.

.
.

9 Kasım 2017 Perşembe

PERT OLMUŞ PERŞEMBE

Bu aralar özel zevkim günlere lakap takmak, kendi aramızda eğleniyoruz işte.

İki gecedir uyku düzenim çok kötü, neredeyse hiç uyumuyorum. Hele dün gece, gözlerimi zorla yummaktan kazayaklarım artış gösterdi.  Baktım olacağı yok, yaktım gece lambasını, aldım kitabı elime, 150 sayfayı okuyup bitirdiğimde sabah ezanı okunuyordu. Zaten uykusuzum, okuduğum kitabın adı da "Mevsim Yas". Ne durumda, ne okuduğumu tahmin edin artık. Kitaptan ve uykusuzluktan yorgun 2 saat kadar dalmışım, sonra yine uyandım kafam kazan gibi.

Not: Kendimle ilgili bilgi, hayaımın her döneminde uyku problemi çektim, çekiyorum ve belli oluyor ki hep çekeceğim.

Kitap okumayıp uyumaya çalıştığım saatlerde yazmakla ilgili bir proje geliştirdim, şiş gözlerle uyanır uyanmaz da projeyi hayata geçirdim, sonuç oldukça iyi bir öykü. Şimdilik bu kadar bilgi yeterli.

Öğleden sonra bir arkadaşı ziyarete gitmem gerekiyordu, hazırlanıp çıktım yola. Hazırlanmak kısmı en zoruma giden kısım, ya sürekli hazır olmalı ya da pijamalarla, eşofmanlarla da dışarı çıkılabilmeli. Öncesinde pastaneye uğradım, sanırım uykumu yeterince almış olmamanın verdiği dalgınlıkla profiterol istedim, adam plastik bir kap getirdi, "Aa olmaz olmaz, kutuya koyun" dedim, tuhaf tuhaf baktı yüzüme, "Çattık" der gibi gidip kutu aldı doldurmaya başladı. Tam son kürek profiterolü koyuyordu ki ben de çığlığı koyuverdim: "Ayy pardon pardon, ben profiterol mü dedim, ekler demek istemiştim". O anki bakış ok olsaydı şu an ölüydüm, "önemli değil, reca ederim" dedi ama ben anladım, çok kızdı. Profiteroller hafriyat artığı gibi alındıkları tepsiye geri kondular, kutu çöpe gitti, ben biraz utandım. Adamın neden plastik kapta ısrarcı olduğunu da o utanmamın arasında analiz ettim 😀 Neyse yeni bir kutu geldi, eklerler sıraya dizilmeye başladı, ben eklerlere bakmamak için vitrinleri gözden geçirirken pastanenin kâdim sahibi tombul Rizeli amca gelip "Hoşgeldin" dedi. Aa, bir dost yüzü, hem de güleç. Vitrinin üstündeki dereotlu poğaça öbeğini göstererek "Buyur buyur boş boş bekleme, ye şunlardan" diyerek ikramda bulundu. Önce nazlandım, "Ay yok yok, zaten yanlış sipariş verdim mahcubum, almayım" dedim. "Boşver yav, canın sağolsun, ye ye" cevabını alınca gevşedim, hemen bir adet peynirli-dereotlu götürdüm. Baktım güzel, biraz da ondan aldım, hem de yanlış siparişi telafi ederim diye düşündüm. Sonra ödemeyi yapıp otobüs durağına yürüdüm. Durakta muhtelif ilginç insan tiplemeleri vardı. En ilginci itinayla şekil verilmiş beyaz bıyıklı ve keçi sakallı adamdı. Buraya kadar normal ama adamın saçları yeşille-çocuk kakası karışımı bir renge boyalıydı. Ensesine inen ve epeydir yıkanmadığı belli olan nadide renkteki saçlarını sallayarak duraktaki hemen herkese her gelen otobüsün nereye gittiğini sorup sonra kibarca teşekkür ediyordu. Sonunda beğendiği birine binip gitti, çok geçmedi benim otobüsüm de geldi. Neyse ki oturacak yer vardı, kendimi yerleştirdim. Az sonra karşımdaki boş yere bir adam oturdu, adam hayatımda gördüğüm en uzun alt dudağa sahipti. Alt dudak üst dudaktan hilafsız 5 santim falan daha dışarda duruyordu. Bugün sanırım ilginç tiplere rastlama günümdü ya da uykumu almadığım için ayakta rüya görüyordum farkında değildim. Etrafa daha fazla bakmamaya karar verip gözümü camdan dışarı diktim, zaten az sonra da bir arkadaşımın arkada oturduğunu farkedip yanına geçtim. 

Bu günü de böyle bitirdik, bu gece uyuyabilmeyi umuyorum, istiyorum ve hatta yalvarıyorum. Aç kalın, uykusuz kalmayın arkadaşlar, pek fena bir şey...


Bugünkü çalışmamız "Aynalı masada yansımalı ağaç ve manolya tohumu" adını taşımakta. Boş durmayın, kendi Bienalinizi yapın 😀

8 Kasım 2017 Çarşamba

ÇATLAK ÇARŞAMBA

Bakmayın çatlak dediğime, çarşamba en sevdiğim gündür. Çalışırken genellikle çarşamba günlerim boş olurdu ya da nisbeten daha az derse girerdim. O zamanlar semtimizde şahane bir pazar kurulurdu, sokak arasında. O sokaklarda oturanlar için eziyet ama bizim için keyifti. İlk kez bu şehre taşındığımda görmüş ve çok şaşırmıştım. Semt pazarları bir gün öğlen kurulmaya başlanıyor ve ertesi gün öğlene kadar devam ediyordu. Geceleri tezgahlar üzerlerindeki sebze-meyveye dokunulmadan, bazen bir örtü çekilerek, bazen öylesine bırakılır, ertesi gün kaldığı yerden devam ederdi esnaf satışına. Kimsenin, gece tezgahından bir şey eksildiğinden dolayı şikayet ettiğini görmedim. Sonra bu uygulamadan vazgeçildi, her yerde olduğu gibi sabah başladı, akşam bitti pazarlar ama dediğim gibi Çarşamba Pazarı bir efsane idi, halk arasındaki adıyla ÇarPa. Yalnızca sebze, meyve, yiyecek değil ucuz ama kaliteli giysiler, ayakkabı, çanta vs de satılırdı. "Nerden aldın?", "Çarpa'dan" 😀 Sabahları o zamanlar aynı sokaktaki ilkokula giden oğlumu okula bırakır, henüz kalabalıklaşmamış, ürünleri seçilmemiş pazarı dolaşır ve bu işten büyük keyif alırdım. Köylülerin bahçelerinden yeni toplayıp getirdiği tazecik ürünleri alır, elim kolum dolu dönerdim eve. Sonra taşındı pazar, daha uzakta, sabit bir pazar yerine geçti. Yeni yerine de hiç uğramadım. Mahallemizde kurulan pazar da geçen yıl yer değiştirdi, daha uzağa, yine sabit bir pazar yerine geçti, hem uzaklaştı, hem tadı kaçtı. O zamandan beri markete mahkumum. 

Pazar deyince Denizli aklıma geldi. Evlenip baba evinden ilk kez ayrılmış, Denizli'ye yerleşmiştik. Şehir bana yabancı, ben şehire. Henüz tayinim de yapılmadığı için boş zamanım çok, sokak aralarında yürüye yürüye şehri tanımaya çalışırdım. Sonra bir gün pazara gitmeye karar verdik. Mubarek pazar da neredeyse bizim eve göre şehrin dışında. Ucuz olsun diye pazara gidip taksiyle eve dönerdik, komikti 😀 Şehrin alışveriş kurallarına da yabancıyız, henüz kodları çözememişiz. Sonbahar zamanı, tezgahlar pek şen. Yeşillik satan bir tezgaha yanaştık, koca koca etli marullar var, başlarında da uyanık görünümlü bir teyze. Büyük şehirlere alışkınız, marulu falan taneyle almaya. "Kaça marul teyze?" dedik. "2,5 lira çocuum, alıve gari pek güzel" dedi. Biz marul seçerken de açıklamalarına devam etti: "Bak bu marıla alcen, bekmezi batııcen batııcen yeeecen ama öööle her bekmez olmaaz, Babıdağ bekmezi olcek". Zaten henüz Denizlice'yi sökmemişiz, bir de marul-pekmez arasındaki ilişki kafamızı iyice karıştırdı. "Babıdağ ne? Marılla bekmez ne alaka, teyzem ne diyon sen?" Teyze marulu pekmeze batırıp yemeyi severmiş sevmesine de pekmezin Babadağ'dan geleni makbulmuş, rastgele pekmeze zinhar ucunu bile değdirmemek lazımmış, bir süre sonra anladık 😀 "Peki teyzem" dedik, "ver marılı, biz Babıdağ bekmezi aramaya gidelim". Marulu çantaya koyduk, 2,5 lirayı verdik, tam gidiyorduk teyze "Nereye?" dedi. Allah Allah, marulu pekmeze batıralım haydi de, nereye gideceğimizi pazarcıya niye söyleyeceğiz ki? "E başka alışverişler de yapacağız teyze, nereye olsun". "Ööle değil teezem, paranın üstüne aaamadınız". Aaa, meğer marul burada kiloyla satılırmış. Yaa daha neler varmış öğreneceğimiz, cahil Angaralılar 😝 Sağsan kulakların çınlasın be teyzem...

Bu Çarşamba pazar anıları Çarşamba'sı oldu, madem öyle oldu bir pazar fotoğrafı ile bitirelim:


7 Kasım 2017 Salı

SALLANAN SALI

Ekşimiş ayran gibi kalktım sabah, nerem ağrıyor diye sağımı solumu kontrol ettim, buldum bir yerler ama yüz vermedim, yüz verirsem şımarıp tepeme çıkıyorlar. Rutin sabah işlerini tükettim, kahvaltımı yaptım, kızkardeşle telefon mesaimi gerçekleştirdim, sonra giyindim ve çıktım. İlk iş köşedeki PTT şubesine uğradım, iki adet kitap yollamam gerekiyordu, gişe görevlisi beni itibarlı müşteri kategorisinden karşılayıp hatırımı sordu. En az haftada bir yolun düşerse itibarlı müşteri olursun tabii :) İndirimli kitap bölümünü açtı önündeki bilgisayardan, o işlemleri yaparken ben yan tarafta su-elektrik-telefon faturaları kabul eden diğer görevliyle muhabbet ettim. Bir nevi komşu gibiyiz, yakında altın günü yaparsak şaşmayın. İçerisi her zamanki gibi çok sıcaktı, bu defa tedbir olarak gömleğimi çıkarıp tişörtümle bekledim. Yine de terledim ama geçen günkü kadar değil. Bu arada kargo işlemlerim bitti, iki kitap için 6 lira ödedim. Bu aklınızda olsun, bazı PTT şubeleri o uygulama kalktı diyerek kitabı indirimli yollamıyorlar, çünkü üşeniyorlar farklı bir işlem yapmaya. Hem yurtiçi, hem yurtdışı kitap postası da, kargosu da indirimli. Geçen gün Belçika'daki Yasemen'e normal postayla kitabımı yolladım, hem 4,5 liraya gitti, hem de 5 günde ulaştı inanamadım.

Postaneden çıkınca müzeyi özlediğimi farkettim ve bir ziyaret edeyim dedim. Hava ılık ve güneşli idi, ağır ağır etrafı seyrederek yürüdüm. Müzeye girmedim, satış mağazasını kolaçan ettim, aynı rüküş hediyelikler satışta idi, iki adet kartpostal, "Eskiçağ'da Kadın" isimli bir kitapçık ve bir bardak çay alarak çıkıp en sevdiğim yer olan lahdin karşısındaki masaya yerleştim. Çayım bitene kadar kitabı karıştırıp etrafı dikizledim, sonra bahçede biraz yürüyüp açıkhavada sergilenen heykelleri  ve bina boyunu aşmış kaktüs türü bitkileri onyüzmilyonbininci kere aynı ilgiyle seyrettim. 

 
Müzeden çıkarken sergi salonunu şöyle bir turladım. Birtakım tombul kadınların acemice yapılmış portrelerinden oluşan yağlıboya resim sergisi vardı. Resmin acemisine tahammül edemiyorum, derhal terkettim orayı. Yavaştan sonbahar renkleriyle bezenmeye başlamış sokaklardan eve doğru yürümeye başladım. 


Bankete dikilmiş mor hercai menekşelere bakıp son yaseminleri koklamaya çalışırken tam bu noktada arkamdan yabancı telaffuzlu bir "Meğhaba" işittim. Dönüp baktığımda biri orta yaşlı, diğeri daha genç tiplerinden Türk olmadıkları anlaşılan iki kadın gördüm. Ellerindeki broşürü bana uzatıp "İlgileniğ misinis?" dediler. Önce ne olduğunu anlamadım, sanatsal ya da yardım amaçlı bir aktivite sandım. Broşürü açtığımda "Kafanızdaki her türlü soruyu kutsal kitaba sorun" mealinde bir başlıkla karşılaştım. Anlaşıldı ki hanımlar misyoner, beni İncil'le hemhâl olmaya davet etmekteler. "Bu devirde neyin nesi a bacım, Haçlı Seferleri'ne de çıkın oldu olacak" diye içimden söylendim tabii ki, yüzlerine karşı "İlgilenmiyorum" deyip broşürü iade etmekle yetindim. "İyi günleğ" diyerek gittiler, arkalarından farkettim ki elimdeki telefon farkına varmadan ayakkabılarını çekmiş, delil olarak saklıyorum, hahaha :)


Gölgelerin gücü adına, merak ettiğiniz her şeyi hanımların kutsal kitabına sorunuz :)

Maceralı yürüyüşleri severim, sokakları arşınlamaya devam ettim. Çalışırken her gün 2 kere geçtiğim caddeye saptım. Bir sürü mağaza kapanmış, evler eskimiş. Bir zamanlar pek revaçta olan unlu mamuller fırını caddenin daha beri yanına taşınıp kendine cafe süsü vermiş ama olmamış. Ayçiçekli çubuklardan almak için girdim, ruhum sıkıldı. İşi yavaşlatma eylemine girmiş gibi ağır hareket eden yaşlı dükkan sahibi yarım kilo zımbırtıyı neredeyse yarım saatte tarttı. O süre içinde ahşap süsü verilmiş duvar kağıdıyla kaplanmış boş duvarlara, kasanın üstüne asılı fotoğraftaki dükkanın adını taşıyan bir forma giymiş, hangi sporu yaptığını tahmin edemediğim delikanlıya ve vitrinin içindeki pişmeyi bekleyen çiğ poğaçalara baktım. Karşılık olarak da dükkanın dibindeki mutfağımsı yerden sinirli suratlı yaşlı bir kadın gözlerini devirerek bana baktı. Nihayet çıkabildiğimde derin bir nefes alıp yola devam ettim. Kaldırım kenarındaki turunçlar olgunlaşmaya başlamış, son kalan begonvillerle hatıra fotoğrafı çektiriyorlardı:


Yürüdüm de yürüdüm, caddenin-hatta şehrin-en ünlü kuruyemişçisine uğrayıp ıhlamur, üzüm pestili, zencefil şekeri ve çubuk tarçın aldım. "Aralıksonu-Ocakbaşı" isimli bir kebapçıya denk geldim. İsim konusunu zekice mi, salakça mı değerlendireyim bilemedim. Son uğrak yerim en güzel peynirlerin satıldığı market oldu, oradan biraz yüklü poşetlerle çıktım, son gücümü kullanarak apartmanın kapısına geldiğimde anahtarı nasıl çıkarıp, merdivenleri nasıl çıkacağım konusunda tereddüt içindeyken üst katımıza yeni taşınan öğrencilerden biri denk geldi. Hem kapıyı açtı, hem poşetlerimi yukarıya kadar çıkardı, kendisine müteşekkir oldum şahsen :)

Bugünlük bu kadar, bundan sonrası bulgur pilavı pişirip yemek sonrası kitap okumaktan ibaret. Salıyı salladık, gerisi çarşambaya. Kalın sağlıcakla...

6 Kasım 2017 Pazartesi

NALET PAZARTESİ

Mevsim geçişi nedeniyle her an teşrif etmesini beklediğim kolik ağrım dün gece buyurdu, sabaha kadar uyutmadığı yetmezmiş gibi sabahın köründe başlayan ve kimbilir hangi komşudan gelen çekiç seslerini şu saat oldu hala dinlemekteyim. Ne kırıyorlar anlamadım, zeytinse sanırım tüm mahalleye dağıtacaklar, yok eğer ceviz ya da fındıksa bunların ses çıkarmadan kırılmasını sağlayan aletler var. Delirmek üzereyim yemin ederim. Ağrı hala ufaktan sokup duruyor soldan soldan, yetmezmiş gibi beynimde davullar çalıyor. Kısacası gün nalet, ben nalet.

Biraz evvel Ferminaanımın blogunu okudum. Postun sonuna bir video eklemiş, müthiş hareketli orkestrayla zenginleştirilmiş yerel bir müzik. İşte burada, tıklayın, dinleyin. Çekiç sesini örtsün diye sonuna kadar açtım ve Fermina ne yazdıysa yaptım, aslında kendi kendime halay da çekerdim ama diz özürlü kalkamadım, oturduğum yerde oynadım kısacası. Öyle kaptırmışım ki çalan zili duymadım, neredeyse kargoyu kaçırıyormuşum. Hem de semtin en sorunlu kargosu olan Yurtiçi Kargo'yu, bir kere kaçırdın mı koydunsa bul, peşlerinden koşmak lazım. Sipariş ettiğim kitaplar gelmiş üstelik ama ben siparişi verirken aklım neredeyse aynı kitaptan iki tane istemişim. Müsrüflük! Aklıma "7 Numara" dizisi geldi, orada pek cimri bir Recep karakteri vardı, en ufak harcamaya "Müsrüflük!" derdi. Vay be, o salak diziyi bile oturup izlerdik :)

Sabahtan beri çekiç sesleri eşliğinde kitap okumaya çalışıyorum. Selçuk Altun'un son kitabı: Ardıç Ağacının Altında. Sayfaları arasından kibirle karışık estetler, ressamlar, heykeltraşlar, ünlü sahaflar, arkeolojik eserler, kısacası dünya sanat tarihi dökülüyor. Yazarın tüm kitaplarını okumuş biri olarak tarzına alışkınım ama bu biraz fazla yukarıdan geldi, hey okuyanlar bana mı öyle geliyor, siz de aynı fikirde misiniz? Zor bir okuma, zor dediysem rahatlık anlamında, yatıp uzanarak okunmuyor mesela, içinde bazı fotoğraflar olsa da kimi zaman sözü edilen bir eseri aramak için Google'a bakmak gerekiyor. Biraz teyakkuz halinde okuyoruz yani, bilgisayar başında ya da tablet desteğiyle. 

Meteoroloji halime acıdı, yağmur dindi, güneş çıktı ama bünye bir kere üşümeye alıştı ya ısınamıyorum. Ayağımda iki kat çorap, üstümde hırka var. Üstelik ev güneş alıyor ve hava gayet ılık.  Yeri gelmişken kendimle ilgili bilgi: Ayaklarım en çok üşüyen yerimdir, kışın ısınmaz bir türlü. Sanırsın kış gelince benimkileri çıkarıp yerine ayak şekli verilmiş iki adet buz takıyorlar. Vücudumun geri kalan kısmı terlerken o ayaklar buz. Üst yanım ekvatorda, ayaklar kutupta. Tövbe yarabbi. 

Balkon çınarı bu aralar pek yalnız kaldı, az evvel çıkıp gönlünü aldım. "Sen de pek iyi gün dostuymuşsun be abla" dedi, "Hani ara sıra uğrasan da, iki kelam etsek, hep kuşlarla vakit geçmiyor ki cik cik". "Haklısın" dedim, dallarını sıvazladım, aşağıdaki yaprakları verdi, "Baktıkça hatırlarsın" diyerek. Ne demiş Haydar Ergülen:

"Ağaçlar komşumuzun evidir, ruhumuz gülümsüyor avlusundan"


5 Kasım 2017 Pazar

PAZAR

Aslında haftasonları blogdan evci çıkıyordum ama bu ara denetimciler var, sınıf başkanı tahtaya yazar diye korkuyorum ödevimi yapmadığım için. Sonra mazallah öğretmen köşede tek ayak üstünde bekletir. Hoş öğretmen de koşmaktan yazmaya fırsat bulamıyor ya, huu mariantrikot nerelerdesin?

Dün öğleden sonradan beri pis bir hava var dışarda-yağmur sevenler kusura bakmasın falan demiyorum-çipil çipil, nemden dolayı insanın eklemlerini eskiten, uyuz, ıslak bir şey. Kocama bakarsanız yağmur sevmediğim için küresel ısınmanın sebebi benmişim. Öyle olsun bakalım, zaten Kasım ayını da sevmem. Yaz mı, kış mı belli olmayan, ikiyüzlü bir ay. Bazen pek muhteşem bir sonbahar moduna geçer, aman da ne tatlısın dedirtir, bazen de askılı giydiğimizin sabahına kabanlara büründürür. Çok titremişizdir öğrencilerle birlikte 10 Kasım törenlerinde, kuzeye bakan okul bahçesinde poyrazı yerken, üstelik bir gün önce de denize girilmiştir. Okulun kapalı bir salonu varken açık havada ısrar eden bir zamanlar muhatap olduğum okul idaresine sözüm, intikamımı blog yoluyla alayım bari :) Tozlu bir bodrum odasında çalışan, siyah kolluklar takmış eski zamanlara ait bir arşiv memuruna benzetirim Kasım ayını. Diğer ayların parıltısı arasında kaybolmuş, arafta bir ay (Kasım sevenler de kusura bakmasın demiyorum, onlar da benim sevdiğim başka bir ayı sevmeyiversin :).

40 yıldır görmeyip geçen sene ziyaretine gittiğim arkadaşımın örüp hediye ettiği, pek güzel fuşya renklere sahip diz battaniyesini çıkardım dün yaz uykusuna yattığı yerden. Şöyle üstüme alıverince birlikte geçirdiğimiz günleri anıyorum. Eşyanın ruhuna inanırım ben, üstelik fanatiğimdir bu konuda, atmaya kıyamam. Üzülür gibi gelir, onlarla geçirdiğim günlerimi de elden çıkarmışım gibi gelir. Hal böyle olunca ya eskici dükkanında oturuyor oluyorsun ya da yakında çöp eve dönüşme ihtimalin ortaya çıkıyor. Hah işte kendimle ilgili bilgi de vermiş oldum :)

Sözkonusu battaniye aşağıda, sarıp sarmaladığı Snoopy de kızkardeşin ilk amigurumi denemesi. İlk denemede bu zor figürü benim için ördü, nasıl inanmam şimdi eşyanın ruhuna:


Pazarınız güzel geçsin, ben akşam menüsü olarak kısır yapacağım, sizde ne var?

3 Kasım 2017 Cuma

CUMA

Bir gün atladım, özür dilerim Ferminaaanımcım 😀

Antalya'da rahatsız etmeyen bir yaz hala devam etmekte. Deli sıcaklar, yapış yapış nemler bitti, gündüz ısıtan, gece hafiften ürperten bir hava başladı. Sıcağın adı pastırma mı, sucuk mu bilemeyeceğim ama denize bile giriliyor. Keşke yaz boyu hep böyle olsa. 

Dün bu güzel havadan istifade arkadaşlarla buluşmak üzere yola düştüm. Yürüyüp dizimi yormamak adına gideceğim yere doğrudan ulaştıracak biraz uzaktaki durak yerine evin dibindeki aktarmalı durağı tercih ettim, etmez olaydım. Normalde 10 dakikada bir gelen otobüsü 25 dakika bekledim. Buluşma saatine geç kalacağımı anladığım için de aktarma durağında ilk gelen otobüse atladım. Ve fekat kendisi hayli dolaşarak giden bir arkadaş imiş. Kafam karıştı alışkın olmadığım bir güzergah olduğu için, geldiğimi sanarak iki durak önce inmişim. Ne o, güya dizim ağrımasın diye 200 metre yürümemiştim, adama bir kilometreyi böyle yürütürler, oh olsun bana. En kısa yol bildiğin yoldur. Tabii ki geç kaldım, neyse ki yolda arayıp gecikeceğimi bildirdiğim arkadaş dışında diğerleri henüz gelmemişti. Güneş o kadar yakıcıydı ki kaçıp içeriye, gölge bir masaya geçtik. Bu mekana ilk kez geliyordum, keyifli bir yermiş. Tam ortasında iri bir saksıya dikilmiş hayli sağlıklı, gelişmiş bir zeytin ağacı vardı, pek sevdim. İncirli muhallebi yedik haliyle, zira hem gittiğimiz yer muhallebici idi, hem de methini duymuştuk. Güzeldi ama şekeri biraz az olsa daha güzel olurdu. Sonuçta muhallebi yemek şart değil, çay-kahve de içilebilir ve önümüz kış salep pek şükela olur. "Yine gelecek biz" diyerek ayrıldık. 

Sonunda Meryl Streep "Kramer Kramer'e Karşı"yı çevirdi, "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı"nı da aldı ve kitap bitti, Allaha şükür. Kitap bitti ama ben de bittim, elimde böyle sürünen, böyle sıkıcı yazılmış bir biyografi okumamıştım bunca zamandır. Meryl'den soğuyacaktım neredeyse kadının günahı yokken. 

Zeytin faaliyeti sona erdi, şu an evde süzülüp tatlandırılmayı bekleyen üçer litrelik 14 adet bidon var. Allahtan o işleri "ben bilmem, beyim bilir". Kendime iki bidon zeytin kırdım ve çalışma hayatından çekildim, gerisi ona emanet. Kendim hakkında bilgi: Zeytinin kırmasını, peynirin beyazını severim. Şarküteri dükkanı mı açacaksınız dediğinizi duyar gibi oluyorum ama bakmayın siz, bizim çocuklar zeytin canavarı, hep bir olur yeni ürün toplayana kadar hakkından geliriz onların :)

Şimdi izninizle ütü yapmam ve patlıcan yemeği pişirmem lazım. Yarına kadar Charlie ve kendisine yüz vermeyen aşkı Mualla size eşlik etsin:


1 Kasım 2017 Çarşamba

EKİM KİTAPLARI

Her zamankinin aksine bu ay karşınıza 4 tanecik kitapla çıkacağım. Okuma açısından son derece verimsiz bir aydı ama katıldığım diğer etkinliklerle bu açığı kapattım diye düşünüyorum, zaten biraz da bu etkinlikler sebep oldu okuma sayımın azlığına. Ekim ayında 4 kitap okurken bir konser, bir bale, bir tiyatro oyunu, 20 film izlemiş ve bir sergi gezmişim. Festival koşturmacalarını saymıyorum bile. Gelelim okuduğum 4 kitaba:


-Ekim ayının ilk kitabı kızkardeşin henüz kendi okumadan bana ödünç verdiği Fuat Sevimay'ın "Kapalıçarşı" isimli kitabı oldu. Kapalıçarşı tarihini bir masal tadında metaforlar, uydurmalar, göndermeler kullanarak yazmış Sevimay. Geçmişi okurken bugüne rastlıyor, bugünden bahsedilirken birden geçmişe dönüyorsunuz. Anlatının orasından, burasından fırlayan tanıdık isimler de ayrı bir keyif katmış. Eğlenceli bir okuma oldu, sevdim. İstanbul ve Kapalıçarşı sevdalılarına tavsiyemdir. 


-Malum bu yılın edebiyat Nobel'ini Kazuo Ishiguro kaptı. Ben de buradan hareketle iki yıldır evde okunma sırasını bekleyen "Günden Kalanlar"ı çekip aldım raftan. Daha önce yazarın "Beni Asla Bırakma" ve "Uzak Tepeler" isimli kitaplarını okumuş açıkçası-ilki konu olarak ilginç gelse de-çok  etkilenmemiştim. Daha sonra "Beni Asla Bırakma" filme aktarılınca izlemiş ve işte asıl o zaman romanın özünü kavrayıp bir kova gözyaşı dökmüştüm. "Günden Kalanlar" ise Ishiguro'nun en sevdiğim kitabı oldu. Kitapta artık ihtişamını kaybetmiş bir İngiliz malikanesinin baş uşağı Stevens'in ağzından anlatılıyor olup biten. Eski parlak günlerin ve malikanenin eski sahibinin özlemini çeken Stevens yeni efendisinin tavsiyesiyle onun arabasını alarak bir İngiltere gezisine çıkar. Amaç hem yeni yerler görmek, hem de derinlerde kalıp itiraf edilememiş bir aşkın izini sürmektir. Yol hikayelerini ve ketum bir uşağın satır aralarında yer yer açığa çıkan duygularını okumak ilginçti. Tavsiye olunur. Kitabı severseniz aynı adlı filmi de tavsiye olunur.


-Bu ilginç isimli kitabı geçen yıl kitap fuarında, muhtemelen adının tuhaflığına kanarak almıştım. Epeydir sıradaydı Bask'lı bir yazara ait olan "Obabakoak", artık zamanı geldi dedim. Hayli hacimli kitap küçük bir kasabada (Kasabanın adı Obaba) geçen çeşitli olayları orada yaşayanların ağzından anlatıyor. Yer yer ilgi çekici öyküler okusam da bütün olarak çok sevdim diyemeyeceğim. 


-Meryl Streep'i kim sevmez? Ben bayılırım, kitapçının yeni çıkanlar rafında görür görmez de kaptım zaten. Ama kitabın dilinde mi bir şey var, çeviri mi sorunlu, gereksiz ayrıntılarla mı bezenmiş bilemedim, 15 gündür adeta elimde süründü. Oysa biyografi en sevdiğim türlerden biridir. Kitapta Meryl'in yanısıra hayatına girmiş her türlü kişi-yönetmeninden, öğretmenine, arkadaşından sevgilisine-uzun uzun anlatılmış. Meryl'e ulaşmak için sayfalarca gereksiz bilgi okuyorsunuz. Akıcı bir uslup değil, beni kendine bağlayamadı, o yüzden de bitene kadar ben de bittim. Meryl'i sevmeye devam edelim ama bu kitabı okumasak da olur...


-Ve son olarak "Mutfağın Hatıra Defteri". Kitap yayınevinden elime ulaştığında paketi açtım ve bir yere çöküp kitabı neredeyse yarıladım. Geri kalanı da gün içinde gidip gelip okudum, sanki kendim yazmamışım gibi, bir başka gözle. Bazı kitapçılar yemek reyonunda sergilese de bu kitap yemek kitabı değil. Tamam ana tema yemek, hatta içinde editörün tavsiyesiyle konmuş yemek tarifleri de var ama aslında küçük bir kızın ağzından mutfak tatlarının anılara bağlandığı bir yetişkin kitabı. Ben kendi kitabım için tavsiye veremem, dileyen alıp okur, belki kendi çocukluğundan da bir şeyler bulur.

Daha çok kitap okumanın arzu edildiği Kasım ayı sonunda buluşmak üzere...