilokcum...

5 Eylül 2013 Perşembe

KÖTÜ GİTMESİN HAVALAR, BOZULMASIN ARALAR

Bir önceki postuma "Eylül Geldi Bile" diye başlık atmışım, sevgili "Ekmekçi Kız" da "sana kalsa Ankara'ya kış da geldi ya" diye yorum etmiş. Vallah yalanım yok Ekmekçim, dün itibarıyle eğer ısınma turu yapmıyorsa Ankara'ya kış geldi. "Angara'nın bağları da büklüm büklüm yolları" griye bürünüp yağan yağmurla içimizi üşüttü. Zaten olacaklar Salı gecesinden belliydi, tam yatmaya hazırlanırken pat diye elektrikler kesildi. 5-10 dakika oyalandık gelir mi diye, nerede? El yordamıyla yatağımızı bulup çaresiz uyuduk kitap falan okuyamadan. Ara ara uyanıp gece lambası vasıtasıyla yaptığımız kontrollerde sonuç hüsrandı. Sonradan öğrendiğime göre sabah 7.30 civarında teşrif etmiş kendileri aramıza. Uyandığımda üzerimdeki pikenin açıkta bıraktığı tüm organlarım-evin en sıcak odasında yatıyor olmama rağmen-buz kesmişti. Pencereden dışarı baktığımda bütün enerjim sıfırlandı. Pis, çipil bir yağmur, gri bir gökyüzü vardı ve balkondan uzattığım kafamı yüzüme vuran soğukla anında geri çekip "Baharı görmeden kış geldi" diye şarkıya başladım. Daha önce de yazmıştım, bilen bilir bende kendi uydurduğum isimle "klimatik depresyon" var. Güneş enerjisiyle çalışan bir bünyeye sahibim yaz-kış ve gri, soğuk, yağışlı havalarda "error" veririm. Somurtup oturdum bir köşeye, "bu ne be, Eylül yeni geldi, neyin soğuğu, nerenin yağmuru. Yaz resmi olarak sona ermedi bile" diye sokurdanmaya başladım. Sonra gidip ayağıma çorap, üstüme hırka giydim. Daralan ruhumu sepet peyniriyle zenginleştirilmiş kocaman bir tost ve çayla genişletmek için mutfağa yollandım. Genişlemek şarttı zira öğleden sonra bu havada dışarı çıkılacak ve bir arkadaş ziyareti yapılacaktı. 


Netekim sabahki kahvaltıyla sınırlarını zorladığım ruhum arkadaşımın yaptığı görünüşü ve tadı ziyadesiyle latif yukarıdaki kek ve yanında dost sohbetiyle bırak genişlemeyi gevşedi bile. Kötü havaya iyi arkadaş dopingi. Bu postu da bitirirken "yaşasın 6 Fen B" kızları diyor ve erken gelen kışa "kışt, kışt" yapıyorum...

3 Eylül 2013 Salı

EYLÜL GELDİ BİLE

Fesleğen çiçeğe durmuş, mandalinalar da manav standlarına yerleşmiş, eh Ankara için sonbahar vaktidir. Yavaştan sıcak iklimlere yelken açmak gerek. Hem evimi de fena özledim. Festival zamanına kadar Ankara beni misafir etsin bakalım 1 ay daha, sonra Abbas yolcudur, uzatmalı ve çok sıcak olmayan bir yaz yaşamaya Antalya'ya.

Hafta sonu yine zorunlu alışverişler nedeniyle çarşılarda geçti. Uzun zamandır girmediğim mağazalara girip çıktım, kimi zaman iş bitirici elemanlara, kimi zaman zoraki iş yapan elemanlara denk geldim. Bazısı dükkana giren kimmiş diye kafasını çevirip bakmadı, bazısı neredeyse kolumuza yapışıp bırakmadı. Tüm mağazalarda erkek reyonları ya üst, ya alt katlarda, merdiven inip çıkmaktan helak oldum. Tezgahtarlar senin zevkini senden iyi bilip zorla mal satma ve sevimsiz olma yarışına girmiş gibiydiler, hasılı bir nevi küçük çaplı savaştan çıkmış gibi döndük akşam eve. O yorgunlukla Pazar günü hiç yerimden kalkmadan elimdeki kitabı okuyup bitirdim, Adnan Binyazar'dan "Masalını Bitiren Dev". Çocukluk anılarını anlatmış, pek içler acısı bir çocukluk geçirmiş, hüzünle tamamladım kitabı. Bitirir bitirmez de elime yeni bir yazarın kitabını aldım: "Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür/Nezih Erdoğan". Bu da bir kurgusal anı kitabıydı ama daha yenilerden, 70'li yılların başında Eskişehir'de geçen bir çocukluğu anlatıyordu yazar. Dün akşam da o bitti, bu sabah elime Orhan Pamuğun bir çeşit derleme özelliği taşıyan yeni kitabı "Ben Bir Ağacım"ı aldım. Adam kelime büyücüsü gibi, yazıyor işte.

Bu aralar yegane kültürel etkinliğim kitap okumak, inşallah Ekim ayında evimize rücû edince sinemayla başlar, konserle devam eder, tiyatroyla bitirir, sergileri de ihmal etmeyiz. Bugünlük bu kadar bilog, daha Kitaplık Kurdu'nun hatırını almam, ardından da zeytinyağlı biber dolması pişirmem lazım. Bu arada sezonun ilk mandalinasını az önce yedim, mutluyum :)