.

.
.

20 Kasım 2017 Pazartesi

GELDİM, GELDİM :)

Ooo iki gündür yazmamışım, yetkililer görmesin :)

Bugün üç güzel şey oldu, sabah grip olacakmış gibi kalkan bünyeyi iyileştirdi. Önce uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım aradı, Antalya'ya geldiğini ve uygunsam kahve içmeye geleceğini söyledi, uygun olmasam bile uygun hale gelirdim, o derece yani. Ardından Kitapyurdu'ndan sipariş ettiğim kitapları getirdi kargo görevlisi, etti mi sana iki. Üçüncüyü ise biliyor ve bekliyordum. Geçen hafta gelen bir mailden dolayı. TRT Türkiye'nin Sesi Radyosu'ndan bir yapımcı aramış ve "Hayatın Sesleri" programında kitabımla ilgili bir söyleşi yapmak üzere telefon konuğu olup olmayacağımı sormuştu. Önce çok şaşırdım, kitabı ve beni nasıl bulduklarını sordum, Milliyet Kitap ekinde yayınlanan bir tanıtımdan kitabı, sosyal medya aracılığı ile de beni bulmuşlar. Haliyle kabul ettim ve pazartesi günkü programa katılmak üzere sözleştik. Öğleden sonra konuklarım geldi, onlarla sohbet ederken de programdan telefon. Yan odaya geçip canlı bağlantı ile kitap üzerine sorulan soruları cevapladım. Sonra da konukların yanına döndüm. Ne dedim, nasıl yayınlandı bilmiyorum, konuşmaya başladım mı kendimi unuturum zira :) Bir süre sonra kaydı bana yollayacaklar, o zaman dinlerim artık. Anneannemin deyimiyle ahir vaktimde meşhur olacağım galiba :))))

Cumartesi günü hava çok güzeldi, öyle ki kısa kollu ile çıktım evden. Antalya'ya yerleşen sanal alem arkadaşlarımdan biri ile bir buluşma yaptık, bol sohbetli, güzel manzaralı, sıcak bir buluşma idi, gençlerle arkadaş olmak şahane, sayelerinde gençleşiyorum. Eve dönerken de epeydir uğramadığım parkta güzel bir yürüyüş yaptım, henüz bu parka sonbahar gelmemiş. amerikan sarmaşıklarındaki birkaç kırmızı yaprak dışında ağaçlar hala yeşil. Akşam Ian McEwan'ın "Fındıkkabuğu" kitabını bitirdim, ilginç bir konuydu, bir fetüsün ağzından cinayet öyküsü okudum. Yazarın her kitabı kendine özgü zaten, seviyorum. Pazar günü niyetim gün boyu tembellik etmekti ama ufak tefek işler bile akşama kadar beni meşgul etti. Çamaşır yıkadım, bulaşık makinesi boşalttım, mutfağı toparladım, salonda oraya buraya atılmış ıvır zıvırı yerlerine yerleştirdim. Yatak çarşaflarını, yastık kılıflarını değiştirdim. Bu arada yastık kılıflarımdan biri kayıp, içinizde gören var mı :) Kendime öğlen için bol otlu peynirsiz omlet yaptım. Bir hafifleme çabam var, umarım başarıyla sonlandırırım. İncir çekirdeğini doldurmayan bu işler için sürekli devindim ve bol miktarda terledim. Ter satılabilen bir şey olsa yemin ederim trilyonerdim. Sonunda oturabildiğimde ise yazın "Müzik Uğruna" isimli kitabını okuyup çok beğendiğim Norveçli müzisyen ve yazar Ketil Bjornstad'ın Türkçe'de basılmış diğer kitabı "Düşüş"e başladım. Hafta sonu bu şekilde bitti. 

Guguruk'u soracak olursanız her fırsatta içeri girmek için çabalıyor, cumartesi günü mutfağa dalmış dolanırken beni görünce kaçtı. Sonradan farkettim masa örtüsündeki gübreyi :) Sayesinde artık balkon kapısı açamaz olduk. Ne diyeyim, canı sağolsun. Aşağıdaki fotoğraf cumartesi günü parktan:

 


17 Kasım 2017 Cuma

HAFTA BİTERKEN

Guguruk'u bugün yine mutfaktan içeriye girme teşebbüsünde yakaladım. Üstelik gelmesin diye kapıyı aralık bırakmıştık. Meğer uçarak değil yürüyerek geliyormuş manyak :) O aralıktan poposunu sallaya sallaya bir girişi vardı ki görecektiniz, sanırsınız babasının evi. Hoş babasının olmasa da dedelerinin evi sayılır, kaç tanesinin dünyaya gelişine şahit o balkon ama içeride ne işin var kardeşim. Yok yok kitap seviyor bu, en yakın halk kütüphanesi bile biraz uzakça olduğundan bizim evdeki kitaplık kolayına gitti. Heryeri gübrelemese sakıncası yok, gel oturalım, çay kahve içer, dedelerinden, onların dünyaya geliş serüvenlerinden konuşuruz. Arada kısır falan yapar ikram ederim, seviyor bu cinsler kısırı. Lakin arsız, denk geldiği yere bırakıyor artıklarını, o yüzden cıss, balkondan gerisi yassah hemşerim!

Mevsim değişikliği alerjik öksürüğümü azdırınca esasen bugün doktora gitmeye niyet etmiştim ama doktorum pazartesiye kadar izinliymiş, ben de benzer bir etkinlik yapayım dedim, sinemaya gittim 😀
Juliette Binoche'ye bayılırım (Çelınç gereği kendimle ilgili bilgi bu olsun), "İçimdeki Güneş" de bugün vizyona girince düştük yola:


Gelgelelim beklediğim gibi çıkmadı film, sevdim desem yalan söylemiş olurum. En güzel yanı 50'li yaşlarını süren Juliette Binoche'un yıpranmamış görüntüsü idi, gülümsedikçe içim açıldı. Lakin film pek açmadı. Orta yaş bunalımındaki ressam, dul ve tek çocuklu Isabella'nın sürekli değişen aşklarını, buna paralel seyreden hayal kırıklıklarını ve gözyaşlarını izledik. Önce koca göbekli, sevimsiz iri yarı bir bankacı, ardından nisbeten yakışıklı ve daha genç bir tiyatro oyuncusu, arada sırada ziyaretine gelen kel eski kocası ve son olarak canlıdan çok ölüye benzeyen son sevgilisi. Hepsi üzdüler güzelim kadını, hoş kadın da üzülmeye teşne idi ya orasını fazla karıştırmayalım. Son sahnelerde Gerard Depardieu çıktı ortaya, medyum muydu, falcı mıydı, terapist miydi pek keşfedemedim ama o perdeyi kaplayan kocaman görüntüsüyle o kadar uzun konuştu ki fenalık geldi. Hasılı kelam bugün filmi değil ama Juliette Binoche'yi seyretmiş olarak çıktım salondan. 

Şimdi sıra İstanbullu Gelin'de, gidip İpek'e ve kaynanalara biraz çemkireyim. Keyifli hafta sonlarınız olsun efendim...

16 Kasım 2017 Perşembe

SABAH GÜNLÜĞÜ

Sabah bilgisayarı açtığımda Firefox "Bir dakika" dedi, "kendimi yeniliyorum, birazdan karşınızda olacağım". Nitekim az sonra buyurdu geldi, her şeyin yeri değişmiş. İşin yoksa bir de buna alışmak için çabala. Ne yaptın yani, iki sekmenin yerini değiştirmişsin. Rutini bozan saçma eklemeleri sevmiyorum. Sayfa yenilemek için sürekli ekranın sağına hamle ediyor, hatta bazen farklı bir şeyi tıklıyorum. Neyse buna da alışırız, neye alışmadık ki.

Az evvel kapı çaldı, çok sinirli bir kargocuydu gelen. Daha önceki siparişimde eksik gönderilen kitabı getirmiş, tek kitap için üçüncü kata çıkmış olmaktan dolayı mutsuzdu. E ne yapayım yani, git derdini Babil.com'a yan. Ben bile farkında değildim o kitabın eksik geldiğinden. Gönlünü aldık "Kusura bakmayın" falan diyerek. Neme lazım, zaten netameli bir şube, kızdırmaya gelmez, kargolar uzay kara deliğinde kayboluverir ya da geciktirip meletirler sonra. Bu da benim şansım, posta dağıtıcısı da ayrı bir cins, ağzından hiç eksik etmediği sigarasının dumanını suratıma üfleyerek "Sana ne çok posta geliyor" diye kafa tutabiliyor, hele taahhütlü postalara hiç tahammülü yok, "Şunu normal yollasalar da yukarıya çıkmasam" diye söylenir. Hem samimiyiz, hem atarlı. Nerede o eski postacı amcalar, liseyi bitirdiğim yıl başka bir semte taşınmıştık. Adamcağız üniversite sonuç formumu arayıp bulup yeni evde elime teslim etmişti. 

Dün bir haftadır aklımda olan üç işi bitirdim, basit şeylerdi aslında ama üşengeçlik basit, karmaşık dinlemiyor. PTT şubesine uğrayıp yurtdışındaki bir arkadaşıma kitabımı yolladım, umarım sağ salim gider. Yasemen'e, Belçika'ya 5 günde ulaşmış olmasından dolayı umutluyum. Sonra duvara asılmak için bekleyen ikisi yeni, biri eski üç duvar tabağını kargoyla gelen asma aparatlarına sarmalayıp yerlerine yerleştirdim. Asma aparatı bulmak ayrı bir sıkıntı, sorduğum hiçbir züccaciyecide (ay bu kelime beni öldürür, söylemesi ayrı dert, yazması ayrı) bulunmuyordu. Sonunda yine internet imdadıma yetişti, "Gitti Gidiyor" sağolsun, 24 saatte ulaştı elime. Duvarım şenlendi böylece. Son olarak da çerçeve için bekleyen resimleri alıp camcıya gittim. Gittim derken evin dibinde zaten, düşünün ne kadar ihmalkarım. Çerçeveci beni sevinerek karşıladı, "Ooo yenge nerelerdesin sen, taşındınız mı yoksa?" dedi. Düşünün ne zamandır uğramamışım. "Yok" dedim, "Duvarlarda yer kalmadı, pek çerçevelik durum olmuyor o yüzden, bunları da bir yerlere sıkıştıracağım işte". "Yaşa yenge" diyerek coşkuyla cevap verdi, "Elalem duvarına çivi çakmıyor, boş duvar mı olur hiç". "He" dedim, "pansiyon gibi, hiç hazetmem boş duvarlardan". "Hah yenge, ne güzel dedin, çok zevklisin valla" diyerek mesleğine yaptığım katkıdan dolayı hem gazladı beni, hem de bir miktar iskonto yaptı :)

Ve son olarak, az evvel Guguruk'u salonda dolaşırken yakaladım, ben girince kendini kütüphanenin üstüne dar attı:


Bu çocuk kitap mı seviyor, kendini kedi sanıp bizim eve kapılanmak mı istiyor, atalarının balkonumuzda doğmuş olmasından ötürü genetik mirası mı çekiyor, yoksa tuvalet olarak kullanmaya en uygun mekan olarak mı görüyor bilemedim. Zira yine sehpanın üstünü nadide atıklarıyla onurlandırmış. Kumaş zemin kullanmadığına şükrettim. Balkon kapısını ardına kadar açtım ama çıkmayı beceremiyor, sürekli pervaza çarptı, korktu. En sonunda eşim yakalayıp balkona bıraktı ama bu arada epey tüy ve telek bıraktı ardında. Ne olacak bu Guguruk'la halimiz bilmiyorum. Atıklarını bırakmasa girsin, gezsin, çıksın diyeceğim ama iki seferdir kuş pisliği temizliyorum eşyaların üstünden. Açık kapı bırakmayacağız anlaşılan. Haydi kalın sağlıcakla...

15 Kasım 2017 Çarşamba

DELİL



Fotoğraftaki 3 adet tüyü bu sabah mutfağın balkona açılan kapısının önünde buldum. Yine bir girişimde bulunulmuş ama kapı aralık olduğundan dalamamış içeri arkadaş. Ne olacak halimiz seninle? Hem artık sana bir isim koymak şart oldu, yakında nüfusumuza kaydettireceğiz gibi görünüyor. Kız mısın, erkek misin bilemiyorum, zooloji bilgim o denli gelişmiş değil, o zaman anonim bir isim bulmalı diyeceğim ama gönlüm Guguruk'dan yana. Artık kız isen de, erkek isen de kabul eyle, sana kısaca "Gug" diyebilir miyim kuş kardeş? Yalnız bir ricam var, kabul arada eve girip bir dolanıp gideceksin, yalnız çok rica edeceğim kitapların tepesine yuva yapmaya kalkma, o zaman külahları değişiriz. O döktüğün tüyleri bizzat elimle yolar, seni de pilav üstü yaparım...dersem de inanma ama zaten sen böyle bir terbiyesizlik yapmazsın değil mi entellektüel kumru olarak. Ha bir de farkına varmadım sanma, dün salonda otururken dikkatimi çekti, pazar günü benim olduğum odaya gelmekle kalmamış salonda da küçük bir tur atmışsın. Klozet olarak kullanacak yemek masası sandalyesinden başka bir şey bulamadın mı yani? Hem de az buz değil, günlük bilançoyu boca etmişsin kumaşın üstüne. Silip çıkaracağım diye elim, bileğim koptu. Üstelik hala da hafiften izi kaldı, çamaşır suyu mu üretiyorsun o minicik midende bilmem, bıraktığın yer ağarıyor. Bak bir daha yakalarsam affetmem, senin hatırına sandalye yüzü değiştiremeyeceğim. Edebinle gir, çık. Aksi halde balkon sınırlarından öte geçme. Yüz verdik diye şımarma, astarını vermeyeceğim gibi bozuşuruz ayrıca. Haydi kal sağlıcakla, gelmeden önce de mümkünse kapıyı çal ya da üç defa "Guguruk" de...

Kendimle ilgili bilgi: Böyle sık sık kuşlarla muhabbet ederim :)

14 Kasım 2017 Salı

SİNEMALI SALI

Kumru ziyaretiyle geçirdiğimiz pazar gününün ardından dün de arkadaşı mutfağı kolaçan ederken yakaladım. Zeminde pıtır pıtır yürüyordu. "Aaa ama sen çok oldun, ya gel bizimle yaşa, ya dışarda kuşdaşlarınla" dedim, cevap olarak vücut dilini kullandı "Pırrr!" dedi, uçup gitti. 

Öğleden sonrayı arkadaş ziyaretinde geçirdim, akşam da her zamanki gibi, yemek ye, çay iç, bilgisayar, TV başında oyalan ve yat uyu. Buraya kadar rutin dahilinde geçip gitti ama asıl macera yatarken başlayacakmış. Kitabımı alıp yatağa doğru giderken birden gök gürlemeye, şimşek çakmaya başladı ama ne gürlemek. Sokakta parkeden cümle arabaların alarmı öttü, ben bomba atıldı sandım, saniye sektirmeden gelen şimşekle de "amanin yıldırım düşüyor" moduna geçtim. Ardarda belki 15-20 dakika bir yandan gürledi, bir yandan çaktı ve sonra öyle bir indirdi ki gök yere yapıştı sanırsınız. Karşı caddeyi göremedik, sanki önüne sudan bir duvar dikilmişti. Balkon giderlerini ve pencere denizliklerini kontrol edip yatmaya gittim, yağmuru durduramayacağıma göre yapacak bir şey yoktu. Çok geçmedi, sanki o gürültüyü çıkaran başkasıymış gibi sakinledi hava. Meğer o sürede Finike'de hortum çıkmış ve ortalığı perişan etmiş. Antalya yağmuru bu, yıllardır alışsak da korkutuyor.

Bugün yine sinemaya gittim: "Umudun Öteki Yüzü". Finli yönetmen Ari Kaurismaki filmde Finlandiya'da hayatları kesişen iki insan üzerinden mülteci meselesini konu almış. Suriyeli araba tamircisi Khaled ile, karısını ve işini terkedip restoran açan Wikström'ün öyküsü çok ilginçti. Yer yer kara mizahla kahkaha attıran film aslında göç, mültecilik, işsizlik, ırkçılık gibi günümüz sorunlarını işliyor. Filmde yer alan tüm bireyler, özellikle Finlandiyalılar bir tuhaf, robot gibiler, gülmüyorlar, soğukkanlılar, durgunlar. Yer yer çeşitli şekillerde müzik yapan gruplar bile robot gibiler. Değişik bir filmdi, Berlin'de Gümüş Ayı almış, durağan temposuna rağmen izlediğime memnun oldum. 


Film çıkışı arkadaşın almak istediği bir kitap için hemen yan taraftaki D&R'ye girdik. "Kıymetli Şeylerin Tanzimi"ni sormaktı niyetimiz. Orası kitapçıdan ziyade süpermarket olduğu için önce bizimle ilgilenebilecek bir görevli aradık, birisi lütfedip geldi. Kitabın adını söyledik, bilgisayar ekranını açmak için epey uğraştı, bir türlü açılmadı sistem. Sonra açıldı, bu defa ismi yanlış mı girdi bilmem, bulamadı. Bulamamasını öyle bir kitabın varolmamasına bağlayarak standlardan birinde duran ve kendisine hayli meşgul görüntüsü veren havalı görevliye seslendi: "Küçük Şeylerin Tanzimi diye bir kitap hatırlıyor musun?". Sözkonusu arkadaş gözlerini kıstı, bir süre düşünür gibi yaptı ve sonra elindeki kalın kitabı havada şık bir pirüet çizdirerek standın üstüne fırlattı, kasılarak cevap verdi: "Yoo hatırlamıyorum".  Zaten öyle bir kitap hiç varolmadı, biz uydurduk, derdimiz size angarya yapıp olmayan kitabı aratmak, değerli zamanınızdan çaldık, affeyleyin, hatta elinizdeki kitabı kafamıza atın. Kitapla uzak yakın ilgisi olmayan kişiler niye kitapçıda çalışır? Haydi çalıştı, niye biraz kendini geliştirmez. Bunun daha makul, daha kibar bir cevap verme biçimi yok mudur? Sonuçta kitap bulunamadı. Bir süre önce de aynı mağazada yanından geçerken çantamın değdiği bir görevli kız, daha ben "pardon" demeye fırsat bulamadan "Oha!" demiş, kasada söylediği lafı yüzüne vurduğumda da "siz de çarpmasaydınız, özür dileseydiniz" diye üste çıkmıştı. Gelgelelim kader utansın, mahkumuz bu D&R'lere, bütün güzel kitapçılar birer birer kapanıyor çünkü.

Eve dönerken gökyüzünde yine bulutlar birikmeye başlamıştı, yarın ne olur bilemem ama sanırım pastırma zamanı da yavaş yavaş geçiyor. Önümüz kış galiba :)))

12 Kasım 2017 Pazar

PAZAR KUMRUSU

Aslında bugün yazmaya niyetim yoktu. İki parti çamaşır, bir parti bulaşık yıkayıp domestiklik kotamı doldurmayı ve ardından film dizi izleyip kitap okumayı planlıyordum. Rutin, tembel bir pazar günü yani. Ama sonra bir şey oldu, günün sürprizi gibi, günün uğuru gibi, gülümseme gibi bir şey; eve kuş girdi. Evet şapşal bir kumru yolunu şaşırıp mutfak balkonunun açık kapısından önce mutfağa, sonra sağa kırıp antreye, bir sağ daha yapıp oturduğum odaya gelmiş. Nasıl sessizce gelmiş anlamadım, hiç farkında değilim. Duyduğum çıtırtıyı komik ama karnım gurulduyor sandım. Sonra tesadüfen başımı çevirdim, gördüğüm manzara şu:


Şaşkın şaşkın etrafa bakan bir kumru, sanki daha yavru. Yol, yöntem bilmediğinden belli ki acemi. Bunun büyük büyük büyük dedesi bizim evin müdavimiydi, Parmaksız Salih. Bir ayağının tek parmağı eksikti, oradan tanırdık. Sabahları balkonda kahvaltı yaparken masaya konar peyniri, akşam yemeğinde ekmeği didikler, ardından da kafayı kaldırıp dalga geçer gibi yüzümüze bakardı, öylesine aileden biriydi. Sonra biliyorsunuz kaç nesil bizim balkonda dünyaya geldi, o yüzden aşinalar bize, genlerine yerleşti, bu salak da o genlerden kaynaklı daldı galiba içeriye 😀 O kadar pusulayı şaşırmıştı ki ne yapacağını bilemedi, oradan oraya uçmaya başladı. Gidip pencereyi ardına kadar açtım çıksın diye ama yok. Sanırım İl Halk Kütüphanesi'ne gidecekmiş adresi karıştırmış, kitaplığın her bölümünü ayrı ayrı ziyaret etti:



En sonunda da talih kuşu olarak başıma kondu 😀


Nasıl sevimli, boncuk gözlü bir şeydi sormayın, neredeyse evlat edinecektim ama arkadaş sokak kuşu, evde beslenmez, biraz da şapşal. Çıkış yolunu bile bulamadı, kaç kez pencerenin pervazına konup kanat çırptı sayamadım, 5 santim aşağı uçsa çıkacak. Sonunda başardı çıkmayı ama 10-15 dakikalık sürede bana günün en güzel sürprizini yaptı. Uğurdur diyorum, inşallah öyle olur.

Hazır yazmışken dünkü tiyatrodan da bahsedeyim. "Riviera/Sayfiye" isimli bir oyun izledik Devlet Tiyatrosu Sahnesi'nde. Emmanuel Robert Espalieu yazmış. Çaptan düşmüş eski ve ünlü bir oyuncu parlak günlerini rüyalarında görüyor ve hep o günlerin hayaliyle yaşıyor. Tipik bir melodram. Ben zaten iki gündür uykusuz, üstelik önceki gece antiallerjik bir tablet içip yattığım için halen ayılamamış durumdayım. Oyun da sıkıcı mı sıkıcı, utanarak itiraf ediyorum ki ara ara uyudum. Emeğe saygım sonsuz ama epeydir seyrettiğim en tatsız oyundu. Yine de izleyeni bol olsun, tiyatro hayatımızda hep var olsun  diyor ve kaçıyorum...

11 Kasım 2017 Cumartesi

CUMBUR CEMAAT CUMARTESİ

Dün yazamadım, daha doğrusu fırsat bulamadım, oldukça hareketli bir gündü. Sabahın rutin işlerinin ardından bilgisayar başına oturduğumda kızkardeşimin "İstanbullu Gelin" üzerine yazdığı bir yazıyı gördüm. Tam da akşam yeni bir bölümünü izleyecekken, saptamalarının doğruluğuna şapka çıkararak okudum ve akşam o yazının ışığında izledim diziyi. Link aşağıda, okumak isteyen olursa tıklasın:


Öğleden sonra Şener Şen'in son filmini görmek üzere sinema yollarına düştük. Şener Şen'i ülkemizin tüm sinema oyuncuları içinde tek geçerim (Hadi biraz da Uğur Polat'a prim vereyim :).  "Muhsin Bey" hayatımın filmidir, defalarca izlesem bıkmam, çiçeklerle konuşarak suladığı sahneyi her izleyişimde tüylerim diken diken olur, sakin ses tonu kulağımdan çıkmaz. (Bu da kendimle ilgili bilgi olsun.) Bu sebepten ve kendisini uzun  zamandır sinema perdesinde göremeyip özlemiş olmaktan dolayı ilk günden izlemeyi kafama koymuştum. Erken çıkmışız evden, önce parktaki müdavimi olduğumuz gözlemecide çay içtik, sonra sinemanın önündeki cafede kahve. Gerekli sıvı miktarını mideye gönderdikten sonra salona girdik. 20-30 kişi kadar vardı salonda, ilk gün ve alakasız bir seans olması nedeniyle normal hatta fazla bile bulduk, tek başıma film izlediğimi bilirim ben. 


 Film 2,5 saat kadar sürdü. Öncesindeki ve ara sonrasındaki reklamları ve verilen 15 dakikalık arayı da sayarsanız 3 saati geçen bir süre o salonun içinde oturduk, ben bunaldım. Filmin bu kadar uzun olması gerekli miydi, konunun bu kadar klişe olması gerekli miydi, Rutkay Aziz'in hala o şiir okur tonunda konuşması gerekli miydi, yağmur efektinin bu kadar yapay olması gerekli miydi ve daha bir sürü şey gerekli miydi bilmiyorum ama cidden sıkıldım. Tamam izlenemez, çok kötüydü, ne biçim film falan demiyorum ama sanırım Şener Şen-Yavuz Turgul ikilisinin birlikteliğinden doğan daha önceki filmlerin beklentisiydi beni sıkan, vasat bulduran. Yoksa içinde yeter ki Şener Şen olduğunu bileyim Recep İvedik filmi bile izleyebilirim. Giderek çıta düşüyor sanki, Muhsin Bey'den Yol Ayrımı'na hafif meyilli bir yokuştan aşağı iner gibiyiz ya da ilkin en güzel oluşu sondaki güzeli beğenmemizi engelliyor mu desek? Bir tutukluk vardı sanki oyuncularda, Çiğdem Selışık Şener Şen'in annesi rolünde çok teatral geldi bana, Rutkay Aziz'in konuşma tarzına oldum olası akıl erdirememişimdir zaten, burada iyice abartmıştı. Mert Fırat bile-ki kendisini çok beğenirim-sanki kerhen oynuyormuş gibiydi. Filmin en önemli karakterlerinden Besim'de-oynayan kişiyi ilk kez görüyorum-bir oturmamıştık vardı. Konuyu inandırıcılıktan uzak bulmam önemli değil, sonuçta bu bir hayal perdesi ve her şey o perdede hayat bulabilir ama Şener Şen'i bile sevemedim bu filmde. Beni bir tek Nur rolünde ışık saçan gözleriyle Tilbe Saran mutlu etti. Hasılı üzerine toplumculuk sosu serpilmiş, şiirlerle, kitaplarla süslenmiş, yanında vicdan ekiyle servis edilmiş bir hanedan öyküsü izledik. Ha izlenir mi izlenir ama benim beklediğim film bu değildi. Ayrıca siz bana bakmayın, ben biraz mızmızımdır, bu filmin seyircisinin çok olacağına da eminim.

Çıkışta yemeği de orada halledip geldik eve, sırada İstanbullu Gelin vardı. TV hane halkının diğer üyesinin tekelinde olduğu için laptoptan izledim. Fırat Tanış'ın oyunculuğuna bir kez daha hayran, dizide canlandırdığı karaktere de bir kez daha gıcık oldum. Kaynanalar ise hafazanallah evlerden ırak. Gelinleri kollarından tutup "Manyak mısınız kızım siz, işiniz var gücünüz var, kolunuzda altın bileziğiniz var, gençsiniz güzelsiniz, koca diye aldığınız Özücan'la sayko Adem için bu kadınların kahrı çekilir mi, varın gidin soğan ekmek yiyin, bunlara müdanaa etmeyin" diyesim geldi 😀 Bunca beter kaynananın içinde bir de daha beter gelin İpek var ki onun tek çözümü fare zehiri zaten 😀😀😀

Kalın sağlıcakla...